Başarılarım

37 yıl üst üste başıma hiç saksı düşmedi; hiç araba, motorsiklet, bisiklet çarpmadı. Ben onlara çarpmadım. Yolda izde başıboş demir parçalarına çok takıldım fakat düşmedim, düştüysem de hatırlamıyorum. 

Kaçırılmadım, gaspa uğramadım, bıçaklanmadım, yem olarak kullanılmadım. Yenilmedim, kanım içilmedi, organım satılmadı rızam alınmaksızın. 

37 yıl üst üste intihar etmedim, intihara teşebbüs etmedim, ölümlü kaza geçirmedim, içinde bulunduğum mesken kundaklanmadı. Ateşli silahlar yahut kesici ve delici aletlerle saldırıya uğramadım.

Midem yıkanmadı. Yarama bereme dikiş atılmadı. Kolum bacağım alçıya alınmadı. Sadece sağ el orta parmağım eklem yerinden kırıldı. Hafif bir kırıktı, lafını etmeye değmez.

Karaciğerim son bir sene zarfında yazılmış iki ultrason raporu arasında çok az büyüdü… Doğduğum güne kıyasla bir nebze yağlandı. Safra kesemde “birkaç adet kolesterol kristali” bulunmakta… Doğrusu ben söz uçtuktan sonra kalan yazının yalancısıyım.

37 yıl üst üste beslenirken kendi ağzımı kullandım. Kendi burnumla koku aldım. Sol maksiler sinüsüm biraz nane molla. Deviasyon olduğunu zannetmem. 

Kendi gözlerimle gördüm. Her şeyi bir bir… Eğriyi eğri, doğruyu doğru. Uzaktaki eğrileri ve doğruları eskisi kadar iyi göremiyorum. Bilhassa sol gözümle…

Yalansa yalan dedim.

Kendi yüzümle gösterdim kendimi… Kendi ellerimle tanıştım, pek azınızla… Tokalaşmak marifetiyle… Bu satırları okuyan pek az kişi beni tanıyorsa yazdıklarımı çok az kişi okuyor demektir. Ve üstelik her birinin elini sıkmamış olabilirim. 

Yeri gelmişken söyleyeyim, 37 yıl üst üste kendi mantığımı kullandım. Önermelerim, çıkarsamalarım tamamen bana ait… Gözlem ve tespitlerim hakeza… Yanı sıra kaç yaşımda konuştuğumu bilmediğimden kesin tarih belirtemesem de adım gibi eminim ki epey zamandır konuşuyorum. İlkokulda, sınıfımda düzenlenen münazaraya katıldım. Taraflar sağlık ve para savunucuları olarak ayrılmıştı. Ben sağlığı savunan taraftaydım. Çok beylik bir konu başlığı olduğundan pek keyif almadım. Rakip takımdan biri “parasız sağlık olmaz” demişti, hak vermiştim diye hatırlıyorum. Yahut tam tersi bizim takım parayı savunuyordu da ben veya bir takım arkadaşım savunmuştu böyle… Bu şekilde… Geçmiş zaman… Hak vermiştim ama parasız sağlık olmayacağını savunduğumdan değil elbette mevcut koşulları göz önüne alarak. Böyle başa böyle tarak kabîlinde…

Yalnız konuşmam, işlerim de! Yaklaşık 36 yıldır oradan buraya, buradan şuraya bazen buradan buraya ve şuradan şuraya yürüdüm… Yani kaldım, uzunca bir süre… Kendi kıçımın üstünde… Nadiren buyur edilerek, çoğunlukla kendi isteğimle… Durdum, oturdum, homurdandım. 

Varış noktamın orası olduğu bilinirken ve çıkış noktam orası olduğu hâlde kendi etrafımda hiç dönmedim. Oradan oraya savrulmadım. Bir şemsiyeye tutunup havalanmadım, Alaattin’in halısına da binmedim. 36 yıl üst üste kâh yoruldum kâh dinlendim. Metro girişlerinde, otobüs duraklarında, minibüslere el etmek üzere yol kenarlarında, hep kendi ayaklarım üstünde bekledim.

Yaklaşık yirmi yedi yıl üst üste ayakkabılarımı bağladım. 

İlkokul 3. sınıfı 4. sınıfa bağlayan yaz (96 yazı), belediyenin Florya’daki futbol kampına gittim. Burada antrenman maçlarında üst üste iki gün iki gol attım. Biri rastgele çekilmiş bir şuttan diğeri kale önünde kullanılan köşe vuruşu sonrası önüme düşen topa yine rastgele vurmamla yazıldılar skora. Bunlar o yaz boyu attığım ilk ve son gollerdi; zirveye çıktığım söylenemez fakat müsait bir yerde bıraktım.

Ay çekirdeğini, boğazıma kaçar diye elimle açarım. Pek az meyve tüketirim. Genellikle sağlıksız beslenirim. Islık çalamam, blok flüt çalamam… Mızıka hiç çalamam. Çocukken şenliklerine katılmama karşın uçurtma uçuramam. Resim çizemem, perspektiften anlamam. Yaşamı pek kavradığım da söylenemez.

Bir keresinde ilkokulda, bir ara tatilde hocanın verdiği ödevi yapıyor, Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” hakkında özet çıkarıyordum. Babamla şakalaşıyorduk; o leblebi atıyor ben ağzımla yakalıyordum. Birkaç denemeden sonra boğazıma kaçtı ama Heimlich manevrasına falan gerek kalmadan öksürüp çıkardım leblebiyi. O günden beri kuruyemişlere bir tedirgin yaklaşırım. Havada yakalama konusunda özellikle… 

Çocukken Asprin içmiştim; dudaklarım şişmiş, balon gibi olmuştu. Çapa Tıp Fakültesi’nin acil servisine gittik gecenin bir vakti. Nöbetçi hekimler ilginç buldukları vakayı fotoğraflamak için makine bakındılar fakat bulamayınca çok da üstelemediler.

Bir zamanlar -çocukken- Cumhuriyet gazetesinin televizyon sayfasında, sol kısımda yer alan ve sayfanın başından sonuna uzanan film yorumlarını okur, her sayfayı kendi arasında rekabete sokar; yerli-yabancı filmleri, türleri ve gazetenin emojili değerlendirmesini tasnif eder, istatistiklerini tutardım. Gazetenin değerlendirmesi gülen surat, ağlayan surat ya da düz çizgili surat şeklindeydi. 

Daha çok anı var ama başınızı şişirmeyeyim.

Hayat, talihin sorumluluk alanı dışında birden bitebilir, karayollarının sorumluluk alanı başladığında kalpler çarpmayabilir, dalgalar kıyıya vurmayabilirdi. Bunlar mümkündü pekâlâ. Dahası şimşek havada asılı kalabilir, çıt çıt çıt ederek elektriğini sıçratabilir, dalga kendi şahlanışına hapsolup boylu boyunca donabilirdi ve bu yer değiştirmeme hâli kendine bir ifade bulamayabilirdi. Orada olmak hiçbir yerde olmamak anlamına gelebilirdi, Tir tir titrenmeyebilirdi soğukta. Ter dökülmeyebilirdi sıcakta ve şikayet edilmeyebilirdi nemden. “Nem çok nem!” denmeyebilirdi gün içinde sık sık… Bittabi duvarda asılı takvim yapraklarına serseri bir kurşun isabet edebilir, bu deliklerden zamanın ötesine bakılabilirdi hovardaca. Olmadı hiçbiri.

Hayat devam etti. Ediyor. Etsin isterim. 

En büyük başarımı en sona sakladım. 37 yıldır hayattayım. İşte buna hayat denir! 

Haydar Ali Albayrak

The Decameron: Ortaçağ Vebasına Netflix Mizahı! 

Evlerde çarpı işaretleri… İnsanlık tarihinin en büyük salgınlarından biri olarak bilinen ve 1346-1351 yılları arasında Avrupa nüfusunun 3’te 1’ini öldürdüğü tahmin edilen “Kara Veba” Floransa ve diğer birçok İtalyan kentinde etkili oldu.

1348 İtalya’sı, Kara Veba kol geziyor. Ölüler toplu hâlde nehirlere atılıyor, gömülüyor veya yakılıyor. Hijyenin sağlanamadığı koşullarda hastalık yayılırken ölüm soyluların, zenginlerin de kapısını çalıyor. Azrail en azından büyük şehirlerde sınıf ayrımı yapmazken makus talihi erteleyenler de var! 

Sefahate düşkünlüğü yedi düvele nam salmış Leonardo bir süre önce görmeden nişanlandığı Pampinea, kuzeni Filomena ve Tindaro, Panfilo ile Neifile gibi soyluları şatosuna davet eder. Amaç şarap tükenene kadar eğlenmek ve hastalık son bulana kadar saklanmaktır. Yahut gittiği yere kadar gitmesi… Hizmetçileriyle yollara düşen soylular şatoya vardığında onları vesayet savaşına sürükleyecek bir sürpriz beklemektedir.

Kimi iflas etmiş kimi hastalıktan kaçıyor… Kimi dünyanın sonuna geldiğine inanıyor kimi eğlence peşinde… Kadehler yaşama kalkmış… Soylular oturuyor, hizmetliler ayakta…

Decameron sinema tarihinin şüphesiz en kışkırtıcı çıkış noktalarından birine sahip. “Dışarıda ortalık yanarken içeride eğlenme” teması insanlığın sınıflı toplumlardaki çaresizliğini ve hayatta kalma güdüsünü fantastik bir düzlemde orta koyması bakımından hayli işlevsel. Aristokrasinin ve daha sonra giderek burjuvazinin duyarsızlığı, bencilliği ve kendine dönüklüğü fikri üzerinden anlam bulan, zalim yalnızlığına vurgu yapan ancak bir iktidar savaşını da aktararak amaçsız, pervasız eğlenceyi şenlendiren bu anlatılar insanın insana uzaklığını, sınırları ortadan kaldıran koşullarda, kaotik ve ölümlü bir dünyanın idrakinde test ediyor. 

Decameron için söylersek dışarıdaki tehlikenin içeride de hissedilişini, hayatın pamuk ipliğine bağlı oluşunu değerlendirebiliriz. Dönemin şehir şartları ve teknolojisi, tıp alanındaki gelişmeler göz önüne alındığında kara vebadan kaçışın, yirminci yüzyılda yine Avrupa başta olmak üzere insanlığa büyük darbeler vuran İspanyol Gribi yahut birkaç sene önce tecrübe ettiğimiz Covid-19 pandemisinden çok daha zor olduğunu söylemek mümkün. Dizide bu farkın altı çiziliyor ve kahramanlarımızın en azından bir kısmı kapılarını döven ölümden kaçamıyor.

Şatonun bahçesinde düzenlenen bir eğlence… Serbest bırakılan şahin eti Licisca’nın elinden yiyor.

Decameron konusu kadar üslubuyla da şaşırtıcı bir yapım ve birçok Netflix işi gibi türler arasında salınmakta. Bu durum ise maalesef dizi için olumlu sonuç vermemiş. Yapım mizahı baskın bir dönem işi olarak başlarken alaycı bakış kentteki survivor görüntülerinden ve ölüme çok fazla maruz kaldığı için cesetlerle birlikte çürüyen toplum manzaralarından itibaren epeyce hissediliyor. Şatoya varan konuklar birbirlerini kıyasıya iğnelerken doğan rekabet ortamı ve herkesin kendi ajandasının olması entrika dolu bir süreç izleyeceğimizi bildiriyor. Ancak dizi birkaç bölüm yüklediği enerjiyi şato sahibinin sefahat düşkünü kuzeninin gelmesiyle âdeta heba ediyor. İlk bölümlerinde bir çılgınlığın yaklaştığını duyuran dizi yeterince patlayamadığı gibi devamında da frene basıyor. Konukların şatodan kovulmaları yeni maceralara yol açmazken şatoya dönüş aksiyon ve duygusallık safhasını öne çıkarıyor. Mizahla açılan, introsunda dahi cinselliğe vurgu yapan Decameron’un bir anda kahramanca duyguları yüceltmesi hastalıkla tarumar olmuş Ortaçağ ruhuna uygun düşmesine karşın söz konusu karakterlerin sunuldukları düzlemle çelişiyor. Panfilo ve Tindaro “yüce gönüllülükleri” çok olgunlaşmadan kendilerini feda edince bir şeylerin altı dolmuyor.

Dizi boyunca çekingen, hastalık hastası ve kadın düşmanı bir görüntü veren Tindaro sonlara doğru önce cinselliğini keşfediyor ardından sevgiyi… Bu keşifler onu bir fedaya taşıyor.

Decameron’un en önemli problemi tonunu belirleyememesi ve vaat ettiği öyküyü bir türlü sunmayışı… Vaat edilen çılgınlık gerçekleşmeyince hikâyede de bazı aksaklıklar yaşanmış. Geneli itibarıyla iyi bağlanan dizi bazı karakterleri verimli kullanamamış. Çok yükseltilen doktor karakteri şarlatan veya âşık ilan edilse belki daha etkili olurdu. Dizinin ortasında öylece öldürülmüş. Şüphesiz bazı karakterler varlıklarıyla değil yokluklarıyla anlatıya hizmet eder fakat doktorunkisi öyle bir durum da değil.

Tabii Decameron ünlü İtalyan yönetmen Pasolini’nin Hayat üçlemesinde de yorumlanmış bir anlatı ve serinin 1971 tarihli ilk filmi. Binbir Gece Masalları ile Canterbury Öyküleri gibi toplumun her kesimini bir araya getirip çatıştıran, sözlü anlatı geleneğinin gücünü taşıyan, sosyal ve siyasal atmosferi fantazyalarla harmanlayan bu antolojinin de çarpık kültürü daha iyi betimlemesi, özcesi uçlarda gezinmesi beklenir. Netflix Decameron’u biraz çekimser hatta çekingen kalmış görünüyor.

Şatonun aşçısı Stratilia rolünde Leila Farzad’ı izliyoruz. Starilia sınıf barışına yanaşmayan, Sirisco gibi gündelik çıkarların peşine düşmektense duruşunu koruyan, olgun ve sert mizaçlı bir karakter.

Dizinin olumlu taraflarını saydığımızda mizahı başa yazabiliriz. Decameron’da ilk sahneden itibaren hiciv ön planda. Hikâye her ne kadar toplumsal tabloyu fazla aktarmadan şatoya yönelse de dışarıdakilerin nasıl bir süreçten geçtiğini az çok kavrıyor, vebanın ve salgına siyasi bunalımın insanları nasıl etkilediğini, güvenlik ve otorite sorunun boyutlarını kestirebiliyoruz. Dizi mizahına karşın tekinsizlik duygusunu hissettirmiş. Mizahın dozunu da iyi ayarlamış. 

Öte yandan bu mizahı destekleyen karakterlere değinmeli. Decameron “Netflix Decameron”u olmayı başarıyor ve bu başarıyı büyük ölçüde pürüz çıkarmayan karakterlerine borçlu! Hikâyesi çabuk tüketilir, sınırları belirgin karakterler izliyoruz. Hizmetli-soylu çatışmasını derinleştiren iki öykü (üvey kardeş ve gayrimeşru çocuk) anlatıdaki entrikanın temellerini kuruyor. Belki en derin ilişki olarak Pampinea ile hizmetçisi Misia arasında kurulan bağı saptayabiliriz. Misia efendisini koşulsuz severken dizinin sonuna doğru ruhsal bağımsızlığını kazanıyor ve barışa zemin hazırlanıyor. Şatonun aşçısı Stratilia ile Tindaro arasındaki ilişki de cinsel fantezilerle filizlenip efendi-köle rollerinin tersine döndüğü karanlık bir sona evriliyor. 

Dioneo… Tindaro’nun onu kıskanan ve hastalıklı bir yaşam sürmesine sebep doktoru. İşi patronunu zehirlemeye kadar vardırıyor. Bu marifetli, sanata ve kadına düşkün doktor, rolü boyunca birilerini duygularının samimiyetine inandırmaya çalışıyor. Dioneo’yu Amar Chadha-Patel canlandırmış.

Decameron finalde günahların çıkarılıp aynı mağarada sabahlanılan, aynı ateş etrafında öyküler anlatılan tatlı bir dayanışma masalına dönüşüyor. Mizahın saldırısıyla başlayıp çılgınlık için enerji biriktiren dizi duygusala bağlayıp siyasi çözümünü salgının kaderiyle bir tutuyor ve sınıflar ortadan kalkmasa da temsilcilerinin geçici el sıkıştığı bir tabloyla son buluyor.

Decameron’u kaleme alan Giovanni Boccaccio.

Dizinin gücünü hissettirdiği alanlardan biri de oyunculuklar. Öyle ki çoğu performans plastik bir taraf taşısa dahi özenle seçilmiş “Netflix yüzleri” olumlu izler bırakıyor. Örneğin dizide kötücül diyebileceğimiz yegâne karakter Pampinea’ya can veren Zosia Mamet tek yönlü bir oyunculuk sergiliyor ama bir biçimde üzerine düşeni yapıyor. 

Güç delisi, esrik, kibir abidesi Pampinea ve sadık hizmetçisi Misia…

Dizide en parlak performansı ise Licisca rolünde Tanya Reynolds sergiliyor. Reynolds sahnedeki kişi sayısı azaldıkça tutuklaşıyor fakat varlığıyla kalabalık sahnelere enerji katıyor. Bu her oyuncunun harcı değil ve doğal yetenek böyle bir şey aslında. Tabii karşısına her zaman enerjisini doğrudan aktarabileceği türden dönem işi çıkmaz; biraz daha özenmesi, oyunculuğunu yüzü ve tavırlarının ötesine taşıyarak vücut dilini de zenginleştirebilir. 

Bir diğer parlak performans şatonun kâhyası Sirisco rolünde Tony Hale’e ait. Hale bu kadar esrik karakter içinde uçarı yanlarını mümkün mertebe kontrol eden ve dizideki kâhya rolüne uygun biçimde yöneten hatalar yapsa da enerjisi hiç düşmeyen bir oyunculukla çıkıyor karşımıza. Karakterinin sınırlarını aşmıyor, efendi-hizmetli gerilimini doğru yansıtıyor.

Şatonun kâhyası Sirisco rolünde Tony Hale… Muzip, iş bilir, hırslarına yenik… Zeki değilse de kurnaz ve günü kurtarmaya, şenlendirmeye teşne…

Tindaro’da Douggie McMeekin bir karikatürü ete kemiğe bürümüş. Renklendirilmiş bir karikatür ise Pampinea’nın hizmetçisi Misia. Misai’yı, Derry Girls’te başrolde izlediğimiz Saoirse-Monica Jackson canlandırmış. Jackson parlamaları ile Derry Girls’teki rolünü hatırlatıyor. Kendi sınırlarını pek aşamamış bir görüntüde fakat diziye renk kattığı açık. 

Panfilo ve Neifile için karikatür demek acımasız olur. Çağlarından, yorumu bir nebze uçlaştırılmış portreler sunuyorlar. Panfilo’da Karan Gill, Neifile’de Lou Gala başarılılar. Gill sonlara doğru öne çıksa da her iki oyuncu anlatının odağında değil. Yine de varlıklarını duyurmuşlar.

Decameron sanat çalışması özenli, hikâyesi törpülenmiş, olay örgüsü ve karakterlerin çatışmadaki rolü Netflix düzeyine düşürülmüş, mizahı çılgınlıktan iyice ayıklanıp ayakları yere indirilmiş ve veba tasvirlerine mesafe koyarak tiksinti duygusuna pek yüz vermeyen bir yapım. Seyirciyi uzaklaştıracak, anaakımın doğasına ters düşecek her hareketten sakınılan dizi tam bir Netflix yorumu! Sakin, sınırlı ama gülünç.

Haydar Ali Albayrak

içinden konuşan köpekler/hiç basılmamış çimden fragmanlaR (3)

Bu pazartesi ve çoğu pazartesi bu adreste yayındayız. Hiç basılmamış çimlerden yola çıkıyor, pazartesi akşamlarınıza buhran olmaya geliyoruz. “Yarın yine yaşam var” telinden tınbetın aktarıyoruz efendim. Kendimiz çalıp feleğe fatura ederek çırpmıyoruz. Lütfen! Rica ederiz! Güfte ve vurgu bize ait, alıcınızın hayal kırıklığıyla oynamayın.

içinden konuşan köpekler

Yüzümüzün gülmeyeceği aşikâr! Kafamda bir yığın kelime dolaşıp durdu saatlerce, ara ara yüzeye çıktılar; elbet dilimin ucuna gelmedi, o kadar alçalmadılar. Sakındılar oltadan, her kancadan ve kelepçeden… Onların o zarif işaretlerini incitecek her türlü baskıdan köşe bucak saklandılar. İçimde bir yerlerde… Kafamda doğrusu kafamda cirit attılar, at sırtında bir o yana bir bu yana koşturup yoruldular ve ben şimdi öyle bir aczin kollarındayım ki, oltasındayım ki size yazmıyorum. Size yazsam, “Yahu illallah, bıktık senin dertlerini dinlemekten” diyeceksiniz. “İçinde her ne halt varsa yen onu, dilini çöz, dişini sök, kurtul geminden öyle gel; konuşacaksak da ağzının içinden konuşma, kafanın içinden konuşma; bu boktan kelimeleri, hezeyanları kaleme alma. Sen bu uyduruk trajedini “kuduruk” diye pazarlayamazsın. Bu senin acın, paylaşmayacağız. Dürüst olalım, seni umursamıyoruz. Bu cevabı veriyorsak bile seni ciddiye alıyoruz sanma, yakamızdan düşmen için veriliyor bu cevap! Malum… Fare ile dağ arasında gidip geliyor, farenin posta güvercini olmuş haber taşıyorsun; fellik fellik dolaşıyor kâh yerin dibine inip kayboluyor kâh yakalarını dikip kurumlanıyorsun oysa sen topun ağzındasın. Ağzının içinde konuşma o yüzden. Eveleyip geveleme, çıkma karşımıza ve her medeni kaybeden gibi kabullen toplumun giderinde çektiğin acıyı, onu dindirmeye çalış, bir ağrı kesici falan al,” diyeceksiniz. “Toplum gaz çıkardığında sürükleneceksin nasılsa,” diyeceksiniz… “Acil toplanma yerlerini iyi ezberle,” diye uyardıktan sonra soracaksınız: “Haritalarla aran nasıl delikanlı?“. Bakın, ben bunun farkında değil miyim sanıyorsunuz? Ama insanlar aptaldır. Siz şimdi bana sırt dönerek akıllılık ediyorsunuz ama ben kendimle baş başa kaldığımda aptalım, bir uçurum kenarında durmuyorum, yükseklik korkum var. Yok! Bu kelimeler yok! Gidin başımdan! Ben kendi payıma düşen aptallığı ediyorum, siz kendi payınıza düşeni ve siz bana sırtınızı döndüğünüzde öyle veya böyle omuz omuza duruyorsunuz, bana karşı ne de güzel kenetleniyorsunuz! Öğütler, bolca öğütler veriyorsunuz bana. Gerçeküstü bir ressama “manzara çiz” kabilînde, işe yararlığını bizzat ölçüp biçtiğiniz, standartlarınızı uyguladığınız öğütler… “Sen bu kelimeleri boş ver birader,” diyorsunuz, Evet, bu kadar çabuk samimi oluyoruz. Birader! “Senin için yanmış, bir su iç önce, sonra doğayı betimle sen, insanları çiz, karakter yarat, olay kurgula, falan feşmekân… Öyle alık alık baktığımı görünce kâğıttaki ağzınıza ve çıkardığınız sesleri anlamak yerine dilinizin hareketlerini, sayfadaki bütün o dalgaları, kıvrımlarının iğne uçlarına, sahrada susuz ve dışarıda kalmış, yer çekimine yenik düşmüş, kurumuş, çatlamış koordinatlarına ve bu iğnelerle tutturulmuş, serap deyi çağrılan rozete, resmiyetten yoksun, gölgesine geniş halk kitlelerini çağıran tüm o ağaçlara, su kaynaklarına, betim betim akan ırmaklara değin… -hani o değin- bakıp da hafızama nakşetmek için çabaladığımı gördüğünüzde havlu atıyor, “Amaaaan ne halt edersen et, bizden öte durduğun sürece… Zira içinden fenalık geldi,” diyorsunuz. Siz haklısınız, bana sırtınızı döndüğünüzde zaten haklısınız ve ben bundan yakındığımda iki kat aptalım, acılarımı çekerken, acı çekenleri izlerken, sadece izleyebilirken iki kat, belki dört kat aptalım. Ben acılara sırt döndüğümde akıllanacak, cesedimi çiğneyerek yükseleceğim. Tutarsızım, tamam sustum. Bir dediğim bir dediğimi tutmuyor, doğrudur. (Bununla beraber…) Verdiğim her bilgi yanlış, her şifre eksik, hiçbir kapı açılmıyor. Anahtarları yutmuşum, silip süpürmüşüm; toplum da bakmamış gözyaşıma, yutmuş beni. “Anahtar” diyorum ulan! Size küsüm, konuşmuyorum tamam ama içimdeki sesleri bastıracağım o anahtar midenizde ve siz beni kusmazsanız, ben burada, kendi kinimde boğulacağım.

İçimde anahtarlar boşa dönüyor. Hangi bahçe kapılarını açıyor bu anahtar demeti? Hangi lağımlara iniliyor bunlarla? Ağızları birbirine benzeyen, olukları tek bir göğün tornasından aşağı inmiş… Kendi ile birlikte akmış her defasında, çapaklarında insanın kültürünü tutmuş… Hangi dehlizlerden yürünüyor çatısı kürek kürek toprak, müteakiben bellenen zihinlerde, çatılan kazmalarla dişlerle, çatı vasfının ötesinde muhakkak başkalarına mezar olan, çalkalandıkça çamur, basıldıkça payidar olan, payandalar tutturulan, fenersiz yol alınamayan hatta fener alaysız keyif vermeyen tüm karanlık keşifleri adına hangi bilinmeyenden yürünüyor bu anahtarın ucunda… Hadi tüyo verin! Hadi siz bana bakmıyorsunuz, onu anladık; kulağıma fısıldamasınız da olur ama haykırın be kardeşim! Haykırın! Ben sizi duyamam zaten, buna çaresizlik diyorlar. İçimdeki sesleri kısamam ve siz konuşsanız da boşa. Boşa… Size değil… Bu kelimeler size değil…  El elin eşeğini türkü söyleyerek aramıyor, bulduğu yerde el elin eşeğini, ırzına geçiyor o vakit. Bir şey kaybetmedim ben. Hayır, sus! -Konuşacağım! Daha ne kadar susturabilirsin! -Sus! Dil senin olabilir ama bu benim çıngırtım! -Çıngırtın mı? Şangırtın olmasın? -Şangırtı çıngırtı… Benim… -Müstakil bir avaz öyle mi? Boşluğa bakan deyyus! -El kaldırıyorum: Burada! Çenemi bağlasana, düşmesin; kurtlara ziyafet sunmasın. Sustursana beni. Bir şey aradığım yok, betimlerim yok, öykülerim yok; olanların da boynu bükük, yaralı parmağa işedikleri yok, eve ekmek getirmiyorlar. Ev yok, ekmek yok! Nasıl yok tüm bunlar? Her şeyin aynı anda olmaması hangi kitapta yazar? Bunca peygamber bir iksir hazırlayamamış mı içimdeki seslere? “Kafamı dingonun ahırına çeviren o sesler,” yine de “bir yok olup gitseler,” demiyorum. Ah, uh, vah… Hiçbir nidaya borçlanmıyorum. Yaşamın kötekli kredisine baş vurmuyorum. Tüm nidalar, tüm ünlemler tefeci şu hayatta. Zira üç ah çektin mi bittin demektir, üç ah yeter mahva… Bu tefeci takımı iflahını keser, burnuna leblebi tıkıştırır, kulağına şiş dürter, kurutur iliğini. “Gırrr, Hırrr” der durursun…

Bir yok olup gitmese sesler, beni var eden onlar. Beni siz yarattınız ey içimdeki alkışlar! Manasız sevgi fırtınası, amansız Nergiz yansıması… Beni bu yersiz övünçlerim, paspaslara gelesice otopohpohlarım yarattı; içses büyüklenmelerim, büktüğüm dudaklar ve geberesice korkularım var etti. Susun, beni dinlemeyin, biliyorum orda olduğunuzu, sırtınızı görebiliyorum, dahası bir pespaye ses yakınlığına karşın yüksünmeden söylemek gerekirse sırrınızı da görebiliyorum ve ardımdan kıs kıs gülmediğinizi, beni tanımadığınızı… Geçiyorum bunları bir kalem.

Yıllar sonra ben nereye geldim? “Yüzümüzün gülmeyeceği aşikâr…” Bakın, içimde bu sözün söylendiği, şeylendiği ve şekerlendiği yer daha evvel belirttiğim üzere bir uçurum kenarı sayılmaz, aksine burası şehrimin en işlek caddesidir, belki de içimdeki yangın yeridir; savaş alanına dönüştüğüm “o” yerdir. Ama bu bir savaşsa bile mermim sizlere ömür… Süngüm bıçağınıza keskinlik vere! Ben savaşmıyorum nicedir, bu çok belli. Savaşmadığımı, düşünmediğimden çıkarıyorum. Düşünsem buraya gelir miydim hiç? Bu cehenneme meraklı mıyım sizce? Siz yoktunuz, düzeltiyorum. Hoş görün, mani olamıyorum içimdeki iyi polise; o iyimserlik zapt olmuyor, ben tepesine bindikçe kötü polisi çağırıyor. İnişler, çıkışlar… İnsanın içi bir merdivene döner mi? Dönüyor! Peki, bir döner merdivene döner mi? Her basamağına hamak kurulu bir merdivene… Nereye çıkıldığını muğlak kılan fakat çıkışın olanaksızlığını imlemek arzusuyla çıkışı tam da imkânsızlık üzerine kuran, her tabelası basamak, her basamağı tabela olan, basamaklarından boşluğa yükselen hatta saldıran, anlamsızca göğe aynı anda yerin dibine uzanarak devamlı bir kayıtsızlık arz eden, sallanan, yürüyen, emekleyen bir merdiven bu… Çocuksu, sallapati, uygarlığın mide fıtığını andıracak kerte pervasız… Öyle ki “görüyorum” demek yerine “dönüyorum” demek daha anlamlı gelir bu merdivene bir kez binene, dünya gözüyle dönene! O merdiven dönüyor, bıçaklar içimde ince çalışıyor! İşte şimdi güleceğim. Beni tanımayan piçler! İçimdeki Davut heykellerini nereden bileceksiniz? İçimdeki bıçağı ve o bıçağın maharetini? Benim pis karamsarlığımdan ne görkemli eserler inşa edildi, haberiniz oldu mu? Siz uyuyun daha! İyi uykular! Kâbusunuz, uygunsuz düşünceleriniz ve kalp atışınız bol olsun! Geri alıyorum bedduamı ama iyi temennilerle de değiştirmiyorum. Ben toplumunuzda, satılan ürün olurken, arkadan hançerlenen ürün olurken aklınız neredeydi? İçimde alışveriş fişinizi kaybederken âşık mıydınız? Gözünüz kendinizden başkasını görmez miydi? Bir gölün başında aksinizi izlemek dışında; bir de televizyon izlemek dışında ne yaptınız, elinizden ne geldi? Ben bayağıysam kendime bayağıyım ve bu sizi zerre ilgilendirmez. Beni sindirdiyseniz, yediyseniz kusura bakmayın. Yediğiniz bir insan akşam yemeğinizin hazır olduğunu söylemez, zil çalmaz, emrinize koşmaz. Beni yediyseniz -ki yediniz cümle âlem olup gördünüz ve gördüğünüz yerde yediniz- benim çıkıp da “yüzümüzün gülmeyeceği aşikar” dememden gocunmayın. Somurtmak benim doğalımdır. Ama benim doğalımdan size ne? Ben mesela bugün küçük bir değişiklik yaptım ve yüzüm demek yerine yüzümüz dedim. Sizin yüzünüzü de kastetmedim. Ben bazen kendimi bir çoğunluk sayarım, bir “birden fazla olma” ve çile çekme hâli atfederim kendime. Yüzümüz gülmeyecek, asıl üzücü olan ne? İçimdeki onca sesten bu kelimelerin peyda oluşu, dağın fare doğuruşu… Dağ, fare, tavşan… Lanet gelsin hepsine! Tüküreyim doğa yürüyüşünüze, hayvan sevginize! Kendimle konuşmaya hakkım var, kendime kızmaya, içimdeki seslere sövmeye. Ama biliyor musunuz? Öyle alçaksınız ki benim kafamı dağıttınız resmen! Bir yazarı bitirdiniz! Yiyip bitirdiniz, onu geçtim, yazarlığımı çekip aldınız. Ne düşündüm demin?  “Deli misin! Git öykü yaz, öyküde anlat dertlerini sonra o öyküleri bastır, sat bu andavallara. İçlerinden birkaç yüzü mutlaka atlayacaktır! Arka kapağa birkaç hoş şey karalarsın. Şöyle çağın karanlığına yaraşır, bok püsür birkaç şey. ‘Ölüyor bu karakter, bitiyor bu karakter, yetişin komşular’ tadında.. Bırak yetişsinler!” Yok ama yazamam. Düşünmesi bedava ama gelmez elimden böylesi… Siz üstelik ne fenasınız! Bana “deli” demiyorsunuz. Genel geçer yargılarınız yetiyor. Sizin vekiliniz o yargılar ve sizin adaletiniz hüküm sürüyor. Ben sanık sandalyesinde otururken siz -sömürülen ve ezilenleriniz dâhil- bir şezlonga uzanmış, limonatanızı yudumluyor olmalısınız. Müzik dinliyorsunuzdur kesin. Bari sizi gevşeten bir şeyler dinleyin, cıstak cıstak yaz şarkıları yerine sizi dinginlik havuzuna itecek, ardı sıra çevik bir hamleyle üstünüze atılarak başınızı suya sokup hemen oracıkta boğacak müzikler dinleyin. Size merhamet edende kabahat! Fazladan bir ömür yaşayın bakalım, göğe mi erecek başınız? Yüzümüzün gülmeyeceği aşikâr ve genel yargılarınız buyuruyor: “Bu adam delidir”. Yakaladım sizi! Hani beni dikkate almıyordunuz, hani tüm sırtlar dönmüştü? Tamam tamam! Züğürt tesellimi sakince yere bırakıp ellerimi göreceğiniz bir yere…

Makara istemez… Sahne, dekor, işçilik… Lüzum yok bunlara… Zira birçok şey olabilirdi bugün. Kendi başına… Bir dakika! Bunu dediğimde ne anladınız? “Bugün bir dönüm noktasıydı” gibi bir şeyden mi bahsediyorum? Bir kırılma mı yaşadım? Kafanız böyle sığ çalışıyor işte! Birçok şey olabilirdi bugün. Sokaklarda gezdim, insanlar gördüm içleri türlü türlü. Onları gözlemleyebilirdim örneğin…. Yapmadım. Hayatım boyunca -Hayat dediğim… Yanlış anlaşılmasın, yirmilerimin sonundayım- şu kısa ve bedbaht hayatım boyunca kendimi geliştirebilirdim… Bütün kulplar rezerve edilmemiştir ya! Şu düzenin bir ucundan sokabilirdim başımı pekâlâ! Yahut onu da yapamıyorsam kasap perdesinden göz süzer, iki boncuğun arasına hizalanmış birkaç çengele tutturabilirdim kendimi. Eti benim kemiği de benim! Güzel okullar okur, iyi meslekler edinir, ilerler, ilerlemeye çalışır, didinir yorulur, dinlenir ve dirilirdim. Tekrar tekrar sürerdim şahsımın keşfi tekerleği. Bir uyanık bendim sizin dünyanıza uysaydım! O tekerlek benim keşfimdir, ben şu tarihte adımı yazdıran kâşifim, tekerleği bulmuş ve adımı yazdırmışım tekerleğe, böylece yazı icat olunmuş! Sizin kafanız bu şekilde çalışır, dünya etrafınızda böyle döner. Güzel öyküler yazabilirdim pekâlâ, içimde taşımasaydım belayı. Hayır, “Sen büyük bir yazar olacaksın,” büyüsüyle zehirlenmeseydim emin olun şimdiye onlarca karakterim vardı. Deliliğimin de bir anlamı olurdu. “Deli ama mürekkebi iz bırakıyor, deli ama tımarlamayalım, bir süre başında bekleyelim, ona bir şans daha verelim,” derdiniz kim bilir. Sırf siz aşağılık insanlar, siz bana bir şans daha vermeyin diye ben bunların hepsini teptim, başarısızlığa mahkûm ettim kendimi. Yargılayıp astım halktan kopuk mahkememde… Yağma yok! Bütün yargıları siz veremezsiniz, kabullenin artık! Madem sanık sandalyenizde oturuyorum, enayilik edip oturmuşun kucağınıza, kendime ağır bir ceza layık görürüm ve kılınızı kıpırdatamazsınız çünkü siz de gayet iyi biliyorsunuz ki namertsiniz! Gelmemişsinizdir duruşmama, “Bu delidir zaten ve öyküleri elle tutulmuyor, gözle okunmuyor,”. Peki… Tahsili? Hımm… Mesleği boş. Meslek hanem boş, ben bu yüzden tedirginim, bir çıtırtı yüreğimi ağzıma getiriyor. Şöyle bir hekim olaydım, bir avukat, bir mühendis veya iyi kazanan bir esnaf, ürker miydim gölgemden?

Neredeyim? Neredeyim? Gölgemin kaybolduğu bu yerde beni gördünüz mü? En son görüldüğüm yerde nasıl zayi ettim geleceğimi? “Sindir kardeşim, sindir,” diyenleriniz çıkacaktır. Mert, cakalı ama bana kardeşlik etmeyen kardeşliği dilinden ibaret… Sindiririm de yol yemek dâhil mi siz ondan haber verin! Sindirince prim alabilecek miyim? Yediğim kendi başım miktarınca sayılacak mıyım? Saygınlığı geçtim, countable olacak mıyım countable? Ya sigortam? Düzenli yatacak mı? Yatacak yerim olacak mı gözünüzde? Boylu boyunca uzanabilecek miyim? Öyle ya yorgun argın geleceğim bu geri dönüşüm işinden… Geri dönecek miyim orası meçhul… Beni damla olarak atacak öyle uğurlayacaksınız işe… Yahut çapak, lavabonun giderinde kelimenin tam anlamıyla gözden kaybolacağım… Ama değerli bir taş olmadığımdan telaşa kapılmayacak, tesisatçı aramayacaksınız… “Tesisatçı ne yapabilir ki korkusu” şimşek gibi çakmayacak zihninizin kahverengi göğünde… Boktan düşünceleriniz arasında fosforlu bir parıltı görülmeyecek. Kuzey ışıkları görülmeyecek ömrünüz boyunca… Giden gidecek… Döneceğim, dönebilirsem kendimden geri… Gelip göz kapağınıza süzülecek, perdeleri çekecek, tabii usulünce sizden gözlerinizi yummanızı rica edecek belki biraz da teşvik etmek için tüm kasvetimle kirpiklerinizden kayacak, şanslıysam uçta duracak, kapaklarınıza asılacağım ve siz o eylemin sonuçlarını uykunuz geldiğinize yoracaksınız… Sonra bırakacağım kendimi korneanıza yüzükoyun… Jölemsi bir atmosfere gömülerek görünmez olacağım… Artık yorulmaz olacağım. Hafif bir batma hissederseniz yakınınıza gösterebilirsiniz: “Gözümde bir şey mi var?” Ama en keskin gözle dahi görüleceğimi sanmam… O kadar eksileceğim ki her Allah’ın günü… Sindirile sindirile… Yatmak yerine serileceğim… Bakın, yatma kısmı kolay… Lojman istemez, kapak mapak onları da boş verin, bir kirpiğinize kıvrılır yatarım, her gün birinizin ayıplayan gözünde konaklarım. Bir gün sağ bir gün sol… Bir gün miyop bir gün hipermetrop… Göz kırpar gideriz! Üstelik gözünüz üzerimde olur ya da altımda! Ayrıca bir yerden bir yere sindirilmiş parça, hüzün, buğu yahut hatta levrek falan taşımam gerekirse bilesiniz diye söylüyorum seyahat engelim yok, sürücü belgem mevcut, emir ve görüşlerinize hazırım! Sindiririm istediğiniz şeyi ama benim bundan kârım ne olacak? Beni siz yuttunuz, neden siz sindirmiyorsunuz? Soruyorum: Mırın kırın mırın kırın… Başka işimiz var… Çocuğu okuldan alacağız. Ocakta yemeğimiz var… Varoğlubok, yokoğluyok! Eften püften sıramazaretdağı! Dünyanın tek kılını oynatamayacak ancak yörüngenin tüylerini diken diken edecek, “keşke çıksam, çıksam da atsam şu dünyayı sırtımdan,” dedirtecek tekdüzelikte ödevler, görevler… Bunlarla beni kandıramazsınız? Önce siz lütfen! İğrenç midenizden geçerken asidinizde yıkandım, pirüpak oldum ve yaftalandım. Ama anlaşılıyor ki beni sindirememişsiniz! Be budalalar! Tavşan dağa küstüğünde dağ küçülür! Tavşanın cesaretini hayranlıkla izleyeceğinize küçümseyip geçiyorsunuz. Sizden olmayana tahammülünüz yok, bunları da ben mi söyleyeceğim? Kaç insanı telef ettiniz acaba? Hayır, bir hesaplaşmaya girmeyecektim normalde, içimdeki sesleri dökecektim kâğıda, buhranlar, kolonyalar, yazar tripleri, uyumsuz insan tripleri… Geçip gidecektim ama siz kaşındınız. Kaşındınız ve ben baldırınızdan tatlı bir ısırık alıp sivrisinekliğe terfi ettim teninizde! Terfi aldım! Kazanan kim? Ben elbette… Lakin yüzümüzün gülmeyeceği aşikâr, topallayacağız aşikâr, başımızı yerden kaldıramayacağımız ise ezelden beri bilinmekte. Bunun hovardalığını tadıyorsunuz. Tadın bakalım, ben sizin pis kanınızı tadayım. Bu anda, tam bu anda yüzünüzü bana döndünüz. “Kan” dedim diye mi? Kan, unutmuşum, tutar sizi. Siz elinizde limonata bardağı tutarsınız ama kan da sizi tutar. Korkmayın havlayan köpek ısırmaz, içinden konuşan köpek hiç ısırmaz!

2016

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın