WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başla

Trapped: Politik Polisiye Örneği

Baltasar Kormakur’un yazıp yönettiği Trapped ilk sezonu 2015’in son günlerinde yayınlanmış bir Nordik gerilim… Şu günlerde Kormakur’un bir diğer dizisi Katla gibi Netflix’te erişebileceğiniz dizinin yapımını ise İzlanda kanalı RUV üstlenmiş ve olaylar ülkenin kuzeyinde, küçük bir kasabada geçiyor. Büyük ölçüde, Nordik alt türün alametifarikası sayabileceğimiz küçük şehri tehdit eden yabancı unsurlar ile suçun yerel halkça yadırganması üzerinden ilerliyor ve kalbi kırık polis amirimiz Andri’yi merkeze alıyor.

Yurda dönüş, denk geliş ve fırtına

Andri eşinden ayrılmış ancak hâlâ onun kasabasında görev yapmayı sürdüren bir polis memurudur. Kasabanın mazisindeyse trajik bir yangın yatmaktadır. Bir gece bir çiftin (Hjörtür ile Dagny’nin) vakit geçirmek için girdiği balık hali yanmış, genç kadın hayatını kaybetmiştir. Bu kadın aynı zamanda Andri’nin baldızıdır. Olayın tek şüphelisi Hjörtur ise dönemin emniyet amiri Hrafn ve kadının babası Eirikur tarafından suçlanmış, bir dönem hapis yatıp ülkeyi terk etmiştir.

Bu olaydan yıllar sonra Trapped’de öykü bir yurda dönüş, bir denk geliş ve yaklaşan bir fırtına ile açılıp usulca akmakta… Denizde tüm uzuvları kesilmiş bir cesedin bulunması dikkatleri Danimarka’dan gelen feribota çeker. Andri ve ekibi (Hinrika ve Asgeir) feribotu takibe alırken Hjörtur’ün de gemi yolcuları arasında yer alması ve karaya ayak basması kasabada bir merak ve tedirginlik uyandırır. Ancak yalnız kader ağlarını örnekle kalmaz ve İzlanda’nın hava şartları da çemberi giderek daraltmaya başlar.

Emniyet amiri Andri (Olafur Darri Olafsson) hiç de öyle atletik, sert mizaçlı, kusursuz biri değil… Kararlı, kalbi kırık ve zaaflarıyla karşımızda.

* * 

Öncelikle Trapped’ın İskandinav suç yapımları arasında kendine has bir yer edindiğini söyleyebiliriz. Ülke televizyonunun en pahalı yapımı olduğu belirtilen dizi Kuzeyli suç yapımlarında sıklıkla rastladığımız atmosfer kurma yetkinliğini bir kez daha gözler önüne seriyor ve yukarıda değindiğim üç belirleyeni ustaca kesiştirerek doğrusu ismiyle müsemma bir anlatı sunuyor. Kormakur’un dizisinde her ne kadar Andri ile özdeşleşsek bile bir zaman sonra kasaba halkının kaygılarını paylaşmaya, yaşananlara onların gözünden bakmaya başlıyoruz. Bu kader ortaklığını kar dolayısıyla kapanan yollara bağlayabiliriz. Seyirci de kurmaca kahramanlarla aynı koşullarda mahsur kalınca daha doğrusu dizi yarattığı atmosferle bu duyguyu başarıyla aktarınca küçük kasabayı ve elbet soğuğu iliklerimize dek hissediyoruz.

Trapped geçmişte yaşanan yangın trajedisiyle açılıyor. Sahnede hali kundaklayan kişiyi görüyoruz. Bu adamın kim olduğu ancak sezon sonuna doğru ortaya çıkıyor

Karın kapadığı yollar ve demirlemiş bir feribot: “Bir kasaba katilini arıyor!”

Trapped zengin (bir o kadar popüler) içeriğinin yanı sıra katmanlı bir yapı kuruyor. Merkezdeki Andri’nin adeta sınava çekildiği bir süreç izlemeye başlıyoruz. Bir yandan eski karısı Agnes sevgilisiyle kasabaya dönmüş, üstelik çocuklarını alıp başkente gitmeye niyetlenmiştir. Bu psikolojik baskıyı içinde bulunduğu derin yalnızlıkla iç içe geçiren Andri maço karakterini dizginleme çabasındadır. Çocuklarını kaybetme korkusuna şehre gelen geminin (yabancının) ve yine ailesiyle ilişkili hısım olduğu bir tanıdığın kışkırtıcı varlığı eşlik etmektedir. Üstüne üstlük failin sırra kadem basması, gemiden inip halkın arasına karıştığının var sayılması sorumlu kişi sayılan amirin yükünü artırır.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi yolların fırtınada kapanması, zaman zaman elektrik kesintilerinin yaşanması ve feribot yolcularının zorunlu olarak bir spor salonunda misafir edilmesi anlatıdaki çıkışsızlığı kışkırtıyor. Malum, bir spor salonu -şayet hâlâ ayaktaysa- sel, deprem vb. doğal felaketler sonrası başı sokacak, sığınılacak yerler olsa dahi hemen her zaman bir tür mahrumiyete ve politik yönüyle ele aldığımızda hak gaspına karşılık geliyor. Şili darbesinde muhaliflerin statta zulüm görmesi, kurşuna dizilmesi, bizde gazeteci Metin Göktepe’nin yine bir spor salonunda gördüğü işkence sonucu hayatını kaybetmesi fiziksel aktiviteler dışında kullanılan spor salonlarının ürkütücü ve dokunaklı yanını vurguluyor. Bazen eğlence için kullanıldığında dahi işler sarpa sarabiliyor. Gaspar Noe’nin The Climax filminde olduğu gibi…

Konuyu dağıtmadan esas meseleye gelmek istiyorum. Trapped faili kayıplara karışmış bir cinayet, aile sorunları, geçmişte yaşanan trajedi ve zorunlu misafirlik gibi temaları bir araya getirirken esas kozunu bu hattı birleştirecek bir çerçevede kullanıyor: Kasabada gerçekleşmesi beklenen dönüşüm. Trapped bir bağlamda geçmiş ile gelecek arasında hapsolmuş bir kasabanın öyküsü. Zamanın kendi haline bırakıldığında usul usul akacağı fakat kapitalistlerin bu kârsız tempoya razı olmayıp kökten değiştirmeye hazırlandığı bir kasabanın… Kuşkusuz yağmadan çok önce kokusu ve tatlı hayali sarıyor kasabayı! Çin hükümetinin ticari ağına yarar sağlayacak, küresel ilişkilerini güçlendirecek bir liman projesi gündemde… İzlanda’nın ak buzuna, İzlandalı’nın kara kaşına hayran olmayan Çin ilk etapta yerel girişimciler devşirerek sıvamış kolları. Belediye başkanı (eski emniyet amiri), kasabadaki otelin işletmecisi, halin sahibi kısacası kasabanın ensesi kalınları bir suç şebekesinin başını çekiyor. İçlerinde en gözü kara olan da işletmeci… Sadece kasabayı pazarlamakla yetinmeyip kadın satan uluslararası bir çetenin işlerini de organize ediyor. Trapped tam burada liman hayali ile fuhuş çetesi gerçeğini hırslı kodamanlara, aynı merkeze bağlayarak hem alt metnini güçlendiriyor hem türün gündeminden hiç düşmeyen yerli-yabancı çatışmasını sağlam temellere yaslıyor.

Bir başka Kuzeyli ve yalnız İsveç değil Dünya sinemasına da yön veren yönetmenlerden Ingmar Bergman‘ın “sinematografi insan yüzüdür” sözünü yansıtan bir kare… Dagny ile Agnes’nin babası Eirikur’u görüyoruz. Soğuk bakışlarıyla çok şey anlatıyor.

Hayatın içinden ve toplumsal alt metniyle Trapped 

Trapped seyirciyi polisiye açmazlar ve “ayarlanabilir gerilim” bakımından doyururken “hayatın içinden” bir üslup tutturmaya çalışıyor. Geçmişteki trajedinin yeni güne taşınarak yaşama karışması Hjörtur’ün yas tutan fakat öte yandan hayatta kalmaya, dünü aşmaya hevesli karakteriyle gerçekleşiyor. Hjörtur arkadaşlarının çağrısına uyuyor ve kasabanın havuzunda eğlenip ruhuna çöken sisi dağıtıyor. Ancak dizideki gerçek yaşam esintileri ailevi ilişkiler vasıtasıyla polisiyeyi destekleyen başat unsur halini alıyor. Andri’nin çaresizliği, Asgeir’in yalnızlığı, yine Hinrika’nın esrar bağımlısı eşi Bardur’la kurduğu kah dostane kah gergin ilişki ve belki hepsinin ötesinde seneler evvel geçirdiği kazada eşini yitirip kendisi de sakat kalan kasabalının dürbünüyle tüm kasaba yaşamını gözetlemesi. Trapped bu röntgenci tarzı kriminalize etmiyor, tersine ehlileştirerek olayların çözümünde kullanıyor. Bu tercihin ardında Kormakur’un başarısı yatıyor diyebiliriz. Zira yönetmen anlatıya bir dış öğe biçiminde katılan, istendiği takdirde fiziki boyutu aşıp duygusal bir yarılmaya da yol açabilecek gözetleme mesafesini iyi ayarlıyor. Onu gerektiği ölçüde kullanıyor ve yan hikâyelerin arasına almaksızın (bir bölümde adamın öyküsünü dinlesek bile) bir gözlemci çizgisinde tutuyor.

Bahsi açılmışken dizinin yan hikayelerine değinmekte fayda var. Aile içi şiddet, akran zorbalığı, yas tutma pratiği, kuşak çatışması, köşeyi dönme hırsı, ötekileştirme gibi başlıklara bölünebilecek bu yan hikayeler birbirinden rol çalar nitelikte değil. Yanı sıra Trapped politik meselelere eğilmeyi ihmal etmiyor; öyle ki “insanın köleleştirilmesi” sorununu bir medeniyetler çatışmasına büründürmese bile anlatının arka planında sürekli çalıştırarak empati duygusunu devreye sokması diziye siyasi bir boyut kazandırıyor. Özellikle kapitalist yağma kültürünün bir kasabayı ikiye bölmesi ibret verici… İkinci sezonda buradan miras kalan bir öykü izliyoruz. Onu da kısaca aktaralım.

Dizinin ikinci sezonunda siyaset ilk sezonun aksine ön planda: Çevre kirliliği, ırkçılık, homofobi, İslamofobi, kapitalizmin teslim aldığı küçük şehirler… Sahnede kaçırılan bir siyasetçiyi görüyoruz.

Polisiyeden politik gerilime ikinci sezon

Trapped polisiyeden politik gerilime kaydığı ikinci sezonda Andri başkent Reykjavik’te gerçekleşen bir saldırıyı çözmek için izler aramaya yeniden taşraya dönüyor. Bir adamın (Gisli) enerji bakanı ikiz kardeşine (Halla) sarılarak kendini yakmasıyla açılan ikinci sezon bu kez ütopik bir Çin limanını değil daha gerçekçi bir tehdidi dayanak alıyor. Enerji santrali ve santralin Katar sermayesi ile yabancı işçiler hedefte. Bu sezonda ilk bakışta ırkçılık, homofobi ve çevre kirliliği gibi sorunların altı çizilerek “Thor’un Çekici” adlı fanatik bir örgütün işlenmesi ve politik söylemin ağır basması; öte yandan tüm çatışmanın merkezine tek bir ailenin konması “acaba” dedirtiyor. Acaba ilk sezonun tadını arayacak mıyız? Dizi iyi bir sonuca bağlanmadığı takdirde polisiyesini yitirmiş bir politik gerilim olarak kalma -bir bakıma güdük kalma- riskiyle yüzleşiyor ancak finale doğru sırların aile geçmişi üzerinden çözümlenmesi kopkoyu bir dram yaşatıyor seyirciye. İkinci sezona ilk sezonun karakterleri bir ölçüde katılsa dahi genel manada bağımsız bir hat çizildiğini söylemek mümkün. O yüzden toparlayabileceğimizi düşünüyorum.

Andri ile Hinrika (Ilmur Kristjansdottir) iyi bir ikili. Asgeir (Ingvar Sigurdsson) de bu ikiliye her zaman destek veriyor.

Sorunlu aile ekseninde İzlanda polisiyeleri ve buzulda umut aramak

Belki hatırlarsınız; çağımızın ünlü düşünürü Slovaj Zizek (böyle deyince de bir tuhaf oluyor!) Covid-19 pandemisinin Avrupa’da ilk ciddi kapanmalara yol açtığı günlerde belirsizlik ile boğuşup bir yandan akıl sağlığını korumaya çalışan insanlara İzlanda polisiyelerini, Trapped ile The Valhalla Murders‘ı izlemelerini önermişti. Valhalla Murders’ı izlemeye başlayıp -sanıyorum- son bölümde yarım bıraktığımdan olacak bu öneriyi başta anlamlandıramadım. İzlanda polisiyeleri çok fazla aile merkezliydi. Doğanın da yardımıyla güçlü atmosfer kuruyor, insanının doğası gereği soğuk karakterlerle polisiye türünün şart koştuğu o yabancılığı sağlıyordu ama haddinden fazla düşünsel alana kayıyor tabiri caizse suç işleme eyleminin felsefesini yapıyordu! Ki yine Kuzeyli bir akım olan Dogma 95’te de aile trajedilerine eğilmek adettendir. Bu bakımdan Kuzey, aile kurumu yıkılmaya yüz tutan Batı’nın vicdanı olmaya soyunmuş belki de… Tabi öte taraftan Zizek’i bu toplumsal boyutu mu etkilemiştir bilemem ama en azından The Valhalla Murders, (pandemi psikolojisi düşünüldüğünde) seyirciyi sürükleyecek, kafa dağıtacak türden bir yapım değildi. Hani daha ziyade insanı daraltıyordu. Trapped’ı izledikten sonra ise pandeminin hapsedilmiş yaşamımızı teşhir etmek gibi bir rol üstlendiğini ve aslında zaten sorgulamayı bıraktığımız o ilk anda kapana kısıldığımız sonucunu çıkardım. Görüyoruz ki suçun hiç uğramayacağını düşündüğümüz şehirler dahi kapitalist sistemin tehdidinden kaçamıyor. Doğu’dan hayranlıkla süzülen Batı ve onun da Kuzeyi sermayeye teslim olabiliyor. Bu vahşi sistem bazen hırs ile zehirliyor insan bazen de buzulun yabaniliğine ulaşıp orta yere kurulan bir elektrik santralinin atığıyla kirletiyor doğayı ve günün sonunda kendi halinde kasabaları cehenneme çeviriyor.

Haydar Ali Albayrak

Reklam

Tamer Karadağlı ve her ödülü Havuç, her kadını Meltem sanmak

Güncel gelişmelere baktığımızda pandemi sonrası sinemanın, kısır tartışmalara aynı heves ve enerjiyle döndüğünü görüyoruz. Salgının seyri hafifleyince salonlar açılıp festivaller yeniden başlarken, ödül törenleri için sahneler kurulurken, yazan-yöneten, oynayan, eleştiri namına kalem oynatan herkes kendini tekrar bir dalaşın orta yerinde buldu. Belli ki bu sonsuz dalaş, bu sığ polemikler sinemaseverlerimizin hoşuna gidiyor! Biz de nereden başlayacağız diye vakit harcamaktansa gündemin bir kulpundan tutalım.

Tamer Karadağlı ve iki süper eziklik birden

Henüz sıcak olduğundan Altın Portakal ödül töreninde yaşananlara değinmek istiyorum. Konuyu özetleyeyim. Son yirmi yılını değişime direnen maço bir aile babası rolünde “bababababa” diyerek geçirmiş Tamer Karadağlı Zuhal filmindeki performansıyla “en iyi kadın oyuncu” ödülünü Nihal Yalçın’a sunmak üzere sahnede bulunuyordu. Yalçın ödülü almadan konuşma yapınca Karadağlı öfkeden deliye dönüp Çocuklar Duymasın’da sergilediği jest ve mimiklere sarıldı adeta: Yüzü gerildi, dudakları büzüştü, başını salladı falan… Tuhaf tuhaf hareketler… Karadağlı bu agresif davranışları yüzünden sosyal medyada linç yerken AKP taraftarları hariç hak verenleri de oldu tabi. Yalçın’ın ödülü almadan konuşmaya başlaması üzerinden mazur görüldü Karadağlı. Bu açıdan bakıldığında evet, haklılık payı var. Ödülü verecek kişi ödül sahibinin teşekkür konuşmasını sonuna kadar dinlemek, orada öylece beklemek zorunda değil. Ancak mevzu bu kadar basit, Karadağlı da bu kadar masum sayılmaz. Oyuncunun tepki çekmesinin iki sebebi bulunuyor. Öncelikle Nihal Yalçın eline bir anda ödül tutuşturulunca doğal olarak pratikte İstanbul Sözleşmesini savunan konuşmasından çok daha politik bir adım atıp “beni susturmaya mı çalışıyorsunuz” dedi. Görüntü o yöndeydi. Haklı haksız hangi sebepten olursa olsun, ötesinde niyet susturmak olsun olmasın Karadağlı’nın hareketi saldırgan vücut diliyle birleşince böyle bir anlam taşıyordu. Yalçın da anında çıkışınca konuşmasından daha geçerli bir yönteme, teşhire başvurmuş oldu. Tabi buna bağlı sosyal medyada bir miktar “toksik erkeklik” tartışması döndü. Karadağlı ekranlarda izlediğimiz en eril tiplerden biri elbette fakat bana kalırsa bu olayda göze batmasının esas nedeni AKP kayığına binen oyunculardan oluşu ve buna rağmen o sahneye çıkıp “ezberlediği rolü” keyfince oynayabilmesi, ödül takdim ettiği kişiye hödük davranabilmesi. Onun yerinde hangi AKP’li olsa bozulacaktık. Öyle ki ödülü söz gelimi Hülya Koçyiğit verse ve konuşmayı benzer bir şekilde kesse (ki o hem ödülü vermez hem verse bile bu şekilde kesmezdi, tahmin edebiliyoruz) aynı tepkiyi gösterecektik. Bu görüntüler ve devamında gelen atışmalar toplumdaki kutuplaşmanın izdüşümü. Ödül töreni, sokak röportajı, meclis sıraları… Mekân değişse bile yarılmanın çarpıcı etkisi değişmiyor. İktidara yönelik bir öfke söz konusu…

Nihal Yalçın Zuhal filmindeki performansıyla “en iyi kadın oyuncu” ödülüne layık görüldü

Ezikliklerden ilki

Karadağlı’ya dönersek; 90’larda birkaç dizide “yakışıklı, karizmatik erkek” kontenjanından rol almış, oyunculuğunu ise saplanıp kaldığı “taşfırın erkeği Haluk”ta tamamen harcamış ve muhtemelen “kariyerimi berbat ettim, kendim ettim kendim buldum” diye yakınan bir adam. Ödül törenini evde izlese büyük ihtimal meslektaşına küfreder, “Bababababa artiste bak hele” gibisinden şeyler söylerdi. Hazımsızlığının, saldırgan refleksinin özündeyse ideolojik tavrının ve sesi çıkan kadınları hor görüşünün yattığını rahatlıkla öne sürebiliriz. Karadağlı kendini role kaptırmış, herkesi Meltem (Çocuklar Duymasın’daki rol arkadaşı) sanıyor ve belki Meltem’in (Pınar Altuğ) gerçek hayattaki dik duruşu, cesur kararları altında eziliyor, yine yaşadığı ezikliği bastırmak için rolünün imkânlarından, tanıdığı sorumsuzluk alanından ayrılamıyor.

Senelerce Çocuklar Duymasın dışında herhangi bir projede yer almayan Tamer Karadağlı dizideki çocukları Duygu, Havuç ve eşi Meltem (Pınar Altuğ) ile birlikte

İkincisi

15 Şubat 2003 tarihinde, Kadıköy’de bir miting düzenlendi. Tüm dünyayla eş güdümlü gerçekleşen ve milyonları harekete geçirme iddiasındaki organizasyon ABD’nin Irak işgal planını protesto ediyordu. Hayli kalabalıktı miting, Haldun Taner’in her iki yanı ve Beşiktaş İskelesinin önüne kadar tüm alan tıklım tıklım dolmuştu. O dönem Beyazıt’ta da mitingler düzenlenmiş, işgale sol ve İslamcı cenah birlikte tepki verdiğinden Beyazıt iki kesimi buluşturan sembolik bir anlam yüklenmişti. Neyse efendim, bu Kadıköy mitinginde Karadağlı sahne aldı, otobüsün üzerinden konuştu. Açıkçası konuşmanın içeriğini hatırlamıyorum, kısa sürdüğü kalmış aklımda. Miting sonrası ifadesine başvurulmak üzere gözaltına alındı Karadağlı. İlginç, AKP’nin devlet olmadığı, henüz emeklediği yıllardı, üstelik tabanını “Müslüman kanı dökmek” için de ikna edemiyordu çiçeği burnunda iktidar. Demek o dönem popüler bir oyuncu olan Karadağlı’nın devlet politikasına aykırı söylemde bulunması, ileri gidip bir otobüsün başında nutuk atması canlarını sıkmış olmalıydı. Karadağlı bu mitingten sonra siyasete ilişmedi hele muhalif hiçbir eyleme sokulmadı. Onun aksine Mehmet Ali Alabora -ki o da o dönem Yılan Hikayesi ile popülerliğinin zirvesindeydi- ise Gezi’ye değin giderek politik bir kimlik kazandı ve nihayet hakkında yürütülen linç kampanyası dolayısıyla Avrupa’ya iltica etti. Meselenin mitinglerde konuşma yapmak olmadığının, her şeyi popülizmle çözme uğraşının sonuç vermeyeceğinin kanıtıydı bu ayrışma ve Karadağlı’nın temsil ettiği çizgi kaçak dövüşmeye mahkumdu… Siyaset dışına itilmesi yani bir bakıma ikinci ezikliği Karadağlı’yı bir diğer ucuz mecraya, bu kez hükümet şakşakçılığına taşıdı. Popülist muhalefet yaptığı otobüsten inip -zorla indirilip- zamanla iktidarın kayığına bindi.

Geçmişe şöyle bir uzandığımızda Karadağlı’nın mitinge katılmadan önceki akşam Polis Eğitim Vakfı’nda “örnek oyuncu” olarak yemek yediği de görülüyor

Kürsülerde siyaset: Hak mı gösteri mi? 

Buraya kadar anlaşılır, Karadağlı sonuçta… Ancak Karadağlı’ya destek veren bir kesimin Truva (Troya) atı gibi sinemaseverler arasına dalıp bir görüşü yaymaya çalışması ilgi çekici. Bu kesim mizahçı Ricky Gervais’ın ödül alanların siyasi içerikli konuşma yapmaları ve toplumsal mesajlar vermeleriyle dalga geçen sözlerini öne çıkararak “kürsü siyaset yeri değildir”i savunuyorlar. Oysa yanılıyorlar, tarih boyunca kürsüler, törenler, toplantılar her daim siyasetin yeri olmuştur. İster köy derneği başkanı olun ister kulüp başkanı, ister bir müzayede yönetin ister bir grup eğitim çalışması sözü aldığınızda siyaset yaparsınız. O konuşma zaten siyasidir. Çünkü size konuşma hakkı, kendinizi ifade etme olanağı tanınmıştır. Dolayısıyla bir hatibin seçimi, topluluk önüne çıkacak kişinin belirlenmesi başlı başına siyasetin işlevleri arasındadır ve bir temsiliyeti işaret eder. Örneğin suya sabuna dokunmuyor gözüken teşekkür konuşmaları da siyasidir. Sahneye çıkıp “Bana bu ödülü verenlere teşekkür ediyorum” diye başladığınızda kurulu düzene onay vermiş olursunuz. Hani şu internette karşımıza çıkan çerez mevzusu var ya… Kürsüde teşekkür etmek tüm çerezleri kabul etmektir aynı zamanda. Siyaset her yerdedir, dilin altında ve üstündedir. Gervais gibi bir mizahçının bu gerçeği göz ardı etmesi mümkün değil fakat orada bir taklit durumunu, gösteri ve kendini önemseme halini eleştiriyor. Oyuncular halktan biri, dahası dünyevi varlıklar olduklarını dahi unutup coştukça coşabiliyorlar. Gervais de buna takılıyor anladığım kadarıyla. Sonuçta Yalçın’ın siyasi içerikli konuşma yapmasından, kadınların sorunlarına değinmesinden daha doğal bir şey olamaz. Sussaydı bu kez politik bir suskunluk olacaktı benimsediği… Konuşunca siyasi konuşuyorsa susunca da siyasi susmuş olacaktı.

Ricky Gervais

Diğer yandan Karadağlı’nın boş durmayıp Nihal Yalçın’ın Demirtaş’a özgürlük istediği videolar bulması, “hanımefendi PKK’ya terör örgütü diyor mu bakalım” diye sorması her koşulda, ödülü veren ve alan elin yeterince politik olduğunu ortaya koyuyor. Karadağlı yaptığı terbiyesizliği yandaşı olduğu iktidarın manipülasyon becerisiyle örtmeye, üste çıkmaya çalışıyor. Bir tür mağduriyet ve gurur üretiyor. Yalçın Demirtaş’a özgürlük istemiş, Demirtaş da zamanında “Öcalan’ın heykelini dikeceğiz” demiş. Eh, biz de bu akıl yürütmesinden şu sonuca mı varalım? Sahnede ağzını burnunu yamultan Karadağlı o sıra terörle mi mücadele ediyordu? 

Haydar Ali Albayrak

Bunu Bi Düşünün: Eksantrik Kamu Spotu Tadında!

Onur Ünlü biliyorsunuz, en son hayatını satacak hale gelmişti! Açtığı sitede deneyimlerini, şahsına ait bazı eşyaları satıyordu. Paraya mı sıkışmıştı yoksa absürt bir eylem mi gerçekleştiriyordu bilinmez ama aynı anda iki diziyle birden döndü. Leyla ile Mecnun‘u anlatmaya gerek yok, biliyorsunuz. Bunu Bi Düşünün ise Blutv’de yayınlandı. On dakikayı aşmayan bölümleriyle dikkat çeken dizi bir özel-genel buluşmasını andırıyor. Öyle ki hem kamu spotu ağırlığında hem reklam hafifliğinde bir orta yol aranmış.

Bunu Bir Düşünün her bölüme farklı oyuncuları konuk alıyor. Bu oyuncuların gerçek hayatta hayvan sahipleri arasından seçildiğini de not düşelim

Hayvanlar oyuncak değildir ve onlar hayatımızın bir parçasıysa biz de onların hayatında bir parçayız! 

Dizi Ahmet Kenan adında bir evcil hayvan uzmanının daha doğrusu sorumlu hayvan sahipliği psikoloğunun her bölümde danışanlarıyla gerçekleştirdiği seansları konu alıyor ve oldukça kısa bölümlerinin yanı sıra sürekli yeni başlıklara/mesajlara geçilmesiyle daha ziyade bir programı andırıyor. 

Bunu Bi Düşünün öyküsünü anlatabileceğimiz yahut heyecanını kaçırabileceğimiz türden bir yapım değil ve bu yönüyle “kamu-özel birlikte” yapısına televizyon şovlarının çok parçalı (seyircinin ilgisini diri tutacak) yayın yapısına has bir yaklaşımı da ekliyor. Doğrusu diziyi bir tv programında skeç olarak izlesek yadırgamayız; zira bir diziyi dizi yapan şey salt öykünün devamlılığı, karakterlerin sürdürülebilirliği değil aynı zamanda seyirciye geçirdiği histir. Bunu Bi Düşünün de dizi havasında akmıyor ve esasen böylesi içeriklere daha sık yer veren Gain Platform’a yakın duruyor. 

Peki, dizinin geneline baktığımızda nasıl bir anafikir edinmekteyiz? Diğer bir deyişle spotumuz nedir? Ünlü’nün dizisi esasen hayvanların oyuncak olmadıklarını, biz insanların onlarla eşit bir ilişki kurmadıkça haksızlığa maruz kalacaklarını ve anlayışsızlığımız, iletişimsizliğimiz neticesinde beklentilerimiz karşılanmadığında bunu da hayvandaki bir tuhaflığa yoracağımızı savunuyor. Hayvanların karakterlerini ve özgürlüklerini tanımamız gerektiği yönündeki bu düşünce danışanlar üzerinden de canlı ve çarpıcı bir biçimde desteklenmiş. İnsanlar sorunlarını hayvanlarla ilişkilendirerek sorumluluktan uzaklaşmaya meyilliler. Kimisi sorunlu evliliğinde evcil hayvanlarını koz namına kullanırken kimi terk eden sevgilisinin yerine bir kedi koymaya çalışıyor, “beklentisiz sevgi” tanımını böyle yapıyor. Kimi insanlara mesafesini hayvanlar vasıtasıyla aşmayı deniyor. Onlar konuşsun, kendini anlasın istiyor, bitcoin yatırımlarıyla kafayı bozmuş bir başkası zamanı kendine dahi esirgerken köpeğini mağdur ettiğinin farkına varamıyor.

Ahmet Kenan Bey rolündeki Taylan eşinin terk ettiği kendini arayan. bir yandan da hayvan sahiplerinin vizyonunu genişletmeye çalışan psikolog rolünde

Ahmet Kenan Bey’in zamanlar arası yaralı yolculuğu

Ahmet Kenan Bey ise oldukça sabırlı bir karaktere sahip. Tuhaf danışanları onu her defasında sınava çekseler de o her defasında başından savuşturmayı başarıyor. Kimi adını sürekli yanlış söylüyor kimi zamanda yolculuğun formülünü buluyor. Kimi yurtdışından yatak sipariş edip kedisine konfor sağlamak hevesinde… Elbet kendi yargılarıyla geliyor bu danışanlar ve bazen dayanması güç mizaçlarıyla. Teorik fizik meraklısı Feza’ya (Ulaşcan Kutlu) ise ayrı bir parantez açmak lazım. O, dizinin devamlı oyuncuları arasında… Diğer devamlı oyuncular ise ilk bölümden itibaren bahçede köpeklerle oynarken gördüğümüz, ağzından tek bir kelime çıkmayan Nurettin (Ahmet Rıfat Şungar) ve öykü ilerledikçe ilkin adını duyup devamında tanışma şerefine eriştiğimiz Ayfer (Şebnem Bozoklu). Ayfer Ahmet Kenan Bey’i terk edip giden eşi… Ahmet Kenan Bey tanıştıklarını belirttiği bir kuyunun başında onu arayıp duruyor, sesleniyor ona dizi boyunca. Ahmet Kenan burnu büyük bir yazarmış ve öğreniyoruz ki olayların geçtiği bakım evinin açılmasına da muhalefet etmiş! Çocukken köpek beslenmesine karşın şairane bir yaşama yönelince hayvanlara ilgisini, şefkatini yitirmiş. Buna dayanamayan Ayfer de çekip gitmiş. Ancak değişen, yontulan Ahmet Kenan, Feza’nın zaman yolculuğu fikrini kırmızı ayı kuyuya hapsetme projesine uygulayarak eşine yeniden kavuşabiliyor. Bu geriye sıçramalara sayesinde onu kandırıp kendine dönmesini sağlıyor. Gördüğünüz üzere Ünlü bu sosyal sorumluluk projesine, diğer bir deyişle bu eksantrik kamu spotuna da uçuk kaçık bir öykü sığdırmış, atmış yine imzasını!

Pınar Deniz‘in canlandırdığı karakter ayrıldığı sevgilisinin yerini sokakta görüp sevdiği bir kediyle doldurmaya çalışıyor fakat kedi aynı duyguları paylaşmıyor!

Ünlü anlatıcılığı ve Ahmet Mümtaz Taylan oynayıcılığı

Bunu Bi Düşünün daha önce defalarca bir araya gelmiş Ünlü ile Taylan’ı bir kez daha buluşturuyor. Zaten Ünlü aynı oyuncularla çalışmayı seviyor. Ahmet Rıfat Şungar da bu oyunculardan. Ünlü, Ahmet’le başlayıp en az iki ad taşıyan oyuncularla çalışmanın yanı sıra kozmik bir arayışı da her anlatısına sığdırabiliyor. Güneşin Oğlu, Görünen Adam, Sen Aydınlatırsın Geceyi… Hemen hepsinde “başka bir dünya”, bir yöntem, bir arayış sundu bize Ünlü; daha doğrusu sundu ama o dünyaların gülünçlüklerinden de hiç kısmadı. Biz seyirciler Ünlü’nün ilginç öykülerini izlerken saçma’lığının, onulmazlığının bilincindeydik. Ünlü belki de Camus’un Saçma’sına gönderme yaptı saçmalığını hiç saklamayan saçma öykülerinde. Nedir ki Bunu Bi Düşünün saçmalık kaldıracak türden bir öykü değil, dilimizde tüy bitti ama yineleyelim, bir kamu spotu yani! Buna karşın Ünlü oraya da yerleştiriyor saçma’sını ve bu son saçma bana kalırsa tüm saçmalıklarını aşıyor böylelikle. Ne kadar ters köşe o kadar iyi! Ünlü’nün dizisi bir yere bağlanmıyor. Bir sonumuz var, hatta “mutlu son” diyebiliriz. O kadar mutlu ki Ahmet Kenan Bey durulmuş, daktilo başına geçip bir bildirge dahi (sorumluluk projesinin manifestosu) yazıyor fakat bu son pek doyurucu değil. Çünkü oyunun kendisi doyurucu değil. Skeç havasında ilerleyen dizi bir de yarım yamalak bir saçma öyküyü içine katınca tadından “yenmez” hale geliyor! İlla düşünmemiz gerekiyorsa bunu bir şaka olarak düşünebiliriz.

Ahmet Mümtaz Taylan ise tek tip olmanın tuhaflığını yaşıyor. Özellikle Leyla ile Mecnun‘dan sonra İskender Abi’nin çeşitli tonlarında izledik onu. Komiser de olsa, psikolog da olsa… Çoğu zaman suratsız, mutsuz, o an orada bulunmaktan keyif almayan tipleri canlandırıyor. Tabi kendisiyle kavgalı… Özellikle son dönemi için söylersek Taylan’ın karakteriyle geçindiği tek bir rol yok neredeyse… İlginç… Bu durum belli noktalarda artık ustalaşma ancak “aranan adam”a da saplanıp kalma anlamı taşıyor. Taylan belli rollerin aranan adamı ama belli olmayan rollerde bir “arayış adamı” değil. Oyuncunun tercihidir, ne diyebiliriz? Üstelik çoğu oyuncunun bu çizgiyi benimsediği de bir gerçek…

Bunu Bi Düşünün evcil hayvan mamasında piyasasının adeta tozunu atan Royal Canin’in bir sosyal sorumluluk projesi

Mamayı veren düdüğü çalar! 

Şu kısacık yazıda tekrara düşmek pahasına söyleyelim: Bunu Bi Düşünün tam manasıyla “butik iş” biçiminde değerlendirebileceğimiz bir yapım sayılmaz. Konsept bir çalışma, adı konmamış, sınırları çizilmemiş bir çeşit sorumluluk projesi, bilinçlendirme çabasının ürünü falan ama dizi tadı veriyor mu orası tartışılır işte. Didaktik çizgiyle Onur Ünlü absürtlüğü buluşunca uyum sağlanamamış fakat bence esas sorun dizinin özel-genel işbirliğinde yatan o yabansılık… Bir mama şirketinin sosyal sorumluluk kapsamında kamuya seslenişi, hayvanlar lehine bir program ortaya koysalar dahi kendi reklamlarını yaparak sektörel hakimiyet kurma/pekiştirme girişimleri (kamuya bir sorumluluk çerçevesinde seslenmeleri rekabet stratejilerinin parçası olarak değerlendirebilir) seyirciyi öykünün sıcaklığından koparıyor. Yukarıda ifade ettiğim üzere fazla evcil olanın (bir sponsorun mesela) kaçınılmaz iticiliği bu… Yanı sıra platformların reklam, sosyal sorumluluk projesi gibi anlatılara açtığı saha giderek genişlerken yapımların ortaklığına dair fikir veriyor. Parayı veren her çağda olduğu gibi çağımızda da düdüğü çalıyor!

Haydar Ali Albayrak