Başarılarım

37 yıl üst üste başıma hiç saksı düşmedi; hiç araba, motorsiklet, bisiklet çarpmadı. Ben onlara çarpmadım. Yolda izde başıboş demir parçalarına çok takıldım fakat düşmedim, düştüysem de hatırlamıyorum. 

Kaçırılmadım, gaspa uğramadım, bıçaklanmadım, yem olarak kullanılmadım. Yenilmedim, kanım içilmedi, organım satılmadı rızam alınmaksızın. 

37 yıl üst üste intihar etmedim, intihara teşebbüs etmedim, ölümlü kaza geçirmedim, içinde bulunduğum mesken kundaklanmadı. Ateşli silahlar yahut kesici ve delici aletlerle saldırıya uğramadım.

Midem yıkanmadı. Yarama bereme dikiş atılmadı. Kolum bacağım alçıya alınmadı. Sadece sağ el orta parmağım eklem yerinden kırıldı. Hafif bir kırıktı, lafını etmeye değmez.

Karaciğerim son bir sene zarfında yazılmış iki ultrason raporu arasında çok az büyüdü… Doğduğum güne kıyasla bir nebze yağlandı. Safra kesemde “birkaç adet kolesterol kristali” bulunmakta… Doğrusu ben söz uçtuktan sonra kalan yazının yalancısıyım.

37 yıl üst üste beslenirken kendi ağzımı kullandım. Kendi burnumla koku aldım. Sol maksiler sinüsüm biraz nane molla. Deviasyon olduğunu zannetmem. 

Kendi gözlerimle gördüm. Her şeyi bir bir… Eğriyi eğri, doğruyu doğru. Uzaktaki eğrileri ve doğruları eskisi kadar iyi göremiyorum. Bilhassa sol gözümle…

Yalansa yalan dedim.

Kendi yüzümle gösterdim kendimi… Kendi ellerimle tanıştım, pek azınızla… Tokalaşmak marifetiyle… Bu satırları okuyan pek az kişi beni tanıyorsa yazdıklarımı çok az kişi okuyor demektir. Ve üstelik her birinin elini sıkmamış olabilirim. 

Yeri gelmişken söyleyeyim, 37 yıl üst üste kendi mantığımı kullandım. Önermelerim, çıkarsamalarım tamamen bana ait… Gözlem ve tespitlerim hakeza… Yanı sıra kaç yaşımda konuştuğumu bilmediğimden kesin tarih belirtemesem de adım gibi eminim ki epey zamandır konuşuyorum. İlkokulda, sınıfımda düzenlenen münazaraya katıldım. Taraflar sağlık ve para savunucuları olarak ayrılmıştı. Ben sağlığı savunan taraftaydım. Çok beylik bir konu başlığı olduğundan pek keyif almadım. Rakip takımdan biri “parasız sağlık olmaz” demişti, hak vermiştim diye hatırlıyorum. Yahut tam tersi bizim takım parayı savunuyordu da ben veya bir takım arkadaşım savunmuştu böyle… Bu şekilde… Geçmiş zaman… Hak vermiştim ama parasız sağlık olmayacağını savunduğumdan değil elbette mevcut koşulları göz önüne alarak. Böyle başa böyle tarak kabîlinde…

Yalnız konuşmam, işlerim de! Yaklaşık 36 yıldır oradan buraya, buradan şuraya bazen buradan buraya ve şuradan şuraya yürüdüm… Yani kaldım, uzunca bir süre… Kendi kıçımın üstünde… Nadiren buyur edilerek, çoğunlukla kendi isteğimle… Durdum, oturdum, homurdandım. 

Varış noktamın orası olduğu bilinirken ve çıkış noktam orası olduğu hâlde kendi etrafımda hiç dönmedim. Oradan oraya savrulmadım. Bir şemsiyeye tutunup havalanmadım, Alaattin’in halısına da binmedim. 36 yıl üst üste kâh yoruldum kâh dinlendim. Metro girişlerinde, otobüs duraklarında, minibüslere el etmek üzere yol kenarlarında, hep kendi ayaklarım üstünde bekledim.

Yaklaşık yirmi yedi yıl üst üste ayakkabılarımı bağladım. 

İlkokul 3. sınıfı 4. sınıfa bağlayan yaz (96 yazı), belediyenin Florya’daki futbol kampına gittim. Burada antrenman maçlarında üst üste iki gün iki gol attım. Biri rastgele çekilmiş bir şuttan diğeri kale önünde kullanılan köşe vuruşu sonrası önüme düşen topa yine rastgele vurmamla yazıldılar skora. Bunlar o yaz boyu attığım ilk ve son gollerdi; zirveye çıktığım söylenemez fakat müsait bir yerde bıraktım.

Ay çekirdeğini, boğazıma kaçar diye elimle açarım. Pek az meyve tüketirim. Genellikle sağlıksız beslenirim. Islık çalamam, blok flüt çalamam… Mızıka hiç çalamam. Çocukken şenliklerine katılmama karşın uçurtma uçuramam. Resim çizemem, perspektiften anlamam. Yaşamı pek kavradığım da söylenemez.

Bir keresinde ilkokulda, bir ara tatilde hocanın verdiği ödevi yapıyor, Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” hakkında özet çıkarıyordum. Babamla şakalaşıyorduk; o leblebi atıyor ben ağzımla yakalıyordum. Birkaç denemeden sonra boğazıma kaçtı ama Heimlich manevrasına falan gerek kalmadan öksürüp çıkardım leblebiyi. O günden beri kuruyemişlere bir tedirgin yaklaşırım. Havada yakalama konusunda özellikle… 

Çocukken Asprin içmiştim; dudaklarım şişmiş, balon gibi olmuştu. Çapa Tıp Fakültesi’nin acil servisine gittik gecenin bir vakti. Nöbetçi hekimler ilginç buldukları vakayı fotoğraflamak için makine bakındılar fakat bulamayınca çok da üstelemediler.

Bir zamanlar -çocukken- Cumhuriyet gazetesinin televizyon sayfasında, sol kısımda yer alan ve sayfanın başından sonuna uzanan film yorumlarını okur, her sayfayı kendi arasında rekabete sokar; yerli-yabancı filmleri, türleri ve gazetenin emojili değerlendirmesini tasnif eder, istatistiklerini tutardım. Gazetenin değerlendirmesi gülen surat, ağlayan surat ya da düz çizgili surat şeklindeydi. 

Daha çok anı var ama başınızı şişirmeyeyim.

Hayat, talihin sorumluluk alanı dışında birden bitebilir, karayollarının sorumluluk alanı başladığında kalpler çarpmayabilir, dalgalar kıyıya vurmayabilirdi. Bunlar mümkündü pekâlâ. Dahası şimşek havada asılı kalabilir, çıt çıt çıt ederek elektriğini sıçratabilir, dalga kendi şahlanışına hapsolup boylu boyunca donabilirdi ve bu yer değiştirmeme hâli kendine bir ifade bulamayabilirdi. Orada olmak hiçbir yerde olmamak anlamına gelebilirdi, Tir tir titrenmeyebilirdi soğukta. Ter dökülmeyebilirdi sıcakta ve şikayet edilmeyebilirdi nemden. “Nem çok nem!” denmeyebilirdi gün içinde sık sık… Bittabi duvarda asılı takvim yapraklarına serseri bir kurşun isabet edebilir, bu deliklerden zamanın ötesine bakılabilirdi hovardaca. Olmadı hiçbiri.

Hayat devam etti. Ediyor. Etsin isterim. 

En büyük başarımı en sona sakladım. 37 yıldır hayattayım. İşte buna hayat denir! 

Haydar Ali Albayrak

Saçını Tarayanların Tarağı tarafından yayımlandı

Mahalle yanarken gözünü ekrandan, beyaz perdeden ayırmayanların sesi ve karbonmonoksit sinmiş soluğu... Televizyon, sinema, online platform... Gösteri dünyasının çeşitli mecralarında yayınlanan her türden film ve dizi hakkında eleştiri, inceleme... (Admin sinefil değildir)

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın