WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başla

Bonkis: Menemenini Avokadolu Yiyenlerin Dizisi

Geçtiğimiz günlerde Deniz Tezuysal‘ın kaleme alıp başrolünü oynadığı, Emre Erdoğdu‘nun yönettiği Bonkis BluTV seyircisiyle buluştu. Henüz üç bölümü yayınlanan dizide olaylar Kadıköy Moda’da, batmak üzere olan bir kafe etrafında geçiyor. Bu diziyi esasında yeni bir format ve seyirci alışkanlıklarındaki değişim başlığında incelemek gerekiyor zira online platformların bir süredir yeni bir dil denediği görülüyor. 10-15 dakikalık diziler, Gain platformunun yılbaşı gecesi “Kadıköy tayfa”nın şovuyla yayına girmesi yeni bir dilin gelişmekte olduğunu gösteriyor. Oraya değinmeye çalışacağım fakat öncelikle Bonkis’i biraz masaya yatıralım. 

Bonkis: “Menemen soğanlı mı soğansız mı” tartışmasına hiç girmeyen avokado tabakanın dizisi

Nedir bu Bonkis? Deniz Tezuysal kafe çalışanı arkadaşına “biz menemen yapamayız, Bonkis avokado yiyen insan demek” diyor. Zaten ilerleyen bölümlerde kafenin de avokado alımından epey zarara girdiğini öte yandan müşterilerinin de avokado tüketecek bir yelpazede bulunmadığını ancak işte kapı önünde bayılanlar ve “garson kızı kesmeye gelen” tüpçü mahdumları olduğunu öğreniyoruz. Peki dizi olarak Bonkis nedir? Birkaç bilgi verelim. Bonkis Blutv’nin Bartu Ben tarzında, gerçeklerin kurmacaya köprü kurduğu türden bir dizi. Baş karakter Deniz gibi onu yazan ve canlandıran Deniz Tezuysal da Moda’da Bonkis isminde bir kafe işletmiş, ortağı ise Tezuysal’ın çocukluk arkadaşı, oyuncu Öykü Karayel‘miş. Tezuysal aynı zamanda bir mimar, dizideki Deniz gibi o da İTÜ mezunu… Yani bir bakıma kendini oynuyor yahut daha doğru bir ifadeyle kendinden büyük bir parça oynuyor. Bir diğer “Kadıköy çocuğu” Bartu Küçükçağlayan, Tezuysal’dan daha tanınır olduğundan haliyle bu kez “Deniz ben” demek yerine mekânın adı kullanılmış dizide. Sanırım insanların “Deniz kim” yerine “Bonkis nerede” diye sormaları yeğlenmiş. Bu mekâna gittiğimi zannetmiyorum ama açık olsaydı gitmek isterdim. Atmosferi bir de yerinde görmek iyi olabilirdi. Kapanmış, kısmet değilmiş deyip işin kurmaca kısmından devam edelim. Dizi Deniz’in 35. yaş günüyle açılıyor. Ne fena bir yaş! Simgesel… “Bu yaşın simgesel kılınmasında emeği geçen herkesin…” diye başlayası geliyor insanın. Artık Dante mi ortasında yolun yoksa başkası mı anlamam! Ben de bu yaşın epey yakınındayım, tedirginim, o yüzden az evvelki kabalığımı maruz görün. Evet, ne diyorduk? Deniz 35’inde, tercihen bekar bir yaşam sürüyor, bir nevi ilişki detoksunda… Kafe işletiyor, arkadaşları var. Biri menajer (Vildan Atasever) ötekiler kafenin aşçısı (Sergen Deveci) ve garsonu (Öykü Naz Altay)… Kendi avokadolarında kavrulup yine kendi Modaya çıkan yokuşlarında yuvarlanıp gidiyorlar işte! Deniz ilk bölümde ailesinin aşırı modernliğinin etkisiyle eski sevgilisinin (Onur-Burak Sevinç) nişanına düşüyor ve yine tesadüfen onun müstakbel kayınbiraderi (Özgür-Serhat Parıl) ile arkadaşlık kuruyor. Deniz’in ailesi zengin… Daha sonra buralara değineceğim.

Soldan sağa kafenin garsonu, sahibi ve aşçısı… Yakın arkadaşlar…

Hoşgörüden Horgörüye öze dönüş yahut dobarlanıb kendine gelen elit lakırdılar

Başlıktan da anlayacağınız üzere birazcık dizinin bende uyandırdığı duygu ve düşünceleri paylaşacağım. Dolayısıyla yazının bu kısmı sevgili okurlarımızı sıkabilir, dileyen doğrudan son başlıklara yönelebilir. Buraları okuduğunuzda “ulan zaman kaybettim” diyebilirsiniz, siz bilirsiniz yani benden uyarması…İki binlerin başında gösteri dünyası popstar yarışmalarıyla avamın keşfedilmemiş yeteneklerini ararken orta-üst sınıf entelijansiyası da Müslüm Gürses‘lere kucak açıyordu. Gürses’in bir Teoman klasiği olan Paramparça‘yı yorumlaması üstelik bunu kendi üslubunu zerre bozmadan yapması entelijansiyayı heyecandan kıpır kıpır ediyordu. Oysa köprünün altından çok sular aktı. Bir kere değerli Müslüm Gürses’i kaybettik, ülke tek partili dönemde kalıcı olmaya karar kıldı. Bu uzun süreçte orta-üst sınıf haliyle çeşitli travmalar yaşadı, güldü ağladı, öptü kokladı falan. Bugün ise etrafına ördüğü barikata her fırsatta bir taş daha koyuyor. O barikat onları herkesten, herkes olmaktan ayırıyor. Tabi yerseniz! Orta-üst sınıf beni her ne kadar tiksindirse dahi onlardan epey öykü devşirdiğimi söyleyebilirim. Onları seviyorum aslında! Seviyorum çünkü tanımıyorum. Tanısam sevmezdim! Gezi zamanı tuhaf isim tamlamalı müzik gruplarının rüzgarı sert eserken bir parça vesilesiyle bir film sinopsisi yazmıştım. Üstelik bu sinopsisi sahne alan kitle hareketinin siyasal eleştirisi bağlamında kaleme almıştım. Gezi, sesi kısılmış, kısılmak istenen kesimlerin, çıkışı itibariyle büyük ölçüde orta sınıfın isyanı kimliğindeydi ancak önemli bir nokta da eylemci kitlenin ayrıcalıklı bir kesimin mekânlarını kullanması, oralara konuk olmasıydı. “Direnişçilere kapılarımızı açtık” meselesi vardı, anımsarsınız. Kapılar çalınıyor, bazıları açılıyordu çünkü Taksim çevresine kümelenen Cihangir, Teşvikiye, Kurtuluş, Bomonti vb. muhitler adeta direniş alanına çevrilmişti. Hatta bugün o sokaklarda gezdiğimizde Gezi’den ve 1 Mayıs zorlamalarından kalma yazılamalara rastlarız hatta ve hatta bazı imzaların artık siyasetten çekildiğine veya yola başka isimlerle devam ettiğine tanık oluruz. Yerliler ile şakilerin bu teması kısmen dahi olsa irdelendi. Örneğin filmi çekildi: Taksim Holdem… Belki izlemişsinizdir. Eh, benim öyküm de biraz boşa düştü haliyle ki tek özgün yanı bir şarkıya, Son Feci Bisiklet‘in Bu Kız parçasına odaklanmasıydı. Neyse efendim, yıllar geçti, ben bu kez bir kısa film senaryosu yazdım: Buradada rahat yok. Umarım çekilir. Gün ola harman ola! Burdada’yı bilerek yanlış yazdım, rahatsız etsin diye. Evet, ne tuhaf! Tabi diğer yandan da üzücü! Gezi gibi bir isyanın rahatsız edemediği yahut şöyle bir edip geçtiği, sokaklara dökmesine karşın bir müddet sonra (tabiat gereği) evlerine soktuğu o kitle artık burdada’ya, yanlış bir kullanıma inanılmaz bir tepki veriyor. Yenilik sayılmaz. Bu hassasiyetin üzerine gidilmesi, orta sınıfa buradan vurulması, hırpalanmaya çalışılması yenilik sayılmaz fakat anlaşılan o ki; Bonkis dizisi ve Gain platformu örnekleri gösteriyor ki Gezi bu cenahta geniş çaplı bir sorgulamaya yol açmamış. İkincisi, tam aksine ülkenin giderek gericileşmesine, rejimin sertleşmesine karşı bu cenah konsolide olmuş. İlkinin sonuçlarını “solun yenilgisi” üzerinden de okuyabiliriz. Yalnız gülünç gelecektir, milyonlar sokağa döküldükten birkaç yıl sonra sol namına bir şeyin “kalmaması”. Dünyanın neresinde anlatırsanız anlatın herhalde gülerler buna. Mesele kitlelerin geri çekilişi değil elbette. Kitle bu, gider de gelir de! Dünyanın birçok yerinde hemen her dakika halk isyan ediyor sonra isyan duruluyor… Çok normal fakat çekirdek genellikle korunuyor. Bizde ise bu çekirdeğin korunduğunu söylemek güç. Tabelalar hâlâ asılı ama ortada çekirdek yok. Solda bir çözülmeden geçiyoruz ve bu çözülmeyi kitlelerin ters istikametteki yoğunluğuna koşut sayabiliriz. Orta sınıf cenahında da hatırı sayılır bir toparlanma yaşanıyor.

Bartu Ben’de olduğu gibi Bonkis’te de bar kültürü ve alkol tüketimi öne çıkıyor

Orta sınıfın ortak paydası olarak alkol, -de’yi, -da’yı ayrı yazanlar, YAE’ciler ve Vahşi Batıcılar…

Gezi sonrası orta sınıf konsolide olurken Bu cenahın liberalleri günah keçilerini verdiler. Yetmez ama evetçilerdi bu keçiler. Bugün kendileri baskılanıyor fikirleri iktidarda… Şaka şaka! Fikirleri falan yok, kullanılıp atıldılar. Öte yandan orta sınıftan Atatürkçüler liberallerle giriştikleri mücadeleden haklı çıkmanın gururu ve kıvancıyla alkole sarıldı. Hadi onların üzerine çok varmayayım. Bu hesaplaşmasız arınma ve kaynaşmadan sonra ikinci bir şey daha oldu ve belki -hani bazılarınıza “yok artık“, bazılarınıza “sallama lan bu kadar da zorlanmaz ki” dedirtecek bir tespit yaparsak- liberallerin moral kaybetmesi Batı kültürünün kayıtsız yüceltilişini de beraberinde getirdi, Doğu’ya açılım yerini tekrardan Batı’ya emekleme gayretine bıraktı. Dolayısıyla iki binlerin başında hoş görülen Müslüm Gürses’ler yeniden hedefe kondu. Orta sınıfın yüzünü çağdaşlaşmaya dönmüş katmanları, laik seküler azınlık, adına ne derseniz deyin işte o kesim 90’lara yani özüne yöneliyor. Yeniden aşağılıyor, horluyor. Bonkis’in ilk bölümünde “uyudun mu” şeklinde bir mesaj atma önerisinin kıroca bulunması da tamamen bundan… Nedir ki bu kesim özünde maalesef cehalete saplanmıştır. Çok şey bilirler. Karakterimiz Deniz gibi İTÜ mimarlık mezunudurlar, İngilizceleri deseniz sular seller gibidir ama bir yandan da “hiçbir şey” bilmezler. Bunu bir küstahlıkla, bir kindarlıkla söylemiyorum. Bir yorum benimkisi… Sanki -de’yi, -da’yı ayırarak var olmaya çalışıyorlar. Bana öyle geliyor. Tabi bu yorumuma delil sunacak yeterlilikte değil ama küçük bir örnek sunmak isterim. Bonkis’in (kafe olanının) Facebook hesabında en son 28 Ekim tarihinde bir paylaşım yapılmış. Şöyle deniyor: “Nası yani bonkis diye dizi mi çekiliyo?? Kim ya bu hadsiz bize sormadan Bonkisin adını kullanıp senaryo yazan?? Aa ben mişim. Mişim ayrı olmicak yalnız. Yalnız doğru. Yalından gelir. Bonkis de bizden gelir, ona göre…” Neticede dile gerçekten çok duyarlı bir kesimden söz ediyoruz. Eklere dikkat eden ama özgürlükçü ve gündelik hayatçı bir bakış… Mesela “nası” diyor, “çekiliyo” diyor, “olmicak” diyor. Bu esnek kullanımlardan geri durmuyor fakat mişim’i yanlışlıkla ayırdığı düşünülürse diye de müthiş bir endişeye kapılıyor veya dildeki hakimiyeti belirleyecek sözcükler üzerinde duruluyor. Yalnız da bunlardan biri… Yalnız “yalnız” yazılır ve yalından gelir bilgisiyle yola devam ediyoruz.

Mutenanın avamlaşma korkusu ve “içerideki hırsız”ın popüler kültüre açtığı kapı

Biz tekrar Bonkis’e dönelim. Ona buna ayranın ekşi demek kolay. Ama kaide dediğimiz şey acımasızdır. Kaide yahut popüler olana ait olan, dair olan ne varsa acımasızdır. Mutenanın dilinden konuşmaya başlamak da bu bağlamda neredeyse imkansız. Taklit edebilirsiniz dahası taklit ettiğinizi sanabilirsiniz ama katışıksız bir dil konuşamazsınız (veya elimizdeki örnekte öyle görünüyor). Dizide “uyudun mu” mesajını kıro bulanlar seksi bir naber‘in iş göreceğini düşünüyor. Şeytanın aklına gelmez değil mi seksi bir n’aber?! Bir sığlığı başka bir sığlıkla kapatmak diye bir şey yoktur, o çabanın adı kaidedir. Alaaddin’in uçan halısıdır o kaide ve sizi bir noktadan diğer bir noktaya en hızlı şekilde ulaştırır ki amaç kestirmeden işi görmektir. Bu örnekte o işin sevişmek için iletişim kurmak olduğu biliniyor. Peki bu kesimde neden artık dile bu kadar kolay tav olunuyor? Sebebi üzerine kafa yorulabilir. Fail belki de “gergedan tipi” dergicilik… Ot veya Öküz değil, Gergedan. Açıkçası yaşım itibariyle o dönemleri bilmem, ben doğmadan yayınlanmış ilk sayısı ama anladığım kadarıyla hani göz gezdirdiğim bir kaç sayısı üzerinden Gergedan’ın, “12 Eylül sonrası sanatı popülerleştirme” uzun bir koşuysa bu koşunun en güzel yüz metresini koştuğunu gözlemliyorum. (Bartu Küçükçağlayan olsa “görüntülüyorum” derdi herhalde) Alanlarında ustaların, isim sahiplerinin, önem atfedilenlerin doldurulduğu bir sepet adeta bu Gergedan. Gergedan tipi dergiciliğin vardığı noktada ise bir melezleşme söz konusu ve kendilerini kokteyllerde izole edenler dahi popülist dile maruz kalıyor, beklenen elit seviye bir türlü yakalanamıyor. Kaçınılmaz olan bu… Ot dergi kültürünün yarattığı şiir sokakta artı kitap-çay-kahve kombinasyonu o denli güçlü ki ve sosyal medya o denli bir görünür olma/var hissetme alanı ki avamla haşır neşir olmaktan, avamlaşmaktan kaçamıyor kimse. Tiktok karma sergilerden bildiriyor mesela! Bildirmediyse de eli kulağındadır! Ancak daha önemlisi insanın, farklı kültürel çevrelerde gelse dahi özünde üç aşağı beş yukarı aynı varlık olmasıdır. Sevişmek ihtiyacı da her sınıf için aynıdır. Biri bastırır, biri görece rahat yaşar; birine abaza derler, birine azgın teke… İfşalarlar, şu olur, bu olur… Eni sonu Bonkis bir ayrıştırma dizisi gibi görünse bile insanın ortalamasını yansıtıyor. Elbette kendi cephesinden/barikatından bakarak. Gözcülük yaparak.

Bonkis tam anlamıyla bir Kadıköy dizisi ve Kadıköy’cülerden destek görüyor. Onların son dönem sembolü haline gelmiş Bartu Küçükçağlayan diziyi tanıtırken…

Bir soru: Bizim babalarımız neden Bodrum’a geçemiyor?

Kendi ayakları üstünde durmaya çalışan zengin çocuğu profili günümüzde hayallerinin peşinden giden zengin çocuğuna dönüştü ve yine eskiden fabrikatör Hulusi Kentmen‘in çapkın oğulları da karşımıza artık evlenmek istemeyen, “teenager’lığı atlatamayan” çocuklar olarak çıkıyorlar. Şımarıklık değişmese bile bir modernleşme söz konusu. İş “erkek yapar, elinin kiri” mevzusunu aşmış, zengin kızları da ailelerine tatlı restler çekiyorlar artık. Zengin çocuğu olmak bir fantazya… Borçlarını bir çırpıda kapatacak bir anne babanız varsa gayet özgürce borçlanabilirsiniz. Yeşilçam’da demin bahsettiğim bu evlatlar kumar borcu yapmaktadır fakat artık batık kafe borcu yapıyorlar. Ee devir değişiyor! Yeni çocuklar burnundan kıl aldırmıyor, onları Hulusi Kentmen gibi dövüp hizaya getirecek bir babaları da yok. Hayallerinin peşinden gidebiliyorlar. Fotoğrafçılık falan yapıyorlar mesela… Bu başlığı dizideki bir diyalogtan (-baban Bodrum’a geçti) esinlenerek attığımı belirtip geçeyim.

Bonkis’in düşündürdükleri

Bonkis’in üç bölümü yayınlandı. Yaklaşık on beş dakika sürüyor bölümler. Bu ülkemiz eğlence dünyası için yeni bir eğilim… Yayına yeni başlayan Gain platformunun da kısa içerikler ürettiğini görüyoruz. Daha doğrusu öykülerin platformlar vasıtasıyla ve hızla içeriğe dönüştüğü, eğlence anlayışının değiştiği bir dönemden geçiyoruz. “İnternetin etkileri” olarak okuyabiliriz bu dönüşümü… Bonkis de dönemin o “gül geç” ruhunu yansıtırken Deniz Tezuysal’ın hem yazıp hem oynaması, Deniz karakterinin kendini uyumsuz ve yer yer çaresiz hissetmesi, butik kafenin batıyor oluşu ve ebeveynle kurulan ilişki bakımından Fleabag‘i andırıyor. Buna karşın Bonkis’in özgün bir iş olduğunu söyleyebiliriz. En azından söyleyişi bakımından özgün duruyor. Yine erkeklerin konsa çıktığı “feminist pavyon” ve “intermittent fasting yapan çocuklar” hoş fikirler olarak göze çarpıyor. Diğer yandan Bonkis söz gelimi Yeşilçam’dan yadigar sayabileceğimiz “yavrusunu evlendirmek isteyen zengin ebeveyn” yahut “alımlı kızdan hoşlanan tüpçü oğlu” gibi karakterleri, çatışmaları muzip fikirlerle yan yana getirmiş. Bu muziplik bazı eski çatışmalara yeni bir his de vermiş. Deniz’in, eski sevgilisinin müstakbel kayınbiraderiyle sevişmesi dizide absürt değil de daha ziyade muzip bir anlam kazanıyor ki bu durum dizinin genel dokusuyla uyumlu… Zira dört başı mamur bir Batılı anlatıyla karşı karşıyayız. Belli bir kesimi anlatan ve belli bir seyirci kitlesine, biraz açarsak platformların da kendi AB’sine hitap eden Bonkis dar bir öyküyle yola çıktığından bir süredir boş bırakılmış bir alana, Gülse Birsel‘in o “sınırlı mizah” alanına taze bir soluk getirebiliyor. Birsel’in Avrupa Yakası ve Bonkis’e yakınlığı bakımından özellikle Yalan Dünya dizileri de tatlı bir dünyayı anlatıyordu. “Bizi bize” değil de hani “onları bize” anlatıyordu. Doğrusu Bonkis de “onları bize” anlatan bir öykü…

Bonkis’te oyunculuklar: Başkası olma kendin ol, böyle çok daha elitsin!

Oyunculuklara gelirsek Deniz Tezuysal’a başarısız diyemeyiz fakat sanki çok “oynuyor”. Sadece konuşarak (en azından şimdilik) oynadığı için bu “fazla oynama” hali zaman zaman sırıtabiliyor. Oyunculuğundan daha doğrusu konuşma tonundaki oyunculuktan biraz kıssa isabet olur diye düşünüyorum. Bu samimi, patlamalı, işveli konuşma konusunda Kelebekler filminin pavyon sahnesi ders niyetine okutulabilir. O sahnede Tuğçe Altuğ tabiri caizse döktürmüştü. Tezuysal da yer yer Altuğ’un o performansına yaklaşıyor fakat erişemiyor. Bu durumda kuşkusuz iki anlatının ve iki karakterin farklı yerlerde durmasının payı yadsınamaz. Peki Sergen Deveci gelecek vaat ediyor mu? Vallahi ediyor! Güldürüyor. Dizide değilse bile (dizide şu ana dek belirgin bir rolü olmadı) internette kısa videolarla güldürüyor. Deveci’nin özgün bir yüzü ve sesi var. Açıkçası yüzü ile ses tonunun çelişkisini avantaja çeviriyor Deveci. Dizinin geniş ve dinamik bir oyuncu kadrosu var aslında ama onlara tek tek değinmeyecek, Lale Mansur‘a bir parantez açmakla yetineceğim. Deniz’in annesi rolünün Mansur’a verilmesi yerinde olmuş. Mansur peltek (buradaki pelteği derdimizi ifade edebilmek adına “ağdalı” biçiminde de kullanabiliriz) konuşması ve duruşuyla orta üst sınıf kadınına çok yakışıyor. Bir TRT dizisi olan 2013 yapımı Beni Böyle Sev‘de de benzer bir anneyi canlandırmıştı. Oyunculuk bahsini toparlarsak Bonkis’te çok parlak bir oyunculuğa ihtiyaç duyulmadığını söyleyebilirim. Dizi hakkında okuduğum birkaç yorumda, eleştiride oyunculuğun güçlü olması ve başrolde sergilenen amatörlüğün kadronun geri kalanı tarafından kapatılması gerektiği vurgulanıyordu. Bu görüşte büyük olasılıkla Bonkis’in Fleabag’e, Deniz Tezuysal’ın ise Phoebe Waller-Bridge‘e benzetilmesi pay sahibi… Oysa Bonkis derdini öyküsüyle anlatıyor. Derdini iyi ifade ettiğini düşünüyorum. Öykü tıkanmıyor, sıkmıyor.

Deniz Tezuysal… Bonkis’in yaratıcısı…

Öyküden devam edip artık noktalayalım. Bu yazıyı okuyana kadar bir bölüm Bonkis “atardınız” zaten! Dizide hoş sahnelerle karşılaşıyoruz. Tezuysal’ın oyunculuğu bir parça karikatürize dursa da “zabıtaya yanlışlıkla rüşvet verme” sahnesi güldürüyor ancak biraz acar gazetecilikten sonra bu tip olayların Tezuysal’ın başına bizzat geldiğini fark ediyoruz. Dört yıl önce Milliyet Bonkis’in ortakları Öykü Karayel ve Deniz Tezuysal ile bir röportaj yapmış. Tezuysal orada sahte bulaşık makinesi servisince nasıl dolandırıldıklarını anlatıyor. 500 lira çarpılmışlar. Makineyi götürmüşler, yaptık deyip getirmişler. Anlaşılan Temizuysal Bonkis’i yazarken kendi deneyimlerinden faydalanmış ve bu samimiyeti dizinin artı hanesine yazabiliriz. Zaten kendisi de kafede yaşanan olaylardan yola çıktığını belirtiyor. Sonuç yerine ne söyleyebiliriz? Bonkis dobarlanıb kendine gelen ve Cihangir’den Moda’ya göç eden elit yahut zorla elitleşmiş, kendini elit hissettirilmiş bir kesimin kendine dönük taşlamalarıyla, gündelik hayatta karşılaştığı ilginç olaylarıyla bugününü anlatıyor. Bu açıdan değerli olduğunu düşünüyorum.

Haydar Ali Albayrak

Reklam

Saçını Tarayanların Tarağı tarafından yayımlandı

Mahalle yanarken gözünü ekrandan, beyaz perdeden ayırmayanların sesi ve karbonmonoksit sinmiş soluğu... Televizyon, sinema, online platform... Gösteri dünyasının çeşitli mecralarında yayınlanan her türden film ve dizi hakkında eleştiri, inceleme... (Admin sinefil değildir)

Birisi “Bonkis: Menemenini Avokadolu Yiyenlerin Dizisi” üzerinde düşündü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: