Sevil Üstekin: Hacer’den Müzeyyen’e Bu Toplumun Kadını

Mahallenin Muhtarları dizisinde “Müzevir Müzeyyen” rolüyle tanınan, 70’lerde birçok Yeşilçam güldürüsünde boy göstermiş, birçok oyunda sahneye çıkmış oyuncumuz Sevil Üstekin’i yitirdik. Üstekin sinemamıza emek vermiş önemli karakter oyuncularındandı ve 90’larda televizyon dünyasının sevimli, orta yaşlı mahalle kadını rollerinden birini, Müzevir Müzeyyen’i başarıyla canlandırmıştı.

Girizgâh niyetine

Üstekin, Müzevir Müzeyyen olmazdan önce hangi filmlerde oynadı değinmeli fakat önce bu bol lakaplı, nitelemeli tiplemelerin beyaz cama hücum ettiği döneme uzanmak gerekiyor. Hatırlanacağı üzere tek kanallı yılların unutulmaz yapımı Perihan Abla‘da da “Meraklı Melahat” karakteri vardı ona Tuluğ Çizgen can veriyordu. 80’ler ve 90’lar, 70’ler boyunca süren, çoğu Ertem Eğilmez imzalı geniş aile güldürülerinden evrilmiş izlenimi uyandırıyordu. Geniş aile evinden “Gırgıriye” tipi bir cevvallikle çıkılıyor, mahalle bir kez daha keşfediliyordu. Daha doğrusu ülkenin toplumsal yapısı değişip bireysellik ön plana çıkarken güldürüler mahallede yoğunlaşıyordu. Yeşilçam geleneğinin devamcısı sinemacılar, güldürüleri bu dönemde Banker Bilo, Namuslu, ve Milyarder gibi örnekler rastlayacağımız üzere uyanık bireyleri ailenin karşısına konumlandırırken televizyon 80’ler ve 90’lar boyunca mahalleden çıkamadı. Gırgıriye tipi kilolu, girişken kadın karakterler televizyon güldürülerini sırtlamaya başladı. Güldürüde Yasemin Yalçın ve Demet Akbağ gibi yıldızlar sivrilirken Asuman Arsan, Perran Kutman, Leman Çıdamlı, Tuluğ Çizgen ve Sevil Üstekin gibi isimler yer tuttular. Elbette Kutman başrol olarak öne çıktı. Üstekin; Arsan, Kutman yahut Çıdamlı gibi kavgacı değil fakat karıştırıcı bir kompozisyona yatkındı bunda belki adı geçen oyuncular denli yırtıcı olmayışının payı vardı.

Yeşilçam güldürülerinde Üstekin

Üstekin’in sinemadaki ilk önemli rolü Kapıcılar Kralı‘ndaydı. Filmde uyanık kapıcı Seyit’in eşi Hacer’i canlandırıyordu. Daha sonra televizyon tarihimizin en uzun soluklu yapımlarından Bizimkiler‘e de kaynaklık eden Kapıcılar Kralı Umur Bugay’ın gözlemlerini yansıtmaktaydı. Kemal Sunal’ın canlandırdığı Seyit sıfırı bir yapmaya çalışan, yükselmek hatta sınıf atlamak isteyen bir karakterdi. Herkesin ağız kokusunu çekerken onun gazabına uğrayan kişi ise karısı Hacer’di. Seyit azarı yiyince ilkil Hacer’e yüklenirdi. Kaba davranır, şiddet uygulardı. Hacer’in uğradığı tek şiddet Seyit’inki değildi şüphesiz sınıfsal bir şiddetin mağduruydu Hacer. İtilip kakılıyor, her işe koşuluyordu. Üstekin Hacer’de bu tereddüdü başarıyla işledi. Hacer söz dinleyen boyun eğen bir karakterdi. Uysal bir görüntüsü vardı fakat geleneksel ezilmiş Anadolu kadınının ötesinde bir uyanıklığa da karşılık geliyordu. Seyit’i idare ediyor, ezilmesine rağmen bir gün başkaldıracağı izlenimi veriyordu. Hacer baş kaldırmadı fakat Üstekin bu gerilimi iyi yansıttı daha doğrusu rolü derinleştirdi ve basit çizgilerden kurtardı. 

Sevil Üstekin Şabanoğlu Şaban filminde… Bir yanında Adile Naşit bir yanında Ayşen Gruda…

Üstekin, Zeki Ökten’in Kapıcılar Kralı filminde Kapıcı Seyit’in (Kemal Sunal) karısı Hacer rolünde.

Üstekin’i daha sonra bir Ertem Eğilmez filmi Şabanoğlu Şaban‘da izledik. Olayların geçtiği konağın sakinlerindendi. Hüsamettin Kumandan’ın (Şener Şen) eşi Binnaz rolündeydi. Pek öne çıkmadı ancak bir sene sonra rol aldığı İyi Aile Çocuğu‘nda afişe kadar yükseldi. Bir kez daha Kemal Sunal’a eşlik ederken Kapıcılar Kralı‘ndaki karakterini ileri taşıdı. Komedi dozunu artırdı, cilve ve neşe kattı. Üstelik sınıfsal bir değişiklik yoktu. Canlandırdığı Ferdane yoksul bir mahallede oturuyordu. Ferdane bazen Kemal bazen Cemal rolünde karşısına çıkan Sunal’ı ayartmaya çalışan bir kadındı. Hacer’in ezikliği yerini evde kalmış kadın kompozisyonunda özgürleşen, kabuğunu kıran bir noktaya bıraktı. 

İyi Aile Çocuğu‘nda Ferdane rolünde. Bir kez daha Kemal Sunal’ın rol arkadaşı. Karede Renan Fosforoğlu ile görülüyor.

80’ler: Birkaç film ve Varsayalım İsmail

Üstekin 80’lerde güldürülerde rol almayı sürdürdü. Ya ya ya şa şa şa (Ümit Efekan, 1985), Garip (Memduh Ün, 1986) rol aldığı başlıca filmlerdi. Ancak günümüzde dahi televizyonlarda kolay kolay şans bulamayacak, son derece özgün ve absürt Ferhan Şensoy dizisi Varsayalım İsmail‘deki kısa rolü, bir geçiş niteliğindeydi. 1986’da çekilen ancak birkaç denemenin ardından 1991’de yayınlanan dizide, Şensoy’un canlandırdığı İsmail’in düşlerinde ona da yer vardı. Bir kez daha kapıcının karısı Desen’i canlandırmıştı Üstekin fakat olaylar bu kez bir düşte düştüğünden farklı rollere de giriyor, İsmail’in bulanık zihninde oradan oraya uçuşan karakterlerden biri oluyordu. Üstekin’in sergilediği kısa performansa rağmen kapıcı karısı kompozisyonunu geliştirerek yeni bir forma soktuğu açıkça görülüyordu. Oyunculuğu oturmuştu. Mahallenin Muhtarları‘nda samimi ve ilginç bir role imza atacaktı.

Varsayalım İsmail‘de Desen…

Mahallenin Muhtarları’nda Müzevir Müzeyyen

Müzeyyen, Temel ile Fadime arasındaki tatlı sert ilişki ekseninde başlayıp Temel-Şirin aşkında son bulan dizinin önemli karakterlerindendi. Hemen her bölümde bir köşeden çıkardı. Hatta ilk sezonlarda bölümler o sokakta telaşla yürürken başlardı. Onu genellikle mahallede izlerdik, sokaklarda dolaşır, duyduğu yahut uydurduğu haberleri taşırdı. Abartmak, özele müdahale etmek, yanlış anlamak bariz özelliklerindendi. Üstekin’in oyunculuğundaki karakter Mahallenin Muhtarları‘nda açık seçik görüldü. Üstekin 70’lerde, “sırasını bekleyen” saf Hacer’i işveli Ferdane’de yeniden yorumlamış, Müzeyyen’de mahallenin orta yerine bırakmıştı. Hacer’den Müzeyyen’e evrim bir anlamda ülkenin toplumsal yolculuğuna da ayna tutuyordu. Saflık darbe sonrası bastırılmış, hak arama çabası sakatlanmıştı. Müzeyyen bozulan bir toplumun mahallede karşımıza çıkan “gri” bir karakteriydi.

Üstekin Mahallenin Muhtarları‘nda Müzevir Müzeyyen rolüyle üne kavuştu. Bu sahnede muhtarlığa aday olan Müzeyyen dizinin çekimlerinin gerçekleştiği Maltepe Beşçeşmeler’de ayakta kalmış bir çeşmenin önünde mahalleliye sesleniyor. Yanında yiğeni ile dizinin hemen her bölümünde izlediğimiz Kemikkıran Kadriye var.

Bu grilik tarifi, Yeşilçam’da ve 80’ler güldürülerinde toplumu yorumlayan Türk sineması ile onun devamcısı sayabileceğimiz 90’lar televizyonunda ayrı bir tartışmaya aktarılabilir. Kötü özellikler yüklenen, ayıplanacak huylara sahip karakterlerin sevimlileştirilmesi, ehlileştirilmesi bilhassa betimlenmiş bir mahalle yaşamından komedi devşirmiş yapımlar için dikkat çekicidir ve darbe sonrası dayanışmacı kimliği aşınan, sınıf bilinci gerileyen toplumsal yapıyla ilişkilendirilebilir. Ancak bahsettiğimiz üzere bu ayrı bir tartışma konusu. Üstekin’in “gri” karakterlerdeki başarısı ise iki yönlü ele alınabilir. İlk gri tarifini yukarıda kötü özellikleri sevimlileştirilmiş komedi unsuru olarak yaptık fakat esas grilik yaşamın içinde oluşa denk düşüyor. Üstekin’in karakterleri zaafları, sevimlilikleriyle her zaman insan oldular ve pembe tabloların, ideallerin, şablonların dışında kaldılar. Müzevir Müzeyyen “iyi” miydi? Bu soruyu yanıtlamak güç fakat cesur olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İlk sezonlarda Muhtar, İğneci Handan Hanım’la flörtleşirken çekingendi ve biraz da kızı Fadime’nin korkusundan evlilik yolunda adım atamıyordu. Zaten daha sonra ancak kızının ölümünden sonra evlenebildiler. Müzeyyen ise demiryollarında çalışan Haydar’ı namıdiğer Haydar Paşa’yı kısmeti olarak gözüne kestirmişti. Onunla şakalaşmış, girişken davranan taraf olmuş nihayet tavlamıştı. Müzeyyen sınırlarını aşan buna karşın “kendi olan” bir karakterdi. Neyse oydu ve durmaya niyeti yoktu. 

Sevil Üstekin 2000’lerde de dizilerde oynamayı sürdürdü. Koçum Benim (2002), Yerden Yüksek (2010) ve Aşkın Kanunu (2014) kadrosunda yer aldığı başlıca dizilerdendi. Diğer yandan kariyeri boyunca birçok oyunda sahneye çıktı, birçok toplulukla çalıştı. 70’lerin ikinci yarısında adım attığı sinemayı tiyatro ile birlikte yürüttü ve üretkenliğine zamanla televizyon dizilerini de ekledi.

Yerden Yüksek dizisinde Ülfet Nine rolünde

Üstekin şüphesiz ve iyi ki “emektar” bir oyuncuydu. Fakat bu sözün, birçok kişide olduğu üzere emeğinin, yeteneğinin ve üretiminin üstünü yavan bir takdir gösterisiyle örtmesine de izin vermemeli. Çünkü emekçi ve emektar gibi nitelemeler çoklukla “sıra neferleri”ni şöyle bir anıp hemen o an unutmak için kullanılıyor maalesef… Üstekin’in kaybı; gelişen, değişen, kendi izleğinde ortaya çıkıp kendini doğuran içten oyunculuğunu bir kez daha hatırlatırken günümüzde tek tip karakterlerin ruhsuz vasatlığını da ortaya koyuyor.

Haydar Ali Albayrak

Cici Can: Her İki Âlemde Gönül Macerası

Film yapımının zirveye ulaştığı, derme çatma da olsa bir sektörün varlığından söz edebildiğimiz 60’larda Yeşilçam, ilginç denemelere sahne olur. Bir huri ile bir ruhun aşkını konu alan Cici Can da romantik esinler taşıyan bir fantastik komedidir. Göksel Arsoy’un yapımcılığını üstlenip başrol oynadığı filmde Milliyet gazetesi tarafından seçilerek kadın başrol Huriye’yi canlandıran Huri Zuhal* bir daha beyaz perdede boy göstermemiştir. Bedri Koraman’ın aynı adlı çizgi romanından** uyarlanan filmde yönetmen koltuğuna Ertem Göreç otururken 1963 yapımı filmin senaryosu ise Safa Önal’a aittir.

Filmin uyarlandığı çizgi roman uzun süre Milliyet gazetesinde yayımlanırken 2011 yılında Çizgi Roman Derneği tarafından kitaplaştırıldı.

Cennetten dünyaya inip aşkı aramak

Filmin konusunu kısaca analım. Cici Can bir yarışma için çekilen ancak üçe bölünüp her parçası farklı yerlere dağılan fotoğrafta bacaklarını gördüğü kadına âşık olur ve onu aramaya giderken trafik kazası geçirip ölür. Bu ani ve erken ölüm sonrası cennete kabul edilen Cici Can henüz fani yaşamdan hevesini almamıştır, fotoğraf parçalarını birleştirip sevdiğine kavuşmayı arzulamaktadır. Kendi talebiyle yeniden dünyaya indirilen Cici Can yarı insan yarı ruh olarak gezinip türlü maceralara karışır. Üstelik Cennete adım atar atmaz bir Hurinin kalbine girmiştir. Huriye, gönlünü kaptırdığı Cici Can’a bu seyahatinde rehberlik eder.

Huriye ile Cici Can Cennet’teler.

Dağınık olay örgüsü

Cici Can dönemin aksiyon yüklü fantastik komedileri gibi dağınık bir anlatıya sahip ve bu yönüyle 60’ların sonuna doğru fantastik aksiyonlar biçiminde yoğunlaşan ve 70’lerle birlikte kısmen erotik bir yön de kazanan avantür alt türün özelliklerini taşıyor. Filmde Doğu fantazyasına yaslanan sahneler dikkat çekmekte. Doğulu bir kral var. Haremi, sarayı, çevirdiği entrikalar, alıkoymalar… Bu, hayli sık rastlanan, serilere mutlaka sızan, komedilere ucundan kıyısından eklenen bir motif… Örneğin Göreç’in filminden sonra (1964’te) Cilalı İbo Kırk Haramiler de serinin birçok filminde olduğu gibi bir tema üzerinden şekilleniyor ve Doğu yine başrolde… 

Cici Can’da salt Doğu’yla yetinilmemiş ve Atar Reis adında bir kabadayı ile sosyete kralı da eklenmiş parkura. Bunlar da Doğu kralı gibi Cici Can’ın aşması gereken engeller. Bu engeller aşma, sevdiğine kavuşma izleği o dönem sıkça yansımış beyazperdeye. 

60’larda birçok Yeşilçam güldürüsünde olduğu gibi ihtişamlı Doğu sarayları, görgüsüz hükümdarlar ve harem daireleri Cici Can’da da karşımıza çıkıyor. Sahnede Ahmet Tarık Tekçe ile Göksel Arsoy.

Genel dağınıklığına karşın Göreç usta işi yönetimiyle filmi bir ölçüde toparlamış diyebiliriz. Daldan dala atlamasına karşın film, seyircisini yormuyor. Çok fazla durak kullanılması ise şüphesiz eksi hanesine yazılmalı. Bazı hikâyeler zayıf kalmış. Örneğin ruh çağırarak Cici Can’ı yeniden dünyaya indirme sahnesi anlatıdaki önemine karşın tat vermiyor. Teknik bakımından kusursuz sayılabilecek bağlantılar söz konusu… Cici Can’ın Atar Reis’i alt ettikten sonra kutlama konvoyuyla turlaması hikâyede sırıtmıyor fakat bu tür sahnelerin altı dolmuyor.

Yan karakteri fazla, merkezdeki çifti zayıf bir film

Cici Can’daki diğer bir olumsuzluk ise bir fantastik komediye göre çok fazla karakter barındırması. Bu durumun sebebi şüphesiz dozu düşük romantizm. Zira film öyle görünse dahi bir aşk filmi değil. Huriye filmde bir başrol ağırlığından yoksun ve aslında aşk da tema düzeyinde kalmış, hikâyeyi bağlamaktan öteye geçememiş. Cici Can’ın maceralarını kavuşma çabası ve eşini arama temasıyla izliyor fakat o duyguyu paylaşmıyoruz. Kadın başrolün etkisizliği filmi baştan sona Göksel Arsoy filmi yapıyor. Tek başrol ise çok fazla karakter oyuncusunu şart koşuyor.

Cici Can fotoğrafı çeken gazeteciyle konuşabilmek için kendini hapse attırır. Altan Erbulak gazeteci rolünde.

Falcılarla ortak iş çeviren düzenbaz (Suzan Avcı), zengin Hacı (Ali Şen), gazeteci (Altan Erbulak) kestane satmaya başlamış ruh hekimi, gönlünü uyanıkça çevirdiği tezgâhlarda kullanan kadın (Suna Pekuysal) ve arkadaşı (Sadettin Erbil), Ortadoğulu Kral (Ahmet Tarık Tekçe), Atar Reis (Sami Hazinses), Sosyete Kralı (Hüseyin Baradan) film boyunca karşımıza çıkan başlıca yan karakterler.

Gerçekçi diyaloglar, canlı sokak dili

Bedri Koraman’ın çizgi romanından uyarlanan filmin senaryosu Safa Önal’a ait. Önal kaleme aldığı senaryo sayısıyla (395) Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş bir isim. Üretken fakat bir bakıma fabrika işi çalıştığını söylersek haksızlık etmeyiz. Cici Can’da ise aksine bir özen söz konusu. Özellikle Cezaevi sahnesinde cinsel açlıklarını gidermek için kadın çizimi peşinde koşan mahkûmların ve Cici Can’ın akşam vakti bir parkta rastladığı serkeşlerin diyalogları oldukça canlı. Bu diyaloglar sokak dilini yansıtan ölçülü argo ile anlatıya gerçekçi bir hava katıyor. Fikir vermesi için bu sahneden bir diyalog aktaralım.

Ahmet Kostarika: “İnhisar bulamazsam ispirto içerim, o da mı dert!

Ersun Kazançel: “Sizin keyfiniz gıcır. Ben bir türlü zom olamıyorum.

Süheyl Eğriboz: “Hani bir gün çok zengin olursam bir saray yaptıracağım. Şu kaydıraktan on tane olacak. Odalardaki her musluktan başka içki akacak.

Ersun Kazançel: “Ona ne hacet! Şişelerden yaptıracaksın evini.

Süheyl Eğriboz: “Yaşa be İsmail, sana boşuna ‘pratik’ dememişler!

Ahmet Kostarika: “Sarayın adını da lingo lingo şişeler koyun!”

Ersun Kazançel: “Bu zekâyla boşuna harcanıyorsun buralarda!” (Hıçkırır.)

Hatta Atar Reis’in fedaileri bile gayet iyi konuşturulmuş. Hani Doğulu Kral fantezisi araya sıkıştırılmasa belki filmin ahengi hiç bozulmayacak. Yine de bu zenginliğin çift arasındaki romantik ilişkinin zayıflığı ile dengelendiğini belirtmeden geçmeyelim. Daha doğrusu o ilişki zayıf kurulduğu ve işlendiği için yan roller kendiliğinden öne çıkıyor. 

Cici Can fotoğrafın peşinde İstanbul kaldırımlarını ve gecelerini arşınlıyor. Burada köprüaltı ahalisiyle konuşmakta. Solunda Ersun Kazançel hemen ardında Süheyl Eğriboz. Ahmet Kostarika sağda görülüyor.

Azrail kompozisyonu ve Rıza Tüzün seslendirmesiyle özgün bir Öztürk Serengil

Filmde ilginç bir detay da afişte “misafir oyuncu” olarak belirtilen Öztürk Serengil’in canlandırdığı Azrail kompozisyonu. Özellikle Azrail’in bir kahvehanede çektiği nutuk oldukça etkileyici. Alışılanın aksine Mücap Ofluoğlu yerine Rıza Tüzün*** tarafından seslendirilen Serengil bu sahnede bildiğimiz (bıçkın ve sulu) Serengil’e neredeyse hiçbir yönden benzemezken oyunculuğuyla da ayrıksı bir yerde duruyor ve drama kayıyor. Hatta bu sahnedeki performansına özgün bir “Sadri Alışık tiradı” denebilir. En az onun kadar duygusal üstüne üstlük muzip… 

Öztürk Serengil Azrail rolünde. Öldürmekten sıkılan Azrail haklarını arıyor. Ancak sömürü düzeni maalesef ruhlar aleminde de sürmekte! Sahnede canını almak üzere Cici Can’ın arabasında.

Azrail’in mesleğine dair ironik bir söylem tutturan Serengil, şikayetlerini art arda sıralarken komediye kaçmıyor ve âdeta sinemaya adım attığı yıllardaki kötü adam maskesini giyiniyor. Bu kötü adamı karikatür düzeyinden çıkarıp çarpıcı bir biçimde kullanan oyuncu, Azrail gibi doğası gereği havai ve elbette ürkütücü bir karakterin ayaklarını yere basmasına, insanla karşı karşıya kalmasına, bağ kurmasına yardımcı oluyor. Buradaki Azrail fazla mesaiden sıkılmış, haklarını arayan, dert yanan bir Azrail. “Bazen bir kişi için saatlerce uğraşıyorum bazen Hiroşima’da beş saniyede 250 bin kişinin canını alıyorum,” diyor. Kompozisyon genel anlamıyla yenilikçi değil şüphesiz… Zira bir Azrail’in iş yükünden yakınması anlaşılır bir durum ancak Serengil kompozisyona kendine has taraflar katmış. Kötü adamlıktan komediye geçişi, karakter oyunculuğundan başrole yükselişi, birkaç yılda yaşanan tüm o gelişimi rolüne yansıtmış. 

Cici Can dönemi göz önüne alındığında başarılı ve ilginç bir deneme… Senaryoda ve rejide Safa Önal, Bedri Koraman ile Ertem Göreç gibi isimleri buluşturması, Çizgi romandan uyarlanması bu başarıyı getiren önemli etmenler. Göksel Arsoy, yapımını üstlendiği filmin başrolüne de yakışmış. Huriye’yi canlandıran Huriye Zuhal olarak anılan oyuncu ise gelecek vadetmesine rağmen belli ki bu ilk tecrübenin ardından sinemayı bırakmış… Cici Can fantastik öyküsü ile izlenmeyi hak ediyor. 

* Huri Zuhal hakkında bir denizci albayın kızı olduğuna dair bilgi mevcuttur. Bu kaba bilgide isim geçmez. Bazı kaynaklarda oyuncunun adı “Huriye Zuhal” diye kaldıysa da soyadının Zuhal olmadığı açıktır. 12 Eylül darbesinden 3 gün sonra yayımlanan tv’de 7 gün dergisinde ise “Zuhal Kuranel” olarak anılmaktadır. Oyuncu 60’lı yıllarda, İstanbul’da görev yapmış İhsan Kuranel’in kızı olabilir. Yanı sıra Sedat Akkurt film hakkında kaleme aldığı yazıda Huriye’nin izini sürmüş. Yazıda paylaşılan bir haber kupüründe oyuncunun Sarıyerli, orta hâlli bir ailenin kızı olduğu belirtilirken iyi gitar çalıp şarkı söylediği ve bugün çıksa (haber 2000 yılına ait) pop yıldızı olabileceği vurgulanıyor. https://sinematikyesilcam.com/2015/08/cizgi-romandan-beyaz-perdeye-cici-can/

** Koraman’ın çizgi romanı ise Al Capp’in Li’l Abner (Bizdeki çevirisiyle Hoş Memo) adlı çizgi romanından esinlenmiş. Çizgi romana dair geniş bilgiye Yener Çakmak’ın yazısından ulaşabilirsiniz. https://www.tersninja.com/duayen-cizer-bedri-koramanin-bir-erken-donem-eseri-cici-can/?doing_wp_cron=1724917686.9846611022949218750000

*** Rıza Tüzün, Mücap Ofluoğlu’nun Serengil üzerinde yarattığı etkinin bir benzerini Ali Şen üzerinde yaratmıştır. Ali Şen oyunculuğunun karakteristik bir özelliği de Tüzün’ün sesidir. Hayattan bıkmış ile üçkâğıtçıyı, her an horozlanmaya müsait bir ses tonuyla aynı gırtlakta buluşturmayı başarır.

Haydar Ali Albayrak

Türk Sinemasında Gemiler

Türk sineması star sistemine bağlı yapısı gereği hemen her dönem ev odaklı, aile merkezli ve tüm bu sebepler dolayısıyla “ayakları yere basan”, seyircisini düzen içinde tutmaya çalışan bir sinema olmuştur. Yuvayı dişi kuş yaparken erkek kuş evi, namusu ve mahalleyi korur, kendini bu değerlere adar. Her ne kadar çiftlerimiz Âşıklar Tepesi’nde gezinse, ağaçların etrafından dolanıp birbirlerini yakalamaya çalışsa da ev, Türk sinemasının mabedi gibidir! Bazen Haliç’i saran yoksul semtlerde bazen Boğaziçi’nde rastlarız bu evlere ve bazen bir göz gecekondu bazen yalı yahut köşk olup çıkarlar karşımıza. Sadece ev yetmez elbet koca filmi döndürmeye. Evin dışında gazinolara gidilir, pikniklerde eğlenilir, mahallede gezilir, kahvede oturulur ama ayak daima arar toprağı… Karada da olsa boy verilir, boyun ölçüsü bir biçimde alınır! Bir de kahramanların denizin üzerinde süzüldüğü filmler vardır ki cruise gemisinden yük gemisine, çatanasından yelkenlisine deniz taşıtları birçok filmi ağırlamış, kahramanlar onlara binip güven veren karadan uzaklaşmıştır.

Gemiler Yeşilçam’da yalnız yolcu taşımazlar, eğlencelik araçlardır aynı zamanda. Savaş gemileri bile çoğunlukla esas anlamı dışında, ticari sinemanın hakkını verecek eğlencelik bir çerçevede ele alınırlar. Şüphesiz tarihî olayları anan kostümlü dramalar veya fırtınalı aşklara ev sahipliği yapan gemiler de bulunur. Viking gemisi modellemelerini, sırtında kırbaç şaklayan esirleri nasıl unutabiliriz! 

Gemiler zaman zaman İzmir’den İstanbul’a çalışır zaman zaman Kadıköy’den Eminönü’ne… Kâh bir yolculuk başlatır filmi kâh bir yolculuğa çıkılır filmin orta yerinde, Boğaz havası alınır.

Gemide geçen Türk filmlerine damga vurmuş birkaç isim sayılabilir. Erkan Can Gemide filminde İdris Kaptan’a can verirken aynı dönem televizyon dizisi Mahallenin Muhtarları‘nda boy gösteren, omzunda maymunu “Çaydanlık” ile hatırladığımız sevimli kahveci Temel karakterini yerle bir edip unutulmaz bir performans sergilemiştir. Münir Özkul’u ise sarhoş ve düzenbaz bir huyda, Nilgün ve Görgüsüzler filmlerinde üniformayla görürüz. Denizciler Geliyor filminin kadrosunda da yer alır Özkul. Yine şapkası başında, beyaz gömleği sırtındadır. Sokaktaki Adam‘da Metin Belgin ve Mustafa Avkıran, Sarmaşık‘ta Nadir Sarıbacak parlak oyunculuklara imza atarlar. Dikkat çekici bir diğer nokta da sinemacı Ertem Eğilmez’in gemilere ilgisidir. Eğilmez, Denizciler Geliyor‘un yapımcısı; Nilgün, Süt Kardeşler ve Namuslu gibi filmlerin ise yönetmenidir. Yine Erler Film, Kara Murat Denizler Hâkimi ile Görgüsüzler‘in yapımını üstlenir.

Namuslu (Ertem Eğilmez, 1985) filminden bir kare. Namusuyla yaşayamayacağını anlayıp düzenbaz olan Ali Rıza, cruise gemisiyle limandan ayrılırken onu namussuz bir yaşama sevk eden aile üyeleri, mahalleden ve iş yerinden arkadaşları bu kez mağdur olarak kıyıya serilirler. Ali Rıza hepsini dolandırmış, gemiyle gezmeye çıkmıştır.

Gemilerin Türk sinemasında evrimini izlemek az çok mümkündür. Kaba bir tasnife başvurursak üç fasıl değerlendirebiliriz. Bir: 60’lar ve 70’ler boyunca süren Yeşilçam. İki: Toplumsal bir dönüşümün yaşandığı 80’ler. Üç: Artık bir bakıma “posa” biçiminde tarif edebileceğimiz 90’lar ve sonrası.

Dilerseniz şimdi bazı örnekler anarak Türk sinemasının denizlerdeki yolculuğuna kısaca bir göz atalım.


YEŞİLÇAM YILLARI: GEMİLERDE TALİM VAR BAHRİYELİ YÂRİM VAR!

60’lar ve 70’ler boyunca “Yeşilçam gemileri” salınır sularda. Serüvenlere karışılır, kılıçlar sallanır; yanaklara buseler kondurulur, çıplak omuzlarda kırbaçlar şaklar. Muziplikler talimlere karışır.

Denizciler Geliyor (1966) 

Feyzi Tuna’nın yönettiği film genç denizcilerin başında esen tatlı rüzgârları konu alıyor. Büyük kısmı bir savaş gemisinde geçen ve bu yönüyle askerî bir taraf taşıyan filmde güldürü ve gönül maceraları ağır basmakta. Aynı anda binbaşının kızına âşık olan iki bahriyelinin rekabeti öne çıkarken film tipik bir Yeşilçam anlatısı olarak duygusal sahneler barındırıyor ve çoğu zaman kalabalık genç topluluğunun enerjisiyle harmanlanıyor. Başrollerde Hülya Koçyiğit, Ekrem Bora ile Tugay Toksöz’ü izlediğimiz filmin senaryosu Sadık Şendil’e ait.

Nilgün (1968) 

Kartal Tibet ile Münir Özkul geminin güvertesinde…

Fatma Girik ile Kartal Tibet’in başrollerini paylaştığı Nilgün klasik bir Yeşilçam filmi. Tatlı serseri Ömer yolculuk ettiği geminin üçüncü sınıf kamarasında prenses Nilgün ile karşılaşıyor elbette şartlar itibarıyla onun bu unvanına inanmıyor. Sonrasında Nilgün gerçek kimliğini açıklarken Ömer de kıskançlıktan gazel gibi savrulmaya, aşkının çeşitli tonları arasında gidip gelmeye başlıyor. Girişin hatta olayların serildiği bölümün yolcu gemisine ayrıldığı bu Ertem Eğilmez filmi, sınıflı yolculuğu ve gemide geçen hayatı betimlemesi bakımından farklı bir yerde duruyor.

Süt Kardeşler (1976) 

70’lerde hızla çöküşe geçen Yeşilçam Ertem Eğilmez’in geniş kadrolu, samimi güldürülerine sahne olmuştu. Öyle ki bugün Yeşilçam dendiğinde akla hâlâ o dönemin komedi filmleri gelir. Kemal Sunal ile Halit Akçatepe’nin başrollerini paylaştığı zengin bir oyuncu kadrosu barındıran Süt Kardeşler de onlardan biri! Bir kez daha askerî bir gemide geçmekte olaylar. Daha doğrusu film limana demirlemiş bir gemide açılıp İstanbul’da bir konakta devam ediyor ve başladığı yerde, gemide son buluyor.

Gemide Şener Şen’in canlandırdığı Hüsamettin komutanı kızdıran Şaban, karaya çıktığında Bayram (Engin Orbey) ve Ramazan’ın (Halit Akçatepe) da karıştığı içinden çıkılmaz olayları başlatıyor. Elbette Hüsamettin’in başına bela olmayı sürdürüyor.

Süt Kardeşler bir sabah içtimasıyla açılıyor. Osmanlı Bahriyeleri henüz üniformalarını giymeye fırsat bulamamış, çamaşırları ve fesleriyle komutanlarının karşısına çıkmışlar. Tabii Şaban gibi fesleri başından alınarak azarın önüne atılanlar da var!

Süt Kardeşler gemi bölümünden ziyade konak sahneleriyle bilinen bir film çünkü buradaki hikâye Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani‘sinden uyarlanmış. Bu ilginç hikâyeye bir de kılık değiştirme öyküsü eşlik edince ortaya hoş bir karmaşa çıkıyor. Gemiden aklımıza kalan sahneler ise Hüsamettin ile Şaban’ın selamlaşırken birbirlerine dolanmaları. Hüsamettin’in şeref madalyasını Şaban’ın göğsüne batırması ve onu sevmediği gibi babasını da bir türlü sevmemesi…

Şaban (Kemal Sunal) önde, arkadaşı Ramazan (Halit Akçatepe) arkada sağda… Komutan rolünde ise Dinçer Çekmez (sırtı dönük).

Kara Murat Denizler Hâkimi (1977) 

Absürt avantür filmlerin usta icracısı Natuk Baytan kostümlü dramalarda da son derece mahirdir. Yine onun yönettiği Kara Murat Denizler Hâkimi bir savaş gemisinde geçer ve Kara Murat’ın korsanlarla mücadelesini konu alır.

Kostümlü dramalara 60’ların ikinci yarısında siyah beyaz Malkoçoğlu filmleriyle girişen Cüneyt Arkın 70’lerde Kara Murat serisiyle âdeta özdeşleşir. Filmin gemide geçen sahneleri büyük ölçüde çarpışmalara ayrılırken esir düşen Türk savaşçıların kürek çektikleri sahneleri de görmek mümkündür. Bu tip sahneler başka Yeşilçam serilerinde de çıkar karşımıza ve artık canları çıkmış esirlerin başında sadist bir edayla dolaşan düşman şaklatır kırbacını. Korsanlarla yahut Vikinglerle savaş temasının, dönemin Yeşilçam’ında ilgi gördüğünü söylemeli.

80’LER TÜRKİYE’Sİ VE KIYIDA KALANA EL SALLAMAK

80’lerde gemiler “parodi gemileri”dir. Eğlence sürer fakat siyasi değişimin yol açtığı toplumsal sancılar yadsınmasa da hafifletilerek anılır. Yine Hanım gibi geçişin yahut kopuşun habercisi örneklere rastlanır. Şurası açıktır ki geçmişin limanında kalınmayacaktır; gemiler kıyıdan açılacak, yeni rotalar izlenecektir. Belki son bir sefere çıkmak icap ediyordur.

Görgüsüzler (1982) 

Münir Özkul on beş sene gibi kısa bir sürede üçüncü kez giyiyor üniformayı. Bu kez ona eşlik eden isimse Müjdat Gezen…

Gırgıriye serisinin arasında bir yerde, iki arada bir derede çekilip bir gemide geçen Görgüsüzler, 80’ler geniş komedi kadrosunun kaynaştığı iyi örneklerindendir. Bu kadro darbe sonrası ülkemizde hiç olmadığı kadar popüler olan kabarelerde ve 80’lerin ikinci yarısından itibaren skeç programlarında, televizyon dizilerinde başarısını sürdürür. Görgüsüzler‘in ise Gırgıriye gibi (Cennet Mahallesi) 2000’lerde aynı adı taşıyan kısa ömürlü bir dizi denemesi olur.

Perran Kutman-Adile Naşit atışması, Münir Özkul’un komedi karakterini ortaya koyan tatlı serseri tiplemesi, Müjdat Gezen, Bülent Kayabaş ve Gülşen Bubikoğlu… Hepsi bu  gemide!

Namuslu (1985) 

Doğrusu bu filmi gemide geçen filmler arasına yazmak hayli güç zira filmin yalnızca finalinde, kahramanı demir almaya hazırlanan bir cruise gemisinin güvertesinde görüyoruz. Daha doğrusu namuslu bir hayatın sadece bela getirdiğini anlayan mutemet Ali Rıza (Şener Şen) namussuz hayatına firar edeceği sıra geride bıraktığı enkaza el sallıyor, kazık attığı kişiler onu yakalamaya çalışıyor ve ardından teker teker denize düşüyorlar.

“Namussuz Namuslu”nun kaçmak üzere bindiği gemiyi tutmaya çalışan “namuslular”u görüyoruz. Liberalizme kaptırmış giden, tüm kamu değerleri özelleşen, yağmalanan bir Türkiye’yi mi tutuyorlar? Yoksa pastadan alamadıkları dilimin mi peşindeler? 70’ler ve 80’lerde parlayarak sinemamızın önemli isimleri arasına giren Müjdat Gezen, 2000’lerin başında Ayşen Gruda ve Halit Akçatepe ile birlikte Petrol Ofisi reklamında “Millî Aile”nin bir ferdini canlandırmış, özelleştirmeyi savunan bir reklamda oynaması tepki toplamıştı.

Namuslu filminde gemi bu sembolik kullanımına karşın önemli bir yer tutmakta. Bir tür kaçış bileti… Yeşilçam’ın eğlence ve tatlı maceralar yüklü gemilerini andıran bir çeşit lunapark hatta! Nasıl ki Görgüsüzler‘de, Nilgün‘de gemi bir fantazyaya ev sahipliği yapıyorsa Namuslu da darbe sonrası Türkiye’nin başka bir siyasal ve sosyal düzene geçiş aracı oluyor. Ahlak ve kültür bu geminin hınzır yolcusu vesilesiyle terk ediliyor. Namuslu, gidememenin filmi aynı zamanda… Yani henüz iskelede olmanın.

Hanım (1989)

Halit Refiğ’in sosyal yaşantısı bozulan İstanbul’dan rahatsızlığını bildirip bir tür şikâyetnameye dönüştürdüğü filmin başrolünde Yıldız Kenter var. Yaşlı ve yalnız bir yaşama terk edilmiş Olcay, kansere yakalandığını öğrenince kedisi Hanım’a bakacak birini aramaya başlar. Bu arayış ise insanın insana yabancılaştığını ve şehrin nasıl yozlaştığını, zamana nasıl yenildiğini gözler önüne serer. 

Filmde Kenter’e Eşref Kolçak eşlik etmekte. Çatana kaptanı Necip’i canlandıran Kolçak film boyunca Olcay Hanım’a yakınlaşmaya çalışsa da onun genç yaşta yitirdiği deniz yüzbaşı eşinin gölgesinden çıkamaz. Geçmişin hayaletlerine sığınan, dünü bugüne sığdırmaya çalışan Olcay ile bir mahalle sınırlarını aşmamış ancak artık sona ve pişmanlığa yaklaşmış yaşamıyla başka ihtimallere özlem duyan Necip’in umut umutsuzluk arasında salınan, kesişecek gibi olsa da hiç örtüşmeyen hikâyeleri çatananın istikrarlı fakat artık emekliye ayrılmanın arifesindeki yolculuğuyla özdeşleşir. Olcay karada insanı ararken Necip denizde insandan kaçar. Deniz biter, gemi jilete gider. Belki İstanbul’la birlikte…

90’LARDAN GÜNÜMÜZE: MEÇHULE GİDEN BİR GEMİ KALKMAZ BU LİMANDAN

90’larda ve sonrasında gemiler eğlencesini yitirip sıkıcı bir iş yerine bürünür ve karaya mesafeyi daha bunalımlı bir yerden tartışmaya açar. Kahramanlar gemi personelinden seçilmiş, küpeşteye çıkılmıştır, düşmek an meselesidir. Bu dönem “karadaki gemiler” revaçtadır. Neşesi yağmalanan bir ülkede denizlere çıkılacak enerji kalmamıştır. Kendini tüketir kahraman; karaya oturmuş, mahsur kalmıştır. Bu kahraman hınçlıdır, hırçındır ve çaresizdir. Suça meyleder, kendi kanunu yazar, kendi yazgısında kaybolur.

Sokaktaki Adam (1995) 

Yakup rolünde Mustafa Avkıran

Attilâ İlhan’ın yayımlanmış ilk romanından uyarlanan ve aynı adı taşıyan filmi Biket İlhan yönetmiş. Yazarın sinemaya yahut televizyona uyarlanmış birçok çalışması gibi polisiye ile aşkın iç içe geçtiği, entrikaların duygusal bir arka planda karakterlere dağıldığı, suç işleme bilincinin vicdan aynasında kırıldığı bir yapım izliyoruz. Biraz romantik çokça atmosfere bağlı… Kendini kolay açmayan, düşsel ögeler barındıran, atmosferi sıkıca örtmüş perdeyi yerinden hiç kımıldatmayan bir film… Marsilya’dan gelip İstanbul’a demirleyen geminin mürettebatından kamarot Hasan ile Yakup bir kaçakçılığa karışır.

Metin Belgin filmde Hasan’ı canlandırıyor.

Hasan bir fahişeyle aşk yaşar, özlem duyar, tüm efkârıyla sokakları arşınlar. Tetikte bekler, korkar, anlamaya çalışır. Hayatın basit sırlarını, beklemekle kalmanın aynı şey olmadığını… Hasan rolünde Metin Belgin olgun bir performans sergiler. Hasan bu dünyadan mıdır? Denizden midir karadan mıdır? Bu soruları yanıtlamak giderek güçleşir.

50’ler İstanbul’unda geçen Sokaktaki Adam güçlü hikâyesi ve karanın tekinsizliği ile akıllarda yer ediyor. 

Gemide (1998)

Türk sinemasında gemi denince akla gelen film Gemide! Önder Çakar’ın yazıp Serdar Akar’ın yönettiği film İstanbul açıklarında inşaatlarda kullanılmak üzere kum çeken bir gemide geçiyor. Kaptanın “Bu şehir iki şeyden yıkılacak. Bir binadan iki zinadan,” demesi bundan! Kum çekerek tekinsiz bir yapılaşmamın harcını karan bu gemi yaşamı erişemediği cinselliği ise suç ve günahla bağdaştırıyor. Yabanlar, siyah beyaz Türk filmleri izliyorlar, hâkimiyeti açıkça hissedilen Kaptan düğmeleri pıt pıt açtığı fantastik hikâyeleri ile inceden alay konusu olurken karaya çıkan tayfa başına olmaz işler açıyor.

Filmin meşhur sahnelerinden birinde İdris Kaptan tayfalarına başından geçen yarı gerçek yarı düş maceraları anlatıyor. Sigara sarıp rakı içiyorlar (Soldan sağa: Naci Taşdöğen, Yıldıray Şahinler, Erkan Can, Haldun Boysan).

Erkan Can’ın İdris Kaptan rolünde yıldızlaştığı filmde şehre bu kadar yakınken aynı zamanda çok uzak olmanın, kıyısından bile geçmemenin acısını iliklerimize dek hissediyoruz. Gemide, sılada gurbeti yaşatıyor bize. Memleket gibidir gemi! 

Erkan Can’ın Gemide filmindeki performansı 90’lı yıllar sinemamızda iz bıraktı.

Başkalarının gerçeğinde boğulmaktansa kendi yalanlarına inanan İdris Kaptan gemiyi şöyle tanımlamakta:

“Memleket gibidir gemi. Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. Kaidelere uyulmalıdır; kanunlara, nizamlara… Ben de bu memleketin başşeyi gibiyim; başbakanı gibiyim mesela. Her şey benden sorulur. Denize çıktın mıydı bu küçücük gemi bi memleket oluverir…”

Sarmaşık (2015) 

Deniz hukuku gereği gemiyi terk edemeyen tayfa… Gün geçtikçe birbirini yemeye başlayacak. Sabırlar tükenecek ve insanın içindeki tuhaflık bir sarmaşık gibi tüm gemiyi saracak.

Tolga Karaçelik’in yazıp yönettiği Sarmaşık son yıllarda karşımıza çıkan en iyi atmosfer filmlerinden ve yakın dönem Türk sinemasının yüz akı diyebileceğimiz bir çalışma. Gökhan Tiryaki’nin başarılı görüntü yönetimiyle seyirciyi havaya sokan ve bağı hiç koparmayan bir çalışma…

Gemide geçen diğer filmlerden farklı olarak Sarmaşık baştan sona gemide geçerken klostrofobik koşullarda yaşanan iktidar savaşını tüm ruhsal ayrıntılarına değin başarıyla işliyor ve koca bir gemide mahsur kalmanın sancılarını duyuruyor. Nadir Sarıbacak, Hakan Aksak, Kadir Çermik ve Özgür Emre Yıldırım gibi isimlerin buluştuğu film gücün güçsüzlüğe dönüştüğü, tuzlu suyun bulanık suya karıştığı, karadaki otoritenin büsbütün yitirildiği bir anlatı.

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın