Tamer Karadağlı ve her ödülü Havuç, her kadını Meltem sanmak

Güncel gelişmelere baktığımızda pandemi sonrası sinemanın, kısır tartışmalara aynı heves ve enerjiyle döndüğünü görüyoruz. Salgının seyri hafifleyince salonlar açılıp festivaller yeniden başlarken, ödül törenleri için sahneler kurulurken, yazan-yöneten, oynayan, eleştiri namına kalem oynatan herkes kendini tekrar bir dalaşın orta yerinde buldu. Belli ki bu sonsuz dalaş, bu sığ polemikler sinemaseverlerimizin hoşuna gidiyor! Biz de nereden başlayacağız diye vakit harcamaktansa gündemin bir kulpundan tutalım.

Tamer Karadağlı ve iki süper eziklik birden

Henüz sıcak olduğundan Altın Portakal ödül töreninde yaşananlara değinmek istiyorum. Konuyu özetleyeyim. Son yirmi yılını değişime direnen maço bir aile babası rolünde “bababababa” diyerek geçirmiş Tamer Karadağlı Zuhal filmindeki performansıyla “en iyi kadın oyuncu” ödülünü Nihal Yalçın’a sunmak üzere sahnede bulunuyordu. Yalçın ödülü almadan konuşma yapınca Karadağlı öfkeden deliye dönüp Çocuklar Duymasın’da sergilediği jest ve mimiklere sarıldı adeta: Yüzü gerildi, dudakları büzüştü, başını salladı falan… Tuhaf tuhaf hareketler… Karadağlı bu agresif davranışları yüzünden sosyal medyada linç yerken AKP taraftarları hariç hak verenleri de oldu tabi. Yalçın’ın ödülü almadan konuşmaya başlaması üzerinden mazur görüldü Karadağlı. Bu açıdan bakıldığında evet, haklılık payı var. Ödülü verecek kişi ödül sahibinin teşekkür konuşmasını sonuna kadar dinlemek, orada öylece beklemek zorunda değil. Ancak mevzu bu kadar basit, Karadağlı da bu kadar masum sayılmaz. Oyuncunun tepki çekmesinin iki sebebi bulunuyor. Öncelikle Nihal Yalçın eline bir anda ödül tutuşturulunca doğal olarak pratikte İstanbul Sözleşmesini savunan konuşmasından çok daha politik bir adım atıp “beni susturmaya mı çalışıyorsunuz” dedi. Görüntü o yöndeydi. Haklı haksız hangi sebepten olursa olsun, ötesinde niyet susturmak olsun olmasın Karadağlı’nın hareketi saldırgan vücut diliyle birleşince böyle bir anlam taşıyordu. Yalçın da anında çıkışınca konuşmasından daha geçerli bir yönteme, teşhire başvurmuş oldu. Tabi buna bağlı sosyal medyada bir miktar “toksik erkeklik” tartışması döndü. Karadağlı ekranlarda izlediğimiz en eril tiplerden biri elbette fakat bana kalırsa bu olayda göze batmasının esas nedeni AKP kayığına binen oyunculardan oluşu ve buna rağmen o sahneye çıkıp “ezberlediği rolü” keyfince oynayabilmesi, ödül takdim ettiği kişiye hödük davranabilmesi. Onun yerinde hangi AKP’li olsa bozulacaktık. Öyle ki ödülü söz gelimi Hülya Koçyiğit verse ve konuşmayı benzer bir şekilde kesse (ki o hem ödülü vermez hem verse bile bu şekilde kesmezdi, tahmin edebiliyoruz) aynı tepkiyi gösterecektik. Bu görüntüler ve devamında gelen atışmalar toplumdaki kutuplaşmanın izdüşümü. Ödül töreni, sokak röportajı, meclis sıraları… Mekân değişse bile yarılmanın çarpıcı etkisi değişmiyor. İktidara yönelik bir öfke söz konusu…

Nihal Yalçın Zuhal filmindeki performansıyla “en iyi kadın oyuncu” ödülüne layık görüldü

Ezikliklerden ilki

Karadağlı’ya dönersek; 90’larda birkaç dizide “yakışıklı, karizmatik erkek” kontenjanından rol almış, oyunculuğunu ise saplanıp kaldığı “taşfırın erkeği Haluk”ta tamamen harcamış ve muhtemelen “kariyerimi berbat ettim, kendim ettim kendim buldum” diye yakınan bir adam. Ödül törenini evde izlese büyük ihtimal meslektaşına küfreder, “Bababababa artiste bak hele” gibisinden şeyler söylerdi. Hazımsızlığının, saldırgan refleksinin özündeyse ideolojik tavrının ve sesi çıkan kadınları hor görüşünün yattığını rahatlıkla öne sürebiliriz. Karadağlı kendini role kaptırmış, herkesi Meltem (Çocuklar Duymasın’daki rol arkadaşı) sanıyor ve belki Meltem’in (Pınar Altuğ) gerçek hayattaki dik duruşu, cesur kararları altında eziliyor, yine yaşadığı ezikliği bastırmak için rolünün imkânlarından, tanıdığı sorumsuzluk alanından ayrılamıyor.

Senelerce Çocuklar Duymasın dışında herhangi bir projede yer almayan Tamer Karadağlı dizideki çocukları Duygu, Havuç ve eşi Meltem (Pınar Altuğ) ile birlikte

İkincisi

15 Şubat 2003 tarihinde, Kadıköy’de bir miting düzenlendi. Tüm dünyayla eş güdümlü gerçekleşen ve milyonları harekete geçirme iddiasındaki organizasyon ABD’nin Irak işgal planını protesto ediyordu. Hayli kalabalıktı miting, Haldun Taner’in her iki yanı ve Beşiktaş İskelesinin önüne kadar tüm alan tıklım tıklım dolmuştu. O dönem Beyazıt’ta da mitingler düzenlenmiş, işgale sol ve İslamcı cenah birlikte tepki verdiğinden Beyazıt iki kesimi buluşturan sembolik bir anlam yüklenmişti. Neyse efendim, bu Kadıköy mitinginde Karadağlı sahne aldı, otobüsün üzerinden konuştu. Açıkçası konuşmanın içeriğini hatırlamıyorum, kısa sürdüğü kalmış aklımda. Miting sonrası ifadesine başvurulmak üzere gözaltına alındı Karadağlı. İlginç, AKP’nin devlet olmadığı, henüz emeklediği yıllardı, üstelik tabanını “Müslüman kanı dökmek” için de ikna edemiyordu çiçeği burnunda iktidar. Demek o dönem popüler bir oyuncu olan Karadağlı’nın devlet politikasına aykırı söylemde bulunması, ileri gidip bir otobüsün başında nutuk atması canlarını sıkmış olmalıydı. Karadağlı bu mitingten sonra siyasete ilişmedi hele muhalif hiçbir eyleme sokulmadı. Onun aksine Mehmet Ali Alabora -ki o da o dönem Yılan Hikayesi ile popülerliğinin zirvesindeydi- ise Gezi’ye değin giderek politik bir kimlik kazandı ve nihayet hakkında yürütülen linç kampanyası dolayısıyla Avrupa’ya iltica etti. Meselenin mitinglerde konuşma yapmak olmadığının, her şeyi popülizmle çözme uğraşının sonuç vermeyeceğinin kanıtıydı bu ayrışma ve Karadağlı’nın temsil ettiği çizgi kaçak dövüşmeye mahkumdu… Siyaset dışına itilmesi yani bir bakıma ikinci ezikliği Karadağlı’yı bir diğer ucuz mecraya, bu kez hükümet şakşakçılığına taşıdı. Popülist muhalefet yaptığı otobüsten inip -zorla indirilip- zamanla iktidarın kayığına bindi.

Geçmişe şöyle bir uzandığımızda Karadağlı’nın mitinge katılmadan önceki akşam Polis Eğitim Vakfı’nda “örnek oyuncu” olarak yemek yediği de görülüyor

Kürsülerde siyaset: Hak mı gösteri mi? 

Buraya kadar anlaşılır, Karadağlı sonuçta… Ancak Karadağlı’ya destek veren bir kesimin Truva (Troya) atı gibi sinemaseverler arasına dalıp bir görüşü yaymaya çalışması ilgi çekici. Bu kesim mizahçı Ricky Gervais’ın ödül alanların siyasi içerikli konuşma yapmaları ve toplumsal mesajlar vermeleriyle dalga geçen sözlerini öne çıkararak “kürsü siyaset yeri değildir”i savunuyorlar. Oysa yanılıyorlar, tarih boyunca kürsüler, törenler, toplantılar her daim siyasetin yeri olmuştur. İster köy derneği başkanı olun ister kulüp başkanı, ister bir müzayede yönetin ister bir grup eğitim çalışması sözü aldığınızda siyaset yaparsınız. O konuşma zaten siyasidir. Çünkü size konuşma hakkı, kendinizi ifade etme olanağı tanınmıştır. Dolayısıyla bir hatibin seçimi, topluluk önüne çıkacak kişinin belirlenmesi başlı başına siyasetin işlevleri arasındadır ve bir temsiliyeti işaret eder. Örneğin suya sabuna dokunmuyor gözüken teşekkür konuşmaları da siyasidir. Sahneye çıkıp “Bana bu ödülü verenlere teşekkür ediyorum” diye başladığınızda kurulu düzene onay vermiş olursunuz. Hani şu internette karşımıza çıkan çerez mevzusu var ya… Kürsüde teşekkür etmek tüm çerezleri kabul etmektir aynı zamanda. Siyaset her yerdedir, dilin altında ve üstündedir. Gervais gibi bir mizahçının bu gerçeği göz ardı etmesi mümkün değil fakat orada bir taklit durumunu, gösteri ve kendini önemseme halini eleştiriyor. Oyuncular halktan biri, dahası dünyevi varlıklar olduklarını dahi unutup coştukça coşabiliyorlar. Gervais de buna takılıyor anladığım kadarıyla. Sonuçta Yalçın’ın siyasi içerikli konuşma yapmasından, kadınların sorunlarına değinmesinden daha doğal bir şey olamaz. Sussaydı bu kez politik bir suskunluk olacaktı benimsediği… Konuşunca siyasi konuşuyorsa susunca da siyasi susmuş olacaktı.

Ricky Gervais

Diğer yandan Karadağlı’nın boş durmayıp Nihal Yalçın’ın Demirtaş’a özgürlük istediği videolar bulması, “hanımefendi PKK’ya terör örgütü diyor mu bakalım” diye sorması her koşulda, ödülü veren ve alan elin yeterince politik olduğunu ortaya koyuyor. Karadağlı yaptığı terbiyesizliği yandaşı olduğu iktidarın manipülasyon becerisiyle örtmeye, üste çıkmaya çalışıyor. Bir tür mağduriyet ve gurur üretiyor. Yalçın Demirtaş’a özgürlük istemiş, Demirtaş da zamanında “Öcalan’ın heykelini dikeceğiz” demiş. Eh, biz de bu akıl yürütmesinden şu sonuca mı varalım? Sahnede ağzını burnunu yamultan Karadağlı o sıra terörle mi mücadele ediyordu? 

Haydar Ali Albayrak

Bunu Bi Düşünün: Eksantrik Kamu Spotu Tadında!

Onur Ünlü biliyorsunuz, en son hayatını satacak hale gelmişti! Açtığı sitede deneyimlerini, şahsına ait bazı eşyaları satıyordu. Paraya mı sıkışmıştı yoksa absürt bir eylem mi gerçekleştiriyordu bilinmez ama aynı anda iki diziyle birden döndü. Leyla ile Mecnun‘u anlatmaya gerek yok, biliyorsunuz. Bunu Bi Düşünün ise Blutv’de yayınlandı. On dakikayı aşmayan bölümleriyle dikkat çeken dizi bir özel-genel buluşmasını andırıyor. Öyle ki hem kamu spotu ağırlığında hem reklam hafifliğinde bir orta yol aranmış.

Bunu Bir Düşünün her bölüme farklı oyuncuları konuk alıyor. Bu oyuncuların gerçek hayatta hayvan sahipleri arasından seçildiğini de not düşelim

Hayvanlar oyuncak değildir ve onlar hayatımızın bir parçasıysa biz de onların hayatında bir parçayız! 

Dizi Ahmet Kenan adında bir evcil hayvan uzmanının daha doğrusu sorumlu hayvan sahipliği psikoloğunun her bölümde danışanlarıyla gerçekleştirdiği seansları konu alıyor ve oldukça kısa bölümlerinin yanı sıra sürekli yeni başlıklara/mesajlara geçilmesiyle daha ziyade bir programı andırıyor. 

Bunu Bi Düşünün öyküsünü anlatabileceğimiz yahut heyecanını kaçırabileceğimiz türden bir yapım değil ve bu yönüyle “kamu-özel birlikte” yapısına televizyon şovlarının çok parçalı (seyircinin ilgisini diri tutacak) yayın yapısına has bir yaklaşımı da ekliyor. Doğrusu diziyi bir tv programında skeç olarak izlesek yadırgamayız; zira bir diziyi dizi yapan şey salt öykünün devamlılığı, karakterlerin sürdürülebilirliği değil aynı zamanda seyirciye geçirdiği histir. Bunu Bi Düşünün de dizi havasında akmıyor ve esasen böylesi içeriklere daha sık yer veren Gain Platform’a yakın duruyor. 

Peki, dizinin geneline baktığımızda nasıl bir anafikir edinmekteyiz? Diğer bir deyişle spotumuz nedir? Ünlü’nün dizisi esasen hayvanların oyuncak olmadıklarını, biz insanların onlarla eşit bir ilişki kurmadıkça haksızlığa maruz kalacaklarını ve anlayışsızlığımız, iletişimsizliğimiz neticesinde beklentilerimiz karşılanmadığında bunu da hayvandaki bir tuhaflığa yoracağımızı savunuyor. Hayvanların karakterlerini ve özgürlüklerini tanımamız gerektiği yönündeki bu düşünce danışanlar üzerinden de canlı ve çarpıcı bir biçimde desteklenmiş. İnsanlar sorunlarını hayvanlarla ilişkilendirerek sorumluluktan uzaklaşmaya meyilliler. Kimisi sorunlu evliliğinde evcil hayvanlarını koz namına kullanırken kimi terk eden sevgilisinin yerine bir kedi koymaya çalışıyor, “beklentisiz sevgi” tanımını böyle yapıyor. Kimi insanlara mesafesini hayvanlar vasıtasıyla aşmayı deniyor. Onlar konuşsun, kendini anlasın istiyor, bitcoin yatırımlarıyla kafayı bozmuş bir başkası zamanı kendine dahi esirgerken köpeğini mağdur ettiğinin farkına varamıyor.

Ahmet Kenan Bey rolündeki Taylan eşinin terk ettiği kendini arayan. bir yandan da hayvan sahiplerinin vizyonunu genişletmeye çalışan psikolog rolünde

Ahmet Kenan Bey’in zamanlar arası yaralı yolculuğu

Ahmet Kenan Bey ise oldukça sabırlı bir karaktere sahip. Tuhaf danışanları onu her defasında sınava çekseler de o her defasında başından savuşturmayı başarıyor. Kimi adını sürekli yanlış söylüyor kimi zamanda yolculuğun formülünü buluyor. Kimi yurtdışından yatak sipariş edip kedisine konfor sağlamak hevesinde… Elbet kendi yargılarıyla geliyor bu danışanlar ve bazen dayanması güç mizaçlarıyla. Teorik fizik meraklısı Feza’ya (Ulaşcan Kutlu) ise ayrı bir parantez açmak lazım. O, dizinin devamlı oyuncuları arasında… Diğer devamlı oyuncular ise ilk bölümden itibaren bahçede köpeklerle oynarken gördüğümüz, ağzından tek bir kelime çıkmayan Nurettin (Ahmet Rıfat Şungar) ve öykü ilerledikçe ilkin adını duyup devamında tanışma şerefine eriştiğimiz Ayfer (Şebnem Bozoklu). Ayfer Ahmet Kenan Bey’i terk edip giden eşi… Ahmet Kenan Bey tanıştıklarını belirttiği bir kuyunun başında onu arayıp duruyor, sesleniyor ona dizi boyunca. Ahmet Kenan burnu büyük bir yazarmış ve öğreniyoruz ki olayların geçtiği bakım evinin açılmasına da muhalefet etmiş! Çocukken köpek beslenmesine karşın şairane bir yaşama yönelince hayvanlara ilgisini, şefkatini yitirmiş. Buna dayanamayan Ayfer de çekip gitmiş. Ancak değişen, yontulan Ahmet Kenan, Feza’nın zaman yolculuğu fikrini kırmızı ayı kuyuya hapsetme projesine uygulayarak eşine yeniden kavuşabiliyor. Bu geriye sıçramalara sayesinde onu kandırıp kendine dönmesini sağlıyor. Gördüğünüz üzere Ünlü bu sosyal sorumluluk projesine, diğer bir deyişle bu eksantrik kamu spotuna da uçuk kaçık bir öykü sığdırmış, atmış yine imzasını!

Pınar Deniz‘in canlandırdığı karakter ayrıldığı sevgilisinin yerini sokakta görüp sevdiği bir kediyle doldurmaya çalışıyor fakat kedi aynı duyguları paylaşmıyor!

Ünlü anlatıcılığı ve Ahmet Mümtaz Taylan oynayıcılığı

Bunu Bi Düşünün daha önce defalarca bir araya gelmiş Ünlü ile Taylan’ı bir kez daha buluşturuyor. Zaten Ünlü aynı oyuncularla çalışmayı seviyor. Ahmet Rıfat Şungar da bu oyunculardan. Ünlü, Ahmet’le başlayıp en az iki ad taşıyan oyuncularla çalışmanın yanı sıra kozmik bir arayışı da her anlatısına sığdırabiliyor. Güneşin Oğlu, Görünen Adam, Sen Aydınlatırsın Geceyi… Hemen hepsinde “başka bir dünya”, bir yöntem, bir arayış sundu bize Ünlü; daha doğrusu sundu ama o dünyaların gülünçlüklerinden de hiç kısmadı. Biz seyirciler Ünlü’nün ilginç öykülerini izlerken saçma’lığının, onulmazlığının bilincindeydik. Ünlü belki de Camus’un Saçma’sına gönderme yaptı saçmalığını hiç saklamayan saçma öykülerinde. Nedir ki Bunu Bi Düşünün saçmalık kaldıracak türden bir öykü değil, dilimizde tüy bitti ama yineleyelim, bir kamu spotu yani! Buna karşın Ünlü oraya da yerleştiriyor saçma’sını ve bu son saçma bana kalırsa tüm saçmalıklarını aşıyor böylelikle. Ne kadar ters köşe o kadar iyi! Ünlü’nün dizisi bir yere bağlanmıyor. Bir sonumuz var, hatta “mutlu son” diyebiliriz. O kadar mutlu ki Ahmet Kenan Bey durulmuş, daktilo başına geçip bir bildirge dahi (sorumluluk projesinin manifestosu) yazıyor fakat bu son pek doyurucu değil. Çünkü oyunun kendisi doyurucu değil. Skeç havasında ilerleyen dizi bir de yarım yamalak bir saçma öyküyü içine katınca tadından “yenmez” hale geliyor! İlla düşünmemiz gerekiyorsa bunu bir şaka olarak düşünebiliriz.

Ahmet Mümtaz Taylan ise tek tip olmanın tuhaflığını yaşıyor. Özellikle Leyla ile Mecnun‘dan sonra İskender Abi’nin çeşitli tonlarında izledik onu. Komiser de olsa, psikolog da olsa… Çoğu zaman suratsız, mutsuz, o an orada bulunmaktan keyif almayan tipleri canlandırıyor. Tabi kendisiyle kavgalı… Özellikle son dönemi için söylersek Taylan’ın karakteriyle geçindiği tek bir rol yok neredeyse… İlginç… Bu durum belli noktalarda artık ustalaşma ancak “aranan adam”a da saplanıp kalma anlamı taşıyor. Taylan belli rollerin aranan adamı ama belli olmayan rollerde bir “arayış adamı” değil. Oyuncunun tercihidir, ne diyebiliriz? Üstelik çoğu oyuncunun bu çizgiyi benimsediği de bir gerçek…

Bunu Bi Düşünün evcil hayvan mamasında piyasasının adeta tozunu atan Royal Canin’in bir sosyal sorumluluk projesi

Mamayı veren düdüğü çalar! 

Şu kısacık yazıda tekrara düşmek pahasına söyleyelim: Bunu Bi Düşünün tam manasıyla “butik iş” biçiminde değerlendirebileceğimiz bir yapım sayılmaz. Konsept bir çalışma, adı konmamış, sınırları çizilmemiş bir çeşit sorumluluk projesi, bilinçlendirme çabasının ürünü falan ama dizi tadı veriyor mu orası tartışılır işte. Didaktik çizgiyle Onur Ünlü absürtlüğü buluşunca uyum sağlanamamış fakat bence esas sorun dizinin özel-genel işbirliğinde yatan o yabansılık… Bir mama şirketinin sosyal sorumluluk kapsamında kamuya seslenişi, hayvanlar lehine bir program ortaya koysalar dahi kendi reklamlarını yaparak sektörel hakimiyet kurma/pekiştirme girişimleri (kamuya bir sorumluluk çerçevesinde seslenmeleri rekabet stratejilerinin parçası olarak değerlendirebilir) seyirciyi öykünün sıcaklığından koparıyor. Yukarıda ifade ettiğim üzere fazla evcil olanın (bir sponsorun mesela) kaçınılmaz iticiliği bu… Yanı sıra platformların reklam, sosyal sorumluluk projesi gibi anlatılara açtığı saha giderek genişlerken yapımların ortaklığına dair fikir veriyor. Parayı veren her çağda olduğu gibi çağımızda da düdüğü çalıyor!

Haydar Ali Albayrak

Saçımızı bir yıldır tarıyoruz ya da bir of çeksem hiçbir dağ yıkılmaz! 

Birkaç gündür deli bir rüzgâr esiyor İstanbul’da. Bu rüzgârla selamlıyorum seni ey okur! Bu satırların okuru, yahut “her nerde okuyor ve okutuluyorsa”, her telden hatta telmaşadan okura selam olsun!

Bir yıldır saçımızı tarıyoruz işte… Tarağımız ilk senesini eskitti; eskidi elbet, dişleri yıprandı, rengi soldu ve işte kişisel blogum varıp yad ellere bir yaşını doldurdu! Pandemi sebebiyle pasta kesemeyeceğimizden, kessek bile ciğerler dolusu mum üfleyeceğimizden duygu ve düşüncelerimi paylaşmakla yetineceğim. Evvela tatlı, hoş sohbet bir okur-yazar buluşması bekleyenler buradan itibaren ayrılmalı. Bakın, “ayrılabilir” değil, “ayrılmalı” çünkü ne onlar bana bir şey katar ne ben onlara bir şey katarım. Onlarla alacağımız yol buraya kadar… Yolun kalanına ağularla devam edeceğiz, tatlı yazıp tatlı okumayacağız.

Biraz cv ayarında gireceğim müsade ederseniz. İlk öykümü, okuduğum bir çocuk kitabından etkilenerek on yaşında yazdım. Bir adaya düşen gemicilerin buldukları lanetli hazineyi konu alıyordu. Hatırladığım, lanetli olan yalnız hazine değil, insanın açgözlülüğüydü. Öylesi bir mesaj verdiğimi hatırlıyorum. O yaştan sonra, bu açgözlülüğü çağrıştıran bir tür açgözlülükle hiç bırakmadım yazmayı. Tabi duraklama, çöküş dönemleri yaşadığım vakidir. Yaklaşık 6-7 yıldır ise düzenli ve eleştiri ağırlıklı yazıyorum, siz beni tanımazsınız ama ben kısmen tanıdım bu alemi. Hadi kısmen’i de bir kenara bırakıp “ucundan kıyısından” diyeyim, dirsek çürütenlere ayıp olmasın! Bu sürede gözlemleme, deneme yanılma fırsatım oldu epeyce… Kimler gördüm kimler, heheyt! Kendini Türkiye’nin Adorno‘su biçiminde tanıtıp adamcağızın kitabını imzalamaya kalkanlar (bir anlamda ölünün arkasından imzasını taklit edenler) mı işitmedim! Şiirimi yayınlayıp “kötü bir şiir yayınladık, okurlarımızdan özür dileriz” açıklaması yapan ve doğrusu cürmü kadar dahi yer kaplamayan editörlere mi rastlamadım? “Dertlerini yazacağına ruh hekimine görün, bunlardan okura ne” diyen ticaret erbabı mi tanımadım! Yoksa sitesini var edenlerden biri olduğum halde yazılarımın niceliği dolayısıyla kendinden önce geldiğim için adımı yazarlar sayfasından çıkaran madrabaz yayın yönetmenlere mi maruz kalmadım ve üstelik bu çirkin, bu aciz tavra rağmen yazmayı sürdüren benim gibi Bulunmaz Hint Kumaşı enayiler mi taşımadım bu bedende ah! Neler neler! Bunları belki ağlayarak günlüğüme yazabilir (yoksa şu an onu mu yapıyorum?) ya da hiç değilse herhangi bir iş dalında erbap olmuş dostlarımın önerisini dikkate alıp ruh hekimine görünebilirdim. Fırsat kaçmış sayılmaz. Kapitalist ve aşağılık çağımızda bir telefon uzaklıktadır ruh hekimleri, bir randevu girişimine bakar. Uzun lafın kısası bunlar hiç problem değil! Şöyle bir anarız geçer gider. 

Son dönemde canımı asıl sıkan, şu hayatta hiçbir karşılık alamadığım, muhtemelen karşılık bekleyerek büyük hata ettiğim yazma eylemini ve genel anlamıyla çizmeyi, çalmayı, yontmayı, her dalda üretmeyi, elbet putlaştırmayan ancak “ulvi” bir aydınlanmanın yahut bir yüpyüce -kuşkusuz tarihsel falan- amacın kör (tuttuğunu…) aracı haline getirmekten de geri durmayan saplantılı kimselerdir. Bunların bazıları Marksist Leninist’tir, kendilerini öyle tanımlarlar, bazıları ise canhıraş dergi çıkarıp durur, yayıncıdır anlayacağınız… Ve yine bunlar, “bu sektör haydut” dendiğinde, yani bir anlamda yazma’nın bir sektör olduğunu kabul ettiklerinde (etmeyip ne yapsınlar, aksini savunmak güneşi balçıkla sıvamaktır) ya Marksizm 101 dersi vermeye hazırlanıp derslerini bazı teknik aksaklıklardan ötürü son anda iptal eder ya da “okurumuzun bize ihtiyacı var” mazeretine başvururlar. Her sıkıntıyı Marksizm ile çözebileceğini iddia edenlerle -daha doğru bir ifadeyle iman edenlerle (bunu da her şeyin sınıfsal olduğunu savunan biri olarak söyleyince haliyle garip kaçıyor)- dünyayı aydınlanmayla, okur-yazar buluşması, sevişmesiyle filan döndüreceğini öne sürenler; biraz ağır olacak ama materyalizmden sapıp idealist çizgide buluşmuş fakat ortaklıklarını, yorganı başlarına çekip gözlerini yumdukları vakit saklandıklarını zanneden çocuklara özgü şekilde, belki de bu vesileyle çocukluklarına dönerek inkâr eden kimselerdir. Onlara aralarındaki görünmez işbirliğini ve inkara kalkıştıkları sıra sergiledikleri benzerliği anımsatırsanız derin bir hayal kırıklığı yaşayacak, bu kırıklığı takiben öfkeden deliye dönüp fırsatları varsa üzerinize yürüyecek veya sizin muhtelif koyunlarda beslenen bir yılan olduğunuzu vurgulayarak tastamam nankörlüğünüzü yüzünüze çarpacaklardır. O saatten sonra ne şımarıklığınız kalacaktır ne bencilliğiniz… Aldığım günahlar ve açılan bahisler bu yönde… 

Oysa okur, güzel okur (bak sana hâlâ “güzel” diyorum, demek beklentimi harcamadım henüz) “ne diyor bu manyak” deme! Lütfen! Blogtaki 61 yazının ve şüphesiz bugüne dek altına imza attığım, çeşitli mecralarda yayınlanmış her yazının ardında böylesi hisler yatmakta… Size hislerimi açıyor, bir bakıma mutfağımı gezdiriyorum! Yine de insafsız sayılmam ve sizin için pek önem taşımayan, bilakis yoracak, üzecek nitelikte satırlarıma, suçlayıcı tarzıma bir son verip yazarlığa nasıl yaklaştığımı, sırtına nasıl bir anlam yüklediğimi kabaca anlatmak istiyorum.

Yazarlık… Yazma eylemi… Benim asıl derdim onunla ve hesap burada nasıl kapansın? Mümkün mü? Hesap kof can sıkıntısıyla, sağa sola sataşmakla kapanır mı hiç? Cevabı bildiğimden mümkün mertebe özet geçmek niyetindeyim yazmaya dönük cılız düşüncelerimi. Şu saptamayı yaparak girecek, devam edeceğim.

Bir: Yazar bir dükkân gibidir! Kimse kapansın istemez. O, sokakta rastlanacak bir ölümsüzlüktür, cana gelmediğinden kaskatı, tüm haşmetiyle durur yol üstünde. “Yazarak ölümsüzleşmek” bundandır ama yazar yazdıklarıyla, yüceliğiyle değil yazdığı için ölümsüzleşir ve kendi rızasıyla değil, öyle arzu edildiğinden, öyle beklendiğinden… Bu dükkân hep açık kalacak, hiç müşteri uğramasa da “bir eşekliği yerine getirmeyi” mıhlayacaktır insan aklının duvarına: “Kimse okumuyor ama yazıyor” şeklinde… Helal olmasın! Helal olmasın sana bu yollar, bu duvarlar, bu stopaj… Helal olmasın yazar kardeşim ama sen yazarsın yine de… Bunu da yazarsın! Yeri geldiğinde aşağılanmak bile gider hoşuna. Paşa gönlüne değer atılan her taş, okurun eteklerinden yuvarlanan her kaya… Yahu senin kadar arsızı gelmiş midir dünyaya?

Yazar öte yandan dükkân gibidir ama bir süpermarkettir belki… Ustalaşmanın, uzmanlaşmanın karşıtıdır artık. Onda her ürün bulunacaktır. Bir kere yazarın yazar kasası vardır, fiş kesebiliyordur. Vergisini ödeyip adil kazanç sağlıyordur: Adilane bilinirlik, sözü geçerlilik, itibarı uçarlık… Gömüldüğü, çakılıp kaldığı toprağın rantı da cabası… Sahte sosyal çevreyi saymıyorum bile! Müşteri yazarda yalnız nesir, yalnız nazım… Müşteri yazarda yalnız öykü, yalnız deneme, yalnız roman okumak istemez! İstemez öyle “ben şunu yapacağım’cılık”! Ben yazarım, size mi kalmışçılık… Günün menüsü buculuk… Hadi bakalımcılık… Sonra yazmak kara tahtaya günün menüsünü tebeşirle: “Şehriyeli domates çorbası, öykü ve deneme…” Yok öyle! Yazara kalmamıştır orası! Müşteri ne talep ediyorsa o pişmeli, yerini o almalıdır raflarda ve ayrıca bir müşteri denemeye geliyorsa öbürsü gelir şiirimsiye, beriki düşünce yazısına hatta bakarsınız eleştiriye üşüşür. Ve yazar her şeyi yazar! Dükkânda her mal bulunur. Üstelik yazarın dükkâna benzemesi, bir dükkânın yazara benzemesinden çok daha acıklıdır. Büyük küçük, topu atmayan yazar yoktur çünkü… Yazmak giderek iflas etmenin yerini alır. Yazarlar her ne kadar kendilerine sorulduğunda “iflas etmekteyim” demeseler de… “Yazıyorum” deseler de aslında ölümsüzlüklerinin farkına varıyorlardır yahut başka bir deyişle hiç cana gelmeyişlerinin… Girişindeki kasap perdesinin salınışını rüzgâra ya da çarpmaya yoramadan, ayılamadan… Yitip gidişlerinin…

İki: Yazmak hiçbir zaman çığlık atmaktan yeğ olmamıştır çünkü yazmak öldürür, ilk satırlarınız olsa bile… Ve çığlık atmak yaşatır, son çığlığınız olsa bile… Diyeceksiniz, “mağara duvarlarına resim çizenler insanlığın birikiminin ortaya koymadı mı?” A dostlar! Doğrudur, koydular ama yazıp çizeceklerine “keşke çığlık atsalarmış” diyorum! Yazdıkları onları mağara ressamları’na indirgedi, yani öldürdü. Nasıl ki bugün bir Goethe’yi Goethe’ye indirgiyorsak; indirgeyerek öldürüyor ve önemli kılarak önemsizleştiriyorsak o ressamları da alçakça öldürdük, üstelik eylemlerinin tam ortasında yaptık bunu. Yazarken ölmek bundandır. Yazmak insanı öldürür, bu yüzden yazanlar ancak yazarken ölürler, iş üstünde… Ellerinde kalem ile… Çığlık atmak ise yaşama bağlar insanı, yaşadığını hissettirir ve duyurur başkalarına. Çığlık atanlar yaşar, dillerinde çığlık ile… 

Peki, ölmeden evvel mektup yazan intiharcılara, son anda katili ele verecek izler bırakan zavallılara (gerçi çoğunlukla filmlerde rastlarız buna) ne buyrulur? Yazmak onları da yaşatmaz, ölümlerini sürdürür sadece şaklatıp kamçıyı… Diğer yandan yazarı saracak ağları tamir eder balıkçılar ve yazar durur mu, balıklama atlar katilin ilgisine! Hangi eller yırtıyorsa beynindeki zar(f)ı, koşar yazar ona dalağı şişinceye… Oysa tekrar diyorum; insanlar yazacaklarına çığlık atsalardı, çığlık atsalardı keşke! Ben bazen havlamak istiyorum. Uluorta… Ulumak, havlamak… Yakarmak ve bildirmek… Bundan mı acaba? 

Üç: Alışmak yetmez, katlanmak gerekir. Yazmanın ölümcüllüğüne (öldürücü etkisine değil, her gün ölmeye) alışan yazar ortalıkta soluk bir benizle dolaşmasına karşın şayet bu haline katlanamıyorsa, aynalara (insan suretlerine, ellerine ve dillerine) küsmüşse -soyutlamayı bir tarafa bırakırsak- yalnızlığını, çaresizliğini bir türlü normalleştiremiyorsa ona yazmak önerilmez. Yazmanın neresinden dönülürse kârdır! Yazmanın ve aslında kazmanın, bizzat eylemin yani, kendine koşan eylemin, Sisifos’un nafile, Ikarus’un ibretlik eyleminin dipsiz bir kuyu olduğunu; lokma lokma etini kopardığını, günbegün yahut ansızın öldürdüğünü sineye çekmek son kertede yetersizdir. Yazar kişi önünde sonunda “söylediklerimin hiçbir önemi yok, beni öldürmesinden başka” noktasına gelmek, geri dönüşsüz bir teslimiyet sunmak durumundadır. Biatın ve put kesilişin dahi ötesinde bir sözleşmedir bu ve ancak ıslanmış kirpikle imzalanır. O yüzden Sırattan ince, tüyden hafiftir derdin, üslubun, içeriğin… Şunu açıkça ifade edelim: Yazmayı kabul eden kişi bir daha göz kırpamaz! Kendini tekrara ve sonsuz okumaya mahkum etmiştir. Ancak gündelik hesaplar için yazanlar (ben de aralarındayım şüphesiz), göz kırpanlar, boncuk dağıtanlar, sonra bu boncukları birbirlerinin metinlerde arayanlar bu noktadan ısrarla kaçınır ve yazdıklarının dünyayı değiştireceğine, sevenleri kavuşturup sevmeyenleri uzaklaştıracağına, en azından tanınmalarına hizmet edeceğine, yeni kapılar açacağına inanırlar. Oysa ne gülünç, canlarını bile kurtaramıyorlardır!  

İstisnalar yok mudur? Olmaz olur mu! “İstisna olarak” işaretlediklerimiz vardır elbet. Mesela insanlık tarihine yön verenler… Kültürü belirleyenler… Kutsal Kitap yazanlar, derleyenler, büyük manifestolar yazanlar, efendime söyleyeyim “ölümsüz eser” sahipleri… Bunları da “eserlerini yazarsız sayarak” (anonimleştirerek ve idolleştirerek) yahut “yazar” tanımlaması altında (ucubeleştirerek) öldürür okur. Aynı göğün altında kendinden ayrıştırarak… Sus payı verir; güya bir ayrıcalık tanır, bir üstünlük atfeder ve öldürür gözünü kırpmadan (Yazarın aksine okur gözünü kırpabilir, uzun süre kırptığında ise tamamen kapanır gözleri, sızar gider). Yukarıda değindiğim Goethe örneğinde olduğu gibi… Biz Goethe’yi “Goethe olarak” öldürdük! Aydınlanma’nın ışımış halini kararttık, budadık körpe dalı, filizleri kesip attık. işledik bu cinayeti! Dolayısıyla yazar kişinin, toplum yahut daha dar bir çevre onu öldürmeden hamle yapıp bizzat kendi anlamsızlığına gerilemesi, taşlaşması ve susması; yalnızca yazması, dirilene dek, dermanı kesilene dek, tırnaklarında kendi yazgısı bulunana dek yazması (boğuşması) gerekir.

Yazar! Sevgili yazar, akıllı yazar, aslan yazar! İnanmak işine geldiği üzere senin anlamsızlığın, 20. Yüzyılın zirzop akılsızlaştırma hamlelerinin, post modern zart zurtlarının bir sonucu değil, mağaralara değin uzanan tarihsel ve aynı ölçüde sağalmaz bir problem… Seninle süregelen, seninle süregidecek… Yoktan vara, vardan tekrar yok’a… Sona ve sonsuza… Yahu her şeyi geçtim, Ölüm’ün olduğu yerde, öldüğün yerde ölümlünün anlamını ne diye sorgularsın ve son söz’ün söylendiği yerde ancak geriye yazarsın sen.

** 

Yıllardır yazan biri olarak bunların dışında yığınla yorumda bulunabilir, sayfalarca yazabilirim. Yazdım da nitekim… Belki bundan daha olgun fikirler yazmış, derdimi daha duru ifade etmişimdir kimbilir… Fakat saf ayar altın da olsa penez de olsalar onları buraya almak hem imkânsız hem yersiz… Eh, şöyle bitireyim madem… Yazma’nın ölümlüsü, sade bir ölüsü olarak, defnedilmemiş bir ceset olarak ben yazma’yı çiçek-böcek belleyenlerden, ona anlamsız övgü törenleri düzenleyenlerden hazzetmiyorum hiç. Buna karşın evet; yazdım, yazıyorum, yazacağım. Çünkü öldüm, ölüyorum, öleceğim.

Not: Görseller çeşitli sitelerden alınmış olup Stanley Kubrick’in “Dr. Strangelove” filminin çıkarılan final sahnesine aittir.

Haydar Ali Albayrak

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla