Bu pazartesi ve çoğu pazartesi bu adreste yayındayız. Hiç basılmamış çimlerden yola çıkıyor, pazartesi akşamlarınıza buhran olmaya geliyoruz. “Yarın yine yaşam var” telinden tınbetın aktarıyoruz efendim. Kendimiz çalıp feleğe fatura ederek çırpmıyoruz. Lütfen! Rica ederiz! Güfte ve vurgu bize ait, alıcınızın hayal kırıklığıyla oynamayın.
içinden konuşan köpekler
Yüzümüzün gülmeyeceği aşikâr! Kafamda bir yığın kelime dolaşıp durdu saatlerce, ara ara yüzeye çıktılar; elbet dilimin ucuna gelmedi, o kadar alçalmadılar. Sakındılar oltadan, her kancadan ve kelepçeden… Onların o zarif işaretlerini incitecek her türlü baskıdan köşe bucak saklandılar. İçimde bir yerlerde… Kafamda doğrusu kafamda cirit attılar, at sırtında bir o yana bir bu yana koşturup yoruldular ve ben şimdi öyle bir aczin kollarındayım ki, oltasındayım ki size yazmıyorum. Size yazsam, “Yahu illallah, bıktık senin dertlerini dinlemekten” diyeceksiniz. “İçinde her ne halt varsa yen onu, dilini çöz, dişini sök, kurtul geminden öyle gel; konuşacaksak da ağzının içinden konuşma, kafanın içinden konuşma; bu boktan kelimeleri, hezeyanları kaleme alma. Sen bu uyduruk trajedini “kuduruk” diye pazarlayamazsın. Bu senin acın, paylaşmayacağız. Dürüst olalım, seni umursamıyoruz. Bu cevabı veriyorsak bile seni ciddiye alıyoruz sanma, yakamızdan düşmen için veriliyor bu cevap! Malum… Fare ile dağ arasında gidip geliyor, farenin posta güvercini olmuş haber taşıyorsun; fellik fellik dolaşıyor kâh yerin dibine inip kayboluyor kâh yakalarını dikip kurumlanıyorsun oysa sen topun ağzındasın. Ağzının içinde konuşma o yüzden. Eveleyip geveleme, çıkma karşımıza ve her medeni kaybeden gibi kabullen toplumun giderinde çektiğin acıyı, onu dindirmeye çalış, bir ağrı kesici falan al,” diyeceksiniz. “Toplum gaz çıkardığında sürükleneceksin nasılsa,” diyeceksiniz… “Acil toplanma yerlerini iyi ezberle,” diye uyardıktan sonra soracaksınız: “Haritalarla aran nasıl delikanlı?“. Bakın, ben bunun farkında değil miyim sanıyorsunuz? Ama insanlar aptaldır. Siz şimdi bana sırt dönerek akıllılık ediyorsunuz ama ben kendimle baş başa kaldığımda aptalım, bir uçurum kenarında durmuyorum, yükseklik korkum var. Yok! Bu kelimeler yok! Gidin başımdan! Ben kendi payıma düşen aptallığı ediyorum, siz kendi payınıza düşeni ve siz bana sırtınızı döndüğünüzde öyle veya böyle omuz omuza duruyorsunuz, bana karşı ne de güzel kenetleniyorsunuz! Öğütler, bolca öğütler veriyorsunuz bana. Gerçeküstü bir ressama “manzara çiz” kabilînde, işe yararlığını bizzat ölçüp biçtiğiniz, standartlarınızı uyguladığınız öğütler… “Sen bu kelimeleri boş ver birader,” diyorsunuz, Evet, bu kadar çabuk samimi oluyoruz. Birader! “Senin için yanmış, bir su iç önce, sonra doğayı betimle sen, insanları çiz, karakter yarat, olay kurgula, falan feşmekân…” Öyle alık alık baktığımı görünce kâğıttaki ağzınıza ve çıkardığınız sesleri anlamak yerine dilinizin hareketlerini, sayfadaki bütün o dalgaları, kıvrımlarının iğne uçlarına, sahrada susuz ve dışarıda kalmış, yer çekimine yenik düşmüş, kurumuş, çatlamış koordinatlarına ve bu iğnelerle tutturulmuş, serap deyi çağrılan rozete, resmiyetten yoksun, gölgesine geniş halk kitlelerini çağıran tüm o ağaçlara, su kaynaklarına, betim betim akan ırmaklara değin… -hani o değin- bakıp da hafızama nakşetmek için çabaladığımı gördüğünüzde havlu atıyor, “Amaaaan ne halt edersen et, bizden öte durduğun sürece… Zira içinden fenalık geldi,” diyorsunuz. Siz haklısınız, bana sırtınızı döndüğünüzde zaten haklısınız ve ben bundan yakındığımda iki kat aptalım, acılarımı çekerken, acı çekenleri izlerken, sadece izleyebilirken iki kat, belki dört kat aptalım. Ben acılara sırt döndüğümde akıllanacak, cesedimi çiğneyerek yükseleceğim. Tutarsızım, tamam sustum. Bir dediğim bir dediğimi tutmuyor, doğrudur. (Bununla beraber…) Verdiğim her bilgi yanlış, her şifre eksik, hiçbir kapı açılmıyor. Anahtarları yutmuşum, silip süpürmüşüm; toplum da bakmamış gözyaşıma, yutmuş beni. “Anahtar” diyorum ulan! Size küsüm, konuşmuyorum tamam ama içimdeki sesleri bastıracağım o anahtar midenizde ve siz beni kusmazsanız, ben burada, kendi kinimde boğulacağım.
İçimde anahtarlar boşa dönüyor. Hangi bahçe kapılarını açıyor bu anahtar demeti? Hangi lağımlara iniliyor bunlarla? Ağızları birbirine benzeyen, olukları tek bir göğün tornasından aşağı inmiş… Kendi ile birlikte akmış her defasında, çapaklarında insanın kültürünü tutmuş… Hangi dehlizlerden yürünüyor çatısı kürek kürek toprak, müteakiben bellenen zihinlerde, çatılan kazmalarla dişlerle, çatı vasfının ötesinde muhakkak başkalarına mezar olan, çalkalandıkça çamur, basıldıkça payidar olan, payandalar tutturulan, fenersiz yol alınamayan hatta fener alaysız keyif vermeyen tüm karanlık keşifleri adına hangi bilinmeyenden yürünüyor bu anahtarın ucunda… Hadi tüyo verin! Hadi siz bana bakmıyorsunuz, onu anladık; kulağıma fısıldamasınız da olur ama haykırın be kardeşim! Haykırın! Ben sizi duyamam zaten, buna çaresizlik diyorlar. İçimdeki sesleri kısamam ve siz konuşsanız da boşa. Boşa… Size değil… Bu kelimeler size değil… El elin eşeğini türkü söyleyerek aramıyor, bulduğu yerde el elin eşeğini, ırzına geçiyor o vakit. Bir şey kaybetmedim ben. Hayır, sus! -Konuşacağım! Daha ne kadar susturabilirsin! -Sus! Dil senin olabilir ama bu benim çıngırtım! -Çıngırtın mı? Şangırtın olmasın? -Şangırtı çıngırtı… Benim… -Müstakil bir avaz öyle mi? Boşluğa bakan deyyus! -El kaldırıyorum: Burada! Çenemi bağlasana, düşmesin; kurtlara ziyafet sunmasın. Sustursana beni. Bir şey aradığım yok, betimlerim yok, öykülerim yok; olanların da boynu bükük, yaralı parmağa işedikleri yok, eve ekmek getirmiyorlar. Ev yok, ekmek yok! Nasıl yok tüm bunlar? Her şeyin aynı anda olmaması hangi kitapta yazar? Bunca peygamber bir iksir hazırlayamamış mı içimdeki seslere? “Kafamı dingonun ahırına çeviren o sesler,” yine de “bir yok olup gitseler,” demiyorum. Ah, uh, vah… Hiçbir nidaya borçlanmıyorum. Yaşamın kötekli kredisine baş vurmuyorum. Tüm nidalar, tüm ünlemler tefeci şu hayatta. Zira üç ah çektin mi bittin demektir, üç ah yeter mahva… Bu tefeci takımı iflahını keser, burnuna leblebi tıkıştırır, kulağına şiş dürter, kurutur iliğini. “Gırrr, Hırrr” der durursun…
Bir yok olup gitmese sesler, beni var eden onlar. Beni siz yarattınız ey içimdeki alkışlar! Manasız sevgi fırtınası, amansız Nergiz yansıması… Beni bu yersiz övünçlerim, paspaslara gelesice otopohpohlarım yarattı; içses büyüklenmelerim, büktüğüm dudaklar ve geberesice korkularım var etti. Susun, beni dinlemeyin, biliyorum orda olduğunuzu, sırtınızı görebiliyorum, dahası bir pespaye ses yakınlığına karşın yüksünmeden söylemek gerekirse sırrınızı da görebiliyorum ve ardımdan kıs kıs gülmediğinizi, beni tanımadığınızı… Geçiyorum bunları bir kalem.
Yıllar sonra ben nereye geldim? “Yüzümüzün gülmeyeceği aşikâr…” Bakın, içimde bu sözün söylendiği, şeylendiği ve şekerlendiği yer daha evvel belirttiğim üzere bir uçurum kenarı sayılmaz, aksine burası şehrimin en işlek caddesidir, belki de içimdeki yangın yeridir; savaş alanına dönüştüğüm “o” yerdir. Ama bu bir savaşsa bile mermim sizlere ömür… Süngüm bıçağınıza keskinlik vere! Ben savaşmıyorum nicedir, bu çok belli. Savaşmadığımı, düşünmediğimden çıkarıyorum. Düşünsem buraya gelir miydim hiç? Bu cehenneme meraklı mıyım sizce? Siz yoktunuz, düzeltiyorum. Hoş görün, mani olamıyorum içimdeki iyi polise; o iyimserlik zapt olmuyor, ben tepesine bindikçe kötü polisi çağırıyor. İnişler, çıkışlar… İnsanın içi bir merdivene döner mi? Dönüyor! Peki, bir döner merdivene döner mi? Her basamağına hamak kurulu bir merdivene… Nereye çıkıldığını muğlak kılan fakat çıkışın olanaksızlığını imlemek arzusuyla çıkışı tam da imkânsızlık üzerine kuran, her tabelası basamak, her basamağı tabela olan, basamaklarından boşluğa yükselen hatta saldıran, anlamsızca göğe aynı anda yerin dibine uzanarak devamlı bir kayıtsızlık arz eden, sallanan, yürüyen, emekleyen bir merdiven bu… Çocuksu, sallapati, uygarlığın mide fıtığını andıracak kerte pervasız… Öyle ki “görüyorum” demek yerine “dönüyorum” demek daha anlamlı gelir bu merdivene bir kez binene, dünya gözüyle dönene! O merdiven dönüyor, bıçaklar içimde ince çalışıyor! İşte şimdi güleceğim. Beni tanımayan piçler! İçimdeki Davut heykellerini nereden bileceksiniz? İçimdeki bıçağı ve o bıçağın maharetini? Benim pis karamsarlığımdan ne görkemli eserler inşa edildi, haberiniz oldu mu? Siz uyuyun daha! İyi uykular! Kâbusunuz, uygunsuz düşünceleriniz ve kalp atışınız bol olsun! Geri alıyorum bedduamı ama iyi temennilerle de değiştirmiyorum. Ben toplumunuzda, satılan ürün olurken, arkadan hançerlenen ürün olurken aklınız neredeydi? İçimde alışveriş fişinizi kaybederken âşık mıydınız? Gözünüz kendinizden başkasını görmez miydi? Bir gölün başında aksinizi izlemek dışında; bir de televizyon izlemek dışında ne yaptınız, elinizden ne geldi? Ben bayağıysam kendime bayağıyım ve bu sizi zerre ilgilendirmez. Beni sindirdiyseniz, yediyseniz kusura bakmayın. Yediğiniz bir insan akşam yemeğinizin hazır olduğunu söylemez, zil çalmaz, emrinize koşmaz. Beni yediyseniz -ki yediniz cümle âlem olup gördünüz ve gördüğünüz yerde yediniz- benim çıkıp da “yüzümüzün gülmeyeceği aşikar” dememden gocunmayın. Somurtmak benim doğalımdır. Ama benim doğalımdan size ne? Ben mesela bugün küçük bir değişiklik yaptım ve yüzüm demek yerine yüzümüz dedim. Sizin yüzünüzü de kastetmedim. Ben bazen kendimi bir çoğunluk sayarım, bir “birden fazla olma” ve çile çekme hâli atfederim kendime. Yüzümüz gülmeyecek, asıl üzücü olan ne? İçimdeki onca sesten bu kelimelerin peyda oluşu, dağın fare doğuruşu… Dağ, fare, tavşan… Lanet gelsin hepsine! Tüküreyim doğa yürüyüşünüze, hayvan sevginize! Kendimle konuşmaya hakkım var, kendime kızmaya, içimdeki seslere sövmeye. Ama biliyor musunuz? Öyle alçaksınız ki benim kafamı dağıttınız resmen! Bir yazarı bitirdiniz! Yiyip bitirdiniz, onu geçtim, yazarlığımı çekip aldınız. Ne düşündüm demin? “Deli misin! Git öykü yaz, öyküde anlat dertlerini sonra o öyküleri bastır, sat bu andavallara. İçlerinden birkaç yüzü mutlaka atlayacaktır! Arka kapağa birkaç hoş şey karalarsın. Şöyle çağın karanlığına yaraşır, bok püsür birkaç şey. ‘Ölüyor bu karakter, bitiyor bu karakter, yetişin komşular’ tadında.. Bırak yetişsinler!” Yok ama yazamam. Düşünmesi bedava ama gelmez elimden böylesi… Siz üstelik ne fenasınız! Bana “deli” demiyorsunuz. Genel geçer yargılarınız yetiyor. Sizin vekiliniz o yargılar ve sizin adaletiniz hüküm sürüyor. Ben sanık sandalyesinde otururken siz -sömürülen ve ezilenleriniz dâhil- bir şezlonga uzanmış, limonatanızı yudumluyor olmalısınız. Müzik dinliyorsunuzdur kesin. Bari sizi gevşeten bir şeyler dinleyin, cıstak cıstak yaz şarkıları yerine sizi dinginlik havuzuna itecek, ardı sıra çevik bir hamleyle üstünüze atılarak başınızı suya sokup hemen oracıkta boğacak müzikler dinleyin. Size merhamet edende kabahat! Fazladan bir ömür yaşayın bakalım, göğe mi erecek başınız? Yüzümüzün gülmeyeceği aşikâr ve genel yargılarınız buyuruyor: “Bu adam delidir”. Yakaladım sizi! Hani beni dikkate almıyordunuz, hani tüm sırtlar dönmüştü? Tamam tamam! Züğürt tesellimi sakince yere bırakıp ellerimi göreceğiniz bir yere…
Makara istemez… Sahne, dekor, işçilik… Lüzum yok bunlara… Zira birçok şey olabilirdi bugün. Kendi başına… Bir dakika! Bunu dediğimde ne anladınız? “Bugün bir dönüm noktasıydı” gibi bir şeyden mi bahsediyorum? Bir kırılma mı yaşadım? Kafanız böyle sığ çalışıyor işte! Birçok şey olabilirdi bugün. Sokaklarda gezdim, insanlar gördüm içleri türlü türlü. Onları gözlemleyebilirdim örneğin…. Yapmadım. Hayatım boyunca -Hayat dediğim… Yanlış anlaşılmasın, yirmilerimin sonundayım- şu kısa ve bedbaht hayatım boyunca kendimi geliştirebilirdim… Bütün kulplar rezerve edilmemiştir ya! Şu düzenin bir ucundan sokabilirdim başımı pekâlâ! Yahut onu da yapamıyorsam kasap perdesinden göz süzer, iki boncuğun arasına hizalanmış birkaç çengele tutturabilirdim kendimi. Eti benim kemiği de benim! Güzel okullar okur, iyi meslekler edinir, ilerler, ilerlemeye çalışır, didinir yorulur, dinlenir ve dirilirdim. Tekrar tekrar sürerdim şahsımın keşfi tekerleği. Bir uyanık bendim sizin dünyanıza uysaydım! O tekerlek benim keşfimdir, ben şu tarihte adımı yazdıran kâşifim, tekerleği bulmuş ve adımı yazdırmışım tekerleğe, böylece yazı icat olunmuş! Sizin kafanız bu şekilde çalışır, dünya etrafınızda böyle döner. Güzel öyküler yazabilirdim pekâlâ, içimde taşımasaydım belayı. Hayır, “Sen büyük bir yazar olacaksın,” büyüsüyle zehirlenmeseydim emin olun şimdiye onlarca karakterim vardı. Deliliğimin de bir anlamı olurdu. “Deli ama mürekkebi iz bırakıyor, deli ama tımarlamayalım, bir süre başında bekleyelim, ona bir şans daha verelim,” derdiniz kim bilir. Sırf siz aşağılık insanlar, siz bana bir şans daha vermeyin diye ben bunların hepsini teptim, başarısızlığa mahkûm ettim kendimi. Yargılayıp astım halktan kopuk mahkememde… Yağma yok! Bütün yargıları siz veremezsiniz, kabullenin artık! Madem sanık sandalyenizde oturuyorum, enayilik edip oturmuşun kucağınıza, kendime ağır bir ceza layık görürüm ve kılınızı kıpırdatamazsınız çünkü siz de gayet iyi biliyorsunuz ki namertsiniz! Gelmemişsinizdir duruşmama, “Bu delidir zaten ve öyküleri elle tutulmuyor, gözle okunmuyor,”. Peki… Tahsili? Hımm… Mesleği boş. Meslek hanem boş, ben bu yüzden tedirginim, bir çıtırtı yüreğimi ağzıma getiriyor. Şöyle bir hekim olaydım, bir avukat, bir mühendis veya iyi kazanan bir esnaf, ürker miydim gölgemden?
Neredeyim? Neredeyim? Gölgemin kaybolduğu bu yerde beni gördünüz mü? En son görüldüğüm yerde nasıl zayi ettim geleceğimi? “Sindir kardeşim, sindir,” diyenleriniz çıkacaktır. Mert, cakalı ama bana kardeşlik etmeyen kardeşliği dilinden ibaret… Sindiririm de yol yemek dâhil mi siz ondan haber verin! Sindirince prim alabilecek miyim? Yediğim kendi başım miktarınca sayılacak mıyım? Saygınlığı geçtim, countable olacak mıyım countable? Ya sigortam? Düzenli yatacak mı? Yatacak yerim olacak mı gözünüzde? Boylu boyunca uzanabilecek miyim? Öyle ya yorgun argın geleceğim bu geri dönüşüm işinden… Geri dönecek miyim orası meçhul… Beni damla olarak atacak öyle uğurlayacaksınız işe… Yahut çapak, lavabonun giderinde kelimenin tam anlamıyla gözden kaybolacağım… Ama değerli bir taş olmadığımdan telaşa kapılmayacak, tesisatçı aramayacaksınız… “Tesisatçı ne yapabilir ki korkusu” şimşek gibi çakmayacak zihninizin kahverengi göğünde… Boktan düşünceleriniz arasında fosforlu bir parıltı görülmeyecek. Kuzey ışıkları görülmeyecek ömrünüz boyunca… Giden gidecek… Döneceğim, dönebilirsem kendimden geri… Gelip göz kapağınıza süzülecek, perdeleri çekecek, tabii usulünce sizden gözlerinizi yummanızı rica edecek belki biraz da teşvik etmek için tüm kasvetimle kirpiklerinizden kayacak, şanslıysam uçta duracak, kapaklarınıza asılacağım ve siz o eylemin sonuçlarını uykunuz geldiğinize yoracaksınız… Sonra bırakacağım kendimi korneanıza yüzükoyun… Jölemsi bir atmosfere gömülerek görünmez olacağım… Artık yorulmaz olacağım. Hafif bir batma hissederseniz yakınınıza gösterebilirsiniz: “Gözümde bir şey mi var?” Ama en keskin gözle dahi görüleceğimi sanmam… O kadar eksileceğim ki her Allah’ın günü… Sindirile sindirile… Yatmak yerine serileceğim… Bakın, yatma kısmı kolay… Lojman istemez, kapak mapak onları da boş verin, bir kirpiğinize kıvrılır yatarım, her gün birinizin ayıplayan gözünde konaklarım. Bir gün sağ bir gün sol… Bir gün miyop bir gün hipermetrop… Göz kırpar gideriz! Üstelik gözünüz üzerimde olur ya da altımda! Ayrıca bir yerden bir yere sindirilmiş parça, hüzün, buğu yahut hatta levrek falan taşımam gerekirse bilesiniz diye söylüyorum seyahat engelim yok, sürücü belgem mevcut, emir ve görüşlerinize hazırım! Sindiririm istediğiniz şeyi ama benim bundan kârım ne olacak? Beni siz yuttunuz, neden siz sindirmiyorsunuz? Soruyorum: Mırın kırın mırın kırın… Başka işimiz var… Çocuğu okuldan alacağız. Ocakta yemeğimiz var… Varoğlubok, yokoğluyok! Eften püften sıramazaretdağı! Dünyanın tek kılını oynatamayacak ancak yörüngenin tüylerini diken diken edecek, “keşke çıksam, çıksam da atsam şu dünyayı sırtımdan,” dedirtecek tekdüzelikte ödevler, görevler… Bunlarla beni kandıramazsınız? Önce siz lütfen! İğrenç midenizden geçerken asidinizde yıkandım, pirüpak oldum ve yaftalandım. Ama anlaşılıyor ki beni sindirememişsiniz! Be budalalar! Tavşan dağa küstüğünde dağ küçülür! Tavşanın cesaretini hayranlıkla izleyeceğinize küçümseyip geçiyorsunuz. Sizden olmayana tahammülünüz yok, bunları da ben mi söyleyeceğim? Kaç insanı telef ettiniz acaba? Hayır, bir hesaplaşmaya girmeyecektim normalde, içimdeki sesleri dökecektim kâğıda, buhranlar, kolonyalar, yazar tripleri, uyumsuz insan tripleri… Geçip gidecektim ama siz kaşındınız. Kaşındınız ve ben baldırınızdan tatlı bir ısırık alıp sivrisinekliğe terfi ettim teninizde! Terfi aldım! Kazanan kim? Ben elbette… Lakin yüzümüzün gülmeyeceği aşikâr, topallayacağız aşikâr, başımızı yerden kaldıramayacağımız ise ezelden beri bilinmekte. Bunun hovardalığını tadıyorsunuz. Tadın bakalım, ben sizin pis kanınızı tadayım. Bu anda, tam bu anda yüzünüzü bana döndünüz. “Kan” dedim diye mi? Kan, unutmuşum, tutar sizi. Siz elinizde limonata bardağı tutarsınız ama kan da sizi tutar. Korkmayın havlayan köpek ısırmaz, içinden konuşan köpek hiç ısırmaz!
2016
Haydar Ali Albayrak