WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başla

Saçımızı bir yıldır tarıyoruz ya da bir of çeksem hiçbir dağ yıkılmaz! 

Birkaç gündür deli bir rüzgâr esiyor İstanbul’da. Bu rüzgârla selamlıyorum seni ey okur! Bu satırların okuru, yahut “her nerde okuyor ve okutuluyorsa”, her telden hatta telmaşadan okura selam olsun!

Bir yıldır saçımızı tarıyoruz işte… Tarağımız ilk senesini eskitti; eskidi elbet, dişleri yıprandı, rengi soldu ve işte kişisel blogum varıp yad ellere bir yaşını doldurdu! Pandemi sebebiyle pasta kesemeyeceğimizden, kessek bile ciğerler dolusu mum üfleyeceğimizden duygu ve düşüncelerimi paylaşmakla yetineceğim. Evvela tatlı, hoş sohbet bir okur-yazar buluşması bekleyenler buradan itibaren ayrılmalı. Bakın, “ayrılabilir” değil, “ayrılmalı” çünkü ne onlar bana bir şey katar ne ben onlara bir şey katarım. Onlarla alacağımız yol buraya kadar… Yolun kalanına ağularla devam edeceğiz, tatlı yazıp tatlı okumayacağız.

Biraz cv ayarında gireceğim müsade ederseniz. İlk öykümü, okuduğum bir çocuk kitabından etkilenerek on yaşında yazdım. Bir adaya düşen gemicilerin buldukları lanetli hazineyi konu alıyordu. Hatırladığım, lanetli olan yalnız hazine değil, insanın açgözlülüğüydü. Öylesi bir mesaj verdiğimi hatırlıyorum. O yaştan sonra, bu açgözlülüğü çağrıştıran bir tür açgözlülükle hiç bırakmadım yazmayı. Tabi duraklama, çöküş dönemleri yaşadığım vakidir. Yaklaşık 6-7 yıldır ise düzenli ve eleştiri ağırlıklı yazıyorum, siz beni tanımazsınız ama ben kısmen tanıdım bu alemi. Hadi kısmen’i de bir kenara bırakıp “ucundan kıyısından” diyeyim, dirsek çürütenlere ayıp olmasın! Bu sürede gözlemleme, deneme yanılma fırsatım oldu epeyce… Kimler gördüm kimler, heheyt! Kendini Türkiye’nin Adorno‘su biçiminde tanıtıp adamcağızın kitabını imzalamaya kalkanlar (bir anlamda ölünün arkasından imzasını taklit edenler) mı işitmedim! Şiirimi yayınlayıp “kötü bir şiir yayınladık, okurlarımızdan özür dileriz” açıklaması yapan ve doğrusu cürmü kadar dahi yer kaplamayan editörlere mi rastlamadım? “Dertlerini yazacağına ruh hekimine görün, bunlardan okura ne” diyen ticaret erbabı mi tanımadım! Yoksa sitesini var edenlerden biri olduğum halde yazılarımın niceliği dolayısıyla kendinden önce geldiğim için adımı yazarlar sayfasından çıkaran madrabaz yayın yönetmenlere mi maruz kalmadım ve üstelik bu çirkin, bu aciz tavra rağmen yazmayı sürdüren benim gibi Bulunmaz Hint Kumaşı enayiler mi taşımadım bu bedende ah! Neler neler! Bunları belki ağlayarak günlüğüme yazabilir (yoksa şu an onu mu yapıyorum?) ya da hiç değilse herhangi bir iş dalında erbap olmuş dostlarımın önerisini dikkate alıp ruh hekimine görünebilirdim. Fırsat kaçmış sayılmaz. Kapitalist ve aşağılık çağımızda bir telefon uzaklıktadır ruh hekimleri, bir randevu girişimine bakar. Uzun lafın kısası bunlar hiç problem değil! Şöyle bir anarız geçer gider. 

Son dönemde canımı asıl sıkan, şu hayatta hiçbir karşılık alamadığım, muhtemelen karşılık bekleyerek büyük hata ettiğim yazma eylemini ve genel anlamıyla çizmeyi, çalmayı, yontmayı, her dalda üretmeyi, elbet putlaştırmayan ancak “ulvi” bir aydınlanmanın yahut bir yüpyüce -kuşkusuz tarihsel falan- amacın kör (tuttuğunu…) aracı haline getirmekten de geri durmayan saplantılı kimselerdir. Bunların bazıları Marksist Leninist’tir, kendilerini öyle tanımlarlar, bazıları ise canhıraş dergi çıkarıp durur, yayıncıdır anlayacağınız… Ve yine bunlar, “bu sektör haydut” dendiğinde, yani bir anlamda yazma’nın bir sektör olduğunu kabul ettiklerinde (etmeyip ne yapsınlar, aksini savunmak güneşi balçıkla sıvamaktır) ya Marksizm 101 dersi vermeye hazırlanıp derslerini bazı teknik aksaklıklardan ötürü son anda iptal eder ya da “okurumuzun bize ihtiyacı var” mazeretine başvururlar. Her sıkıntıyı Marksizm ile çözebileceğini iddia edenlerle -daha doğru bir ifadeyle iman edenlerle (bunu da her şeyin sınıfsal olduğunu savunan biri olarak söyleyince haliyle garip kaçıyor)- dünyayı aydınlanmayla, okur-yazar buluşması, sevişmesiyle filan döndüreceğini öne sürenler; biraz ağır olacak ama materyalizmden sapıp idealist çizgide buluşmuş fakat ortaklıklarını, yorganı başlarına çekip gözlerini yumdukları vakit saklandıklarını zanneden çocuklara özgü şekilde, belki de bu vesileyle çocukluklarına dönerek inkâr eden kimselerdir. Onlara aralarındaki görünmez işbirliğini ve inkara kalkıştıkları sıra sergiledikleri benzerliği anımsatırsanız derin bir hayal kırıklığı yaşayacak, bu kırıklığı takiben öfkeden deliye dönüp fırsatları varsa üzerinize yürüyecek veya sizin muhtelif koyunlarda beslenen bir yılan olduğunuzu vurgulayarak tastamam nankörlüğünüzü yüzünüze çarpacaklardır. O saatten sonra ne şımarıklığınız kalacaktır ne bencilliğiniz… Aldığım günahlar ve açılan bahisler bu yönde… 

Oysa okur, güzel okur (bak sana hâlâ “güzel” diyorum, demek beklentimi harcamadım henüz) “ne diyor bu manyak” deme! Lütfen! Blogtaki 61 yazının ve şüphesiz bugüne dek altına imza attığım, çeşitli mecralarda yayınlanmış her yazının ardında böylesi hisler yatmakta… Size hislerimi açıyor, bir bakıma mutfağımı gezdiriyorum! Yine de insafsız sayılmam ve sizin için pek önem taşımayan, bilakis yoracak, üzecek nitelikte satırlarıma, suçlayıcı tarzıma bir son verip yazarlığa nasıl yaklaştığımı, sırtına nasıl bir anlam yüklediğimi kabaca anlatmak istiyorum.

Yazarlık… Yazma eylemi… Benim asıl derdim onunla ve hesap burada nasıl kapansın? Mümkün mü? Hesap kof can sıkıntısıyla, sağa sola sataşmakla kapanır mı hiç? Cevabı bildiğimden mümkün mertebe özet geçmek niyetindeyim yazmaya dönük cılız düşüncelerimi. Şu saptamayı yaparak girecek, devam edeceğim.

Bir: Yazar bir dükkân gibidir! Kimse kapansın istemez. O, sokakta rastlanacak bir ölümsüzlüktür, cana gelmediğinden kaskatı, tüm haşmetiyle durur yol üstünde. “Yazarak ölümsüzleşmek” bundandır ama yazar yazdıklarıyla, yüceliğiyle değil yazdığı için ölümsüzleşir ve kendi rızasıyla değil, öyle arzu edildiğinden, öyle beklendiğinden… Bu dükkân hep açık kalacak, hiç müşteri uğramasa da “bir eşekliği yerine getirmeyi” mıhlayacaktır insan aklının duvarına: “Kimse okumuyor ama yazıyor” şeklinde… Helal olmasın! Helal olmasın sana bu yollar, bu duvarlar, bu stopaj… Helal olmasın yazar kardeşim ama sen yazarsın yine de… Bunu da yazarsın! Yeri geldiğinde aşağılanmak bile gider hoşuna. Paşa gönlüne değer atılan her taş, okurun eteklerinden yuvarlanan her kaya… Yahu senin kadar arsızı gelmiş midir dünyaya?

Yazar öte yandan dükkân gibidir ama bir süpermarkettir belki… Ustalaşmanın, uzmanlaşmanın karşıtıdır artık. Onda her ürün bulunacaktır. Bir kere yazarın yazar kasası vardır, fiş kesebiliyordur. Vergisini ödeyip adil kazanç sağlıyordur: Adilane bilinirlik, sözü geçerlilik, itibarı uçarlık… Gömüldüğü, çakılıp kaldığı toprağın rantı da cabası… Sahte sosyal çevreyi saymıyorum bile! Müşteri yazarda yalnız nesir, yalnız nazım… Müşteri yazarda yalnız öykü, yalnız deneme, yalnız roman okumak istemez! İstemez öyle “ben şunu yapacağım’cılık”! Ben yazarım, size mi kalmışçılık… Günün menüsü buculuk… Hadi bakalımcılık… Sonra yazmak kara tahtaya günün menüsünü tebeşirle: “Şehriyeli domates çorbası, öykü ve deneme…” Yok öyle! Yazara kalmamıştır orası! Müşteri ne talep ediyorsa o pişmeli, yerini o almalıdır raflarda ve ayrıca bir müşteri denemeye geliyorsa öbürsü gelir şiirimsiye, beriki düşünce yazısına hatta bakarsınız eleştiriye üşüşür. Ve yazar her şeyi yazar! Dükkânda her mal bulunur. Üstelik yazarın dükkâna benzemesi, bir dükkânın yazara benzemesinden çok daha acıklıdır. Büyük küçük, topu atmayan yazar yoktur çünkü… Yazmak giderek iflas etmenin yerini alır. Yazarlar her ne kadar kendilerine sorulduğunda “iflas etmekteyim” demeseler de… “Yazıyorum” deseler de aslında ölümsüzlüklerinin farkına varıyorlardır yahut başka bir deyişle hiç cana gelmeyişlerinin… Girişindeki kasap perdesinin salınışını rüzgâra ya da çarpmaya yoramadan, ayılamadan… Yitip gidişlerinin…

İki: Yazmak hiçbir zaman çığlık atmaktan yeğ olmamıştır çünkü yazmak öldürür, ilk satırlarınız olsa bile… Ve çığlık atmak yaşatır, son çığlığınız olsa bile… Diyeceksiniz, “mağara duvarlarına resim çizenler insanlığın birikiminin ortaya koymadı mı?” A dostlar! Doğrudur, koydular ama yazıp çizeceklerine “keşke çığlık atsalarmış” diyorum! Yazdıkları onları mağara ressamları’na indirgedi, yani öldürdü. Nasıl ki bugün bir Goethe’yi Goethe’ye indirgiyorsak; indirgeyerek öldürüyor ve önemli kılarak önemsizleştiriyorsak o ressamları da alçakça öldürdük, üstelik eylemlerinin tam ortasında yaptık bunu. Yazarken ölmek bundandır. Yazmak insanı öldürür, bu yüzden yazanlar ancak yazarken ölürler, iş üstünde… Ellerinde kalem ile… Çığlık atmak ise yaşama bağlar insanı, yaşadığını hissettirir ve duyurur başkalarına. Çığlık atanlar yaşar, dillerinde çığlık ile… 

Peki, ölmeden evvel mektup yazan intiharcılara, son anda katili ele verecek izler bırakan zavallılara (gerçi çoğunlukla filmlerde rastlarız buna) ne buyrulur? Yazmak onları da yaşatmaz, ölümlerini sürdürür sadece şaklatıp kamçıyı… Diğer yandan yazarı saracak ağları tamir eder balıkçılar ve yazar durur mu, balıklama atlar katilin ilgisine! Hangi eller yırtıyorsa beynindeki zar(f)ı, koşar yazar ona dalağı şişinceye… Oysa tekrar diyorum; insanlar yazacaklarına çığlık atsalardı, çığlık atsalardı keşke! Ben bazen havlamak istiyorum. Uluorta… Ulumak, havlamak… Yakarmak ve bildirmek… Bundan mı acaba? 

Üç: Alışmak yetmez, katlanmak gerekir. Yazmanın ölümcüllüğüne (öldürücü etkisine değil, her gün ölmeye) alışan yazar ortalıkta soluk bir benizle dolaşmasına karşın şayet bu haline katlanamıyorsa, aynalara (insan suretlerine, ellerine ve dillerine) küsmüşse -soyutlamayı bir tarafa bırakırsak- yalnızlığını, çaresizliğini bir türlü normalleştiremiyorsa ona yazmak önerilmez. Yazmanın neresinden dönülürse kârdır! Yazmanın ve aslında kazmanın, bizzat eylemin yani, kendine koşan eylemin, Sisifos’un nafile, Ikarus’un ibretlik eyleminin dipsiz bir kuyu olduğunu; lokma lokma etini kopardığını, günbegün yahut ansızın öldürdüğünü sineye çekmek son kertede yetersizdir. Yazar kişi önünde sonunda “söylediklerimin hiçbir önemi yok, beni öldürmesinden başka” noktasına gelmek, geri dönüşsüz bir teslimiyet sunmak durumundadır. Biatın ve put kesilişin dahi ötesinde bir sözleşmedir bu ve ancak ıslanmış kirpikle imzalanır. O yüzden Sırattan ince, tüyden hafiftir derdin, üslubun, içeriğin… Şunu açıkça ifade edelim: Yazmayı kabul eden kişi bir daha göz kırpamaz! Kendini tekrara ve sonsuz okumaya mahkum etmiştir. Ancak gündelik hesaplar için yazanlar (ben de aralarındayım şüphesiz), göz kırpanlar, boncuk dağıtanlar, sonra bu boncukları birbirlerinin metinlerde arayanlar bu noktadan ısrarla kaçınır ve yazdıklarının dünyayı değiştireceğine, sevenleri kavuşturup sevmeyenleri uzaklaştıracağına, en azından tanınmalarına hizmet edeceğine, yeni kapılar açacağına inanırlar. Oysa ne gülünç, canlarını bile kurtaramıyorlardır!  

İstisnalar yok mudur? Olmaz olur mu! “İstisna olarak” işaretlediklerimiz vardır elbet. Mesela insanlık tarihine yön verenler… Kültürü belirleyenler… Kutsal Kitap yazanlar, derleyenler, büyük manifestolar yazanlar, efendime söyleyeyim “ölümsüz eser” sahipleri… Bunları da “eserlerini yazarsız sayarak” (anonimleştirerek ve idolleştirerek) yahut “yazar” tanımlaması altında (ucubeleştirerek) öldürür okur. Aynı göğün altında kendinden ayrıştırarak… Sus payı verir; güya bir ayrıcalık tanır, bir üstünlük atfeder ve öldürür gözünü kırpmadan (Yazarın aksine okur gözünü kırpabilir, uzun süre kırptığında ise tamamen kapanır gözleri, sızar gider). Yukarıda değindiğim Goethe örneğinde olduğu gibi… Biz Goethe’yi “Goethe olarak” öldürdük! Aydınlanma’nın ışımış halini kararttık, budadık körpe dalı, filizleri kesip attık. işledik bu cinayeti! Dolayısıyla yazar kişinin, toplum yahut daha dar bir çevre onu öldürmeden hamle yapıp bizzat kendi anlamsızlığına gerilemesi, taşlaşması ve susması; yalnızca yazması, dirilene dek, dermanı kesilene dek, tırnaklarında kendi yazgısı bulunana dek yazması (boğuşması) gerekir.

Yazar! Sevgili yazar, akıllı yazar, aslan yazar! İnanmak işine geldiği üzere senin anlamsızlığın, 20. Yüzyılın zirzop akılsızlaştırma hamlelerinin, post modern zart zurtlarının bir sonucu değil, mağaralara değin uzanan tarihsel ve aynı ölçüde sağalmaz bir problem… Seninle süregelen, seninle süregidecek… Yoktan vara, vardan tekrar yok’a… Sona ve sonsuza… Yahu her şeyi geçtim, Ölüm’ün olduğu yerde, öldüğün yerde ölümlünün anlamını ne diye sorgularsın ve son söz’ün söylendiği yerde ancak geriye yazarsın sen.

** 

Yıllardır yazan biri olarak bunların dışında yığınla yorumda bulunabilir, sayfalarca yazabilirim. Yazdım da nitekim… Belki bundan daha olgun fikirler yazmış, derdimi daha duru ifade etmişimdir kimbilir… Fakat saf ayar altın da olsa penez de olsalar onları buraya almak hem imkânsız hem yersiz… Eh, şöyle bitireyim madem… Yazma’nın ölümlüsü, sade bir ölüsü olarak, defnedilmemiş bir ceset olarak ben yazma’yı çiçek-böcek belleyenlerden, ona anlamsız övgü törenleri düzenleyenlerden hazzetmiyorum hiç. Buna karşın evet; yazdım, yazıyorum, yazacağım. Çünkü öldüm, ölüyorum, öleceğim.

Not: Görseller çeşitli sitelerden alınmış olup Stanley Kubrick’in “Dr. Strangelove” filminin çıkarılan final sahnesine aittir.

Haydar Ali Albayrak

Reklam

30 Monedas: İhanet ve Direnişe Absürt Bir Yorum

HBO Europa yapımı 30 Monedas (30 Sikke) 2020’nin sonunda yayınlandı. Absürt tarzıyla tanınan Alex Iglesia‘nın yönettiği 8 bölümlük bu mini korku serisi İspanya’nın yaban kalmış bir kasabasında geçiyor. Hiç beklemediği bir anda ve son bölüme değin idrak edemediği bir savaşın ortasında kalan kasaba halkı Hristiyanlık aleminin şeytanla tarihsel hesaplaşmasını ağırlıyor. Diziye dair (Türkçe) yorumları okuduğumuzda konuya aldanıp ilgi gösteren veya yolu rastgele düşen seyircinin büyük ölçüde hayal kırıklığına uğradığını ve beklentileri yükselterek yola koyulan dizinin zamanla saçma sapan yerlere savrulduğu noktasında görüş birliğine vardığını anlıyoruz. Peki seyircinin çoğunluğu haklı mı? Ya da soruyu daha kapsayıcı sorarsak: “Müşteri her zaman haklı mıdır?” Son bölümlere doğru belirgin bir ivme kaybı yaşandığını düşünmekle birlikte bu yorumların Iglesia’nın tarzına yabancı olanlarca getirildiğini zannediyorum. 30 Monedas sık sorun yaşayan, hani müşterinin servise yollayacağı türden bir yapım, doğru fakat bu durum aslında tam da yönetmen böyle istediği için böyle. Iglesia dalgacı bir yönetmen ve dalgacılığını anlattığı öykülerle de sınırlayamayız. Anlattıkları kadar anlatımı da fantastik bir hal alabiliyor. Buraya yeniden dönmek istiyorum, dilerseniz ilk olarak dizinin konusunu aktaralım.

Sikkelerin ve insanların peşinde: Elde etmek ve kovmak için 

30 Monedas adını ve konusunu bir Hristiyan efsanesinden alıyor. İsa’nın yerini 30 gümüş sikke karşılığında Romalılara gammazlayarak ihaneti ve düşkünlüğü sembolize eden Judas bu ibretlik öykünün kahramanıdır. Çeşitli yorumlara göre bundan pişmanlık duyduğu belirtilse de sonuç olarak sikkeler görevini yerine getirir ve İsa çarmıha gerilir. Iglesia’nın dizisi bu paralara toplayıp Hristiyanlığa ve dünyaya hükmetmeye çalışan bir tarikata başka bir deyişle paralel bir papalık kurumuna odaklanıyor. Dini kendilerinin temsil ettiğini düşünen örgüt üyeleri şeytanla işbirliği yaparak insanlığın kötülüğüne dair varoluş ve sorumluluğun üstlenilmesi gibi alanları vurguluyor, Tanrının kötülüğünü kavrama yolunda oğlunu ve temsilcisini ölüme götüren koşullara hakim olmaya çalışıyorlar. İsa’nın çarmıha gerilediği çiviler ve benzer objeleri toplayan örgüt iyinin içinden doğan kötülüğü selamlarcasına üç sadık arkadaşın bölünmesiyle doğmuştur. Fabio, Sandro ve Vergara üç rahiptir. Sorgulamaya aç, öğrenmeye hazırdırlar, kendilerini mutlak otoriteye değil bilincin nimetlerine teslim etmişlerdir. İçlerinden Fabio bir gün dostlarını hal ve hareketlerinden şeytanın uşağı (yeryüzündeki görüntüsü) olduğu anlaşılan bir şarlatanla tanıştırır. Böylece tarih tekerrür eder ve dostlar sonsuza dek sürecek bir mücadelede ikiye ayrılırlar. 

Tipik bir Alex Iglesia sahnesi… Korkuya teslim olmuş bir kalabalık, çıkış arayan yüzler… Bu kitlesel çaresizlikte insanlığın ortak günahlarını, kibir hırs gibi açmazlarının izlerini bulabiliriz

Diziyi biraz ortadan anlattım. Baştan başlarsak; kendi halinde bir İspanyol kasabasına yeni bir rahip atanır. Rahip Vergara (Eduard Fernandes) Roma’da bir şeytan çıkarma ayini sırasında ölüme sebep olmakla suçlanmış, sürülmüştür. Rahibin kasabaya gelişi hamile bir ineğin insan suretinde bir canlı doğurmasıyla önü alınamayacak tuhaflıklar başlatır. Rahip bu olayların akıl dışı yönünü başta reddetse de kasabanın delisi Antonio olan bitenin farkına varmıştır. Zamanla ineğin doğumuna katılan veteriner (Elena-Megan Montaner) ve dürüst belediye başkanını (Paco-Miguel Angel Silvestre) içine çekecek (tabi birbirine yakınlaştıracak) bir direniş cephesi kurulur. Kasaba, sınırlarını çizen Roma dönemi kale yapısıyla kötülüğe karşı direniş merkezi haline gelmiştir. Kuşkusuz yöre halkı bu direnişten haberdar değildir. Olayları garipseyenler ise kabahati yeni pedere yani öteki’de, sonraki’nde aramaktadır. Her şey o geldikten sonra kötülemiştir. İki yıl evvel gizemli bir biçimde kocası kaybolan Elena bu kez Paco’nun evliliğini bozunca ikinci “istenmeyen kişi” haline gelir. Başkan da yaşananlar karşısında istifa kararına varacak bir suçluluk duymaktadır. Çok geçmeden pederin son sikkeyi taşıdığı ve kasaba etrafındaki çemberin giderek daraldığı anlaşılır. Sikkeyi elde etmek için paralel kilise harekete geçmiştir.

Kötülüğün doğuşu ve normalleşmesi

Şeytan çıkarma, paranormal vaziyetler, büyü derken zengin ve cezbedici bir malzemeden faydalanan 30 Monedas doğrusu sırtını güçlü bir öyküye dayıyor. İsa’yı çarmıha götüren sikkeler şüphesiz ilgi çekici. Iglesia’nın bu ihanetten yola çıkarak vardığı teorik boyut da bir hayli anlamlı. İlk bakışta alakasız gözükse de Tanrının iyilik-kötülük karşılaşmasına tamamen bir hakem tarafsızlığıyla yaklaşması Judas’ın gümüşlerini daha bir değerli kılıyor. Judas’ı 30 sikkeyi almaya iten irade aynı zamanda tanrıya karşı getiriyor, günaha itiyorsa İsa’nın çarmıha gerilişine, bir anlamda o paraların işe yaramasına göz yuman Tanrı’ya da yaklaştırıyor. Yolların bir olay yerinde kesiştiğini görüyoruz. Zaten bu olayın da Hristiyanlığın kuruluş tarihine hatırı sayılır bir katkı yaptığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla Iglesia sağlam bir konu seçmiş. Elbet bu seçim diğer yandan şeytan-iman çatışmasına özgün bir yorum getirmesini sağlıyor. Yönetmen hatırlanacağı üzere bu çatışmayı ilk filmlerinden El Dia De La Bestia (Şeytanın Günü, 1995)’da yine absürt bir düzlemde işlemişti. Orada şeytanı alt etmek, belki daha doğru bir yorumla nihai zafere varmak için kötülük yapmaya başlayan bir rahiple Black metal hayranı genç bir kaset satıcısının matrak işbirliğine tanık olmuştuk. Iglesia o filmde de kötülüğü yenmek yolunda onun enstrümanlarına başvurma görüşünü benimsetiyordu kahramanlarına. 30 Monedas’ta tarzını koruyor yönetmen ve esasen tüm bu şamatanın, fantastik dahi sayamayacağımız olay örgüsünün, ikinci sınıf efektlerin ötesinde “gülünç” bir yorumu öne çıkarıyor: Şeytanı şeytanla bir olup yenmek! Iglesia anlatılarında tanrıyla işbirliği yaparak tanrıyı, şeytanla işbirliği yaparak şeytanı yenme çabası başrol oynuyor. Dinle girişilen ve kuşkusuz popüler bir zeminden beslenen bu örtük hesaplaşma Iglesia’nın kültürel sermayesine yazılabilir zira yönetmen dine sataştığı kadar memleketini de hedef alıyor. Sevimli, hırslı, delişmen bir İspanya’sı var ve bu İspanya her filminde, dizisinde son derece güçlü hissediliyor.

Veteriner Elena (Megan Montaner) bir inekten doğan çocuk ile kasaba meydanında yürüyor. Herkes şaşkın ve endişeli

İspanya’da otorite boşluğu ve kartondan kilise

30 Monedas’ı bazı kesitlerde Hristiyanlığın köklerine dönük bir doğaüstü gerilim olmaktan çıkarıp yalnız ve küskün bir İspanyol kasabasına yakılmış ağıda çeviren yine yönetmenin marifeti. Bir gerilimi alabildiğine sulandırmak, dayanaklarını baltalamak da onun işi… Bu bağlamda dizide iki meseleye değinmek gerektiğini düşünüyorum: İspanya ve “iki boyutlu, bol taramalı” kilise.

Iglesia’nın İspanya’sı olayların dışında… Ne bir yetkili ne bir ilgi alaka… Taşra kasabasını neredeyse Vatikan yönetecek! Dizinin ortasında iki kadın komiser gelse dahi yerel karakolun tek polisini tutuklamaktan başka bir iş yapmıyorlar. Merkeze uzaklık sizi yanıltmasın. Iglesia anlatılarına hükümet karıştırmayı pek sevmiyor. El Dia De La Bestia‘da koca Madrid otoritenin zayıfladığı, çetelerin cirit attığı bir sosyal adaletsiz şehir olarak betimlenmişti. Yine El Bar’da devlet halkla bütünleşmiş, toplumsal sorunlara kulak veren değil zalim bir pozisyonda çizilmişti. La Comunidad (2000) filmindeyse bir apartmanda geçiyordu olaylar ve bu mekân kendi gerilimiyle birlikte yönetimini de yaratıyordu. 30 Monedas’ta “devletsizlik takıntısı” sürüyor ve otorite boşluğu dine sığınma problemini doğuruyor. Dizi haliyle ulusal bir söylemden vazgeçerek kiliseye yelken açıyor ancak orada da işler yolunda sayılmaz. Iglesia kiliseyi vaazlara, oturma sıralarına ve günah çıkarma kabinine indirgeyerek bir kez daha toplumsal ağırlığını ortadan kaldırıyor. Bu tercihin dizinin ama fikri olan “çözülen Hristiyanlığı yeniden ayağa kaldırma” misyonuyla örtüştüğünü ve anlamı pekiştirdiğini söyleyebiliriz. Tabi bununla kalsa iyi! Iglesia bir muziplik daha yapıp Peder Vergara’ya silah depolatıyor. Kutsal suda yıkanmış kurşunların yaratıkları hedef aldığı, ibadethaneden ziyade cephaneliğe benzeyen bir kilise. Kurumun ciddiyet başka nasıl zedelenebilirdi?! İspanyol sineması uzun dönem Franco faşizmiyle yönetildiğinden midir bilinmez dine eleştirel bakışlar getiriyor. Bunuel ve Almodovar başta olmak üzere dünya çapında ün yapmış birçok İspanyol yönetmenin kiliseyle bizzat ilgilenmesi dikkat çekici… Tarzları birbirine benzemeyen, dönemleri örtüşmeyen bu iki isme Iglesia’yı da ekleyebiliriz. Ancak Iglesia’nın diğer İspanyol alaycılardan farkı küresel bir sinema dili yakalaması ve kiliseyle hesaplaşmayı kilisenin iç hesaplaşması vasıtasıyla çarpık bir düzlemde gözler önüne sermesi. Iglesia dini kurtarmak için bir çuval inciri boca edenleri görünür kılıyor ve böylelikle sulu, B sınıf süsü verilmiş filmlerinde kiliseyi yalnızca ilerlemenin önüne konmuş nesne (bir tür takoz) biçiminde değerlendirmeyip onun ha bire kendini ve toplumu oyan, kuruluş heyecanını yitirmiş, güçten düşmüş bir özne (bir tür havası inmiş bir teker) olduğunu da dile getiriyor.

Rahip Vergara rolünde Eduard Fernandes‘i izliyoruz

Iglesia’nın çevrimiçi platformlarla imtihanı

Bu kadar (sevilen sanatçıyı) aklama gayreti yeter! Gelelim zurnanın zırt dediği yere! Kimse 30 Monedas’ı dinin açmazlarını teşhir eden yanlarıyla izlemek zorunda falan değil. Mevzu bahis dizi nihayetinde ticari bir seyirlik ve müşterisini memnun etmek zorunda yani bir bakıma müşteri “her zaman haklı” çıkacak ki dükkandan ayağını kesmesin zira müşteriyi dolandırırsanız bunu genellikle duymaz ama onu haksız bulursanız işte o zaman selamı sabahı keser! Şaka bir yana Iglesia’nın tarzına aşina olmayanları da küstürmemesi gerekiyor. Nedir ki 30 Monedas son bölümlere doğru inandırıcılığını tamamen yitiriyor. Belli bir eksende kalmayışının bu kayıpta payı büyük. Güçlü bir konu seçerek işe koyulan dizi şeytanın elçisini ucuz numaralara sevk edince tüm ciddiyetini yitiriyor. Kasabaya gelen Peder Angel büyüler yapıyor, birilerini ayartıyor, şuydu buydu derken dünyanın (iyilikten kötülüğe) devir teslim törenine hazırlanılıyor. Avrupa’nın her yerinden makam araçlarıyla paralel din adamları geliyor ve kendi günahlarına hapsedilen kasaba büyük bir dönüşüme şahit oluyor. Oysa yaratıklı, aksiyonlu, büyülü, uçup kaçmalı inandırıcılık yitiminin daha doğru bir deyişle doğaüstü kararlılığın ucuzlaştırılarak ikinci plana atılmasının ötesinde kasaba sosyal yaşamına dair bilgi de aktarılmıyor.

Sahnede karanlık tarafın pederlerinden biri çok bacaklı bir yaratığa dönüşmüş halde Vergara’yı kovalıyor

Kadınları Elena’yı çekiştirip erkekleri yer yer maço eğilimler sergilerken çoğu zaman umursamaz bir tavır takınan kasaba halkının en belirgin günahı galeyana gelerek yargısız infaza kalkışmaları. Büyü etkisi altında veteriner kliğini kundaklayan halk üstelik bu eylemlerine dair göstermelik bir vicdan azabı da duyuyor. Öyleyse anlatının ne mistik ne psikolojik bağlamda kitle isterisini karşılamadığını ve mevcut olay örgüsünü kendi eliyle sakatladığını söyleyebiliriz. Ancak defalarca belirttiğim gibi bu durumu yönetmenin doğal ilgisizliğine, rahat tavrına bağlıyorum. Iglesia işlediği kasaba halkına benzer şekilde içine düştüğü durumu umursamıyor. 30 Monedas’a dair sözü burada bağlayalım. İkinci sezona kapı aralayarak biten dizi Iglesia’nın kılıcını kuşansa bile rahatça at sürebileceği bir yapım değil. Bu sektörde maalesef belli dinamiklere bağlı kalınmadığı takdirde burun kıvrılacak işlere imza atılıyor. 30 Monedas da yönetmene yakışmış ama Iglesia bu dizisiyle çevrimiçi platformlara pek uyum sağlayamamış görünüyor.

Haydar Ali Albayrak

Görülmüştür, Silinmiştir ve Susulmuştur

Serhat Karaaslan‘ın yazıp yönettiği, başrollerini Berkay Ateş ile Saadet Işıl Aksoy‘un paylaştığı Görülmüştür Netflix’te yayınlandı. 2019’da Başka Sinema dağıtımıyla gösterime giren filmi vizyondayken izleyememiştim. Yıllar sonra denk gelip izlediğim Görülmüştür olgun dili ve politik yönüyle dikkat çekiyor.

Görülmüş ve görüşülmüştür! Kabinlerde elde ahize dert yanmak. Bir konuşup bin susmak… Önde Selma rolünde Saadet Işıl Aksoy, ardında kara bir leke gibi kayınpeder (Kevork Türker)

Görülmüştür işe yeni başlayan Zakir (Ateş) adında bir gardiyanın denetlemek için okuduğu mektuplarda bir aile dramı sezmesi üzerinden ilerliyor. Mektupları okumakla yetinmeyip kapalı görüşleri de izleyen Zakir sürekli yeni bilgiler edinir. Çalıştığı hapishanede mahkum olan genç adamın eşi Selma (Aksoy) kayınpederinden (Kevork Türker) hamiledir ve bu durumu görüşlere geldiğinde beline korse sararak saklamaktadır. Giderek olayların içine dalan Zakir Selma’nın mağduriyetine ve sessizliğine ortak olur. Ancak gardiyan derdini haykırıp da bozmaya çalıştıkça sessizlik daha büyür ve çember etrafını daha sıkı sarar. Bu yönüyle Görülmüştür özgürlük sorununun sistemden kaynaklandığını ve içeri-dışarı ayrımının bir süre sonra silindiğini gözler önüne seriyor. Bu sistem öyle güçlüdür ki yaratıcı yazarlık kursuna giden Zakir’e “yazılanları silmek” gibi bir görev vermekte, yaşamayı arzulayan bir genci üzerindeki üniformayla kapana kısıp sessizliğe terk etmektedir.

İçerideki dışarı ve dışarıdaki içeri

Öncelikle filmdeki içeri-dışarı çelişkisine değinmek istiyorum. İlgi çekici noktalardan birisi bu… Hapishanenin görevlilerle bilhassa infaz koruma memuru denen gardiyanlarla anlatılması şüphesiz tek taraflı bir bakış ortaya koyuyor. İçeriyi de dışarı ile gözlemlemiş oluyoruz çünkü “içerideki dışarı” biçiminde ele alabileceğimiz bu gardiyanlar yemekhanede yemek yiyor (kamusal alandan faydalanabiliyor), mesai sona erdiğinde servise binip evine gidiyor (kapitalizmin “boş zaman-leisure” kavramını dilediğince değerlendirebiliyor) yahut yazarlık kursuna gitmek gibi sistemin lüks sayılabilecek bireysel ihtiyaçlarını giderebiliyor. Diğer yandan “dışarıdaki dışarı” ise mevcut toplumsal ilişkilere sıkışmış ve mağduriyete açık bir yaşam sürüyor. Görülmüştür Zakir ile içerideki dışarı’yı, Selma ile dışarıdaki dışarı’yı temsil ediyor diyebiliriz. Ancak dışarının içeriye dönüştüğü koşullar da söz konusu… Cezaevleri “pembe oda” uygulaması ile özel aile görüşlerine izin verirken sosyal yaşam kadının ağzını dahi açamadığı bir cendereyi andırıyor. Böylece Selma’nın yaşam pratiğine bir anlamda “dışarıdaki içeri” ifadesi yakıştırılabilir. Görülmüştür’de dışarısı yalnızca Selma’nın cehennemiyle açıklanmamış, Zakir’in kuruntulu annesi (Füsun Demirel) de adeta bir hapishane inşa etmiş kendine ve elbet oğluna. Yoksul bir mahallede yaşayan Zakir hırsızlıklara karşı çelik kapının yetmediği, demir parmaklıklarla ek önlemlerin alındığı bir dairede yaşıyor. Anne bu demir doğramayı sürekli kilitli tutuyor. Üstelik kapının kilitlenmediği o nadir anlarda bile anahtarı soruyor Zakir. Bu durum sistemin çıkış izni almaya şartlandırışını, kurduğu baskıyı yansıtıyor ve meseleyi içerideki fiziki tutsaklıktan öteye vardırıyor. Annenin Zakir’e pranga oluşunun yanı sıra sınıfsal kısıtların yakıcılığını atlamamak lazım. Zakir bir yoksulluk alameti olan ıslak tuvalet terliğine basınca çorabını kurutmadan evden çıkamıyor. Islanan çorabını öyle çorap değiştirir gibi değiştiremiyor yani! Yazarlık kursunda Zakir’den hoşlanan Emel’in yaklaşımı da ilginç. Emel (İpek Türktan) kadın-erkek ilişkilerine hayli modern yaklaşıyor, arkadaşlık kuruyor, flörtleşiyor ancak o da baskıyı bir biçimde hissediyor. Zakir’i uzun zaman sivil polis zannetmesi polisiye romanlar sevmesiyle açıklanamaz. Emel sürekli izlenen bir toplumun kurbanı… Polisiye türü de yaratan dikiz kültürü iyiden iyiye yerleşmiş.

Anne rolünde Füsun Demirel‘i izliyoruz. İçerideki gardiyanlık dışarıda tutsaklığa ve bir çeşit yarılmaya dönüşmüş: Anne not defterine bakarken oğlu Zakir kitap okuyor

Yazmak, görmek ve silmek üzerine: Hepimizin bir şeyler karaladığı o yerde…

Filmde Zakir’in yazarlık atölyesine gidişini kör göze parmak değerlendirenler çıkacaktır zira mesele öyle yorumlanabilir. Okumanın tam karşısına yazmayı, yapmanın karşısına yıkmayı, silmeyi yerleştirmek mesajın altını çizmek bakımından akla gelebilecek ilk dış müdahale… Zakir bir yandan anlamı budarken, atölyedeki hocasının “laf kalabalığının özü gölgelediği” şeklindeki görüşlerinde de ifade ettiği üzere anlamı yakalayıp ortadan kaldırırken bir yandan kendi anlamını bulmaya çalışıyor ve bu çaba kışkırtıcı bir rol oynuyor. Bir şeyler yazdığımızda “bir şeyler karaladık” demez miyiz? Tevazu gösterme niyetimizle birlikte bir şeyleri gerçekten karaladığımız, anlamında uzlaşılmış işaretleri kendimize göre dizip yeni anlamlar yarattığımız söylenemez mi? Zakir de kendince ve kendi dünyasına dair bir şeyler karalarken mahkum yakınlarının karalamalarını yok edip laf kalabalığı’na çeviriyor. Karaaslan’ın filminde yaratı ve yok ediş (sansür) süreci, yapıcı ve yıkıcı motivasyonlar bütünleşerek anlam kargaşasının bertaraf edilip buna karşın bir şikayette dahi bulunamayarak mutlak suskunluğa, büyük bir hapishaneye sığındığımız atmosferi kuruyor ve bir noktadan sonra yazmak ile karalamak, anlamak ile anlatmak arasındaki köprüler tamamen yıkılıyor. Zakir’in yaşadıklarını kurmaca sayıp kendi öyküsünü karalaması varoluşundan caydığı bir tercihi gündeme getiriyor. Var olma kaygısı kaybolunca kalemin içindeki mürekkebin işlevi, hizmet ettiği amaç da anlamını yitiriyor. Bu saatten sonra ha çizmiş ha karalamış pek önemi kalmıyor.

Selma özgürlük gibi tutsaklık sorununun da toplumsal bir boyuta kazandığını gözler önüne seriyor. Eşi “içeride” her şeyden habersiz buna karşın kendisi “dışarıda” her şeye maruz ve suskun…

Adaletin bu mu dünya? -Evet, ne olmuş yani!

Görülmüştür’ün politize olduğu nokta özgürlük sorunun ötesinde adalet kavramını da tartıştırması. Film bu konuda büyük sözler etmeden yorumu daha çok seyirciye bırakıyor. Yargının toplumsal meselelerde devre dışı kaldığı koşullara tanık oluyor, karakolundan savcılığına tam bir aymazlık sergilenirken kendi halinde bir gardiyanın adalet arayışını ibretle izliyoruz. Hemen her karede rastladığımız üniforma ve soğuk damgaların, dahası güvenlik kameralarının korku yaymaktan başka bir işe yaramadığı, gerçek yaşamda karşılık bulamadığı anlaşılıyor. Komiserin Zakir’e çıkışarak “utanmıyor musun iftira atmaya, bir de devlet memuru olacaksın” deyişi tam anlamıyla bir güler misin ağlar mısın vakası… Şüphelerin üzerine gitmeyen, gerektiği zaman gerektiği kişinin ifadesine başvurmayan, sadece silen karalayan, ayrımcılık yapan ve bol bol dikizleyen bir adalet anlayışı var karşımızda. “Adaletin bu mu dünya” diye sorarsak aldığımız yanıt hiç değişmiyor: “Evet, adaletim bu! Sıradaki!”

Hemşire Emel (İpek Türktan) yazarlık atölyesinde tanıştığı Zakir’in sivil polis olabileceğinden şüphelenir. Polisiyelere meraklıdır, edebiyata düşkündür! Günün sonunda kendisini Zakir’in adalet arayışında sürüklenirken bulur.

Oyunculuklar görülmüş fakat susulmuştur!

Filmdeki oyunculuklara ve anlatıya da kabaca değineceğim. Sağlık ocağında çalıştığını söyleyen Emel’in ilerleyen sahnelerde tam teşekküllü bir hastanede görünmesi gibi küçük hataları saymazsak meseleyi çetrefilleştirmeyen ama basite de kaçmadan anlatan bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu belirtelim. Kararında, olgun bir politik film Görülmüştür; ki sinemamız bu alanda pek başarılı değil maalesef. Distopyayı yahut kırsalı işin içine katmadan politik söz söyleyemeyen, aciz bir sinema diline sahibiz. Hatta lal olmuş bir dile… Görülmüştür iki cepheye de kaymaksızın üslubunu bağımsız bir çerçevede kuruyor. Hapishanenin sert ve köşeli bir mekân olması filmin elini kolaylaştırsa da kent yoksulluğuna değinmek cesur hamle doğrusu… Karaaslan ilk uzun metraj denemesinde bunu başarmış ancak Zakir’in yaşadığı dairenin bir çeşit hapishaneye çevrilerek özgürlük sorununun basit ama etkili bir biçimde tartışmaya açılmasına karşın aynada kendine bakmak ve güvenlik kameralarına sık başvurmak gibi politik gerilim klişelerine de kaçılmış. 

İşe yeni başlamış ve biraz da gönülsüz Zakir (Berkay Ateş) üniformadan pek hazzetmiyor ancak arsız meslektaşı İsmet (Erdem Şenocak) onunla aynı fikirde değil, dahası aynı hiçbir şeyde değil! İsmet’e dair ne varsa Zakir’e yabancı. Zakir ise İsmet’lerin dünyasında kayıp…

Oyunculuklarda ise suskunluğun başrol oynadığını söyleyebiliriz. Susmak görüp sessiz kalmak gibi bir anlam da taşıyor. Selma’nın gerek görüş kabininde gerek minibüste kısık sesle konuşup derdini beden diliyle açması, örneğin boynundaki darp izlerini göstermesi ve bir yönüyle “ifadeye zorlandığı” karakolda dahi başını eğmesi Görülmüştür’ün oyunculuklarını susulmuştur’a taşıyor. Selma rolündeki Saadet Işıl Aksoy derin bakışlarıyla konuşmasına lüzum duyulmayan bir oyuncu… Bu suskunluğa Zakir’i canlandıran Berkay Ateş’in canlı fakat bir o kadar kapalı arayışı da ekleniyor. Ateş film boyunca konuşmaktan ziyade susmaya ihtiyaç duyuyor. Emin Alper‘in Abluka filmindeki rolüne benzer bir rolde Ateş, burada tabi daha bir atik… Atmosfer filmlerinin hakkını veriyor. Yan rollerde ise öne çıkan bir oyunculuktan söz edemeyiz, büyük ölçüde atmosfere uyum sağlandığını görüyoruz. Açıkçası oyunun parçası olabilen iki yardımcı oyuncu var: Füsun Demirel ve İpek Türktan. Tecrübeli oyuncular, rollerinin hakkını teslim etmişler. Müfit Kayacan, Banu Fotocan, Muttalip Müjdeci gibi isimler de sanat filmlerinin arananları oldular. Gardiyan kadrosunda dikkat çeken isim Erdem Şenocak şüphesiz. Şenocak yıllardır Oğuz Atay‘ın romanından uyarlanan Tehlikeli Oyunlar‘da rol alıyor. Tek başına sahneyi dolduran, Hikmet Benol gibi bir karakterin altından kalkabilen oyuncunun gardiyan İsmet’e de kendine özgü bir hava katması kaçınılmaz. İsmet hafif sarkık bıyıkları, geriye yatırdığı saçları ve ansızın bir yerlerden çıkması ile filmdeki resmi ideolojinin lakayt yorumu olarak nitelendirilebilir. Hem lakayt hem resmi… O her haltı yiyebilir ama ona karşı gelinmez bir çizgide… Görülmüştür de devletin gözü olduğunuz müddetçe her şeyi dinleyip hissedebileceğiniz, her adımı, her duyguyu, satırı görebileceğiniz bir dünyayı betimliyor. Devletin gözü üzerinize düşerse işte o zaman yandığınızın resmi! Kendinize mahkum ediliyor, gardiyanı oluyorsunuz ömrünüzün. İçeride, dışarıda, adaletsiz ve sevimsiz…

Haydar Ali Albayrak