Türk Sinemasından Otel Manzarası

Yeşilçam’dan günümüze Türk sinemasına birçok filme ev sahipliği yapmıştır oteller. Kimi baştan sona otelde geçer kimi birkaç sahnesiyle seyircide iz bırakır. Kimi otelin hikâyesidir sanki kimi anlatıda anahtar bir rol üstlenir. “Evcil” diyebileceğimiz diğer bir deyişle dış mekânlarda huzurun ancak iç mekânların varlığıyla garanti altına alındığı dolayısıyla serkeşliğin, bohemliğin pek barınamadığı bir anlatıya yaslanan; yine büyük ölçüde muhafazakâr kodlara dayalı sinemamızda otel, “ev”in karşıtıdır, yerelliğin tam karşısında durur fakat aynı zamanda geçici bir sığınma evine benzer ve “Kapı gece 12’de kapanır”.

Birçok filmdeyse tatil parantezi içinde ve sınırsız arzuların fütursuz eğlenme pratiğinde ortaya çıktığı yahut şehirden, bazen de şehirle özdeşleşmiş, aile dâhil tüm kurumsal yapılardan kaçışın cisimleştiği yerdir. Otel odalarında kafa dinlenir, gönül eğlendirilir; lobilerde misafirler süzülür… Görüşülür konuşulur ve herkesin “misafir” olduğu bu yerden ev özlenir, geri dönülür. Evi temsil eden değerlerin her daim galip geldiği deplasmandır oteller. Bu sebepten Türk sinemasında oteller şayet orada kalınıyorsa en hafif deyişle nötr ama uyandırdığı duygular bakımından kaçınılmaz olarak gama kasvete kesen yerlerdir. Düzeni otelde kuranları sadece acılar bekler.

Eşkiya filminden…

Bu yazıda hepsine yer veremesek de bazı örnekleri anacak, Türk sinemasının otele konukluğundan kesitler aktarmaya çalışacağız.

YEŞİLÇAM’IN BALAYLARI

Yeşilçam’ın otellere bakışı kaçış filmlerinin karakteristik özelliği ve dönemin büyük şehirlere göç gerçekliğiyle birlikte bekârlık teması etrafında biçimlenmiş ve otel odaları tatlı balaylarının geçtiği veya İstanbul’a gelindiğinde bir bakıma sığınılan karşımıza çıkmıştır. Bu filmler aynı zamanda büyük otellerin reklamını yaparken mekânlar İstanbul’dan Ege kıyılarına, Bursa’ya çeşitlilik gösterir.

Evli Mi Bekâr Mı (1951)

Uzun metraj ilk renkli Türk filmi Muhsin Ertuğrul’un 1953’te yönettiği Halıcı Kız kabul edilir. Oysa yönetmenin Yapı Kredi sponsorluğunda çektiği ve reklam filmi niteliğindeki Evli Mi Bekâr Mı 1951 yapımıdır ve renklidir. Başrollerini dönemin genç komedyeni olarak ünlenmiş Münir Özkul ile Suna Pekuysal’ın paylaştığı film pek fazla anılmaz, ilkler arasında yer almaz.

Münir Özkul’u başrolde izlediğimiz Evli Mi Bekâr Mı filmi bir bankanın reklamını yaparken aynı zamanda Bursa’da bulunan Çelik Palas’ı da tanıtır.

Baştan sona Bursa’nın simge otellerinden Çelik Palas’ta geçen filmde Özkul ile Pekuysal tatil yapmaya gelmiş bir çifti canlandırır. Her şeye burnunu sokan otel müşterileri ve işgüzar çalışanlar derken bir türlü rahat yüzü görmeyen çiftin evli mi yoksa bekâr mı olduğu merak edilir. Filmde otel, reklam içinde reklam konusudur ve kamusal alanda medeni duruma yaklaşım 50’ler Türkiye’sinde komedi aracılığıyla tartışılır. Evli Mi Bekâr Mı bu yönüyle star sinemasının izini sürerek “aile ve ev” yanında saf tutacak Yeşilçam’ın da ayak seslerini duyurur.

Ver Elini İstanbul (1962)

Atillâ İlhan’ın yazıp Aydın Arakon’un yönettiği Ver Elini İstanbul, kötü adam ve kadınların cirit attığı, iyi olma savaşının verildiği 1962 yapımı bir film. İstanbul göçün adresi. Göçenler şehirde tutunma savaşı veriyor. Belalara bulaşıyor, dürüst kalmaya, şehrin çapraz ateşinden yara almandan kurtulmaya çalışıyor. Okuldaki numarasından hareketle adının başına “21” numarasını alan, sanat mektebini yarıda bırakıp gayrimeşru işlere dalmış bıçkın delikanlı Kemal, İstanbul’a büyük hayallerle gelir. Bir otele yerleşip Saatçi Cabbar’ı beklemeye başlar. Zamanla âşık olan, başına türlü işler gelen ve kanundışı bir hayattan vazgeçen Ali için otel şehrin öteki yüzünü gösteren bir perdedir. Taşı toprağı altın İstanbul, otel odaları dersliğe dönüşmüş bir şehirdir Ali’ye…

Filmde İstanbul’a gelen “21 Kemal” kendisine verilen adrese, Büyük Balkan Otel’e gider.

Büyük Balkan Otel her telden çalan insanları ağırlar. Feriköylü futbolcu Yılmaz’dan, Aysel’e… At yarışı düşkünü Haydar’dan orta oyuncu Niyazi’ye… Bu yönüyle de otel ahalisini 60’larda, zengin bir biçimde işleyerek “kesişen hayatlar” anlatısının erken ve zengin bir örneğini sunar.

İlk Göz Ağrısı (1963)

Nejat Saydam’ın yönettiği film tipik bir Yeşilçam filmi. Yıldızı bol, karakter oyuncusu bol… Entrikası basit… Kovalaması var, yakalaması var! Ayhan Işık ile Belgin Doruk’un başrolleri paylaştığı filmde araya giren kara kediyi ise pek alışık olmadığımız üzere Suna Pekuysal canlandırmakta.

Eşi Aysel bir uçak kazasında kaybolunca acılarını sarıp Nuran’la evlenen Turgut balayına çıktığında tatsız bir sürprizle karşılaşır. Aysel dönmüş, sorup soruşturup izini bulmuştur. Çiçeği burnunda çifti otel odasına kadar takip eden Aysel, Turgut’u tam anlamıyla iki arada bir derede bırakır. Yan yana otel odalarında eski ve yeni eşlerini teskin etmeye çabalayan Turgut yorgun düşer. Eski göz ağrısı yeni baş ağrısına dönüşmüştür!

Film Yeşilçam güldürülerinde otel odalarının kullanımına dair bir kılavuz niteliği taşıyor. 60’lar ve 70’ler boyunca izlediğimiz yerli komediler de, oteller birbirini aldatmak yahut kıskandırmak isteyen eşlerin cemiyetin göz hapsine rağmen biricik adresi oluyor.

Filmin 1965 tarihli Bir Koltukta İki Karpuz adında bir yeniden yapımının bulunduğunu da not düşelim. Vahi Öz’ün kadroya eklenip çapkın koca rolünde boy göstermesiyle komedi dozu artan bu film bir saatten kısa olduğu için otelde geçen süre de kısalmış.

Bir Koltukta İki Karpuz filminde Ayhan Işık’ın yerini Vahi Öz alırken Belgin Doruk’un rolünde ise Neriman Köksal’ı izliyoruz. Suna Pekuysal’ın canlandırdığı karakter değişmemiş.

Cici Gelin (1967)

Yeşilçam’ın otelleri demişken Sarıyer sahilinin simgelerinden meşhur Tarabya Oteli’ni anmadan geçmeyelim! Birçok filmde ucundan kıyısından yahut koridorlarından lobisinden gördüğümüz otel, bir aksiyon komedi olan Cici Gelin’de de finalin o gülünç gerilimini ağırlamakta.

Cüneyt Arkın (Orhan), Filiz Akın (Filiz) ile Öztürk Serengil’in (Tayfur) başrolleri paylaştığı filmde kahramanlarımız finale doğru polis takibi altındaki bir çete tarafından otele kaçırılıp sorgulanırlar. Burada işkencelere maruz kalan kahramanlar direnç gösterip canlarını kurtarır. Filiz otel asansörüne doğru yürürken “Ne güzel otelmiş” diyerek hayranlığını saklayamaz.

Cici Gelin filminde kahramanlarımız bir çeteyi çökertmek üzere Sarıyer sahilinde bulunan Tarabya Otel’e geliyorlar.

Bülent Oran’ın yazıp Nuri Ergün’ün yönettiği film sık sık aksiyon sahnelerinde karşımıza çıkan otel koridorlarını bir kez daha arşınlatır.

Sivri Akıllılar (1977)

Yeşilçam’da baş kahramanların bir otelde çalıştığı az sayıda filmden olan Sivri Akıllılar‘ı Yaşar Seriner’le birlikte Zeki Alasya yazmış. Alasya yönetmen koltuğuna da otururken başrolü Metin Akpınar’la paylaşmış. Zeki ile Metin türlü sakarlıkları ve muziplikleriyle amirinden müşterisine çalıştıkları otele kök söktüren iki genç. Sevdi mi gönülden seviyor, kızdı mı çocukça kızıyorlar. Dayanışmadan sevgiye 70’ler Yeşilçam’ında yüksek dozda rastlanan kaynaşmış geniş aile ve mahalle anlatılarının tüm gerekliliklerini yerine getiriyorlar. Otelde arkadaşlarına atılan hırsızlık iftirasını temizlemeye çalışan ikili çözmeye çalıştıkça daha dolanıyorsa da günün sonunda Yeşilçam komedilerinin tabiatı gereği alınlarının akıyla çıkıyorlar yaşam kavgasından. Metin ile Zeki’nin samimiyet dersi verdiği film Urla’daki Nebioğlu Tatil Köyü’nde geçiyor.

Sivri Akıllılar‘ın önemi filmin kahramanlarının otel çalışanı olması.

Ne Olacak Şimdi? (1979)

70’lerin sonlarına doğru Atıf Yılmaz’ın çektiği filmin senaryosu ise özellikle kalabalık kadrolu güldürüleri köpürtmekte mahir Yeşilçam senaristlerinden Sadık Şendil’e ait. Bu iki isme Şener Şen, Nevra Serezli ve Perran Kutman eşlik ediyorlar. Hatta “tükür babanın suratına” repliği de bu filmden… Ancak film için şöhretinin ilk basamaklarında olan Levent Kırca’nın oyunculuk iştahını en başa yazmalı.

İki avukatla geçimsiz bir çiftin ilişkisini işleyen film boşanma davası boyunca iniş çıkışlara sahne oluyor. Kırca’nın canlandırdığı Orhan Tamer, Serezli’nin canlandırdığı Avukat Özden Aksüt’le kısa sürede evliliğe uzanan fırtınalı bir aşka tutulur. Meslektaş olmalarına rağmen aralarında sınıfsal ve kültürel bir ayrım bulunan çiftin evlilikteki ilk sınavları da Uludağ’da, balayında veriliyor. Özden’in şatafatlı ve kalabalık çevresine ayak uyduramayan Orhan kıskançlık nöbetlerine tutuluyor.

Orhan (Levent Kırca) balayını Uludağ’da lüks bir otelde geçirirken eşi Özden’i, zengin ve itibarlı çevresinden dolayı kıskanıyor.

Otel, temsil ettiği kültür ve kış tatilinin sınıfsal pozisyonu itibarıyla ona alışkın olanlara cennet yaşatıp alışık olmayanlara aşağılık kompleksinin reva görüldüğü bir sınava dönüşüyor.

“YENİ TÜRKİYE”NİN LOBİSİNDE

80’ler, Türk sineması için geçiş dönemi sayılabilir. 70’lerde televizyon izleme alışkanlığının yaygınlaşması ve toplumsal gerilimin etkisiyle gerileyen Yeşilçam, 12 Eylül sonrası çökmüştür. Video film kiralama pratiğinin ve özel televizyon kanallarının atağıyla 80’lerin ikinci yarısı ise bir bakıma salonların tasfiyesiyle sonuçlanmış, sinemamız dar bir alana sıkışmıştır. Aslında ilk “festival seyircimiz”in de şekillendiği; giderek genç, entelektüel ve okullu bir kitleye seslenilen bu dönem sinemanın özünün (kitlelerin) hatırlanmasıyla yeni bir boyut kazanmış, bu geçiş genel hatlarıyla iki bakımdan sonuçlanmıştır. Yine 80’lerde kurulan estetik kaygılı sinema dili 90’lar ikinci yarısında Zahit Atam’ın adlandırmasıyla “Yeni Türkiye Sineması”na evrilir ve bu ilk kuşak sanat filmleri, 2000’lere giden yolu açar. Diğer sonuç ise şüphesiz gişe başarısına bağlı olarak salonların yeniden kazanılması, yerli filmlere açılmasıdır. Bu kazanım da 2000’ler ortasına doğru yerli sinemanın özellikle komedi türünde seyirci rekorları kıracağı bir sürece yayılacaktır. 

80’lere ve hem yeni sinema diline uzanan 90’lara baktığımızda otellerin kimliğini tam anlamıyla bulamadığını görürüz. Karamsar bir dilden beslenen ve aileden, evden uzaklığın uğursuzluğunu ideal vatandaş portresinden büsbütün kopuk bir düzlemde kışkırtarak ele alan otel bağlantılı filmler Anayurt Oteli’yle belirirken 90’larda televizyon estetiğine uygun, Zampara Seyfettin’le devam edecek post Yeşilçam eğlenceliklerine de rastlanır.

Kısacası 12 Eylül darbesiyle açılan 80’ler, ülke ekonomisinde bir liberalleşmeyi dayatmakla kalmaz, Türk sinemasında otelleri de oldukça kaotik bir biçimde işler. “Ailenin parçalanışı”na ve buna koşut özel mülkiyetin kana daha hızlı karışmasına yine bu dönemde tanık olunur.

Darbeden sonra uzun yıllar hapis yatan Tarık (Tarık Akan) için şirin bir pansiyon odası bile değişen ülkeyi ve acı hatıraları anımsatır. Boğazı düğümler, kâbuslar gördürür.

Baş Belası (1982)

Zeki-Metin filmlerinde genellikle Metin Akpınar “hırt” rollerde boy gösterir. Kaba kuvveti o kullanır, kabadayılık yapılacaksa o yapar. O, daha semt delikanlısı daha mahallelidir. Zeki Alasya ise süt kuzusu ve çekingendir. Sevdiği kadına açılamaz, hakkını arayamaz. Kartal Tibet’in yönettiği Baş Belası ise bu denklemi baştan sona değiştiriyor. Akpınar romantik bir âşığa dönüşüp Alasya annesi rehin alınarak son bir iş sipariş edilen tetikçi rolünde karşımıza çıkmakta… Tabii Alasya aynı zamanda çok tanınmış bir bestekâr… 

Film boyunca Metin, Zeki’nin başına tatlı bela olurken tüm bu olaylar yan yana iki otel odasında gerçekleşiyor. Çünkü Zeki vurmaya hazırlandığı kişiyi rahat hedef alma için en uygun noktadan oda tutmuş. Kör talih Metin’i yanındaki odaya koymuş! İkilinin çekişmesine sahne olan otel bir de unutulmaz final bırakıyor. Finalde sakat kalacağını öğrenen otel müşterisi bir genç intihar etmek üzere çatıya çıkıyor. Zeki hedefi yerine gencin tahta değneğine nişan alıp onu güvenli bir yere düşürüyor. Geriye duygusal ve komik bir Zeki-Metin filmi kalıyor ve elbette komşu odaların bazen ne kadar rahatsızlık verebileceği gerçeği! Hele sevilmeyen ot burnun dibinde bitiyorsa!

Ses (1986) 

80’lerin ikinci yarısında başlayıp birkaç yıl boyunca etkisi hissedilen “12 Eylül filmleri” furyasına dâhil edebileceğimiz Ses hapisten yeni çıkmış Tarık’ın Bodrum Gümüşlük’te geçirdiği günleri konu alır. 

Zeki Ökten’in yönettiği ve senaryosu dönemin yükselen sinemacılarından Fehmi Yaşar’a ait filmde başrolü Tarık Akan üstlenir. Nur Sürer ona eşlik ederken film Tarık’ın bir akşam gezintisi esnasında işkencecisini sesinden tanımasıyla hareketlenir. 

Ses filminde Gümüşlük, altı yıl önce yani henüz mahpus düşmeden beldeyi ziyaret eden Tarık’a değişmiş gelir. Kahvecilik yapan aynı zamanda pansiyon işleten genç de beldenin çok değiştiğini söyler. Buna karşın Tarık naif bir pansiyonda kalır. Bu oda onun için işkence anılarının canlandığı, kâbuslar gördüğü, derin düşüncelere daldığı bir yerdir. Otel odası, darbe sonrasında neşeli anlamını yitirmiştir. Filmde çok fazla iç mekân çekimine yer verilmez. İçeride yeterince bunalmış olan Tarık’ın özgürlüğe ve insan ilişkilerine yeniden alışma süreci ve işkencecisiyle hesaplaşması öne çıkar.

Anayurt Oteli (1987)

Nazilli’de, Ankara Palas’ta çekilen film önemli edebiyatçılarımızdan Yusuf Atılgan’ın aynı adlı eserinden Ömer Kavur tarafından uyarlandı. Otelin adından andığı tarihlere göndermelerle bezeli olan anlatı baştan sona otel duygusunun yabancılığını, bir ülkenin yakın siyasal geçmişine uzak kalma dürtüsü üzerinden irdelerken ev’i de tartışıyor.

Macit Koper’in canlandırdığı otel kâtibi Zebercet sevgiye hasret, sıkıntı dolu günlerine bir heyecan katar. “Gecikmeli Ankara Treni”yle gelecek gizemli kadının yollarını gözler ancak bu bekleyiş şifa olmaktan çok ruhunu kasıp kavurur, bilinç dışının kapılarını ardına dek açar.

Macit Koper’in güçlü oyunculuğıyla Zebercet Türk sinema tarihinin en özgün karakterleri arasına girmiştir.

Eve dair her şeyin, beklemenin amansızlığında çözülüp kaybolduğu Anayurt Oteli Zebercet’in hayatta kalma mücadelesi ya da çekip gitme çabasının bulanık günlerine eşlik eden gerçek zamanlı bir müze! Anayurt Oteli belki de ne müellifi Yusuf Atılgan’a ne onu filmleştiren Ömer Kavur’a ait. Otel Zebercet’in, tapusuyla değilse de yazgısıyla…

Amerikalı (1993)

12 Eylül zihniyetini, Sen Türkülerini Söyle filmiyle hapisten yeni çıkmış, sürgün cezasını çekmeden önce eski dostlarını ziyaret eden bir devrimcinin bakışıyla yargılayan Şerif Gören, yedi yıl sonra senaryosunu Ümit Ünal’la birlikte kaleme aldığı oldukça tuhaf bir film çeker. Ertem Eğilmez’in Arabesk’i kadar karikatür fakat onun kadar ince düşünülmemiş bir filmdir Amerikalı. Gören Amerikan pop kültürüyle dalga geçmeye çalışsa da bizzat kendisi metalaşan ve dalga konusuna dönüşen bir film üretmiştir.

Şener Şen’in yirmi yıl Amerika’da yaşayıp dolar milyarderi olduktan sonra yurda dönüş macerasını işleyen filmde kovboy şapkası ve çizmeleriyle, araya İngilizce sözcükler sıkıştırmasıyla Şerif, gençlik aşkı Melek’in (Lale Mansur) izini sürer. Olaylar tuhaf bir biçimde gelişirken “Amerikalı” yurda ayak bastığı andan itibaren şatafatla karşılanıp beş yıldızlı bir otelde ağırlanmıştır. Filmdeki otel “Özal Türkiyesi”nin özetidir! Kral dairelerinde jakuziler, ihtişamlı oda servisleri, bornozla dolaşılıp keyif çatılan bir konfor; ülkenin özelleştirmeye boğulduğu, ücretli köleliğin yasalaştırılmak istendiği Özal döneminin simgesi gibidir ve bu bakımdan 12 Eylül rüyasını yansıtır!

Zampara Seyfettin (1995)

90’ların büyük şehirlerinde kaçışların, kaçamakların tuhaf tutkuların adresi olan boğuk odalarından sıkılanlara dertsiz tasasız bir yaz tatili… Üstelik piyangodan çıkan cinsinden! Hurdacı Şaban’ın oğlu Seyfi (Osman Cavcı) Sapitop şekerlemelerinden kazandığı tatille zengin ancak cimri babasından uzaklaşma fırsatı bulur. Alabildiğine saf bir genç olan Seyfettin sözüm ona zamparadır. Gördüğü her kadına sinek gibi üşüşür, şansını zorlar, ısrarıyla tacizin kapılarına dayanır. Pek yüz bulamaz. Zengin olduğu öğrenildiğindeyse bu kez o çevirir peşine düşenleri…

Hikâyesi Osman Cavcı’ya ait filmde başrolü yine Cavcı üstlenir. Cavcı 90’ların unutulmaz televizyon kahramanlarından birini ete kemiğe bürür desek daha doğru! Seyfettin ekranlara düşen dördüncü cemredir; her sene yayınlanan tekrarlarıyla yazı müjdeler, vatandaşı havaya sokar. Ünal Küpeli’nin yönettiği filmde Cavcı’ya, Dilek Pamirtan ile Tuğba Altıntop eşlik ederler. Zampara Seyfettin saf kahramanının sürekli “dövmeci alosu” istediği, sulu esprilerle 90’lar Türkiye’sinde madalyonun eğlenceli yüzüne bakılan bir film ve otel odaları, barlar, havuz başları yalnız çapkınlığa ayrılmış!

90’LARDAN GÜNÜMÜZE KATRAN ODALAR

Türk sinemasında otel odaları, 2000’lerde izleyeceğimiz seri nitelikli ve geniş kadrolu komedi filmlerini bir kenara bırakırsak 90’lardan itibaren izolasyon vasfı kazanmış ve sosyal anlamda karanlık, siyasal açıdan ise arabesk, aydın bunalımlı anlatılara mekân olmuştur. Aynı zamanda toplumsal çatışmaların, kimlik gerilimlerinin ve kültürel aykırılıkların bir tür katalizörüne dönüşmüştür.

Seyircinin yerli sinemaya yeniden kazanıldığı Eşkiya filminden itibaren otel odaklı birçok film ülkenin siyaset ürettiği iklime dair de fikir vermektedir. Oteller karşılaşılan fakat kaynaşılamayan, acı çekilen yerlerdir.

Otellerin -istisnaları dışarıda tutmak kaydıyla- 80’lerden itibaren daha karanlık betimlendiği gözden kaçmaz. Darbe sonrası acıların, işkencehanelerden çıkışların, haksız yere işten atılmaların, sürgün cezalarının bastırılmış acısını haykırır otel odaları ve 60’lardaki o eğlence atmosferinden çok uzağa düşmüştür artık. Koyu mu koyu bir tona bürünmüştür, hiçliği ve kayboluşu temsil eder. Arabeskidir, kurşunidir.

Eşkiya (1996) 

80’lerin ikinci yarısı ve 90’lar ilk yarısı boyunca sanatsal iş birliğini sürekli geliştiren Yavuz Turgul-Şener Şen ikilisi için Eşkiya devrim niteliği taşıyor. Filmde yönetmen Turgul duayen oyuncumuz Şen’i bir eşkiyaya dönüştürüyor. Sevdiği kadın Keje (Sermin Hürmeriç) çocukluk arkadaşı Berfo (Kamran Usluer) tarafından çalınan Baran neredeyse bir ömür hapis yattıktan sonra tahliye olmuştur. Gençliğinde eşkiyalık yapan Baran şehre indiğinde kuralların ve değerlerin değiştiğini görür. Müthiş bir yozlaşmanın ortasına düşen Baran’ın imdadına torbacılık gibi küçük işler yaparak “yolunu bulmaya” çalışan Cumali (Uğur Yücel) yetişir. Şehir kovboyu olarak ifade edebileceğimiz Cumali başta Baran’ı yadırgasa da kısa sürede kanı kaynar. Baran’a şehirde yaşadığı maceralara Cumali ve küçük çetesinin yanı sıra hep bir otel eşlik eder.

Filmdeki otelin resepsiyonu… Üç usta bir arada: Şener Şen, Settar Tanrıöğen ve Uğur Yücel.

Film birçok otel sahnesi barındırırken Baran şehrin büyüklüğü ve acımasızlığı karşısında hep bu otelden bakarak şaşkınlığa düşer. Burada bir hayat kadını Sevim’le (Güven Hokna) birlikte olur. Yine burada, kadının belalısını vurup öldürür. Filmin unutulmaz sahnesi de otelin terasında geçer. Birlikte iş yaptığı tefeci mafya tarafından vurulan Cumali otele sığınır, otelin terasında can çekişir. Baran da Cumali’yi burada teskin eder: “Korkma! Sadece toprağa gideceksin. Sonra toprak olacaksın. Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin. Oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak. Belki… Belki o arı ben olacağım.”

Filmin teras sahnesi otelin bulunduğu yerin aksine Fener’de değil Beyoğlu’nda bir binanın çatısında geçer. Bu sahne duygusal yüküyle popüler kültüre girmiştir.

İki buçuk milyonu aşkın seyirciyi salonlara çeken ve Türk sinemasının ticari bağlamda dirilişine denk düşen film Masumiyet’le birlikte bir dönüşümün de habercisidir. Oteller artık acının ve yoksulluğun paylaşıldığı yerlerdir. Bu acılar odalardan lobilere, merdivenlere taşar, silahları konuşturur.

Masumiyet (1997)

Zeki Demirkubuz’un ikinci uzun metraj çalışması… Yönetmenin adını duyurduğu bu film “en iyi Demirkubuz filmi” olarak anılıyor. Bunda şüphesiz 90’ların çorak sinema ikliminde orta üst sınıf çaresizliklerden halk tabakasına indirme gayreti rol oynamakta. Kendisi de C Blok’ta orta üst bir parçalanmışlığı alt sınıflarla desteklemeye çalışan Demirkubuz Masumiyet’te sanatsal bir arabeske kayıyor. Üslubundaki ısrarın temalardan kapanmayan kapılar gibi metaforik sahnelere değin Demirkubuz sinemasını başlatan Masumiyet baştan sona bir otelde geçiyor.

Otelin girişinde Bekir silahını Uğur’a doğrultmuş. 90’ların Türk sinemasında oteller bir uyumsuzluğun patlaması olarak silah doğrultulan ve kederli mekânlar.

“Ortağım mısın lan puşt!” repliği hafızalara kazınan filmde Derya Alabora konsomatris Uğur’u canlandırırken etrafındaki erkeklerle acısı bol bir aşk üçgeni kuruyor. Ona tutkun Bekir kafasına sıktığı kurşunla hayata veda ediyor, yeni âşığı Yusuf ise çekilmesi muhtemel acıları peşinen göğüsleyip uzun bir yola çıkmayı kabulleniyor. Lobisinde, tüplü bir televizyonda sürekli Yeşilçam filmlerinin döndüğü bu otel tüm olaylara ev sahipliği yapmakta. İntiharlar, sinir krizleri… İzmir’de geçen filmde sahneler iç mekân ağırlıklı. Film her ne kadar piknikte esrar içip dertleşme sekansıyla hatırlansa da oteli çıkardığımızda anlamını yitireceği aşikâr.

Laleli’de Bir Azize (1999) 

Gemide filminin devamı başka bir deyişle karaya basılan ilk ayak… Ayağın bıraktığı iz… Serdar Akar’ın yönettiği ve Erkan Can’ın Mahallenin Muhtarları dizisinde zevzek bir kahveciyken esrar içip köyü sohbetler döndürdüğü, koyunun da koyusu Gemide İstanbul açıklarında geçiyordu. Gemi ahalisi karaya ayağa bastığında maceralar yaşanıyor, başlar derde giriyordu. İşte Laleli’de Bir Azize işin kara kısmını daha karanlık bir biçimde aktarıyor.

Film bir dönem kötü nam salmış Laleli’de gündüzleri mide bulantısı ve imalı bakışlarla süzülen otel tabelalarının neon ışıklarla aydınlatılmış yüzünü kısacası madalyonun diğer yüzünü sergiliyor.

Denizdeki çıkışsızlığın şehirde kayboluşla tamamlandığı bu film de başlı başına gözleri ve zihinleri yoran bir keşmekeşten ibaret… Film pek otel sahnesi barındırmasa da izbe yapıları, kuytu köşelerinde zulalarıyla Laleli’nin kendisini koca bir otel olarak düşünmek mümkün… Şehrin kendi üzerine kapandığı, masumiyetin bir kez daha yitirildiği, aksiyonun yalnız aleyhte ilerlediği bir anlatı daha… Ah bu İstanbul koca bir otel!

Recep İvedik (2007)

Recep İvedik gişe efsanesini başlatan ilk filmin Antalya’da lüks bir otelde geçmesi tesadüf sayılamaz. Recep İvedik Güngören’de genellikle evinin penceresinde sosyalleşen bir berduştur ve yerde bulunan cüzdana sahibine ulaştırmak maksadıyla otele doğru çıkılan yolculuk 90’lar boyunca varoşlar hedef alınarak “zonta” diye aşağılanan bir kesimin kabuğunu kırmasını ifade eder. 

Recep İvedik bu sahnede otelde sürekli yardımına koşan çalışanı tokatlıyor. Recep Güngören’den çıkıp beş yıldızlı bir otele gelse de yoksulun gücü yine yoksula yetiyor!

Filmin büyük kısmı otelde geçerken otel sahneleri havuz başına ve türlü aktivitelere sahne olan çeşitli alanlara dağılmıştır. Recep’in kaldığı oda da Yeşilçam’ın otel odalarındaki kaotik güldürü koşullarını anımsatır. Elbette İvedik daha kaba bir çizgidedir. Burada gönlünce eğlenen, selam verenleri borçlu çıkartıp çevresine âdeta zulüm çektiren Recep çocukluk aşkı Sibel’i etkilemek için her yolu dener. Otelin anlatıdaki varlığı aynı zamanda yoksulların tatil yapma, dinlenme hakkını hatırlatması bakımından anlamlıdır. Zampara Seyfettin’den on iki yıl sonra gelen İvedik’te kahraman, Seyfi’den farklı olarak zengin bir babadan da yoksundur ve Seyfi’deki saflık onda sınıf yönü uyandırılıp örgütlenmemiş bir öfkeye dönüşmüştür. 

Kış Uykusu (2014) 

Türk sinemasını son dönemde sürükleyen, çalışmalarıyla ulusal, evrensel birçok ödül kazanan yönetmenlerimizden Nuri Bilge Ceylan öyküsü ve dinamikleri bakımından filmografisinde ayrı bir yer tutan ve belki bir kırılmaya denk düşen Bir Zamanlar Anadolu’da filminin peşi sıra yeniden iç bölgelere yönelerek, Ürgüp’te bir mağara otelde geçen Kış Uykusu’nu yönetmişti. Kış Uykusu, Ceylan’ın daha konuşkan bir sinemaya geçişinin altını da kalınca çiziyor, düşünsel yönden gelişkin diyaloglar izletiyordu. İşlettiği otelde inzivaya çekilmiş, tiyatro tarihi yazan Aydın Bey, kendisinden hayli genç eşiyle, kız kardeşiyle, köy öğretmeniyle, el kadar çocukla kısacası kimseyle geçinemiyor.

Kış Uykusu’nun mağara oyuğundaki oteli…. Butik ve içi oyulmuş aydının sembolü âdeta…

Bir bakıma aydın kavramının pratikteki karşılığını, entelektüel bilinci ve topluma karşı sorumlulukları tartışan filmde Aydın’ın içe çöküş esnasında son kıpırdanışları kayda alınıyor. Bir zamanlar bir otelde bir aydın ölüyor! Otel 90’lar boyunca sinemamızda ilmek ilmek örülmüş karamsarlığın, atıllığın bir tekrarı… Bazen odaları değil, otelin tamamını terk etmek gerekiyor. Aydın Bey’in finalde niyetlendiği gibi…

Haydar Ali Albayrak

çatılarda koçero okumaları/hiç basılmamış çimden fragmanlaR (2)

Bu pazartesi ve çoğu pazartesi bu adreste yayındayız. Hiç basılmamış çimlerden yola çıkıyor, pazartesi akşamlarınıza buhran olmaya geliyoruz. “Yarın yine yaşam var” telinden tınbetın aktarıyoruz efendim. Kendimiz çalıp feleğe fatura ederek çırpmıyoruz. Lütfen! Rica ederiz! Güfte ve vurgu bize ait, alıcınızın hayal kırıklığıyla oynamayın.

çatılarda koçero okumaları

Zamanla oynamak istiyorum. Kumar oynamak, pişpirik oynamak, okey oynamak… Zamanla halk oyunu oynamak istiyorum. Kılıç kalkan, zeybek meybek, Devrek ve Devrek’te sarımsak… Bir ayaklanma çıkarmak… Küçük bir ayaklanma, sarsak… Bir balıktan kılçığı çıkarmak ne denli zorsa o denli kolay. Temizlemek kılçıkları ve yaraları… Alkol döküp pansuman yapmak ona… Zamanla oynamak istiyorum. Kumdan kalelere ayak basmak, bir oyuncak uçak gibi uçurmak zamanı, ama kumanda edememek uzaktan, fiziğin tatlı prensesleri uyarınca… “Prensipleri miydi?” değil mi? Neden? Zamanın dışında hissediyorum kendimi. Bak sen! Hâl buysa hal hal ayağının bileğine giden tıpış tıpış içindeyim zamanın. Zaten bu zamansızlığı iki yıl evveliyle karıştırmalı. İki yıl önce, develer tellal ve ben zamanın dışındayken zamanı sorguluyordum, geçip gidişini… Bu kavramı tartışırdım içimde, dışında zamanın… Ama iki yıl diyorum, öyleyse zaman yenmiş beni! Silkelemiş!

Zaman niye yenmiş beni? Onu hiç karşıma almadım ki! Anlamaya çalıştım sadece… Zaman affetmez! Ara bulucuları savuşturur, kin bürür özünü… Affetmez, oynayacak benimle. Zaman ki özgürlüğün harası! Nal nal… Bir tepim uzaklıkta kendine… Hareketi tamamlanmamış bir röveşatayı andırarak… Ve… Zaman (aynı bitiş çizgisinde fotofinişle belirlenen bir titizlikle) tutsaklığın yarası! Zaman, at koşturur mu atlar haralarında; yoksa koştururlar mı onları, yalnız dilediklerinde… Kumandaları ve kuponları tutan eller… Bir mili saniye öte bir mili saniye beri…

Zaman oynayacak benimle, kısıtlanacak özgürlüğüm bir işe girdiğimde. Evet, bir işe girmek fena sayılmaz. Gelecek için gerekli belgeler… Askerlikle ilişiğim olmadığına dair belge, adli sicil ve sgk girişi, yol-yemek falan… Gelecek için gerekli belgeleri toplamalıyım tez yoldan. Şikâyetçi değilim, onurum incindi. Ben bu zamanla, bir zaman gelecek hesaplaşacağım. Ama şimdi oynamak istiyorum. Zamanın dışındayım. Sizi bilemem, ben gece iki ila üç arası keyfim yerindeyse, gıcırındaysa taslar, zamanın dışında kalmayı yeğliyorum. Taslar içkiyle değil, taslar yaşlarla dolu. Ve gözyaşlarıyla değil; doldurulan, tarihin tekerleğiyle ezilen yaşlarla dolu. Zamanla oynamak istiyorum. Bir kere yazabilirim bunu… Ayağa kalkmak, oturmak, kalkıp tekrar oturmak; zamanla deve cüce oynamak istiyorum. Nasıl bir oyundur anlattım ona. Zamanla on bir elli oynamak istiyorum, iki ila üç arasında. Çocukken oynamadığım her şeyi doyasıya…                     

Kaç gündür yazamıyorum! Kaç gündür? İki… Üç belki… Kaç gündür yazamıyorum ve kudurdum! Kör tarihin cilvesi, özgürüm de yazamazken. Üzgünüm, yazmak, zamana çentik atan tutarlılığıyla beni bir adım daha tutsaklığa yakınlaştırıyor, bir adım daha ötesine ve ölüme… Ama onu saymıyorum bile. Ölümle uzlaşmak olanaklı mı?
Denilebilir ki feylesoflar kafa patlattı şunca zaman, hafife alınır mı? Hafife alan kim! Saygım sonsuz felsefe yapıcılarına…
Keşke onlar da geçseydi ‘yaramaz’ tarafa… ‘İşe yaramaz’ taraftan hınzırlığa.
Felsefecilerin hatası, topu kalelere hedef almaları… Oysa indirilecek ne çok felsefe okulu camı var!

İki üç arası boşalıyorum zincirimden, kırmak ağır basıyor. Kırmak zamanın literatüre girmiş Fransızca kökenli sözcüğünü, kırmak zamanın tretuvarını, tretuyoğunu ve bir çevre düzenlemesi yapmak. Göz boyuyor, seçimlere hazırlanıyorum, yerel seçimlere… Yöresel bir ayaklanma çıkarmalıyım tam bu saatte, yerel saate göre iki ila üç arasında…
Yok, haddimi aşmayacağım, kulaç atmayacağım tehlikeli sularda. Tek derdim oynamak, o benimle oynamadan, bir el çabukluğu bir göz boyama… Bul karayı al zamanı!

“Bir kâğıttan uçak zamanda ne kadar yer doldurur?” İnsanlık tarihinin en önemli sorusu bu olabilirdi. Hırsa kapılmasaydı insan… Büyük soruların peşinde koşmasaydı? Motoru çalıştırmasaydı ve merak duymasaydı düğmelere, omuz başında yıldızlara, X noktasından Y noktasına doğru hızlanmaya, fonksiyona, ivmeye, taşa telaşa… Sıçramayı amentü bilmeseydi. Takılıp düşmeseydi aynadaki gözlerin kuyusuna… Yine havacılık tarihinin, civacılık tarihinin en önemli ortak sorusu da bu olurdu kuşkusuz… “Bir kağıttan uçağın zamanda doldurduğu yer neresi?” Tam olarak… Süzülmek yoğunlukları uysallaştırır mı? Bir kağıttan uçağın kalıbını almak mümkün müdür havadayken? O ve fırlayan trambolinden…
Umurumda mı? Duysun işte herkes, haykırıyorum: Zamanla oynamak istiyorum! Kurallarını yıkmak, kendime göre, kendime kadar; yeniden, yeniden yapmak. Bencil doruklara tırmanmak istiyorum. Tırmıksız bir kediyim zaman kaldırdığında pençesini. O gidince homurdanmak, ardından sövüp saymak, “Ulan yüz verdik tepemize çıktın; besledik seni de ağzımıza sıçtın,” demek istiyorum. O zaman itirazlar yükselir: “Sen yaşamasan ne eksilir zamandan? Sen dağa küsen tavşan atlet, erken öten horoz, senin atacağın taşla zaman mı incinir!” İncinmez ama ben zamanla evcilik oynuyorum. Bu bizim taşımızmış!

Ehlileştirdi beni zaman, adam edemedi fakat. Kıvranıyorum. “Deli” deyin bana, “Don Kişot” deyin. Don Kişot demeyin bana, Don Kişot demeyin! Hani Sanço Panza, hani atım, hani eşeğim; mızrağım? Son olarak nerede yel değirmenim? Ben bir garibanım ve hanın kendisiyim ve hanın zamanla uğraştığı görülmüş müdür tarihte? Han işbirlikçidir zamana, bozguncudur zamanın dizginlerine savaş veren insana… Ama ben kırıyorum bu tarihsel çemberi, iki ila üç arasında! Ve oynamak istiyorum zamanla, rulet oynamak… Ben kırmızıya koyuyorum, o hiç düşünmeden siyaha…

2015

Haydar Ali Albayrak

Ölüm Saati: 7 Gün mü desem 7 saat mi desem!

50’lerin ilk yarısı Türk sinemasında tür denemeleri bakımından hareketli bir dönemdir. Özellikle korku türünde art arda gelişmeler yaşanır. Mehmet Muhtar’ın yönettiği Drakula İstanbul‘da ilginç ve başarılı bir çalışma olurken film İstanbul’u da işlevsel kılar. Transilvanya’da, kontun şatosunda açılan hikâye vampirin tabut içinde yolculuğuyla İstanbul’a uzanır. Şehri merkezine taşıyan bir diğer film de sinemamızın kuşkusuz en özgün sinemacılarından Orhan Erçin’e ait Ölüm Saati‘dir. Erçin tam anlamıyla bir tür sinemacısıdır ve komediden fantastiğe, korkuya birçok alana girer; yazar, yönetir, başrol oynar. Geçiş döneminin “her işi yapan” mahir filmcilerindendir. Güç koşullarda, kısıtlı imkânlarda çalışmayı bilir. Gişe başarısıyla yaptığı işten keyif alma pratiğini çatıştırmaz. Çeto diye bir kahramanı vardır Erçin’in. Bazen de Şaban olur, bu kahraman üzerinden birçok film yapar. Yine Fındıkçı Gelin (1954) Uçan Daireler İstanbul’da (1955) ve Kadının Fendi (1955) gibi filmler çeker. H. Kemal Atalay’ın eserinden yola çıkarak kaleme aldığı Ölüm Saati ise yönetmenin korku türüne en çok yaklaştığı çalışmadır. 

Faldan mektuba, kehanetten gerçeğe “ölüm”

Filmin konusu kısaca şöyledir. Karısı Müjgan (Nevin Aypar) ve oğlu Kemal (Arhan Erçin) ile mutlu mesut yaşayan Vecdi dükkânında buzdolabından bisiklete çeşitli ürünler bulunduran bir esnaftır. Çoğunlukla avize, gece lambası ve kablo gibi elektrik malzemeleri satmaktadır. Bir gün mağazasına gelen falcı Vecdi’ye yedi vade içinde felaketler göründüğünü, Vecdi’nin hanesini ölümün sardığını söyler. Vecdi dehşete kapılıp kadını kapı dışarı ederken falcı orada bulunan bir keseyi aşırır. Bu kehanetten rahatsız olan Vecdi bir de vicdan azabı çeker çünkü kadının hırsızlığını çalışanından bilmiş ve onu kovmuştur. Ne olduysa ondan sonra olur. Vecdi türlü korkulara kapılır. Eski çalışanın ona fenalık edeceğini düşünür. Gittiği meyhanede bir adamdan huylanır, takip edildiğini düşünür. Tüm bu kaygılarla eve gelen Vecdi’yi daha sıkıntılı bir süreç beklemektedir. Vecdi art arda çocuğunun ve karısının öleceğini bildiren tehdit mektupları alır. Bu mektuplar Vecdi’nin ruhunu iyice karartırken aile için de zor günler başlar.

Falcı kadın filmin başında belirip Vecdi’nin kaygılarını kışkırtır. Yedi vadede başına türlü felaketler geleceğini duyurur.

Bir atmosfer filmi

Ölüm Saati doğaüstü temalara yaslanmamasına karşın saf bir korku filmi olarak nitelendirilebilir. Psikolojik gerilim ve aksiyon barındırsa dahi baskın unsur korku duygusunda sağladığı sürekliliktir. Film boyunca hemen her karede korku hissedilir. Baş kahraman Vecdi’yi canlandıran Erçin, korkak ve pimpirikli bir kişiliği en ince ayrıntısına değin işler. Karakterin dönem koşulları da göz önüne alındığında son derece iyi çizildiği ortadadır. Üstelik konu oldukça basit, olay örgüsü sadedir; karaktere dair derin analizlere de yer verilmez. Filmde tüm bu yüzeyselliğe karşın etkileyici taraf derdini yeterince açık ifade edebilmesidir. Vecdi’ye “öleceksin” denir, Vecdi de o dakikadan sonra öleceğinden yana hiç şüphe duymaz âdeta canlı canlı mezara girer. Ölüm Saati gücünü atmosferinden alır. Gerek gece vakti sise gömülmüş sokakların tekinsiz görüntüsü gerek iç mekânların tek bir duyguya bükülecek biçimde ölçülü kullanımı filmde atmosferi kurar. Öyle ki evde salon, yemek masası, çocuğun odası gibi tüm ögeler ustaca gerilim malzemesine dönüşür. Buradaki başarı şüphesiz salt pencereden fırlatılan yahut iş yerine bırakılan tehdit mektuplarına değil filmin açılışına yorulabilir. Erçin falcının kehaneti ile suçluluk duygusunu birbirine kenetler ve ilerleyen sahnelerde arka planda çalıştırır. 

Filmi yazıp yöneten sinemacımız Orhan Erçin aynı zamanda ölçülü bir oyunculuk sergiler.

İstanbul İstanbul! 

Ölüm Saati sade, etkileyici oyunculuğu, basit bir konu eşliğinde ve duyguyu kabartan olay örgüsüyle tamamlayarak atmosferi kurar ancak filmde bir diğer vurgu da şehre dairdir. Başta Amerikan korkuları olmak üzere korku türünde en temel espriyi “atanmış motivasyon” olarak saptayabiliriz. Ortada düşman yoktur fakat korku duyulur. Öyleyse korkunun belirsiz kökenini bilinmeyen düşmanla buluşturarak somut bir çerçevede aktarmak, bir motivasyon atamak gerekir. Ölüm Saati’nin 50’lerde çekilmesi tesadüf değildir zira İstanbul değişmektedir. Anadolu 40’lardan itibaren akın akın büyük şehre gelmiş, kentteki proleter nüfus artmış, esnafın tutumu ve pozisyonu da değişmiştir. Kendi hâlinde bir esnafın huzurunu salt ölüm saatini bildiren falcı yahut tehdit mektupları kaçırmaz Vecdi değişen kent koşullarında varlığını nasıl koruyabileceğinin endişesini taşır. Bu sosyal belirsizlik, korku duygusunda cisimleşir. Vecdi’nin çırağına haksızlık yaptığı çekincesi, bir proleter karşısındaki hatası, şehirde her geçen gün büyüyen proleter nüfustan ürküntüden beslenir. İstanbul filmin başında ve finalde son derece belirgindir. Vecdi’nin eve gidişi, değişen İstanbul’un pusunu taşır. Finalde ise hesaplaşma deniz kenarında gerçekleşir. Sahile gidilmesi, tarihî surlar önünde dövüşülmesi, acımasız katille burada yüzleşilmesi şehrin sınırlarını tartışmaya açar.

Vecdi tüm sıkıntıların ardından işten eve döndüğüne ailesine kavuşur. Yaramaz bir çocuk ve yollarını gözleyen sadık bir eşten meydana gelmiş bu çekirdek aile tablosu Vecdi için saadetin formülüdür!

Bir hane yedi vade!

Ölüm Saati’nin henüz girişinde filme hâkim kılınacak gerilim sağlam temellere dayandırılır. Falcının “yedi vadeye kadar başına felaketler gelecek,” deyip “önce çocuğun ölecek,” gibi net bilgiler vermesi kurulu düzeninin bozulmasından endişe duyan Vecdi’ye şüphe tohumlarını eker. Bir belirsizlikle uğursuzluğu birleştiren, rakam verip azap çektiren falcı düzenbazdır oysa. Vecdi’nin güvenini kazanmak için oğlu ve karısıyla fotoğrafına bakıp konuşur. Kaldı ki fal bakma meselesi de tamamen dikkat dağıtıp bir şeyler aşırma maksatlıdır. Ancak boş atıp dolu tutturan falcı, içeri girdiğinde “kocan yok mu” diyen, kocayı yuvanın teminatı gören Vecdi’nin bam teline dokunmuştur. Vecdi belli ki kendisini ailenin direği görmektedir ve onlar tehlikeye düşünce sorumluluk duygusunun ağırlığı altında ezilerek bocalamaya başlar. Zamanın belirsizliğiyle aileyi koruma telaşı bir araya gelip Vecdi’yi hataya sürükler. Vecdi bir yandan olan biteni eşinden ve çocuğundan saklamaya çalışırken bir yandan da umutsuzca tehdidin kaynağını bulmaya çalışır.

Rıfat

Ölüm Saati, Vecdi çocuğu Kemal ile karısı Müjgan’ı yitirince yani kehanet büyük ölçüde tamamlanınca olayların nasıl geliştiğini açıklamaya koyulur. Karısının cansız bedeni başında polislerin sorularını cevaplayan Vecdi onunla nasıl tanıştığını, evlenmelerine Rıfat diye birinin nasıl mani olmaya çalıştığını anlatır. Böylece meselenin falcı kadın, işten atılan çalışanla yahut karanlık sokakta karşısına çıkan şapkalı adamla bir ilgisinin olmadığı anlaşılır. Rıfat Müjgan’a rahatsızlık veren bir uyuşturucu kaçakçısıdır. Yıllar önce tutuklanmış ancak serbest kalmıştır. İntikam peşine düşen Rıfat planını tamamlamak üzere Vecdi’yi kaçırır ve deniz kenarında elleriyle boğar. Dalgalar Rıfat’ın kumsala yatırdığı Vecdi’nin saçlarını yalar. Sadri Karan saplantılı Rıfat rolünde pek kısa görünmesine karşın başarılı bir oyunculuk sergiler. Hâlihazırda kriminal bir tip olan, uyuşturucu ticaretinden hüküm giyen Rıfat karşılıksız duygular sonucunda kontrolünü yitirmiş bir manyağın dönüşümünü, saldırgan karakterini iyi betimler. Karan bu tekinsizliği karşılar.

Rıfat rolünde izlediğimiz Sadri Karan “kötü adamlığı” oyunculuğu ve yüz hatlarıyla pekiştirirken tam anlamıyla bir karanlığı karşılar.

Oyunculuklar ve final üzerine

Filmde oyunculuğuyla öne çıkan bir diğer isimse şüphesiz Orhan Erçin’dir. 1954 yapımı Ölüm Saati, Yeşilçam öncesi yılların izlerini taşırken Erçin de klasik Yeşilçam çizgisinin dışında bir oyunculuk sunar. Filmde oğlu Kemal rolünü kendi oğlu Arhan Erçin’e oynatan sinemacı, role fazla girip duygunun çok fazla etkisinde kalır fakat olayların önüne geçmez, Yeşilçam’daki yıldızlar gibi tek ışık kaynağı olmaya çalışmaz. Duygu geçişlerinde biraz durgun kalsa da genel itibarıyla yaşamı tepetaklak olan bir adamın altını doldurur. Öte yandan filmin başında izlediğimiz falcı performansı da etkileyicidir. Dahası Vecdi’nin açılış sahnesinin hemen ardından kuşkular içinde eve gittiği sahne filmin en güçlü kısmıdır. Atmosfer burada derinleşir, gerilim zirveye çıkar.

Ölüm Saati’nin finali ise tartışmalıdır. Perdede “Ne dersiniz bütün bunlar bir rüya olabilir mi…” ifadesi belirir. Anlatı boyunca incelikle tırmandırılan gerilim, kurulan ölçülü atmosfer, basit bir olayın çetrefil meselelere bağlanması ve adres göstermesine, olacakları bildirmesine karşın hedef şaşırtan eylemler silsilesi… Bütün bunlar bir rüya mıdır? Bize soruluyor bu soru. Vecdi’yle korkup Vecdi’yle çırpınan tüm seyircilere… Gönlünüz el veriyorsa rüya deyin!

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın