Erdem Tepegöz’ün yönettiği Kül, Netflix kitaplığında yerini aldı. Gerçek ile hayalin yan yana geldiği, kurmaca içinde kurmaca izlediğimiz tutku filminde başrolleri Funda Eryiğit, Alperen Duymaz ile Mehmet Günsür paylaşıyorlar. Senaryosu Erdi Işık’a ait filmi değerlendirmeden önce konusunu kısaca aktaralım.
Maskeli balodan kaçan prenses Balat’a sığınırsa!
Prestijli ve ticari hacmi yüksek bir yayınevinin patronu olan Kenan (Mehmet Günsür), eşi Gökçe (Funda Eryiğit) ile görünürde sorunsuz bir evlilik sürdürmektedir. Kenan bestseller kitaplar -ve hatta muhtemelen “iyi edebiyat”- basarken patron koltuğuna kurulup ailesine lüks yaşam standartlarında bir yaşam sunmakta buna karşılık eşinden yayınevine gelen dosyaların değerlendirmesini talep etmektedir.
Yayınevinin yıldönümü kutlamasında bir araya gelen eş dost akraba yeni projelerin ve bir pastanın etrafında buluşmuştur. Ellerde şerefe kalkan kadehler, peçetelerdeyse az evvel ağız kenarlarına bulaşmış kremalar durmaktadır. Bu hayatta bir şey eksiktir şüphesiz! Heyecan, adrenalin… Ama bunlardan önce yaşam… Gökçe yaşamın tadına bir kurmaca yapıtta varır. “Kül” adında bir dosyaya kaptırır kendini ve romandaki olayların izini sürmeye koyulur. Gerçek hayattaki maskeli baloyu terk ederek hayalî kahramanların peşi sıra sürüklenmeye başlar. Romanda geçen mekânları ziyaret eden, Balat sokaklarında dolaşan Gökçe marangozluk yapan Metin Ali (Alperen Duymaz) ile tanışır. Metin Ali’nin dünyası yabanıl ve bir o denli sürprizlerle doludur. Gökçe romandaki olayları takip ederken kendini bir anda yeni bir gerçekliğin parçası olarak bulur.

Yapay zekâ mı Erdem Tepegöz mü? Kim yönetti bu filmi?
Tepegöz’ün filmi -bilmiyorum, eseri böyle çağırmakta bir sakınca var mı- ilk karesinden itibaren yapay zekâ tarafından çekilmiş hissi uyandırıyor. Bu ara otomatik pilotta motorlu taşıtlar moda, malum. Kül de teknolojik gelişmelere ayak uydurmuş âdeta! Peki, bunu söylemek Tepegöz’ün emeğine saygısızlık sayılır mı? Hafif filmlerin icracısı olmak, kendine rahatlıkla özgün yol çizebilecek bir yönetmeni rahatsız etmiyorsa bu yakıştırma da zoruna gitmez diye düşünüyorum. Hatta belki keyiflenecek, “oturduğum (oturmadığım!) yerden paramı aldım, filmin orasını burasını didikleyen kerizlere de selam olsun” diyecektir.
Neden “yapay zekâ” dedim, açayım. Kül, verileri girilmiş; beklenti tarif edilmiş ancak yeterince işlenmemiş; öykünün ham, karakterlerin çizgi anlatımın çiğ kaldığı bir yapım… Öyleyse yönetmen koltuğunda başarısız bir yapay zekâ oturuyor! Şimdi işlenmek üzere hazırlanan verilere şöyle bir bakalım. Öyküden girişelim. Klasik bir evlilik rutininden sıkılıp macera arama öyküsü var karşımızda. Her şey iyi giderken, tablo maddi manevi fevkaladeyken aslında sevgi ve saygının çoktan yitirildiği anlaşılıyor; kadın heyecan arıyor, ilişkinin yozlaşmış atmosferinden uzaklaşmak için ilk fırsata sarılıyor. Burada kılavuz bir kurmaca eser seçiliyor. Gerçekten kaçışa iyi bir yol… Tabii pürüzler çıkıyor ve kaçan kadın ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayamazken güvenliği de sağlanamıyor. Bir anlamda Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunuyor.

Ortadoğu filtresi ve Netflix filmi
Filmde bu sıradan öyküye yavan bir anlatım eşlik ediyor. Özellikle dikkat çeken şey ise platformun bastığı Ortadoğu filtresi… Mika Kaurismäki, 91 yapımı Zombi ve Hayalet Tren filminde Finlandiya’dan İstanbul’a uzanan öyküsünde şehri daha fazla Doğulu göstermek için fazladan motifler kullanmıştı. “Fazladan” diyorum çünkü İstanbul’da film çeken bir yönetmen herhâlde etrafına baktığında şehir yaşamına dair az çok bilgi sahibi oluyordur. Yahut arkadaşı Ali Özgentürk onu uyarmıştır. Kaurismäki bu uyarıları dinlememiş olacak ortalıkta sadece çarşaflı kadınlar geziyordu. Ortadoğu bakışının kusurlu bir örneğiydi film. Filmi kusurlu kılan, Batı-Doğu çatışmasında İstanbul’u bir ara durak olarak resmetmek yerine Doğu’nun tüm huylarını toplamış bir şehir olarak aktarmasıydı. Netflix ise Ortadoğululuğu iyi kullandı; ajan dizileri çekti, iç burkan aşk dizileri yaptı. Türkiye ve kültürel başkenti İstanbul da şüphesiz payını aldı bu bakıştan. Kül’de de her an bir köşeden develer çıkacakmış gibi duruyor. Pazar sahneleri ile bu yapay Ortadoğululuk doruğa varıyor. Eminönü’ndeki Büyük Yeni Han’da çekilen bu sahnede tezgâhlar “fakir ne anlar hijyenden, nizamdan” diye dizilmiş âdeta. Ortadoğu pazarlarının kaosu hâkim. Ki Ortadoğu’yu Uzak Asya’dan ayıran kümes hayvanlarına dönük vurgu Kül’de de mevcut. Pazar sahnesinde kanatlı hayvanları izliyoruz.
Bir Balat filmi olarak Kül
Kül Balat’ta geçtiği bilgisi ile aktarılan bir film. Balat merkezdeki aşk hikâyesi kadar öne çıkmasa da öyküye ev sahipliği yapması bakımından dikkat çekiyor. Üstelik bu ev sahipliğini de mekânlarıyla sınırlandırmamalı. Balat aynı zamanda ruhuyla katılmış filme ve aşkın “olağanüstü” atmosferine masalsı bir destek sunmuş, bir çeşit mihmandar olmuş. Peki, arzu edilenleri yazdık ama gerçekten olmuş mu? Balat ne ölçüde yansımış anlatıya? Şöyle bir değerlendirelim.
Fener-Balat birçok film ve televizyon dizisinde çıktı karşımıza. Çoğu ikinci dereceden olmak üzere tarihi evleri, ibadethane, okul işlevi taşıyan ikonik yapıları ve canlı çarşısıyla rağbet gördü. Bu semtleri doğal bir set hâline getiren unsur şüphesiz İstanbul içinde hâlâ yaşamın sürdüğü ve estetik bir değer taşıyan nadir yapıları barındırmasıydı. Kül de ilk bakışta bu canlılığı bir köşesinden sahiplenmek niyetinde görünüyor fakat çok geçmeden filmin tanıtımındaki Balat ile gerçek Balat’ın pek uyuşmadığı anlaşılıyor.

Kahramanlarımız Balat sokaklarını arşınlarken…
Balat nasıl bir semttir, anmakta fayda var. Osmanlı döneminde Yahudilerin ikamet ettiği semtlerden olan Balat, Fener ile Ayvansaray arasında kalır. Kültürel olarak Draman ve Karagümrük’ten de nispeten etkilendiği için günümüzde muhafazakâr bir iklime sahiptir. Öyle ki semtte faaliyet gösteren Mavi Ay derneği, alkol ile sigara başta olmak üzere zararlı alışkanlıklara karşı uyarılar yayınlarken aynı zamanda sosyal yaşama dair de muhafazakâr sınırlar çeker ki bu durum Yeşilay’ın daha bıçkın ve daha tutucu bir yorumunu ortaya koymaktadır. Balat’ta sinagogların ve Ayvansaray sınırındaki Ermeni kilisesinin yanı sıra canlı bir çarşı yaşamı dikkat çeker. Bugünkü Yahudi Hastanesinin (Or-ahayim Balat Musevi Hastanesi) hizasında, Balat’ı Ayvansaray’a bağlayan bir hatta kurulan Salı pazarı da semtin simgelerindendir. Kül filminde Balat’ın ne günümüzdeki kültürel yapısına ne de geçmişindeki zenginliğine dair hiçbir ize rastlanmıyor. İşin ilginci filmde dış çekimlerin bir kısmı Balat sokaklarında geçmesine rağmen semtin özgünlüğü öne çıkarılmıyor. “Burası Balat” diyebileceğimiz bir sahne izlemiyoruz. En vahimi ise pazar sahnesi şüphesiz. Filmde geçen pastane Salı pazarının bir alt sokağında yer alırken pazar sahnesi için çarşamba pazarı tercih ediliyor. Balat’ta geçen bir filmde salı pazarı dururken çarşamba pazarına gidilmesi tuhaf fakat hadi “daha geniş bir pazar olduğu için oraya gidildi” diyelim. Buradaki çarşambanın semt olduğu gerçeği de göz ardı ediliyor. O meşhur Çarşamba pazarı Fatih’in Çarşamba semtinde kurulur bu yüzden bu adla çağrılır. Filmdeki pazar ise bir handa kuruluyor. Yani halka karışılmıyor. Balat’ın yanı sıra Çarşamba da seyirciye ulaşmıyor, onun yerine bir hengâmenin yansıtıldığı “Batı gözünden Ortadoğu pazarı” düşüyor payımıza.

Oyunculuklara dair
Filmin oyunculuklarına da değinelim. Funda Eryiğit zayıf bir oyunculuk sergilemiş, gözlerine “gizemli şuh” pelerinini attığı vakit oyunculuğundaki kusurların görünmez olduğunu mu sanıyor acaba? Gökçe karakteri baştan sona dökülüyor. Eryiğit hiçbir sahnede karakteri sahiplenmiyor. Mehmet Günsür de bu tür rollerde (Ne tür rollerde? Havalı cıvalı ıssız adam triplerinde…) artık karikatürün ötesine geçemiyor. Kül’de vasatının da altında kalmış. Alperen Duymaz’ın, oyunculuğu tartışılır. Tartışılır dediysem en baştan tartışılır. “Cast meydanı” diye bir program hazırlayıp tartışmalı: Duymaz ve Duymazgiller oyunculuk yapmalı mı? Daha genel bir ifadeyle herkes oyuncu olmalı mı? Bu belirsizliğe örnek teşkil etmesine rağmen Duymaz; Günsür ve Eryiğit’ten daha iddiasız üstelik daha zarif bir performans sergilemiş.
Kül’de hikâye açılmadığı için bu üç oyuncu dışında bir isim göze çarpmıyor. Tüm mevzu Duymaz, Günsür ve Eryiğit etrafında geçiyor. Filmin oyunculukları için genel itibarıyla zayıf diyebiliriz.
***
Kül, sıradan bir Netflix filmi. Ticari amaçlı; seyredilmeyi bekleyen, hafif doğası gereği ünlü isimler ve aşk serpiştirilmiş bir film… Biraz edebiyata biraz Balat’a dalınarak sürreal bir ortam yaratılmak istenmiş ancak bu pek başarılamamış… Doğrusu Netflix için filmin başarısı yahut hikâyesini ne ölçüde açtığı bir noktadan sonra önem arz etmiyor. Oyuncular için de nihayetinde “Netflix filmi” bu! Çekilir, yenileri çekilir; hayat akar gider!
Bununla birlikte Kül, filme imza atan senarist ve yönetmen için bir kazaya karşılık geliyor. En hafif deyişle kaza… Zerre ve Gölgeler İçinde gibi iki ilginç denemeye imza atan Erdem Tepegöz ile LCV (Lütfen Cevap Veriniz) filmini kaleme alan Erdi Işık bir kaza geçirmişler sanki. Aynı arabadalarmış, Balat’a gidiyorlarmış; sarı filtreli bir havanın muhalefeti sonrası kaygan zeminde araçları yoldan çıkmış. Bu farazi kazayı hafif sıyrıklarla atlatmalarını arada bir Salı pazarında dolaşıp güç toplamalarını umalım yoksa “Kül” diye anılan bu film pekâlâ “pul” da olabilirmiş!
Haydar Ali Albayrak










