Muhabire Tokat Olayı ve İnsan Biraz Kendini Bilmeli Mi?


Ağır bir yoksullukla boğuşurken, bir malın fiyat etiketini iki hafta üst üste aynı göremez, bir hizmeti belli bir süre dahi aynı bedelle alamazken bir yandan da mahsur kaldığımız, kirası ve tüm değer yargıları sudan ucuz bir çürümenin tablolarıyla karşılaşıyoruz. İşte güncel bir örnek! Bir yayın sırasında Habertürk Ankara temsilcisi Muharrem Sarıkaya basın emekçisi Ahmet Demir’e tokat atıp halimizi en yalın biçimiyle ortaya koydu. Yüzümüze yüzümüze vurdu kiri! Hani takke düştü kel görünmedi belki ama birileri kelinde trampet çalmaya başladı! Gaziantep belediye başkanı Fatma Şahin (Sarıkaya’nın konuğu) olan biteni seyrederken -haber diliyle söylersek- kısa bir şaşkınlığın ardından programın sürmesi en az tokat kadar tepki topladı. Bu, Şahin’in ilk gafı değil, kuvvetle muhtemel sonuncusu da olmayacak fakat sorun zaten gaf sorunu değil. Bu eylem ve eylemsizliğe gaf hatta gaflet demek yetersiz kalır, örgütlü bir çürüme söz konusu. Sağdan başlayıp sola bulaşan, toplumun neredeyse tüm sosyal varlığına sirayet etmiş bir çürüme bu ve “azıcık aşım kaygısız başım” düsturundan, “köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme” inceliğinden tutun da “ateşi yalnız kendi önüne çekme” kaygısına değin körlerle sağırların birbirini ağırladığı, dövüşleri danışıklı çürük bir düzen bu… Üstelik girişte değindiğim yoksullaşma süreci de tam anlamıyla bu çürümenin sonucu…

Gaziantep Belediye Başkanı AKP’li Fatma Şahin‘in emekçiye tokat atıldığı esnada ve devamında hiçbir şey olmamışçasına yayına devam etmesi tepki topladı

Nilgün Belgün ve bir kralcının gözyaşları

Peki, bir sepette tüm meyveler çürüdüyse ne olur? Herkes çürümeyen yanını dönmez mi? Yükselen kokuya karşın el birliğiyle “iyi görüntü” verilmez mi? Bazen bir toplum tepeden tırnağa girişir bu mücadeleye… Tencere dibin kara seninki benden kara hikayesi… Şimdi bazı sesler çıkıyor Sarıkaya’nın tokadı sonrası…

Mesela Nilgün Belgün şöyle bir tweet attı: “40 yıllık oyuncuyum karşımdaki insan bu hareketleri  yaparken bir şey olmamış gibi bu kadar rahat konuşmama devam edemezdim

Dostlar muhalefette görsün! Ya da ey çürüme sen nelere kadirsin! Nilgün Belgün Fatma Şahin’in tepkisizliğine bozulmuş, tepkisini dile getiriyor. Belki samimidir, samimiyetini ölçmek bana düşmez ya iki noktaya değinmek ve somut durumun somut tahlilini yapmak isabet olacak. Birincisi, Şahin’in sessizliği sınıfsal bir meseledir ve bu yönüyle mevcut siyasi iktidarı da aşar. Şahin atılan tokadı AKP’li kimliğinden öte sınıfının temsilcisi olarak anlamlandırmaktadır. Burjuvazi için güç araçları değişse ve kırbaçtan üniformaya, manyetodan copa tokada geniş bir yelpazede belirse bile aslolan emeğini satan kesime “bir program dahilinde” iş yaptırmaktır. Şahin’in yerinde kodaman bir CHP’li olsa emin olun o da sessiz kalacaktı. Kısacası sömürü must go on! 

Nilgün Hanım siz epey yaş aldınız, hep 19 kalan ise desteklediğiniz siyasi partinin dövülerek katledilişini örtbas ettiği Ali İsmail Korkmaz!

Diğer yandan elbette hükümetin ahlaki değerlerde yarattığı erozyonla ilişkili bu hareket. AKP iktidarı serbest piyasa koşulları ile küçük esnaf hımbıllığını sentezleyerek güçlünün güçsüzü ezişini siyasi varlığının vazgeçilmez argümanı kıldı ve hakkın sahibi olarak her daim elinde sopa tutana işaret etti. Dolayısıyla bu tokadın etkisi Uğur Dündar’ın seneler evvel bir röportaj esnasında kendisine yönelen adamı mikrofonuyla darp etmesine benzemiyor. Çünkü Sarıkaya “emrinde” çalışanı dövüyor, bunu kendine hak görüyor. O basın emekçisi aynı zamanda sömürülen meslek liseli, sabah gün doğmadan evden çıkıp gün batmadan eve girmeyen ücretli çalışan, üniversite mezunu işsiz. O emekçi biziz, tokat da hepimize atıldı.. Tam da bu sebeple ortada bir “oyunculuk başarısı” değil, sınıfsal bir reaksiyon ve onaylama hali var. 

İkincisi, Nilgün Belgün de iktidarın onaycılarından… 2019’da, hatırlayacaksınız, Cumhurbaşkanlığı adına hazırlanan klipte Dünya Tiyatrolar Günü kutlandı ancak daha sonra klipte boy gösteren birçok isim etkinliğin Belgün tarafından organize edildiğini açıklayıp kendilerine klibin hangi kurum adına çekildiğinin bildirilmediğinden yakındılar. İktidarın propaganda aracı haline gelmek istemediler, dahası oyuna getirildiklerini söylediler. Nilgün Belgün ise bu itibar koruma hamlesine derhal karşı çıkarak “bilmiyorduk” açıklamalarını mahalle baskısına dayandırdı. Mahalle baskısı, evet… Şu meşhur “kültürde iktidar sola ve seküler cenaha ait” şehir efsanesinin billurlaştığı söylem! Belgün şüphesiz haklıydı, açıklama yapanların mahallelerine seslendikleri ortadaydı fakat kendisi de durumdan vazife çıkarmış, Sarayın menajerliğine ve onaycıbaşılığına soyunmuştu. Mühür değil ama yorum ondaydı!

Nilgün Belgün tam olarak budur aslında, oyuncudan ziyade yorumcu, kraldan çok kralcı… Şimdi de kendince pozisyonu yorumluyor! 

Vuslateri tipi muhalefet: Ünlüler-Gönüllüler

Gelelim bir başka ilginç tepkiye. Gonca Vuslateri bu sefer… O da tweet atarak açmış ağzını yummuş gözünü. Vuslateri üstelik internet dünyasında bağırmak anlamında gelen büyük harfler kullanmış.

Şöyle diyor: “Bu nasıl bir terbiyesizlik. NE OLUYOR BU ÜLKEYE BE! BİZİ SİZ Mİ DELİRTECEKSİNİZ? NE SANIYORSUNUZ KENDİNİZİ.. GEL Bİ BANA TOKAT AT BAKAYIM SENİ NE YAPIYORUM

Oysa aynı Vuslateri 2013’te yine tweet atıp kapıcıları aşağılamıştı. Hatırlayan çıkacaktır, “arkadaşınızı kapıcıya bile yakıştırırsınız” tarzında bir ifadeydi. Oyuncunun kompleksinden kurtulamadığı anlaşılıyor. Zira “gel bana bir tokat at, bak ne yapıyorum” ifadesini de kendini ezilen kesimlerle bir tutmayışına ve konumuna bir çeşit ayrılık atfedişine yormak mümkün… Vuslateri o emekçinin “yerinde” olsaydı büyük ihtimalle sessiz kalacaktı. Buradaki “yeri” meselesi oldukça önemli ve tokat atan-atılan düzleminin basit (ilk) anlamını aşarak bir davranış bozukluğundan ziyade sistematik bir sömürüye hizmet ettiğini gösteriyor. Yukarıdan konuşanların aşağıdakinin, ezilenin yerine geçme hevesi “ah bana vuracaktı ki“, “hele şunu yapacaktı ki” (bknz tutmayın küçük enişteyi) vb. kof nidalarında ve günümüz tabiriyle klavye kahramanlığında sezilmekte. Soralım öyleyse: “Sıkıysa bana at o tokadı” ifadesi dayanışma niyeti mi taşımaktadır yoksa emekçiye bir kez daha vurmak anlamına mı gelir? Lafla dayanışma gemisi yürür mü? Evvela “aynı gemide olmak” gerekmez mi? 

Vuslateri tarzı muhalefet Acun Ilıcalı‘nın Survivor yarışmasında karşımıza çıkan ünlüler-gönülüler ayrımına benziyor. Ünlü kişi alçak gönüllülük sergileyip gönüllü’lerin sorunlarını paylaşmaya çalışıyor. Anlaşılan Vuslateri gündelik hayatta, gerçek hayat’ta emekçileri aşağılarken, bir anlamda davul bile dengi dengine’yi şiar edinmişken kamuoyunun dikkatini çeken olağanüstü durumlarda “ah ben olacaktım ki” pozları kesiyor. Ne denir?

Vuslateri’nin kapıcılığı aşağıladığı tweet 2013 Ocak’ından…

* * 

Şimdi haklı olarak şunu sorabilirsiniz: İnsan değişemez mi? Hem değişmese (istediğimiz kıvama gelmese) bile olumsuz bulduğu bir olaya tepki veremez mi? Dört dörtlük mü olmalı görüş bildirmek için? Diyalektiği inkar edecek değiliz ya! İnsan değişebilir, yahut değişmese de herhangi bir meseleye eleştiri getirebilir, ondan ehliyet ruhsat istenmez ancak tüm bu özgürlük ve ferahlık hali “kendini bilme” pratiğini boşa düşürmez. İnsan biraz da kendini bilmeli, öyle değil mi?

Haydar Ali Albayrak

Sizi Kahkahalara Boğacak Liste: 2021’in En İyi Platform Güldürüleri!

Öncelikle kestane balının diyarı Zonguldak’tan selamlar!” Son dönemde en çok duyduğumuz geyik giriş cümlesi bu olsa gerek… Bir kaçma-kaçırılma programına telefonla bağlanan bir abi sarf etmişti. Daha sonra amacının dikkat çekmek olduğunu söylemiş ya bu kadarını beklemiyormuş doğrusu. Biz ilginin de fazlasını veririz anacığım, sen dert etme!

Böyle girip siz okurları neşelendirmek istedim, zira benim için biraz buruk bir yazı olacak. “Liste yazarlığı”na ilkesel gerekçelerle karşı çıkan biri olarak bir listeyle gelmem hiç değilse kendi adıma üzücü… Doğrusu liste yazarlığına karşı hislerim değişmedi. Liste yapmanın, liste yaparak okunmaya çalışmanın yazarlıkta yetersizlik belirtisi olduğunu düşünüyorum hâlâ. 

Liste hazırlayan yazarlar şüphesiz tecrübenin altını doldurmaya çalışıyorlar. Seyirciden (çoğunluğundan) önce izleyip yazıyorlar ve en niteliklisinden en pespayesine günün sonunda yaptıkları işle ancak “ucuz” bir noktada duruyorlar.

Ben de “bu yazımın ucuz olmasından dolayı burukluk yaşıyorum, tükürüğümü yaladığım için üzgünüm” deyip geçeyim listeme. İşte karşınızda 2021’in platform güldürüleri!

10. Adım Başı Kafe – Exxen

Adım Başı Kafe

Aynı adı taşıyan bir kafeden esinlenmiş Adım Başı Kafe mahalle samimiyeti uzmanı Selçuk Aydemir tarafından yönetilirken yönetmenin son yıllardaki başarısızlığına da tüy dikiyor desek yeri. 

Dizi Üsküdar’ın laik coğrafyası Selimiye’de geçmekte ve hayattan istediğini alamamış üç arkadaşın “kafe açma” fikrinden yola çıkılmış. İş dünyasından sıkılmış beyaz yakalıların veya üniversite mezunu işsizlerin borç harç kafe açıp batırdıkları günümüzde ayakta kalma çabasını işliyor. 

Ancak güldürümüzdeki konu kısırlığına iyi bir örnek olmaktan öte özü sözü, cismi, şusu busu hemen hiçbir şeyi şirin olmayan bir dizi Adım Başı Kafe… Ne demiştik? Adım Başı Kafe, kelle başı dizi! https://www.gazeteduvar.com.tr/adim-basi-kafe-adim-basi-dizi-haber-1530069

Yazan: Ebru Aydemir ve Erdal Şahin

Yöneten: Selçuk Aydemir

Oynayanlar: Zeynep Çamcı, Emrah Kaman, Burak Serdar Şanal, Burak Satıbol, Şenay Gürler

10 Bölüm – Bölümler ortalama 25-30 dakika

9. Acans – BluTV

Acans

Ofis komedileri “off-com” gibi bir kısaltma taşıyor mu bilmiyorum ancak sitcomların vazgeçilmezi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten sitcom dediğimiz şey ya ailede ya arkadaşlar arasında, olmadı iş yerinde geçer. Belki biraz da mahalle, apartman, ikiz villa falan… 

Örneğin başarılı sitcom’larımızdan Avrupa Yakası aileyi, iş arkadaşlığını sentezliyor, mekânlarını ise görece zengin tutup, ofis-apartman hattında belirliyordu.

Avrupa Yakası: Ben ne alaka?

Demem o ki bizde Acans’ın birkaç gömlek iyisi, yıllar önce çekildi. Öyleyse bu çaba neden? Tek mekânda iş yapmanın maliyeti düşünüldüğünde sorumuzun cevabını alıyoruz. “Eh, bari öykü iyi olaydı” diyoruz. Ne çare! Öykü zayıf, tipler sıradan ve günün sonunda Acans fıkrasına gülünmeyen Hasan Mezarcı… Maalesef… https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/03/22/acans-macans-geciniz-bu-isleri/

Yazan: Ayberk Çınar

Yöneten: Ali Yorgancıoğlu ve Can Yücel

Oynayanlar: Algı Eke, Bülent Emrah Parlak, Derya Alabora, Birkan Akyol, Melisa Berberoğlu, Can Sertaç Adalıer

10 Bölüm – Bölümler ortalama 25 dakika

8. Bir Yeraltı Sitcom’u – Exxen

Bir Yeraltı Sitcomu

BKM çıkışlı komedyen Hasan Can Kaya Konuşanlar adlı gösterisi parlayınca bir anda aranan isim haline geldi. Kaya da “fırsat bu fırsat” diyerek düşük bütçeli bir yapımda rol almış ve şöhretini yitirmeden kalıcı olmaya çalışmış belli ki. 

Komedyenin özel hayatını matrak ve kurgusal bir dille anlatan dizi çok güldürmeyen hatta bazen (özellikle son bölümde) duygulandıran yönüyle yeraltı ibaresinin de hakkını vermekte… 

Fakir edebiyatı yapan, seyirciyi zaman zaman klişe bombardımanına tutup, tip dahi olamamış tipleriyle ayakları yerden kesik bir öykü anlatan bir dizi Yeraltı Sitcom’u…

Açıkçası Yeraltı Sitcomu’na özel bir teşekkür borçluyum! “Başarısızlık” vurgusu ve ailede çekilen ruhsal eziyet bakımından aldığım ilhamla başarısız bir eleştirmenin hayatını anlatan “Hay(ırdır gardaş ne baktın bu ka)dar” adlı bir dizi senaryosu yazdım. Bu vesileyle yapımcılara sesleneyim: Ben yazdım diye demiyorum he, gayet güzel senaryo! https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/05/13/ilginc-bazi-olaylar-ve-bir-yeralti-sit-comu-kendin-olma-baskasi-ol-boyle-cok-fena-sikicisin/

Yazan: Hasan Can Kaya

Yöneten: Nezih Helvacıoğlu ve Sultan San

Oynayanlar: Hasan Can Kaya, Günay Karacaoğlu, Tuna Orhan, Ezgi Gör

9 Bölüm – Bölümler ortalama 20 dakika

7. İBO: İlginç Bazı Olaylar – Exxen

İlginç Bazı Olaylar

İbrahim Büyükak oyuncu olmasa nasıl bir hayat sürerdi” şeklinde bir soruya yanıt arayan, normal şartlarda bizi hiç mi hiç ırgalamazken son dönemin “kendini anlatma” temalı minimalist üslubuna cuk oturan dizisi İBO büyük ölçüde Bursa’da geçiyor.

İbrahim bir yandan ailesi, arkadaşları ve eski nişanlısıyla baş etmeye çalışırken bir yandan yazar olmanın hayalini kuruyor. Dizi de onun hayata tutunma öyküsünü konu almakta… İBO, senaryoma esin veren bir diğer yapım… https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/05/13/ilginc-bazi-olaylar-ve-bir-yeralti-sit-comu-kendin-olma-baskasi-ol-boyle-cok-fena-sikicisin/

Yazan ve yöneten: İbrahim Büyükak

Oynayanlar: İbrahim Büyükak, Cemre Ebuziyya, İdil Sivritepe, Zafer Algöz, Özgür Emre Yıldırım, Füsun Demirel, Meral Çetinkaya

10 Bölüm – Bölümler ortalama 35-40 dakika

6. Doğu – BluTV

Doğu

Komedyen Doğu Demirkol‘un “hayata tutunma” çabasını izlediğimiz dizi… Evet… Gerçekten artık yazarken dahi sıkılıyorum. Bir komedyen de hayata tutunuvermesin yahu! Bir komedyen de “ağlayan palyaço” olsun mesela! Ne bileyim yeni açılan bir kasap dükkânı önünde broşür falan dağıtsın… Nedir bu tutunma hevesi! Hem hangimiz tutunabiliyoruz? 

Doğu, Demirkol’un Tutunamayanlar dizisinde canlandırdığı karakterin gerçek yaşamından esintiler taşıdığını da gösteriyor bize. Ama bu kadar yani… Fazlasını beklemeyin. Başarısız bir komedyen, daha doğrusu “yırtmaya çalışan” bir komedyen… Üniversite nanay, eski sevgilisi artık hoca olmuş dersine giriyor, o derece.

İnançsız baba, dini vecibelerini yerine getiren anne… Bir kültür çatışması bu ve çatışmadan sağ çıkmaya çalışan, iğneleyici sözler yağmuru altında sürünerek odasına, yatağına ulaşmaya çalışan bir Doğu… Anlayacağınız sadece Garp değil, Şark cephesinde de yeni bir şey yok! https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/04/13/orta-sinif-guldurulerinin-dogusu/

Yazan: Doğu Demirkol ve Murat Özsoy

Yöneten: Murat Ağuş

Oynayanlar: Doğu Demirkol, Evliya Aykan, Ege Kökenli, Kubilay Tuncer, Banu Fotocan, Burcu Kotil

8 Bölüm – Bölümler ortalama 30 dakika

5. Bonkis – BluTV

Bonkis

2021 platformlarda bolca “başarısız hayat” sergilendiği, yırtma azminin dizilerde bir çeşit dinamo görevi gördüğü bir yıl oldu. Bonkis de başarısız bir işletmeciyi konu alıyor. Arkadaşlarının “Bonkis” olarak andığı Deniz zengin-sorunlu ailesine ve çiçek gibi mesleğine (mimarlığa) sırt dönüp kendi ayakları üstünde doğrulmuştur. Hoop! Doğrulduğu yer ise Hasan Can Kaya gibi Güngören değil Moda’dır ve orta-üst sınıfa seslenen, menemen satmaya burun kıvıracağı bir kafe açmıştır ancak işler gönlünce yürümüyordur. Bonkis’in özel hayatı da karışıktır. Eski sevgilisi… Zıbı zıbı zıbı vıdı vıdı vıdı… Falan filan falan… 

İlk sezonunda Sergen Deveci gibi parlak bir komedyenden dahi yeterince verim alamayan, tamamen Bonkis ve onun kaybedenliğine eğilen dizi yine de izlenir. Keçinin olmadığı yerde ısrarla izleyiniz! https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/01/29/bonkis-menemenini-avokadolu-yiyenlerin-dizisi/

Yazan: Deniz Tezuysal

Yöneten: Emre Erdoğdu

Oynayanlar: Deniz Tezuysal, Vildan Atasever, Burak Sevinç, Öykü Naz Altay, Sergen Deveci, Lale Mansur, Cem Emüler

7 Bölüm- Bölümler ortalama 15 dakika

4. Leyla ile Mecnun – Exxen

Leyla ile Mecnun

“Şimdi burada” olmak istemeyenlerin dizisi! Navigasyonun ruhsuz sesinden usanan, sora sora Bağdat’ı bulduran tariflerin sıcaklığını arayanların, “dil kulağa üfürmedikçe yol öğrenilmez” diyenlerin dizisi… Mecnun’u seneler sonra yeni bir Leyla’nın peşinde izlediğimiz dizi bir kez daha Kireçburnu samimiyetini aktarmaya, mahalle hasretini gidermeye niyetlenmiş. Köprünün altından çok sular akmış tabi. Yavuz “büyük hırsız” olmuş mesela, Erdal Bakkal sokaklara düşmüş, Kaan, nam-ı diğer gözlük büyüyüp sosyal medya canavarına dönüşmüş. 

Mecnun bildiğimiz Mecnun… İşsiz güçsüz, çöllerde yine… Kadroyu toplayıp aksakallı dedesinin kılavuzluğunda dünyayı kurtarmanın hesaplarını yapıyor.

Leyla ile Mecnun (beklendiği üzere) eski tadı vermese bile güçlü hikâyesi ve oyunculukların hatırına izleniyor. Hele İsmail Abi! Dünyanın yükü omuzlarında, Kireçburnu’nun Atlas’ı mübarek! Gemi bu saatten sonra gelmez abi ya biz hâlâ buradayız, merak etme! https://www.gazeteduvar.com.tr/o-gemi-gecikti-be-mecnun-haber-1534405

Yazan: Burak Aksak

Yöneten: Onur Ünlü

Oynayanlar: Ali Atay, Deniz Işın, Serkan Keskin, Cengiz Bozkurt, Ahmet Mümtaz Taylan, Osman Sonant, Köksal Engür, İştar Gökseven, Sarp Aydınoğlu, Nalan Kuruçim

10 Bölüm- Bölümler ortalama 55 dakika

3. 10 Bin Adım – Gain

10 Bin Adım

İki eski sevgili Mehmet ile Ezgi’nin sağlıklı yaşam için on bin adım atarken yaşadıkları ilginç olayları konu alan dizi 8-10 dakika süresiyle su gibi akıp gidiyor. Her bölümde bir başlıktan hareket ediliyor ve ağırlıklı olarak kahramanlarımızın yeni ilişkileri, birbirlerine yaklaşımları işleniyor. 

Engin Günaydın‘ın canlandırdığı Mehmet kendini pısırık, kişiliksiz biçiminde tanımlarken Devin Özgün Çınar‘ı ise özgüvensiz fakat sempatik Ezgi rolünde izliyoruz.

Gain’in “kurucu dizileri”nden olan 10 Bin Adım platformun seslendiği kitleye dair de fikir vermekte… Adımlar genellikle Sarıyer sahil, Maçka Parkı ve Bağdat Caddesi’nde atılırken kahramanlarımız başlarına aldıkları dertlerle adeta “orta sınıfın toplumun geri kalanıyla sınavı”nı veriyorlar.

Yazan: Engin Günaydın ve Devin Özgür Çınar

Yöneten: Duygu Güzelmeriç

Oynayanlar: Engin Günaydın, Devin Özgür Çınar, Teoman Kumbaracıbaşı

10 Bölüm – Bölümler ortalama 10 dakika

2. Ayak İşleri – Gain

Ayak İşleri

Yurdum erkeği (göbekli ve şiveli) Vedat ile politik doğrucu Evren’i bir oyun şirketi patronunun ayak işlerini görürken izlediğimiz dizi her bölüm farklı bir macera, farklı bir cümbüş, farklı bir cemaat! Borç tahsil ediyor, köpek çalıyor, burunlarını olmadık işlere sokuyorlar.

Bir akşam yemeğinde iş arkadaşları art arda vurulup kollarında ölen Vedat haklı olarak isyan ediyor: Kapayeydim kollarımı, bu kadar travma yaşamak zorunda mıydım? Peki Evren? Nepotizme karşı çıkmasın mı bu adam? O çıkmasa, bu çıkmasa nasıl bozulacak bu kayırmacı çark? 

Ayak İşleri dinamizmiyle genç bir mizah diline ve çağımızı yakalayan bir tempoya sahip. Son bölümlere doğru ivmesini yitirse de izlenir. Hiç değilse gülünür geçilir. Maksat da o değil mi? https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/05/15/ayak-isleri-bir-sekansta-hallederiz/

Yazan: Caner Özyurtlu ve Volkan Öğe

Yöneten: Caner Özyurtlu

Oynayanlar: Çağlar Çorumlu, Güven Murat Akpınar

10 Bölüm – Bölümler ortalama 15-20 dakika

1. Gibi – Exxen

Gibi

İncir çekirdeği doldurmaz meselelerden manav açtıran dizi… Saçma sapan dizi! Kahramanlarımız Yılmaz ve İlkkan’ı kâh seyyar kokoreççi açmaya zorlayan kâh “ansızın gelen iyilik yapma arzusu ve hazırlıksız yakalanmaları” itibariyle onlara çıp çıp yaşlı yıkatan dizi Gibi…Ne eksik ne fazla, dizi gibi dizi! 

Nü resim modeli amcalar, salaş meyhane işleten dayılar, yolunu sahte kan davalarıyla bulmaya çalışanlar… Erasmus’la gelen yamyam öğrenci mi dersiniz, bilgelik öğreteceğim diye kafaladıklarına ev işi gördüren mentor mu ararsınız hepsi ve daha fazlası Gibi’de… 

Ömer Sinir’in yönettiği bu Exxen dizisinde başrolleri Feyyaz Yiğit ile Kıvanç Kılınç paylaşıyorlar. Senaryoda ise Yiğit’in yanı sıra Aziz Kedi’nin imzası bulunuyor.

Gibi için Exxen’in en başarılı işi diyebiliriz. https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/04/03/gibi-gibiyim-gibisin-gibi-gibiyiz-gibi-gibiyiz-gibiyiz/

Yazan: Aziz Kedi ve Feyyaz Yiğit

Yöneten: Ömer Sinir

Oynayanlar: Feyyaz Yiğit, Kıvanç Kılıç, Ahmet Kürşat Öcalan, Celal Öztürk

12 Bölüm – Bölümler ortalama 30-40 dakika

Kendine dönüklüğün sönüklüğü ve gerçeğin sömürüsü

Son birkaç söz söyleyip geride bıraktığımız yılın platform komedilerini kısaca değerlendirebiliriz. Temelde iki ayrı eğilim dikkat çekiyor.

Bir: Gerçek yaşama ve mekânlara şaşırtıcı bir ilgi söz konusu… İlginç Bazı Olaylar, Bir Yeraltı Sitcom’u ve Doğu dizileri komedyen, oyuncu kimliğiyle tanınmış gerçek kişilerin yaşamlarından kurgusal kesitler aktardı. İbrahim Büyükak dizisinde geleneksel aile yapısını, esnaf babasını, sevecen anasını ve ona çok şey öğreten ninesini öne çıkarırken, dostluklarını canlandırmayı da ihmal etmedi. Büyükak bu atmosferin yanı sıra gençliğinden itibaren yazarlığa duyduğu merakı işledi. 

Doğu Demirkol ise bir anlamda yürüdüğü yolun güldürme telaşını ve sosyal çatışmalı ortamını paylaştı. Yetenek yarışmasında başından geçenleri, hekim babasının gölgesinde kalışını, üniversite arkadaşları alıp yürürken iş hayatına bir türlü atılamayışını, başka bir deyişle “öğrenci kalma” psikolojisini gayet samimi aktardı diyebiliriz. Öyle ki en yakın arkadaşıyla kurduğu ilişkiyi bile baştan sona başarısızlık duygusunun belirlediğini görüyoruz.

Şu ara şov programındaki küfürleri ve bel altı şakaları yüzünden başı iktidarla derde giren Hasan Can Kaya da başrol oynadığı dizide “yükseliş” öyküsünü merkeze alıyor. Kaya’nın dizisinde de samimi bir hava var fakat bu hava alabildiğine sömürülmüş. Yoksulluk üzerine kurulan şakaların ötekileştirilmiş bir zemine basması ister istemez eğreti durmasına yol açmış. 

Bu dizilerin ortak yanı başarılamamış olanı, tanınmamış olanı yahut tanınsa dahi tatmin olunamayanı ortaya koymaları… 

Başarısızlık yahut başarma çabası “gerçek mekân” dizilerinde de karşımıza çıkıyor. Bunlardan Bonkis büyük ölçüde gerçek bir deneyimi aktarırken Adım Başı Kafe batıracak parası olan laik agresiflerin artık aşina olduğumuz “kafe açma” girişimine eğiliyor. Doğrusu her iki dizi de esas olarak orta sınıfın hali pürmelalini sergilemekte. Zaten kahramanların melül melül dolaşıp ümitsizliği hobi haline getirdiklerini, siyasi bir açmazdan, kültürel bir çaresizlikten beslendiğini görüyoruz.

Muzip birliktelikler, tutan kimya dizileri

İki: Muzip ikililerin başarı yakaladığını söyleyebiliriz. Ayak İşleri‘ndeki gibi birbirine zıt yahut Gibi‘de olduğu gibi birbirinden beter kafadarların başlarına gelen bölüm başı maceralar ilgi çekici… 10 Bin Adım’ı da buraya yazabiliriz. 

Tutan kimya’ya ve kafadarlığın, ahbap çavuşluğun çağdaş yorumuna yaslanan bu diziler aynı zamanda kısa süreleri ile sıkmıyor, seyirciyi yormuyor. Özellikle Ayak İşleri ve 10 Bin Adım Gain’in diğer yapımlarına benzer şekilde bir çırpıda bitiyor. Göz açıp kapayıncaya bağlıyor sözünü. Gibi ise biraz daha uzun ve Gain’in işlerine kıyasla daha gelişkin bir bölüm öyküsüne, yan karakter çeşitliliğine sahip.

**

Platformların bu sene yayınladığı komedi dizilerine yukarıda bahsettiğim iki çizgi hâkim… Bunların dışında Leyla ile Mecnun ve Acans kalıyor. Acans beyaz yakalı samimiyetsizliğini yenilikçi bir tavırla daha doğrusu eleştirel bir yaklaşımla ele almadığından ötürü hayli renksiz bir dizi. Leyla ile Mecnun ise yayınlandığı ilk dönem “yeni seyirci”yi yakalamış, platformlar henüz yayın hayatına başlamadan” platform dizisi” olarak anılmaya başlamış, “platforma (internete) yakışır” dedirten bir dizi ve bir taraftan da 90’lar mahalle samimiyeti dizilerine bağlanabiliyor.

Toparlarsak 2021 güldürülerinde bireysel ağırlıklı öyküler öne çıkıyor ve muzip ortaklıklarda dahi tarafların bağımsızlaşma, var olma çabasını izliyoruz. Kalabalık kadrolu Acans, Adım Başı Kafe ve Leyla ile Mecnun dizilerinde ise samimiyet-samimiyetsizlik ekseninde veriliyor kavga… Ne kavgası? Komik olma kavgası elbette!

Haydar Ali Albayrak

Ödülü altından, malzemesi insandan bir film: Titane

Grave (Raw-2016) filmiyle tanınan Julia Ducournau’nun Altın Palmiye’li filmi Titane fiyakalı ve biletleri ateş pahası festivalimiz Film Ekimi’ni ziyaret ettikten sonra MUBİ’de gösterime açıldı. Bir tür şiddet pornosu olarak başlayan film baş kahramanı kadının “hastalıklı” bir aile kurmasıyla son buluyor. Zaten aile kurumunun ötesinde insani bağlara da farklı bir çerçevede yaklaşan filmin platform tanıtımında “toplumsal cinsiyet”, “dişil arzu” gibi havalı tanımlara sıkça rastlanmakta… 

Cinsiyetler arası yolculuk ve pornografi

Tabu yıkmak, devrim yaratmak değilse de rahatsız etmek gibi bir amaçtan hareket edildiği açıkça anlaşılan filmi kazandığı ödül üzerinden tartışacağım fakat evvela konusunu aktarmak ve karakterlerin ilişkilerini incelemek niyetindeyim.

Titane çocukluğunda geçirdiği trafik kazası sonucu beyni hasar alan ve ameliyatlar geçirip kulağının üstüne takılmış titanyum malzemeden bir plakayla yaşayan Alexia’yı anlatıyor. Alexia (Agathe Rousselle) tasarım araba konseptli bir gece kulübünde striptiz yapan ünlü bir dansçıdır. Öyle ki bir arabanın kaputuna uzanıp sergilediği performansla herkesi başına toplamasa bile görenlerin imza almadan geçemediği bir zanaatkardır! Bir gece gösterisinden sonra evine gitmek için arabasına bindiğinde saplantılı hayranının tacizlerine soğukkanlı bir cinayet işleyerek karşılık verir. Saçını toplamak maksadıyla kullandığı örgü şişini adamın kulak zarına saplar ve adam kadının omzuna köpükler saçarak titreye titreye can verir. Bu vahşi ve bir o kadar gerçekçi sahneyi yeni cinayetler izler. Alexia’ya selam veren üç gün yaşamıyordur!

Alexia amok koşusuna çıkmıştır fakat yakalanacağını anlayınca son bir cinayetle ailesini cezalandırmak ister. Anne babasını yatak odasına kilitleyip yangın çıkarır ve oradan uzaklaşır. Otobüs terminalinde robot resmini panolarda görür. Seri cinayetlerin zanlısı olarak aranmaktadır. Aynı panolar ona bir çıkış imkânı sunar. Adrien adlı bir çocuk 13 yaşındayken kaybolmuştur. Panodaki kayıp ilanında yüzüne (Flash TV tarzı!) yaşlandırma tekniğiyle 17 yaş görüntüsü verilmiştir. Alexia Adrien’a dönüşerek ortadan kaybolmanın, başka bir ifadeyle kendi seçtiği kişi veya kişilerce “bulunmanın” hesabını yapar. Gebe olduğu anlaşılan kadın saçlarını keser, göğüslerini, şişmeye başlayan karnını sımsıkı sarar ve kendisinden daha tuhaf bir adamla tanışacağı yolculuğa çıkar.

Diğer cephedeyse itfaiye amiri Vincent Legrand (Vincent Lindon) oğlu Adrien’a kavuşmanın sevinciyle Alexia’ya sarılıp hasret giderir. Böylece ikisinin tuhaflıklarından yeni bir aile kurulur. Alexia Adrien olurken steroid takviyeleriyle ayakta duran Vincent da babalığını doyurmaya koyulur.

Alexia ve Adrien olarak izlediğimiz Agathe Rouselle

Metalik aile bağları! 

Aile meselesinden girmek istiyorum. Titane bir aile dramı ama ilginç bir şekilde, tersten bir dram çiziyor ve dağılan ailenin mutsuzluğu yerine kurulan ailenin çılgınlığını, o tuhaf neşesini, enerjisini merkeze alıyor. Hani Vincent’ın hikayesini ayrıntılı bilmesek bile Alexia’nın yürüdüğü yola az çok vakıfız.

Filmin girişinde basit bir açıklama duyuyoruz. Ameliyattan yeni çıkmış çocuğa dair “beyin fonksiyonlarına dikkat edin” diyor doktor. Film Alexia’nın eski bedeniyle ve tüm ilişkilerini kapsayan yaşamında geçirdiği son günleri işleyip bir metamorfoz anlatısına geçiyor. Bu noktaya ulaşırken ise eski aileyi ilkin gıyabında yıkıyor nihayet somut olarak ortadan kaldırıyor. Dolayısıyla Alexia anlam veremediğimiz cinayetler işlerken hem eski bedenini öldürüyor, başkalaşıyor hem ailesinden uzaklaşıyor.

Film aile bağlarına tersten yaklaşarak bir yenilik getirmiş diyebiliriz. Zira yozlaşmadaki dönüşüm bedendeki başkalaşımla desteklenmiş, anlam kazanmış. Tabi Alexia’nın karnında taşıdığı bebeğe değinmeden geçmeyelim. Kendisi dönüşen kadın aynı zamanda (belki bir arabadan) hamile kalıyor ve ebeveynliğin hammaddesi tartışmaya açılıyor! Alexia aile bağlarını, göbek bağlarını sorgulayacak bir ortam hazırlıyor kendine.

Alexia çocukluğunda geçirdiği bir trafik kazasından sonra başında metal bir plakayla yaşamak zorunda kalıyor.

Beden ve şiddet

Titane insan bedenini aksiyonun parçası kılarken Cronenbergvari yakıştırmasını haklı çıkaracak, kendi içinde sade fakat dış dünya için anlaşılmaz oyunlara başvuruyor. Cronenberg anlatısını başarıyla kurabildiğinden gerçeğini süslemeden yansıtan ancak argümanlarına hakim olmadığımızdan üslubu kapalı bir yönetmen… Ducournau da kendi dünyasını kurabilmiş ve sade bir anlatım tutturmuş. Seyirciye gizem duygusunu alışageldik yollardan tattırmazken daha ileri gidip merak öğesini dahi yer yer sakatlıyor ve dünyasını dilediği ölçüde açıyor. Örnek vermek gerekirse filmde kadın hamile kalıyor, vücudu giderek deforme oluyor. Karnı gerildikçe plakalar görüyoruz, öte yandan siyah renk kusuyor, yine rahminden yine siyah bir sıvı boşalıyor. Yönetmen bu gariplikleri kavramamıza fırsat vermeden ya gaza basıyor ya ani frenlerle seyirciyi filmin dışına fırlatıyor. Bir çeşit yabancılaştıran fakat aynı zamanda izleyeni bağrına basan ve gittiği yere kadar götüren çelişkili bir tavır bu. Ducournau ruhun karardığı bir dünyada dış görünümü araçsallaştırırken beden gibi insana hem ev sahibi hem kiracı hissettiren bir kavramı itip çekerek afallattığı seyirciyi çıplak şiddet gösterileriyle kendine bağlıyor. Böylece filme egemen çarpık beden algısıyla hareket ediyoruz.

Filmin girişinde imza dağıtacak kadar ünlü bir dansçı olarak tanıyoruz Alexia’yı ancak zamanla değişiyor, dönüşüyor.

Yine de şiddetin abartıldığı bazı sahnelerde beden bu kez öyküyle mesafemizi ayarlamayı bırakarak isyan eden unsur oluyor ve kahramanla özdeşleşmemizi sağlıyor. Alexia’nın burnunu kırdığı sahnede tüylerimiz diken diken oluyor yahut her defasında acı çekerek bedenini sarması seyirciye dayatılan nedensizliği açıklıyor. Bir noktadan sonra şuraya varıyoruz: Alexia’yı anlamak zorundayız. Beden şiddetin yöneldiği açık hedef fakat yanı sıra dönüşümün de sahası… Saçlarını kısaltıp kaşlarını tıraşlayan, dahası iş arkadaşlarının erkeksi ortamına uyum sağlamak için dik dik yürüyen Adrien nedir ki çok geçmeden bir partide itfaiye aracının tepesine çıkarak erotik dans figürleriyle geçmişini yadedip iki uçlu bir dönüşümü yaşıyor. Bir yandan gebe, içinde metalik bir plaka büyümekte diğer yandan ise fizyolojik olarak kadın ve kültürel bakımdan erkeğe dönüşmekte… İlginçtir Alexia Adrien’la bütünleşip erkeksi tavırlar sergiledikçe aseksüel şiddeti geriye çekiliyor ve nesnelere yönelttiği şehveti örneğin örgü şişiyle yaşadığı tatmini dizginlemeye başlıyor. Bu noktada dönüşerek vahşi duygularının boşaldığını ve ailesine dönük ilgisizlikte kamufle olmuş öfkeyi söndürdüğünü önerebiliriz. Bedendeki seyir şiddeti dönüştürüyor ve “aile olma” psikolojisini destekliyor. Bir kez daha Cronenberg’le benzerlik söz konusu… Bedeni hiç durmaksızın sömürerek kendi kompozisyonunu tamamlayan bir Ducournau var karşımızda. 

Doğum sancısı… Kasılmış bir beden, çarpılmış yüz hatları, dupduru acı ve şiddet. Alexia modifiye arabadan hamile kalmış, metal bir plaka doğuracak.

Vincent’ın doyurulmamış erkekliği

Titane her ne kadar “cinsiyetler üstü” anlatısını Alexia ile sürüklese de evladına kavuşmayı saplantı haline getiren “fazla erkek” baba Vincent önemli bir yer dolduruyor. Alexia cinayetler işleyip oradan oraya kaçsaydı filmin sıradan bir çılgınlık öyküsüne dönüşerek rengini yitirmesi işten değildi. Oysa Vincent ilk çeyreğin bitiminde karşımıza çıkarak tamamlayıcı bir rol üstlenmiş. Alexia’nın eksik parçası Adrien olmakken Vincent da kaybına kavuşuyor ve işindeki amirliği oğlu üzerinde otorite kurarak yeni bir mertebeye taşıyor. Öyle ki oğlu falan olmadığını belki ilk görüşte anladığı Alexia’yı ortamına sokuyor, ona iş öğretip mesleğe kazandırıyor. Bu tavrı tüm vaktini erişime açan babanın kayıp evlat yerine hayatını paylaşacak bir arkadaş aradığını da ortaya koyuyor.

Vincent kalçasına sürekli steroid vuran, yangın söndürdükçe, hayat kurtardıkça kasları kabaran ve erkek olduğunu sımsıkı hisseden bir amir. Erkek, tavizsiz, yönetici ve yalnız… Bir kaybın peşi sıra kaybolması, eşinden ayrılıp işkolik yaşamına sıkışması anlaşılır şeyler. Yine bu yaşamı değiştirme güdüsüyle mecburen ne idüğü belirsiz bir iletişime yelteniyor. Riskli, uçlarda bir tercih onunkisi fakat çaresizliğini düşünürsek taşlar yerine oturuyor.

İtfaiye amiri Vincent ya ne istediğini bilmiyor ya da biz onu anlamıyoruz! Erkekliğini hissetmek için her yolu deniyor Vincent.

Titanyum plakaya Altın Palmiye ya da alışmadık mabaddan düşen Avrupa sineması

Peki günün sonunda Titane için ne buyrulur? Neden Altın Palmiye kazandı bu film? Cannes festivali birkaç yıldır Uzakasya sinemasına ödül verdiğinden bir “öze dönme” ihtiyacı duymuş olabilir. Tabi özü buysa hayli düşündürücü! Yahut Avrupa sinemasının tükenişiyle mi karşı karşıyayız? En hafif tabirle ve iyimser bir bakış açısıyla “deneysel” kategorisine sokabileceğimiz, şaşırtıcı, şok edici, sarsıcı vb. sıfatlarla tüketebileceğimiz Titane nasıl oluyor da kıtanın en prestijli ödülünü alıyor?

Filmin yönetmeni Julia Ducournau Avrupa sinemasının en prestijli ödülüyle Üstelik ikinci uzun metraj denemesinde kazanmış Altın Palmiye’yi

Avrupa sinemasının uzun zamandır dişe dokunur örnekler üretmediği söylenebilir, öte yandan Netflix kültürünün, sinemaya salt ticari bir mecra görmeyip sanatsal yaklaşan kıtaya da hakimiyet kurduğunu ve bu yüzden sinema dilinin bir kez daha ayrıştığını, marjinalin, deneyselin merkeze doğru kaydığını görüyoruz. Yeni sinemacılar bu fırsatı iyi değerlendiriyor şüphesiz. Ducournau da Titane’da kendi dilini yaratmış çıkıyor karşımıza fakat şunu atlamamak lazım: Avrupa sineması Hollywood’dan ayrıştığı ve yeni akımlar, yeni diller geliştirdiği dönemlerde dogurgan bir noktadaydı, bugün ise yalnızca saldırgan olduğunu, vurkaçlarla yol aldığını görüyoruz. Güncel ve doğalında uçucu tanımlara sıkışan, derinlikli söylevinin, süslü görüntüsünün ardında son derece plastik kalan filmler izliyoruz maalesef. Titane filmi de kısa süre konuşulup unutulacak bir film, yarına kalmayacağı, iz bırakmayacağı aşikar. Ödül alması bir yana bu çizginin giderek kaideye dönüşmesi Avrupa sinemasının geleceğine dair endişeleri artırıyor.

Haydar Ali Albayrak

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla