WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın

Filler ve Çimen: Biraz Politik Polisiye Biraz Popülist Mistifiye

Ali Serkan Eroğlu’na* ve tüm kaçırılanlara, kaybedilenlere…

Ortaokul son sınıf öğrencisiydim Filler ve Çimen‘i izlediğimde ve yine yanılmıyorsam Pendik Oscar sinemasında izlemiştim filmi. Zaten Oscar’a nadiren gitmeme karşın (büyük ihtimalle bu yüzden) orada izlediğim filmleri hafızama kazımışım. Sinemaya genellikle Beyoğlu veya Kadıköy’de giderdim, Maltepe Grandhaus da elbet vazgeçilmezlerim arasındaydı. Şu sıralar tarihe karışmış Grandhaus’ta seyir deneyimine dair ayrıca bir yazı yazmak isterim. Konuyu dağıtmayayım… Sinemaya giderken babam yanımda olurdu, çoğu zaman girmezdi gösterime. Üstelik filmlerin en azından bir kısmı “çocuk filmi” de değildi. Filler ve Çimen örneğinde olduğu gibi… Babam fazladan para vermek istemezdi sanırım. Filler ve Çimen’e de babamla gitmiştik; fakat yalnız başıma, küçük bir salonda, orta sıralardan izlediğimi hatırlıyorum. Salon belki tıka basa dolu değildi ama yerli filmlerin o dönem revaçta olmadığı hesaba katılırsa ilgi fena sayılmazdı.
Filmin yapım tarihi 2000 yılı… Milenyuma şaşaalı giriş… Her şey güzel olacak, demokratikleşeceğiz, AB’ye gireceğiz! Bitmedi! Her eve internet, her cebe mobil telefon girecek! Tabi bu iyimser hava 2001’in hemen başında yaşanan krizle dağılıp gitti. Ekonomi çalkantılı bir döneme girerken demokratikleşme vaatleri ne denli gerçeği yansıtıyordu? 96 Kasım’ında Balıkesir sınırlarında bir trafik kazasıyla patlak veren Susurluk krizi yakın siyasi tarihimizde çoktan yerini almıştı. Nisan 99’da yerel ve genel seçimler birleştirilmiş, İstanbul’da belediyeyi üst üste ikinci kez milli görüş geleneği (Ali Müfit Gürtuna) kazanırken mecliste sosyal demokrat, merkez sağ ve milliyetçilerden oluşan üçlü bir koalisyon hükümeti (DSP-MHP-ANAP) kurulmuştu. Filler ve Çimen işte bu koalisyon sürecinin, yine kuşkusuz Susurluk kazasının bir ürünü biçiminde değerlendirilebilir. Ancak böylesi bir değerlendirme yönetmene haksızlık içerir. Zahit Atam gibi kimi yazarlarca “Yeni Türkiye sineması”na katılan** Kıbrıs kökenli yönetmen Derviş Zaim’in ikinci uzun metrajı Filler ve Çimen aynı zamanda sinemada politik olmanın ve siyasi jargon kullanmanın farklılığına hatta temel çelişkisine yönelik örnek teşkil ediyor. Diğer yandan Zaim’in dil kurma çabasında önemli bir yer tuttuğu da göz ardı edilemez.

90’lar, Susurluk… Derin devlet-sığ devlet…

Filme artık geçebiliriz. Filme Susurluk ile geçmeyi düşünüyorum. Susurluk’u bilmeyenler olabilir. Şaka yapmıyorum! 98 doğumlu bir arkadaş (Mertcan) geçenlerde Mehmet Ağar‘ı tanımadığını söylemişti. Şok olmuştum! Bir insan bu ülkenin en karanlık siyasi figürünü nasıl tanımaz! Bu “eski Türkiye” bu kadar eskidi mi yahu! Yoksa Z kuşağı mı bu kadar yeni ve “örfüne adetine” yabancı? Kestirmek güç… Neyse efendim, Susurluk o dönemin de sık kullanılan tabiriyle devlet-polis-mafya üçgenini teşhir eden kazanın yaşandığı ilçeydi.

Kazanın ertesi günü yayınlanan bir haber… Olay aylar boyunca manşetlerden inmedi.

Anadolu’ya doğru yola çıkan otobüs seferlerine bolca dinlenme tesisi sunması ve tost-ayranıyla meşhur olan Susurluk bu kez “derin devlet”i ortaya çıkarmıştı. Yıllardır “aranan” bir ülkücü mafya lideri (Abdullah Çatlı), aşiret reisi bir milletvekili (Sedat Bucak) ve bir emniyet mensubu (Hüseyin Kocadağ) kazaya karıştılar. Çatlı, Kocadağ ve Gonca Us adlı kadın olay yerinde ölürken kaza uzun süre kamuoyunu ve toplumsal muhalefetin gündemini meşgul etti. “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” kampanyası örgütlendi. Kampanya kapsamında her akşam ışıklar yakılıp söndürüldü, balkonlara çıkılıp tencere tavalar çalındı, mitingler-yürüyüşler yapıldı.

“Sürekli Aydınlık İçin 1 Dakika Karanlık” eylemleri tüm yurda yayılırken uzun süre devam etti

Bu muhalefet burjuva siyaset katında ne denli etkili oldu orası tartışılır fakat kaza yeni bir dönemi başlattı, daha doğrusu malumun ilamı anlamı taşıdı. Nice faili meçhul aydınlanmaya yüz tuttu, hukuk iyi kötü işletildi… Hukukun işletilmesiyle olaylar karartıldı, çarpıtıldı, derin devlet heyulası okkanın altına gönderildi zira hukuk zaten illegal güçleri tasfiye maksadıyla işletilmişti; devlet de aksayan yanlarını düzeltip yola devam etti. Susurluk skandalının sinema ve televizyon dünyamızda da yeni bir temayı dolaşıma soktuğunu söyleyebiliriz. Kazaya değin kontrgerilla yahut pis işlere karışmış istihbarat güçleri üzerine karakterler yaratılmaz, anlatılar kurulmazken Susurluk ilkin Deli Yürek (1998) ardından Kurtlar Vadisi (2003) dizilerine ideolojik bir zemin hazırladı. Susurluk kamyonunun tuttuğu far ışığında sınırlı bütçesi, kısıtlı yapım olanaklarıyla üçüncü sinema örneği sayılabilecek Güneşe Yolculuk (1999) gibi filmler çıplak devlet şiddeti ve Doğu’daki savaşın yıkıcılığına eğilirken kaza anaakım sinemada Filler ve Çimen gibi daha doğrudan filmler ile karşılandı. Hatta Filler ve Çimen’e bakıldığında akla sadece “derin devlet” geliyor. Estetik bağlamda ise Deli Yürek’ten hallice olduğunu öne sürebiliriz. Tam da bu “hallice” yakıştırmasına itiraz edenler çıkacaktır. Muhtemel itirazlara karşı savunmamı ileride vereceğim. Evvela filmin öyküsüne kısaca değinelim.

Filler tepişirken çimenler… Halkı ezerek verilen iktidar savaşı

Filler ve Çimen iki ayrı dünyayı başlangıçta yan yana zaman içinde karşı karşıya ve nihayet iç içe işleyen yapısıyla çizgisel ancak kesişimi bol bir olay örgüsü üzerinden ilerliyor. Filler ve çimenler ayrı ayrı ele alınırken fillerin ilişkilerinin son derece plastik işlendiğini, çimenlerin ise silik yansıtıldığını görüyoruz. Filler cephesinde devlet bakanı Aziz Bebek (Bülent Kayabaş), emrindeki kontrgerilla Camoka (Ali Sürmeli), istihbaratçı Egemen Terzi (Erdinç Olgaçlı), kumarhane işletmecisi Sabit Üzücü (Haluk Bilginer) ve daha birçok uzun boylu, kısa boylu, otomatik silah kullanan, yarı otomatik silah kullanan karanlık ve ceberrut adam bulunuyor ayrıca bu cephede, filmin henüz başında suikaste uğrayan Ali (Taner Barlas)’yi, oğlu Devrim (Berk Üzrek)’i ve Devrim’in sevgilisi Şeref (Uğur Polat)’i gri tonlarda izliyoruz. Hani çok değilse bile biraz kötüler fakat onlar da kendi canlarını kurtarmak için her türlü illegal yola başvurmaktan çekinmiyorlar. Tam bu noktada kumarhanelerin yasal çalıştığını göz önüne alırsak filmin de 90’larda, kirli faaliyetlerin tam ortasında geçtiğini söyleyebiliriz. Türkiye’de kumarhanelerin Aralık 96’da kapatıldığını not düşüp geçelim.

Orduya balık konservesi satarak zengin olmuş Kumarhaneci Ali’nin oğlu Devrim ve o orduya karşı savaşmış örgüt üyesi aynı masada oturuyorlar. Sofrada yine balık var.

Filler cephesi bu kadar karmaşık, yorucu ve işlenişi bakımından hayli plastik bir görüntü sunarken çimenler yani ezilenler cephesinde tüm yükü milli atlet Havva Adem (Sanem Çelik) sırtlıyor. Havva’nın erkek kardeşi İldem (Rıza Sönmez) de Doğu’daki savaşta gazi olmuş ancak onu “mağdur” çizgisinden öteye yerleştiremiyor, dolayısıyla esasında öykünün içine de alamıyoruz. Karakteri hiç gelişmiyor, nerede başladıysa orada bitiyor. Filmde iki çimen daha var: sokaklarda, türbelerde, sur diplerinde yaşayan iki basit hırsız… Kumarhaneci Ali cinayetini üstleniyor, içeride sırasıyla öldürülüyorlar; öyle icap ediyor. Cinayeti iki evsizin üstlenmesi ise Üzeyir Garih cinayetini anımsatıyor. Hatırlanacağı üzere iş adamı Garih, Filler ve Çimen’in vizyon tarihinden aylar sonra (Haziran 2001) Eyüp Mezarlığında öldürülmüş, suç başta bir tiner bağımlısının üzerine atılmıştı.

İsmi de bir hayli “manidar” olan Havva Adem dergilere kapak olacak kadar başarılı bir atlet… Tek sponsoru ise ona yemek veren kumarhane-otel…

Filmde tüm bunların haricinde öyküye neden yerleştirildikleri pek anlaşılmayan örgüt militanları (liderleri rolünde Taner Birsel) ve bir komiser (Mesut Akusta) bulunuyor. Gözaltındakilere işkence yapmaktan geri kalmayan komiser tanık olduğu karanlık ilişkiler karşısında (nedense) idealist bir çizgiye kayıp aklını yitirirken örgüt üyeleri de girdikleri çatışmada vuruluyor. Filler ve Çimen’i epey dağınık ve yüzeysel anlattım. Neden böyle anlattığıma değineceğim. Ama öncesinde filmin politik konumuna yönelik birkaç şey söylemek niyetindeyim.

Şefin tarifi: Politik polisiye ve popülist mistifiye

Film bir beyan film… Adından açılışına, çekildiği dönemin siyasi atmosferine değin beyanat barındırıyor ancak malzemesinin hakkını verdiği söylenemez. Filler ve çimenleri tam anlamıyla karşılaştıramıyor. Böyle bir karşıtlığı vurgulamaktan ziyade dönemin rüzgârını arkasına alıyor. Susurluk söyleminin ve karanlık koalisyonlar sürecinin izlerinde kayboluyor. Bir gömülme söz konusu… Giderek polisiyenin ve apolitizmin bataklığına gömülüyor film. “İnsaf be kardeşim! Bu kadar politik bir filme nasıl apolitik yaftası yapıştırıyorsun?” diyebilirsiniz. Vallahi bu türden bir sitemin muhatabı ben değil Derviş Zaim olmalı ve gerçekten bu kadar politik bir malzemeden nasıl bu kadar apolitik bir film çıkarabildiği okullarda ders olarak okutulmalı! Acaba şöyle mi desek? Bu kadar politizm ancak apolitizmle mümkündür! Gerçi tam tersi de geçerli; bu apolitizme belli bir politizmden geçerek varılır. Anlatıya hakim bu apolitizmde laf kalabalığı’nın payını yadsıyamayız. Filler ve Çimen bize bir şeyler söylüyor; hatta en dingin sahnesinde bile konuşuyor, anlatıyor. Örneğin bize çimenleri gösteriyor. Diyor ki “bakın Doğu’da gazi olan asker vatan için bedel ödedi ama işte sonuç pek iç açıcı değil”. Yahut filmin sonunda görüyoruz ki Dersim doğumlu, hafiften saf, adi suçlara itilip tüm haklardan yoksun bırakılan vatandaşımız da gazi ile birlikte yapmış askerliğini. Hatta o kadar yakın arkadaşlarmış ki gazimiz fotoğraflarını saklamış! Tesadüfün böylesi! Gerek var mı parmağın gözümüze dek sokulmasına!

Doğu’da askerlik yaparken mayına basıp sakat kalan İldem Adem (Rıza Sönmez) sahilde atış yapıyor. Attığını vuruyor.

Diğer yandan film diyor ki devletin tüm unsurları kirli işlerle tüttürüyor ocağını. Devlette namuslu kimse kalmamış, klikler birbirine girmiş; mafya, istihbarat, özel harekat, güzel harekat derken filler öyle bir tepişiyor ki ülkeyi gerçekten temsil edenler, ülke için gerçekten bedel ödeyenler, bu insaflı, vicdanlı ve devlet yardımına ihtiyaç duyan kişiler harcanıp atılıyor. Film bunları söylüyor ama öyle kalabalık bir yerden sesleniyor ki dediklerini tam olarak anlayamıyoruz hani “bağır biraz, sesin gelmiyor” da diyemiyoruz. Uyuşturucu trafiği, bakanın fantezi kaseti, kumarhaneler zincirinin geleceği, silahlı sol örgütlerin para karşılığı koruma hizmeti vermesi… Araya sıkıştırılmış bir eşcinsel ilişki…*** Filmde dikkat çekici (ya da dikkat dağıtıcı) birçok husus bulunduğundan sağlıklı bir görüntü elde edilemiyor. Tabi bu durumda tarafların şematik bir düzlemde aktarılmasının da payı var. İyiler iyi, kötüler kötü… Daha doğrusu iyilerin iyi kötülerin ise kötü olmak dışında hiçbir vasfı bulunmuyor, anlatıya bir katkı sunmaktan, onu renklendirmekten hayli uzaklar… Karakterlerin şematizmi, olayların belli bir siyasallıktan faydalanma hamlesi filmde heyecanı baltalamış. Herkes birbirini vuruyor, devreden çıkarıyor, entrika çeviriyor ama bu cümbüş seyirciyi finale doğru çekemiyor. Heyecan eksikliğini Zaim’in üslup arayışına bağlamak da mümkün. Tabutta Rövaşata (1996) gibi ilginç ve özgün bir ilk filmin ardından siyasete sert geçiş (ki Zaim sinemasında siyasi vurgulara her zaman rastlanmaktadır) Filler ve Çimen’in ahengini bozmuş görünüyor. Zaim politik ve polisiye olaylar zincirine araya serpiştirilmiş ebru sahnelerindeki “saflık” söylemi üzerinden tasavvufu ve metafor hüviyetine bürünen görüntü oyunlarını ekliyor. Son olarak ise dönemin siyasi rüzgarıyla yelkenlerini şişirip popülist dilin nimetlerinden faydalanıyor. Bu arayış, bu karmaşa hali filmin dinamizmini zedeliyor. Filmi özetlemeye kalktığımızda o kadar çok olaydan bahsetme gereği duyuyoruz ki bu olayların çoğunu es geçip filler ve çimenler gibi bir sınıflandırmaya zorlanıyoruz.

Filmin görsel estetiği, anlatıya eşlik eden öğeler ve birtakım metaforlar

Filler ve Çimen politik düzlemi karanlık ilişkiler vasıtasıyla örerken gerçeklik ile bağ kurmayı ihmal etmiyor. Bu noktada bazıları kurmaca bazıları gerçek görüntü ve haberler kullanılıyor. Bir resmi bayram geçit töreniyle açılan filmde çeşitli aralıklarla haber bültenleri dinliyor, kurmaca öyküyü bu sunum ile destekliyoruz. Televizyon 90’ların ikinci yarısında anlatı öğesi namına yaygın kullanılıyor. Demirkubuz‘un Masumiyet (1997) filminde otelci lobide Yeşilçam filmleri izliyordu, daha sonra Serdar Akar‘ın Gemide (1998) filminde de gördük televizyonu, yine Yeşilçam filmi oynuyordu… Ancak Filler ve Çimen’de televizyon, uyuşturucu özelliğinin, nesne olmanın ötesinde filmin akışını pekiştirip bazen de filler ile çimenler arasındaki çelişkileri yansıtarak dünyaları ayrıştıracak nitelikte haberler aktarıyor ve bir anlamda ayraç görevi görüyor. Fakir kardeşler televizyondan zenginin siyasetini izliyor, yine fakirlerin katılıp bedel ödediği savaş görüntülerini izliyor. Zenginler ise o televizyonlara demeç vermek veya tam göbeğinde oldukları meselelerin seyrini takip etmekle meşguller. Televizyon salt eğlence aracı olarak değil tarafları özne ve nesneye ayrıştıran bir rolde karşımıza çıkıyor.

Devlet Bakanı Aziz Bebek (Bülent Kayabaş) ile emrindeki tetikçi Camoka (Ali Sürmeli) yalnız televizyon izlemiyor, yazılı basını da yakından takip ediyorlar!

Görüntü yönetmenliğini Ertunç Şenkay‘ın yaptığı filmde çok sayıda metafor kullanıldığını ve üst üste bindirilen görüntüler aracılığıyla alt metni güçlendirecek bir kompozisyona başvurulduğunu söyleyebiliriz. Tren rayına düşen balonun gerçekleşecek patlamayı haber vermesi, ebru çalışmasından sahnelerin sahilde karaya oturmuş bir geminin sudaki yansımasıyla örtüştürülerek bulanık atmosferin derinleştirilmesi, finalde kokain zerreleriyle kar tanelerinin kıyaslanıp masumiyetin işaret edilişi bu metaforlara örnek verilebilir. Bilhassa ebrunun kapalı mekanda yapılması tavsiyesine rağmen kapalı kapılar ardında dönen kirli işlere gönderme yaparcasına bir süs havuzunda devasa bir ebru meydana getirilmesi dikkat çekiyor.

Sahildeki bir gemi enkazının sudaki yansıması… Filmin görüntü yönetimini Ertunç Şenkay, kurgusunu ise Mustafa Preşeva üstlenmiş.

Diğer yandan altı çizilmeyen metaforlara da rastlıyoruz. Söz gelimi Havva’nın silgi fabrikasında işe girmesi bir metafor mudur? Zaim Havva’nın silgileriyle neyi siliyor? Yahut yegane çözüm kimlikleri silmek, kokain ile geçmişe bir çizgi çekmek, unutmak ve unutulmak mıdır? Siyasal çözümün toplumsal belleğin güçsüzlüğüne havale edildiği koşullardan söz edebilir miyiz? Toplum işlenen cinayetleri görmezden geldikçe, sürekli değişen kimlikleri sorgulamadıkça, ödenen bedelleri unuttukça ancak “devlet için kurşun atan da yiyen de” her ne hikmetse hep kirli ilişkileri bulunan siyasilerce bağra basıldıkça ve öte yandan akşam soğuğundan kaçıp barakadan bozma bir çay ocağına sığınan askerler havaya uçuruldukça hayat daha mı kolay geçecek? Cehalet geniş yığınları mutlu edecek mi veya soruyu şöyle sorarsak; mutluluk paylaşıldıkça cehalet de artacak mı? “Bir yerde ne kadar çok insan mutluysa o kadar az insan sorguluyor” denecek mi? Sürüp gidecek mi böyle?

Yorgun final ya da sözü bağlarken

Zaim filminde toplumsal bir yozlaşmayı irdeliyor. Ancak sözü pek toparlayabilmiş gözükmüyor. Devlet bakanı Aziz Bebek Liberal partisinin afişinden “Konuş” diye buyuruyor, toplu sünnet törenine katılıyor. Kontrgerilla Camoka Kolombiya ile uyuşturucu trafiğine giriyor, mafya bakana düzenli haraç ödüyor… İstihbarat hükümeti tehdit ediyor. Bu yozlaşmayı yalnız siyasi çevrelere mal etmek adil sayılmaz çünkü o siyasileri meclise sokan da halkın kendisi. Halk yoksul deyip bir kenara çıkmak işin kolayı… Adı sanı liberal olan, oy toplarken muhafazakar hassasiyetlere seslenen merkez sağcılara, çeteleri himaye eden politikacılara çocuğunu sünnet ettiren halk o çocuğu büyütüp ölüme göndermekten, geleceğini feda etmekten çekinmiyor. Şüphesiz halkı suçlamak da akıl kârı bir yere varmıyor. Zaim ise filmin finalinde bu yozlaşmanın içinden çıkamıyor belli ki ve öyküyü epey hırpalıyor, yoruyor.

Finale doğru koşulan Avrasya Maratonu filmin açılışında olduğu gibi ortak eylem halindeki kitleleri sergiliyor.

Havva’nın kardeşini kaybetmesi, uzun süredir hazırlandığı Avrasya Maratonunu kaçırması, CIA destekli yerli istihbaratın bağırsaklarını temizlemesi, dere geçerken atın değiştirilmesindense atın (Camoka) geçtiği dereyi değiştirmesi ve daha birçok düğüm çözülüyor. Ancak Zaim olayları çözmekle yetinmeyip sembolik sahnelere yer veriyor finalinde. Yine Havva’nın elindeki silgileri ilkokul çocuklarına dağıtması, komiserin delirip rastgele vatandaşları araması yozlaşmaya direnişin sembolik bir tarifini de yapıyor adeta. Kirlenenler de var temiz kalanlar da. Havva mesela bir havariye dönüşüyor! Hem silgileri dağıtıyor hem kar altında ebru yapıyor. Maddi manevi bir arınma halini ifade ediyor. Komiser ise bu sınavı aklı başında atlatamayan tarafı temsil ediyor.

Finalde Havva “masumiyet”i ararken…


Peki toparlarsak Derviş Zaim’in Filler ve Çimen’ine dair ne denebilir? Film Zaim sinemasına dönük kesin bir çizgi çekebiliyor mu? Açıkçası Zaim filmde kendi üslubunu kurmaya gayret ediyor, duyarlılıklarını sergileyen, başlıklarını vitrine taşıyan bir anlatı yeğliyor, sanki bir kolaja dönüştürüyor sahnelerini. Dolayısıyla film için yönetmenin kesin çizgisini değilse bile kesik çizgilerini yansıttığını söyleyebiliriz.

*Ali Serkan Eroğlu Ege Üniversitesi öğrencisiyken Aralık 1997’de polis tarafından kaçırılıp ajanlığa zorlanmış, kabul etmeyince okulun tuvaletinde asılmıştır. İntihar süsü verilen cinayet Eroğlu’nun kanında kloroform bulunmasına karşın örtbas edilmiş ve zaman aşımına uğramıştır.

**Zahit Atam’ın ilgili eseri Yakın Plan Yeni Türkiye Sineması‘dır. Epey hacimli incelemede Atam Derviş Zaimağaoğlu’nu bu yeni sinemanın kurucuları arasında gösterir. Diğer kurucuların Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ve Yeşim Ustaoğlu olarak kabul edildiği kitapta Zaim ile ilgili kısma 453-554’te ulaşabilirsiniz.

***İlginçtir, filmin afişinde Havva’nın otel patronunun oğlu Devrim ile öpüştüğü rüyasından bir kare “aşk” diye adlandırılırken Devrim’in Şeref ile ilişkisi “dostluk” şekilde aktarılmış. İnsan ister istemez şunu soruyor: Bu ilişki bir eşcinsel ilişki değilse filmde neden öyle işleniyor? Eğer öyleyse afişte neden “dostluk” olarak anılıyor da onun yerine filmde hiç yaşanmayan, platonik düzeye sıkışmış bir aşk öne çıkarılıyor?

Haydar Ali Albayrak

Reklam

Saçını Tarayanların Tarağı tarafından yayımlandı

Mahalle yanarken gözünü ekrandan, beyaz perdeden ayırmayanların sesi ve karbonmonoksit sinmiş soluğu... Televizyon, sinema, online platform... Gösteri dünyasının çeşitli mecralarında yayınlanan her türden film ve dizi hakkında eleştiri, inceleme... (Admin sinefil değildir)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: