Kül Ama Pul Da Olabilirdi!

Erdem Tepegöz’ün yönettiği Kül, Netflix kitaplığında yerini aldı. Gerçek ile hayalin yan yana geldiği, kurmaca içinde kurmaca izlediğimiz tutku filminde başrolleri Funda Eryiğit, Alperen Duymaz ile Mehmet Günsür paylaşıyorlar. Senaryosu Erdi Işık’a ait filmi değerlendirmeden önce konusunu kısaca aktaralım. 

Maskeli balodan kaçan prenses Balat’a sığınırsa! 

Prestijli ve ticari hacmi yüksek bir yayınevinin patronu olan Kenan (Mehmet Günsür), eşi Gökçe (Funda Eryiğit) ile görünürde sorunsuz bir evlilik sürdürmektedir. Kenan bestseller kitaplar -ve hatta muhtemelen “iyi edebiyat”- basarken patron koltuğuna kurulup ailesine lüks yaşam standartlarında bir yaşam sunmakta buna karşılık eşinden yayınevine gelen dosyaların değerlendirmesini talep etmektedir.

Yayınevinin yıldönümü kutlamasında bir araya gelen eş dost akraba yeni projelerin ve bir pastanın etrafında buluşmuştur. Ellerde şerefe kalkan kadehler, peçetelerdeyse az evvel ağız kenarlarına bulaşmış kremalar durmaktadır. Bu hayatta bir şey eksiktir şüphesiz! Heyecan, adrenalin… Ama bunlardan önce yaşam… Gökçe yaşamın tadına bir kurmaca yapıtta varır. “Kül” adında bir dosyaya kaptırır kendini ve romandaki olayların izini sürmeye koyulur. Gerçek hayattaki maskeli baloyu terk ederek hayalî kahramanların peşi sıra sürüklenmeye başlar. Romanda geçen mekânları ziyaret eden, Balat sokaklarında dolaşan Gökçe marangozluk yapan Metin Ali (Alperen Duymaz) ile tanışır. Metin Ali’nin dünyası yabanıl ve bir o denli sürprizlerle doludur. Gökçe romandaki olayları takip ederken kendini bir anda yeni bir gerçekliğin parçası olarak bulur.

Sahnede “şuh ve gizemli bakma” süper gücüne sahip olan ancak hayatından da delicesine sıkılmış bir Funda Eryiğit ile havalı ve hayli zengin bir yayınevi patronu rolünü olarak bir Mehmet Günsür görüyorsunuz.

Yapay zekâ mı Erdem Tepegöz mü? Kim yönetti bu filmi? 

Tepegöz’ün filmi -bilmiyorum, eseri böyle çağırmakta bir sakınca var mı- ilk karesinden itibaren yapay zekâ tarafından çekilmiş hissi uyandırıyor. Bu ara otomatik pilotta motorlu taşıtlar moda, malum. Kül de teknolojik gelişmelere ayak uydurmuş âdeta! Peki, bunu söylemek Tepegöz’ün emeğine saygısızlık sayılır mı? Hafif filmlerin icracısı olmak, kendine rahatlıkla özgün yol çizebilecek bir yönetmeni rahatsız etmiyorsa bu yakıştırma da zoruna gitmez diye düşünüyorum. Hatta belki keyiflenecek, “oturduğum (oturmadığım!) yerden paramı aldım, filmin orasını burasını didikleyen kerizlere de selam olsun” diyecektir. 

Neden “yapay zekâ” dedim, açayım. Kül, verileri girilmiş; beklenti tarif edilmiş ancak yeterince işlenmemiş; öykünün ham, karakterlerin çizgi anlatımın çiğ kaldığı bir yapım… Öyleyse yönetmen koltuğunda başarısız bir yapay zekâ oturuyor! Şimdi işlenmek üzere hazırlanan verilere şöyle bir bakalım. Öyküden girişelim. Klasik bir evlilik rutininden sıkılıp macera arama öyküsü var karşımızda. Her şey iyi giderken, tablo maddi manevi fevkaladeyken aslında sevgi ve saygının çoktan yitirildiği anlaşılıyor; kadın heyecan arıyor, ilişkinin yozlaşmış atmosferinden uzaklaşmak için ilk fırsata sarılıyor. Burada kılavuz bir kurmaca eser seçiliyor. Gerçekten kaçışa iyi bir yol… Tabii pürüzler çıkıyor ve kaçan kadın ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayamazken güvenliği de sağlanamıyor. Bir anlamda Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunuyor.

İşte o meşhur roman dosyası!

Ortadoğu filtresi ve Netflix filmi

Filmde bu sıradan öyküye yavan bir anlatım eşlik ediyor. Özellikle dikkat çeken şey ise platformun bastığı Ortadoğu filtresi… Mika Kaurismäki, 91 yapımı Zombi ve Hayalet Tren filminde Finlandiya’dan İstanbul’a uzanan öyküsünde şehri daha fazla Doğulu göstermek için fazladan motifler kullanmıştı. “Fazladan” diyorum çünkü İstanbul’da film çeken bir yönetmen herhâlde etrafına baktığında şehir yaşamına dair az çok bilgi sahibi oluyordur. Yahut arkadaşı Ali Özgentürk onu uyarmıştır. Kaurismäki bu uyarıları dinlememiş olacak ortalıkta sadece çarşaflı kadınlar geziyordu. Ortadoğu bakışının kusurlu bir örneğiydi film. Filmi kusurlu kılan, Batı-Doğu çatışmasında İstanbul’u bir ara durak olarak resmetmek yerine Doğu’nun tüm huylarını toplamış bir şehir olarak aktarmasıydı. Netflix ise Ortadoğululuğu iyi kullandı; ajan dizileri çekti, iç burkan aşk dizileri yaptı. Türkiye ve kültürel başkenti İstanbul da şüphesiz payını aldı bu bakıştan. Kül’de de her an bir köşeden develer çıkacakmış gibi duruyor. Pazar sahneleri ile bu yapay Ortadoğululuk doruğa varıyor. Eminönü’ndeki Büyük Yeni Han’da çekilen bu sahnede tezgâhlar “fakir ne anlar hijyenden, nizamdan” diye dizilmiş âdeta. Ortadoğu pazarlarının kaosu hâkim. Ki Ortadoğu’yu Uzak Asya’dan ayıran kümes hayvanlarına dönük vurgu Kül’de de mevcut. Pazar sahnesinde kanatlı hayvanları izliyoruz.

Bir Balat filmi olarak Kül

Kül Balat’ta geçtiği bilgisi ile aktarılan bir film. Balat merkezdeki aşk hikâyesi kadar öne çıkmasa da öyküye ev sahipliği yapması bakımından dikkat çekiyor. Üstelik bu ev sahipliğini de mekânlarıyla sınırlandırmamalı. Balat aynı zamanda ruhuyla katılmış filme ve aşkın “olağanüstü” atmosferine masalsı bir destek sunmuş, bir çeşit mihmandar olmuş. Peki, arzu edilenleri yazdık ama gerçekten olmuş mu? Balat ne ölçüde yansımış anlatıya? Şöyle bir değerlendirelim. 

Fener-Balat birçok film ve televizyon dizisinde çıktı karşımıza. Çoğu ikinci dereceden olmak üzere tarihi evleri, ibadethane, okul işlevi taşıyan ikonik yapıları ve canlı çarşısıyla rağbet gördü. Bu semtleri doğal bir set hâline getiren unsur şüphesiz İstanbul içinde hâlâ yaşamın sürdüğü ve estetik bir değer taşıyan nadir yapıları barındırmasıydı. Kül de ilk bakışta bu canlılığı bir köşesinden sahiplenmek niyetinde görünüyor fakat çok geçmeden filmin tanıtımındaki Balat ile gerçek Balat’ın pek uyuşmadığı anlaşılıyor.

Kahramanlarımız Balat sokaklarını arşınlarken…

Balat nasıl bir semttir, anmakta fayda var. Osmanlı döneminde Yahudilerin ikamet ettiği semtlerden olan Balat, Fener ile Ayvansaray arasında kalır. Kültürel olarak Draman ve Karagümrük’ten de nispeten etkilendiği için günümüzde muhafazakâr bir iklime sahiptir. Öyle ki semtte faaliyet gösteren Mavi Ay derneği, alkol ile sigara başta olmak üzere zararlı alışkanlıklara karşı uyarılar yayınlarken aynı zamanda sosyal yaşama dair de muhafazakâr sınırlar çeker ki bu durum Yeşilay’ın daha bıçkın ve daha tutucu bir yorumunu ortaya koymaktadır. Balat’ta sinagogların ve Ayvansaray sınırındaki Ermeni kilisesinin yanı sıra canlı bir çarşı yaşamı dikkat çeker. Bugünkü Yahudi Hastanesinin (Or-ahayim Balat Musevi Hastanesi) hizasında, Balat’ı Ayvansaray’a bağlayan bir hatta kurulan Salı pazarı da semtin simgelerindendir. Kül filminde Balat’ın ne günümüzdeki kültürel yapısına ne de geçmişindeki zenginliğine dair hiçbir ize rastlanmıyor. İşin ilginci filmde dış çekimlerin bir kısmı Balat sokaklarında geçmesine rağmen semtin özgünlüğü öne çıkarılmıyor. “Burası Balat” diyebileceğimiz bir sahne izlemiyoruz. En vahimi ise pazar sahnesi şüphesiz. Filmde geçen pastane Salı pazarının bir alt sokağında yer alırken pazar sahnesi için çarşamba pazarı tercih ediliyor. Balat’ta geçen bir filmde salı pazarı dururken çarşamba pazarına gidilmesi tuhaf fakat hadi “daha geniş bir pazar olduğu için oraya gidildi” diyelim. Buradaki çarşambanın semt olduğu gerçeği de göz ardı ediliyor. O meşhur Çarşamba pazarı Fatih’in Çarşamba semtinde kurulur bu yüzden bu adla çağrılır. Filmdeki pazar ise bir handa kuruluyor. Yani halka karışılmıyor. Balat’ın yanı sıra Çarşamba da seyirciye ulaşmıyor, onun yerine bir hengâmenin yansıtıldığı “Batı gözünden Ortadoğu pazarı” düşüyor payımıza.

Filmde “Çarşamba Pazarı” diye Büyük Kürkçü Han’a gidiliyor. Bu vahim bir hata çünkü Balat’a yakın olan Çarşamba Pazarı’na Draman üzerinden gidilir ve Çarşamba bir semt adıdır. (Vefa’dan farklı olarak ironi de içermez) Filmde Çarşamba’ya gün muamelesi yapılmış!

Oyunculuklara dair

Filmin oyunculuklarına da değinelim. Funda Eryiğit zayıf bir oyunculuk sergilemiş, gözlerine “gizemli şuh” pelerinini attığı vakit oyunculuğundaki kusurların görünmez olduğunu mu sanıyor acaba? Gökçe karakteri baştan sona dökülüyor. Eryiğit hiçbir sahnede karakteri sahiplenmiyor. Mehmet Günsür de bu tür rollerde (Ne tür rollerde? Havalı cıvalı ıssız adam triplerinde…) artık karikatürün ötesine geçemiyor. Kül’de vasatının da altında kalmış. Alperen Duymaz’ın, oyunculuğu tartışılır. Tartışılır dediysem en baştan tartışılır. “Cast meydanı” diye bir program hazırlayıp tartışmalı: Duymaz ve Duymazgiller oyunculuk yapmalı mı? Daha genel bir ifadeyle herkes oyuncu olmalı mı? Bu belirsizliğe örnek teşkil etmesine rağmen Duymaz; Günsür ve Eryiğit’ten daha iddiasız üstelik daha zarif bir performans sergilemiş.

Kül’de hikâye açılmadığı için bu üç oyuncu dışında bir isim göze çarpmıyor. Tüm mevzu Duymaz, Günsür ve Eryiğit etrafında geçiyor. Filmin oyunculukları için genel itibarıyla zayıf diyebiliriz.

***

Kül, sıradan bir Netflix filmi. Ticari amaçlı; seyredilmeyi bekleyen, hafif doğası gereği ünlü isimler ve aşk serpiştirilmiş bir film… Biraz edebiyata biraz Balat’a dalınarak sürreal bir ortam yaratılmak istenmiş ancak bu pek başarılamamış… Doğrusu Netflix için filmin başarısı yahut hikâyesini ne ölçüde açtığı bir noktadan sonra önem arz etmiyor. Oyuncular için de nihayetinde “Netflix filmi” bu! Çekilir, yenileri çekilir; hayat akar gider!

Bununla birlikte Kül, filme imza atan senarist ve yönetmen için bir kazaya karşılık geliyor. En hafif deyişle kaza… Zerre ve Gölgeler İçinde gibi iki ilginç denemeye imza atan Erdem Tepegöz ile LCV (Lütfen Cevap Veriniz) filmini kaleme alan Erdi Işık bir kaza geçirmişler sanki. Aynı arabadalarmış, Balat’a gidiyorlarmış; sarı filtreli bir havanın muhalefeti sonrası kaygan zeminde araçları yoldan çıkmış. Bu farazi kazayı hafif sıyrıklarla atlatmalarını arada bir Salı pazarında dolaşıp güç toplamalarını umalım yoksa “Kül” diye anılan bu film pekâlâ “pul” da olabilirmiş!

Haydar Ali Albayrak

Aşk Mevsimi: Yaz Aşkı Kış Aşkı Hani Bunun İlk Aşkı? 

Cem Yiğit Üzümoğlu ile Dilan Çiçek Deniz’in başrolleri paylaştığı Aşk Mevsimi seyirciyle buluştu. Yıllar sonra bile etkileri hissedilen bir yazlık aşkını konu alan romantik komediyi Murat Şeker yönetiyor. Filmin senaryosu ise Şeker ile Ali Tanrıverdi’ye ait. Filmi değerlendirmeye geçmeden konusunu kısaca analım. 

“Belki bir gün”… Vuslata dair denemeler… 

Ali Yaman (Cem Yiğit Üzümoğlu) yazlıktan arkadaşı Şirin’e (Dilan Çiçek Deniz) sırılsıklam aşıktır. Aşkını sevdiği kadına şirinlikler yaparak bazen gerçekten sırsıklam olarak örneğin bisikletini denize sürerek her fırsatta ilan etmektedir. Şirin ise bu yoğun ilgiye kayıtsız kalmazken idealleri peşinden gitmeyi önemsemekte ve ciddi bir ilişkiden uzak durmaktadır. Öte yandan Ali Yaman’ı olgun davranmamakla eleştiren Şirin kalbinin kapılarını kapamaz ama karşılık da vermez. 

Araya sekiz buçuk sene girer. Ali Yaman çocuk kalmıştır ve babasının zoruyla girdiği sigorta şirketinde “uzun dönem” askerliğini sürdürüyordur. Kabına sığmıyordur. Üstelik sevgilisiyle nikâh masasına oturmak üzeredir. Şirin ise hayallerini gerçekleştirmiş ressam olmuştur. Kendisinden yaşça büyük galerici sevgilisiyle sanat dünyasında rüştünü ispatlamaya çalışıyordur. 

Olanlar olur, Ali Yaman gelin arabasından firar eder. Şirin’in kapısına dayandığında ise tatsız bir sürprizle karşılaşır: Hayat akmıştır ve yıllar önce verilen “belki bir gün” sözüne belli ki daha çok vardır!

Aşk Mevsimi neden kötü bir gişe filmi? Üç öneri… 

Sözü başta söyleyelim: Aşk Mevsimi kötü bir romantik komedi! Bu kötülüğün ise bana göre üç belirtisi bulunmakta. Birincisi ideal bir romantik komedi bahar aylarında maksimum performans sağlar. Ekim, Kasım, Nisan ve Mayıs ayları kısacası yaz bitimi ve gönül tellerinin gevşediği taze bahar ayları bir romantik komedi için biçilmez kaftandır. Aşk Mevsimi zamansız girmiş vizyona, kışın tam ortasında açmış ve rüzgarın, soğuğun azizliğine uğramış.

İkinci belirti filmin süresine ilişkin… Bir romantik komedi 90 ile 100 dakika arasında derdini çözemiyorsa bir şeyler ters gidiyor demektir. Hani Hollywood 2000’li yıllarda iki saatlik romcomlar çekiyor ve bu filmler hakkında konuşturmayı başarıyordu ama o filmlerde ana öykü güçlü olduğundan yahut yan öyküler gerekli desteği sağladığından süre göze batmıyordu. Aşk Mevsimi ise 95 dakikaya paketlenmesi beklenen (seyirci tarafından tavsiye edilen süre) bir öyküden hareket etmekte. Geri dönüşler dolayısıyla tavsamış. Bunu ise vurucu sahne arayışına ve elin güçsüzlüğüne yorabiliriz. Geri dönüşler sadece hikâyenin pekişmesini sağlamıyor, bir romantik filmin ihtiyacı olan vurucu sahne bulma çabasına da hizmet ediyor. Film bu sahneyi bulamadığı için sürekli geri dönüyor. Geri dönüşler sıklaşınca hem 2016 yazı hem günümüz boşa düşüyor ve film uzadıkça uzuyor. 

Üçüncü belirti filmde tam dört takım ebeveynin yer alması. Daha doğrusu üç takım ebeveyn ve bir çift var. Ailelerin bu denli göründüğü bir romantik filmde duygunun yeterince geçmesini bekleyemeyiz. Enerji israfı olarak ortaya çıkan aileler bu şiddeti savuştururlar ve bir nevi hava yastığı hizmeti verirler. Dert dinler, yara sarar; ağlanacak omuz, “durduk yere sinirlenecek sofra” imkânı sunarlar. Filmde hepsini fazlasıyla görüyoruz. 

Aşk Mevsimi ayrıca muhafazakârlaşan günümüz toplumunda evlilik problematiğini temel alırken yeni bir söz söyleme ihtimalini de kaybediyor. Bu tabloya çocuk kalma-olgunlaşma gibi çocuksu bir çatışma ve bir alay klişe eklenince film ufalanıp gidiyor.

Evlenilecek-eğlenilecek erkek 

Günümüzde yerli romantik komediler evlenilecek-eğlenilecek erkek seçimine sıkıştı. Bu bir ölçüde kabul edilebilir zira türün uylaşımları arasında evliliğe giden yolun mubah yahut mekruh eylemleri de yer almakta… Aşk Mevsimi evliliği, kadın tarafında kendini bulma uğraşı ve hata yapmama takıntısı üzerinden ifade ederken erkekte olgunlaşamama ve saplantıyı aşamama, toplamında ise bireyselliği kazanamama ekseninde ele alıyor. Şirin ile Ali Yaman taban tabana zıt iki karakter biçiminde ortaya konuyor. Zıtlığın kaide sayılması, evlilik gerilimini taraflar için zıt kutupların çekişmesine çevirirken toplumdaki muhafazakârlık da bir anlamda onanıyor. Zira evliliğe mutlak gözüyle bakılıyor. Aşk Mevsimi iki zıt karakteri yıllar sonra buluşturup mevcut ilişkilerindeki çatışmalara sokarak “kutsal evliliğe” zorlama bir boyut kazandırıyor. Ali Yaman bu uğurda ilk evliliğini bozuyor, kalbinin sesini dinleyip aşkının peşinden gidiyor ancak ikinci evliliğine sadık kalıyor ve bu kez doğru kadın retoriğine yaslanıyor.

Tabii devam filmi gelebilir ve aşk ile evlilik, hormonlar ile mantık arasındaki mücadele yeni bir evreye taşınabilir fakat mevcut durum kutsal yuvayı tescillemekte.

Klişe bombardımanı ve inandırıcılık sorunu

Filmde türün uylaşımları dışında tam bir klişe bombardımanına maruz kalıyoruz. Doğru kişi arayışı Şirin’i kart zampara, entel dantel nitelikler sergileyen bir galerici sevgiliye götürüyor ki eğreti aktarılmış bu sevgili zaten oyunun akması için görevini yerine getiriyor ve oldukça çiğ bir biçimde aldatıyor. Gerçek sevginin değeri anlaşılsın diye yanlış kişilere güveniliyor, yanlış yollara sapılıyor. Bir nevi “sağlama” izliyoruz. Öte yandan Ali Yaman’ın öznesi olduğu ilişkilere bir oyun gibi yaklaşması ise hayli tuhaf durmakta hatta belki onu romantik bir âşıktan ziyade bir “baby ıssız adam”a çevirmekte. Tüm bunlardan bağımsız, gelin arabasından kaçan Ali Yaman için “delidolu aşık” yakıştırması ne denli doğru tartışılır. Zira delidoluluğu bile ayarsız! Eylemindeki sorumluluk bir yana hastalıklı bir durum söz konusu… Aynı Ali Yaman’ın ikinci evliliğinde ısrar etmesi de filmdeki duygu evrenine zarar vermiş. Seyirci erkek kahramanın uçuk kaçık davranışlarına uyum sağlayabilmek için akla karayı seçerken finalde bambaşka bir karakterle karşılaşıyorlar. Kahraman elbette dönüşür, bu hakkı her daim saklı ve gerekli de fakat dönüşümü finale saklamak “sürpriz” biçiminde değerlendirilemez. Bu senaryo matematiğinde aksayan yanlar var. Devam filmine göz kırpılsa dahi kahramanın bindiği dalı kesmesi anlamlı durmuyor.

Bu büyük çelişkinin yanı sıra küçük tutarsızlıklar da izliyoruz. Örneğin Şirin’in ailesi rakı sofrasına oturduğunda Şirin, Ali Yaman’ın son durumunu soruyor. Medeni hâli bir kez daha “evlilik arifesi” olan gencin bu son macerası, üzülmesin diye kadına bir süre söylenmiyor. Gelin arabasından kaçan bir vakanın bir kez daha nişanlanması haber değeri taşıyor mu? İnsanın köpeği ısırması yahut Ali Yaman’ın nişanlanmaması haber niteliğinde. Genç için üzülebileceğimiz tek nokta sol el yüzük parmağının nasır bağlaması olabilir!

**

Aşk Mevsimi alelade bir yazlık aşkından âdeta Ferhat-Şirin öyküsü çıkarmaya çalışan ancak kendi derbederliğine dahi inanmayan ümitsiz bir film. Fazla uzun, klişelerle yüklü, yeni sürüm “ıssız adamlar” sergileyip ardından aileyi kutsayacak kadar da çizgisinden bihaber. “İki saatimi kaybederim benim için önemli olan mevsimler. Hem gönüller bir olsun!” diyorsanız filmi izleyebilirsiniz… Aksi takdirde uzak durmanızda fayda var!

Haydar Ali Albayrak

Hareket 8 Bereket 0!

Netflix, kütüphanesinin raflarını son yılların yerli komedilerine tahsis etmiş âdeta! Hareket 8 de 2019 güz vizyon tarihli bir güldürü olarak bu filmler arasında göze çarpmakta. Oyuncu kadrosunun bir bölümü Güldür Güldür ekibinden meydana gelirken filmde programın sunucusu Ali Sunal’ı da başrolde izliyoruz. Sunal’ın pek başrolü olmaması Hareket 8‘i ayrı bir yere konumlandırıyor. Ali Yorgancıoğlu’nun yönettiği ve senaryosu Ayberk Çınar’a ait filmi değerlendirmeden önce konusunu kısaca aktaralım. 

Bünyamin (Ali Sunal), Reşat (Onur Atilla) ve Kazım (Sarp Bozkurt) üç başarısız polis memurudur. Kazım teşkilatta yenidir, Reşat olay yerinde facialar yaratmaktadır. Bünyamin ise işteki başarısızlığının yanı sıra özel hayatında da pek tutunamamıştır. Bir yıl önce boşanmasına karşın hâlâ eski karısının evinde yaşamaktadır.

Bir gün Rus gangster Zolka’yı (Gürgen Öz) takip etmekle bir birim görevlendirilir. Bünyamin’in liderlik ettiği ekipte polis muhabiri Ebruli (Bihter Özdemir) ve süt kuzusu Kazım’ın annesi Neriman’da (Devrim Yakut) bulunmaktadır. Zolka’nın peşinde oradan oraya savrulan ekibimiz kâh İzmit’te bir otelde konferansa katılır kâh İstanbul sokaklarında kovalamacaya karışırlar tüm bu hengâmede Çeçen (Aykut Taşkın) adlı bir mafya babası da kendisine tokat attığı için Bünyamin’i takip etmektedir. Ekibimiz kısacası hem Çeçen’den kaçacak hem Rus’u yakalayacak hem kendilerini kendilerinden koruyacaklardır.

Hareket 8’in bir kısmı operasyonun uzandığı Azerbaycan’da geçiyor.

Ekip Güldürüsü ve Amerikanvari Havalar

Tipik bir ekip güldürüsü olan Hareket 8‘i değerlendirmeye karakterlerinden ve mekânlarından başlayalım. Ekip güldürüleri komedi sinemamızın ilk tercihi. Son dönemde çevrimiçi platformlarda ekipler yahut geniş kadrolar yerini iki ya da üç kişilik erkek kafadarların anlatılarına bıraktıysa da söz konusu sinema salonları olunca yapımcılar pek riske yanaşmıyor; kaostan, hafif romantizmden besleniyor ve en az üç beş kişilik kadrolar belirliyor. Bu kadroları ise ya aile bireyleri ya bir operasyon için görevlendirilmiş kişiler oluşturuyor. Bazen büyük şehre geliniyor bazen büyük şehirden Anadolu’ya gidiliyor. Hareket 8 de operasyonu İstanbul’dan başlatsa bile Rus mafya liderinin peşinden ilkin Kocaeli’ne ardından Bakü’ye gidiliyor. Kocaeli ve Bakü’nün tesadüfen seçilmediğini, sponsorlarla anlaşıldığını öngörebiliriz. Zira Kocaeli sahneleri baştan sona lüks bir otelde geçerken şehre dair herhangi bir sahneye rastlamıyoruz.

Filmin geçtiği hoş bir mekân ise Karaköy’de Perşembe Pazarı… Nalburların, hırdavatçıların ve balık restoranlarının dizildiği Fermeneciler Caddesi’nde yürüyen kahramanlarımız kendilerine garson kıyafeti almak için bir dükkâna giriyorlar. Bu dükkânda cinsel fantezi ürünleri satıldığı anlaşılırken Bünyamin de girdiği bir bakkalda ilginç diyaloglar yaşıyor. Perşembe Pazarı bu kadar “ilginç” değil şüphesiz fakat İstanbul’un ruhunu hâlâ koruyan mekânlarından. Zaten kovalamacası bol komedi filmlerinin ağırlıklı olarak tarihî Galata-Pera’yı kapsayan Beyoğlu sınırlarında ve Suriçi dolaylarında çekildiğini görmekteyiz.

Ekibimiz Perşembe Pazarı’nda, Fermeneciler Caddesi’nde yürümekte…

Hareket 8‘in öyküsüne gelirsek bir hayal kırıklığı yaşadığımızı söylemeliyiz. Ticari güldürülerimizde hiç  değilse çıkış noktasının zekice olmasını beklerken öyle filmlerle karşılaşıyoruz ki evlere şenlik! Hareket 8 tamamen Hollywoodvari bir çizgide kurulmuş öyküsüyle buraya uyum sağlayamamış maalesef. Öncelikle -bu bir komedi filmi ve kurmaca olabilir, doğru- ekibin bir araya getirilmesinde bir mantıksızlık göze batıyor. Önemli bir göreve gönderilen ekip niyet başka olsa da bu denli amatör kurulur mu? Görev gizliyse bile bunun bir resmî yazışması falan yok mudur? Teşkilattan kimse “kardeşim siz ne yapıyorsunuz” dememiş midir? Hadi ekip bir şekilde kuruldu diyelim aralarında polis muhabirinin işi ne? Yahut acemi polisin korumacı annesi neden ekibe dâhil oluyor? Her adımlarını birlikte atıyorlar? Bu kadın bir geldi iki geldi üçüncüde Bünyamin uyarmıyor mu?

Bahsettiğimiz üzere filmde Hollywoodvari bir çizgi söz konusu. Acemi polisi “çaylak” yapma merakının ceremesi çekiliyor! Mafyatik tipler de hayli basit kaçmış. Zolka karakterini hiç tanımıyoruz, Gürgen Öz kostüm giyer gibi geçirmiş sırtına karakteri: Psikopat, cool, hafif alaycı. Birkaç kelime Rusça konuşuyor sonra Türkçe ve İngilizceye dönüyor. Film bir komedi olduğundan öyküdeki dalavereler normal geliyor ancak uçlar birbirine iyi bağlanmamış.

Oyunculuklar Üzerine

Ali Sunal’ın başrol performansından başlamak istiyorum. Sunal’ı babasından bağımsız düşünmemiz oldukça güç… Bunun sebebi de oğulun başarısızlığı ya da sönüklüğü değil babanın bir döneme damga vurmuş olması. Ali Sunal genellikle Kemal Sunal’ın olgunluk dönemini andırıyor. Biraz asık suratlı, kendi espri tarzı var. Sunal bu filmde ise babasına çok fazla benzemiş. Onun gibi gülüyor, flörtleşiyor. Karakterin etkisi midir bilinmez ama Ali Sunal’ı ilk defa bu kadar babasının izinde görüyoruz.

Onur Atilla rolünü bir türlü bulamayanlardan… Güldür Güldür skeçlerinde komik ama kalabalık kadrolarda her tiplemeye girebilmesine karşın rengini yakaladığı bir doygunluğa erişemiyor. Sakar, obur, bol söylenmeli karakteri de havada kalmış. Buna sebep filmdeki özenti havayı gösterebiliriz. Havanın etkilediği diğer isim de Sarp Bozkurt. Bozkurt ana kuzusu acemi bir polis rolünde ama karakteri o kadar zayıf ki mesleğinin hiçbir önemi yok… Herhangi bir işe koysanız aşağı yukarı aynı etkiyi verir. Kısacası karakterini açamamış. Atilla ve Bozkurt komik olmuşlar ama polis olamamışlar.

Bihter Özdemir polis muhabiri rolünde filmdeki dengeyi sağlıyor. Ne de olsa ekipte birilerinin aklı başında olması gerekiyor. Özdemir dengeleyici rolüyle aynı zamanda sempatik ve romantik bir taraf da yakalıyor. Devrim Yakut korumacı annede başarılı. Zaten komedide boy gösterdiğinde bu tür rollerde izliyoruz kendisini: Çatlak, sevimli, patlamaya müsait…

Doğan Akdoğan televizyonla konuşan ve para üstü hesabını kendi üslubunda yapan bakkal rolünde filme renk katıyor

Hareket 8, zayıf bir ekip güldürüsü… Karakterler iyi kurulmamış, çatışmaya başarıyla eklemlenememiş. Film, hikâyesi ve çıkış noktası bakımından da sınıfı geçemiyor. Ali Sunal’ın babasını (ilk defa bu kadar) andıran oyunculuğu merak edilip izlenebilir fakat ötesinde bir şey beklememek lazım.

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın