Bu pazartesi ve her pazartesi bu adreste yayındayız. Hiç basılmamış çimlerden yola çıkıyor, pazartesi akşamlarınıza buhran olmaya geliyoruz. “Yarın yine yaşam var” telinden tınbetın aktarıyoruz efendim. Kendimiz çalıp feleğe fatura ederek çırpmıyoruz. Lütfen! Rica ederiz! Güfte ve vurgu bize ait, alıcınızın hayal kırıklığıyla oynamayınız.
ahval-i adiye
Ben bir yazar değil fakat bir delüzyon vakanüvisiyim. Ve bir yüksek kaldırım mühendisi… Mühendislik harikası balkonumda sınırsız yerli turistim! Gezmek yerine otelden ayrılmamayı yeğlerim. Balkonumda yok yoktur! Hiç çizim yapmam ama bir çizim masam bile var. Sanırım düşünceli bir otele düştüm! Şahsım hakkında kafa yormuşlar. “Yazarçizer” demiş, “Yazar belki ama ya çizerse,” demişler ve bir çizim masası koymuşlar balkonuma… Böylece… Burası bir ardiye olmadığına göre konforum gözetilmiş besbelli… Sonra bir döner sandalye bir de kullanmadığım portmanto… Yanlış duymadınız! Balkonumda… Ağzıma burnuma uzanan, beni hapşırtan dallar, mevsime göre taze, yeni yeşermiş yapraklar tutulmuş aylar. Sene-i devriyelere mahsus yıldız kayma gösterileri ve hayvan severler basar oteli, zira maytaplar kuşları öldürüyormuş. Ben yadırgarım durumu bittabi. Hayvan severler benim bildiğim kedi-köpek severler. Yani sokak hayvanlarını, yardıma muhtaç olanları… Ötesine karışmazlar pek… Kendi ekosisteminde avcıyken av olanlara ilişmezler… Benim bildiğim hayvan severler sivri sinekleri öldürür, meleyen kuzularınsa başlarını okşarlar. Yani ortada bir baş varsa anlamlıdır hayvan severlere… Bir baş iki kanat, keskin bir çift göz, az hırpalanmış, sigara içilmemiş, memurdan taşlık taşıyan hayvanata ilgi göstermezler. Hepsi bir yana bir kuşun bizden medet umduğunu sanmam. Gölge etmeyelim yeter… Ki istesek de gölge edemeyiz bir kuşa, o konmadıkça yere. Malum sebeplerden ötürü… Biz kuşları hep uçar sanırız, yorulmaz sanırız, iki yol uçunca nefesleri kesilmez, belleri kopmaz sanırız. Kuşlar arada bir sıçarlar okul ceketimize, bizler düşlerimizde görmezken aksakallı dedeyi, piyango biletinin talihli numarasını ve altılıyı ve üstüne vazife olmamasına rağmen ganyanı dahi çıtlatır onlar. “Hah şöyle” deriz lacivert ceketimizi silerken “Aynı bokun laciverti bu işte! Hah şöyle kuş, hah şöyle, yola in!” Öyle sepet sallamakla olmaz bu işler. Kuş pisliğinin hangi rakamları işaret ettiğine bakarız. Ama ben çıkmam otel odamdan, buz kesmiş sahte kahveler içerim. Gerçek dışı kahvelerdir bunlar. Zira kahve Yemen’den gelir; içeriden, mutfaktan falan değil. Hadi bilemedin Latin’den, bilemedin… Bilemedim, başka sorum yok kendime.
ve
Her şey benim bir yazar ile karıştırılmam neticesinde başladı. O ilk kurşun sıkıldı böyle… İlk kurşunun balkondaki bedene isabet edişi ve “Ah yorulmuşum,” demem, “Vurulmuşum,” diyeceğime… Soluklanayım derken soluğumun kesilmesi… Neden talihsizlikler bırakmıyor yakamı? Üstelik kuş sıçsa da aynı yakaya. Neden dönmüyor talihim döner sandalye gibi, söner göğün nuru gibi sönmüyor yüzüme tutulan lazer ve güneş, sönmüyor neden? Beni hangi yazar ile karıştırmış olabilirler? Yani bir yazarın karıştırılması kolay mı? Asıl mesele balkonuma bir çizer masası koymaları… Ben bu nezakete borcumu nasıl ödeyeceğim? Nezaket bizim çiçekçi! Daha evvel takdim etmediysem büyük ayıp etmişim. Şöyle büyük bir demet çiçek ile hatırınızı tamir edeyim. 15-16! Tane papatya… Sol baştan sayın geriye! On altı tı tı tı tı tı tı tı… On altı tı tı tı tı tı tı… Nesini anlamadınız papatyalar, tane tane konuşun, permüte permüte… Siz hep bir ağızdan konuşunca zehirleniyorum! Duyamıyorum ölmeye yakın, boynum kıldan önce son sürat dönüyor, dönüyor bu kaza geliyorum demez fakat kim koydu nezaketi köprünün ortasına. Alın, alın onu oradan! Ama benim gibi mahcup, utanç denizinde çup çup yüzme öğrenmiş, alnı karışlanıp çorbası karıştırılmış bir yazara gösterilen ihtimam dudak uçuklatıyor ve fiyatı sorduğumda aldığım cevap: “Müesseseden efendim, müesseseden…” oluyor. “Sizden para alacak değiliz. Bir dahaki romanınızda bizden söz edersiniz!” diyor bonkör görevli… “Olur biter…” Olur biter… Olan bitiyor zaten maksat işiniz görülsün… Ama işte kaynaklar kısıtlı… Bir dahaki filmim olsa onlara küçük bir rol verirdim. Bir dahaki dilimim olsa kıyak olanı oburluğumdan saklar onlara verirdim. İyi de onlar kaç kişi? Koca oteli nasıl doyurayım? O da ayrı bir konu ayrı bir hikâye ve başlığı bozuk musluğu bozuk bu otelin suyu akmıyor ya da garezleri bana! Yüzüme gülüp yazar diye suyumu kesmeleri garibimden öte nasıl da dileniyorum lobide! Ahizeyi kaldırıyorum ses yok. Uzun bir dııııt… Kablo da kesilmemiş, bu işte bir pil yeniği var! Bir de bakıyorum ki telefon pille çalışıyor. Hani şu evin içinde gezdirilenlerden telefon. Yuvasından şarj olmuyor da pille çalışıyor. Ne tuhaf… Pilinin bitmesi normal, pille çalışması tuhaf… Ama zaten çalışmıyor… Pili bitmiş olmalı.
Bu odada telefon çalışmıyor. Bozuk telefon günde iki kez çalarmış, postacı kapıyı iki kez çalarmış, bu hiç çalmıyor, güvercinlerden haber yok, şans dağıtmakla meşguller. Sular deseniz akmıyor, nehirler çağlamıyor, hidroelektrik bir mesele sonucunda. Elektriği de dün bağladılar, konfor sanmayın, o da bir seyyar lamba. Size en tuhafını söyleyeyim, çizim masasında yemek yememden de tuhaf… Odamı bir yabancıyla paylaşıyorum, adı Rauf ve adını biliyorum, demek ki ona dair yabancılık çekmiyorum hiç. Âlem adamım ha! Rauf’u kuşlar büyütmüş. “Kurtlar olmasın,” dedim, “Ayılar olmasın,” dedim, “Olmasın,” dedi; “Kuşlar analık babalık etti bana,” dedi, “Onlar sayesinde yeryüzünde görmediğim yer kalmadı“. Rauf’un anne babası göçmen mi? Rauf bir insan olarak doğmuş, acemiliği bir tavan arasında ve bir bina çatısında yapmış, ustalığa kanat çırpmış sonra, yuvadan uçmuş ve konmuş benim odama.
“Konuş ulan,” diyorum. “Sen konuş ulan,” diyor: “İnsan sohbetine hasret kaldım“.
“İyi de” diyorum, “Arkadaş, ben insan değilim ki“.
“Olsun,” diyor, “İnsana benziyorsun, kâfi… Hem ağzın da laf yapıyor, bakma!“.
Ağzıma bakıyorum o vakit. Bakamıyormuşum meğer, anatomimiz uygun olunca bize dönecekmiş. İlk sıradaki talepkârmışız kendisine bakmak için bekleyenler arasında. Umulmadık bir yaya trafiği ve anlamsız bir nemin yanı sıra bugün de herkes ve her şey nasıl bir baş dönmesi içinde; içli ve nakşedilmiş, bak şey edilmiş, ilgiye mazhar, dikkate şayan, bal kabağı saat kaç oldu denilmiş. Nihayetinde Rauf konuş(tu) dedi benle. Lal kaç oldu dilim. “Hımm… Geç kaldım,” dedi Rauf. Ceketini aldı, kuş ona da şans dilemişti. Rauf tam kapıdan girerken döndü bana ve dedi ki “Bugün de dönen dönene! Ama konumuz bu değil, daha acil bir konuyu görüşeceğiz. Beni kuşlar büyüttü, ona ne şüphe! Fakat sana yalan söyledim. Ben bir kuş pisliğiyim ceketinde ve otel görevlisi götürüyor beni kuru temizlemeciye…“
2015
Haydar Ali Albayrak








