Müjdemi İsterim: Müjde Vermez Ama Güldürür

Ahmet Kural ile Ecem Erkek’in başrollerini paylaştığı, Netflix kütüphanesinde ulaşabileceğiniz Müjdemi İsterim birçok yerli güldürü gibi 2022 güzünde vizyona girmişti.

Film nişanından kaçan Bulut ile senaryosunu yapımcılara satmak için çabalayan bir yandan geçici işlerde çalışan Müjde’nin kesişen öyküsünü aktarırken aksilikler, içine düşülen tuhaf durumlar bu yolda kahramanlarımızı yalnız bırakmıyor.

Ömer Faruk Yardımcı’nın yönettiği, senaryosuna ise Olcay Onur Kaya ile birlikte imza attığı filmi değerlendirmeye geçmeden konusunu kısaca paylaşalım. 

Bir nişan bir cenaze, iki kaçak! 

Bulut ülkenin en zengin ailelerinden birine damat gitmek için gün saymakta sevgilisi Leyla ile nişanına hazırlanmaktadır. Bu süreci pek ciddiyetle karşılamayan Bulut eniştesi Niyazi (İlker Aksum) ve arkadaşıyla gece kulüplerinde gününü gün etmekte, kapı önlerinde bodyguardlarla dalaşıp hafta sonu nişanı yokmuşçasına magazine malzeme vermektedir. Ancak Bulut’un daha önemli sorunları vardır. Eski sevgilisi kendisinden hamile olduğunu söyleyip şantaj yapınca Bulut kendi nişanından kaçmak zorunda kalır. Tek kaçan o değildir. Müjde (Ecem Erkek) de tanık olduğu bir cinayetten sonra baş şüpheli hâline gelmiştir. Nişanda ülkenin önemli bir pop şarkıcısı kulisinde öldürülmüş, Müjde elinde suç aleti, maktulün başında görülmüştür. Müjde o kargaşada Bulut’un arabasına binince olanlar olur. İkili artık hem polisten kaçmak hem birbirine alışmak zorundadır. Kaderleri hiç değilse cinayet çözülene kadar ortaktır.

Yeşilçam’dan yadigâr: macerada bulunan gerçek aşk

Filmi değerlendirmeye başrol kimyasından başlamakta yarar var. Zira komedi filmlerinde öykü kadar, aksiyonun payı başrol kimyası da önemli… Müjdemi İsterim çağdaş Zeki-Metin olarak nitelendirebileceğimiz Murat Cemcir ile Ahmet Kural’ı ayıran bir komedi ve bu bakımdan “ayrıksı” durmakta. Kural, İşler Güçler’den beri komedilerine genellikle Cemcir ile birlikte imza atıyor. Araya yalnızca Oflu Hoca’nın Şifresi filminin ve Kıbrıs konulu bir TRT dizisinin girdiğini görüyoruz. Filmi başrolde son yılların parlayan kadın komedyeni Ecem Erkek’i taşıyor ki doğrusu Erkek, Zeki-Metin etkisi yaratamasa da iyi bir enerji sergiliyor hatta filmi sürüklüyor. Filmin senaryosu ise başarılı… Romantik unsurlara sahip bir komedi filminden beklenen karakterleri ve çatışmayı karşılar mahiyette. Nişanından kaçan erkek; onunla yolları kesişen, ona aşkı hatırlatacak olan kadın; erkeğin yanındaki yardımcıları ve bir mentor (filmde amca bu rolü üstleniyor). Bu karakterlerin kesiştiği nokta da pek sırıtmıyor. Müjde’nin Bulut’u daha önce servis yaptığı gece kulübünde görmesi ardından binmek istediği taksiyi kaptırması öfke ağırlıklı da olsa duygusal bir yoğunluğun tohumlarını atıyor. Üçüncü kesişimden ise filmin kendisi doğuyor ve yollar ayrılmamak üzere birleşiyor. İkili bu üçüncü ve zorunlu buluşmadan sonra filmi sırtlayıp götürüyor, devam filmine de göz kırparak finale vardırıyorlar.

İkilinin buluşması ve birlikte mücadele vermesi zorunlu çünkü üzerlerine yıkılan cinayet suçundan sıyrılmaya çalışıyorlar. Bu sırada türlü maceralara giriyor; kaçma kovalama, sızma gibi bir komedi filminin olmazsa olmazı aksiyon dolu karşılaşmalar yaşıyorlar.

Filmde aksayan yanlar da yok değil. Nişanlı çiftin günün sonunda Yeşilçam’a bağlanması bu sorunlara örnek verilebilir. Kadının gönlünün zaten Bulut’ta olmaması bir yana Bulut’un de tehdide şantaja boyun eğip kenara çekilmesi aralarındaki ilişkinin plastikliğine işaret ediyor. Doğru aşkı yolda, aksiyonun ortasında bulan Bulut bu yönüyle Yeşilçam filmlerinden fırlamış gibi… Gönülsüz erkek ve kadın kahramanlar Yeşilçam’da da düştükleri zorlu durumlardan medeni hallerine yönelik zoraki tercihleri sonlandırarak gerçek aşkı tadarak çıkmıyorlar mı? Yine bazı aksiyon sahnelerinin dolgu malzemesi niyetine çekildiğini not düşmeli. Özellikle dinlenme tesisinde geçen sahne epey yapmacık duruyor. Tabii bu sahne karakterleri tanıtması bakımından işlevsel ama uzun tutulmuş. Son bir eksikse kurulan bağların zorlama kalması. Bulut’un müstakbel kayınpederinin öldürülen şarkıcıyla sevgili çıkması, şantajcı eski sevgilinin kaynana tarafından azmettirilmesi. Daha sonra Bulut’u kaçıranın nişanlısının sevgilisi çıkması. Tabii bunlar olmadan da komedi olmuyor! En azından ticarisi olmuyor. 

Kural-Erkek uyumu

Ahmet Kural ile Murat Cemcir’i bir arada izlememek başta tuhaf gelse de insan alışıyor! Hem alışsak iyi olur çünkü kendilerine ayrı yollar çizdikleri Cemcir’in İşler Güçler‘deki gibi “az ünlü” kalıp işin sanat kısmına yönelmeye başladığını görmekteyiz. Kural ise malum, sansasyonlarla dolu bir yaşam sürmekte ve adı kadına şiddet olaylarına karışmakta. İleride ne olur, ne sıklıkta bir araya gelip güldürürler öngörmek güç. Biz Kural-Erkek ikilisini bakalım.

Yukarıda da değindiğim gibi aralarında bir uyum söz konusu. Tabii bu uyumda Erkek’in başarılı bir komedyen ama onun ötesinde tam anlamıyla bir oyuncu olmasının payı büyük. Erkek’i övebiliriz. O filmdeki yahut Güldür Güldür‘deki performansının ötesinde her türlü rolü sırtlayabilecek bir yetenek. Cemcir’inden ayrılmış Kural’ı başka bir kadın komedyen bu kadar frenleyemezdi herhâlde. Erkek, karşısındaki oyuncuyu tanıyarak/kollayarak oynuyor, olur olmadık yükselip alçalmıyor, sahnenin duygusunu ve güldürü ihtiyacını kontrol ediyor. Aynı zamanda, Güldür Güldür‘de sunduğu aşırı karakterlerinden uzak durup olgun bir oyunculuk ortaya koyuyor.

Mehmet Özgür bordo bereli Kazım Amca rolünde iyi iş çıkarmış.

Kural’ın ise özellikle Ecem Erkek’le karşılıklı oynadığı sahnelerde abartıdan kaçındığını söyleyebiliriz. Tabii kaçınmış hali bu mu diye soranlarınız çıkacaktır. Kural aşırılıkla iş gören bir oyuncu… Mimiklerini kullanarak komediye yatkın olmayan yüzünü dengeliyor. Mimikler ise zamanla bağırış çağırış ve vücut hareketleriyle desteklenince adeta yayından fırlamış bir portre izletiyor bize. Müjdemi İsterim‘de iyi iş çıkarmış.

Kadronun geri kalanı da fena sayılmaz. Bordo bereli amca Kazım rolünde Mehmet Özgür öne çıkıyor. Bu türden aksiyonlu işleri ne kadar iyi becerdiğini Ölümlü Dünya’da kanıtlamıştı. Buna karşın İştar Gökseven’in karakteri etkisiz kalmış. Niyazi Enişte’de İlker Aksum biraz paslanmış sanki ama anlatıya renk kattığını inkâr edemeyiz.

Niyazi Enişte rolünde İlker Aksum film boyunca kırılan implantlarının peşinde…

* * 

Müjdemi İsterim için sözü noktalayabiliriz. Film iki kişinin merkezinde olduğu, öyküsü üç beş gün içinde başlayıp biten, gülünç çatışmalara gönül ilişkilerinin eşlik ettiği tipik bir ticari güldürü. Özelde ise başrollerin birbirlerini gözeterek olgun bir performans sergiledikleri film sarkmıyor, tat kaçırmıyor. Ufak tefek kusurlarına ve sıradanlığına karşın eğlence vadediyor. 

Haydar Ali Albayrak

Merve Kült: Adı Kült Kendi Değil!

Netflix’in yerli romantik güldürüsü Merve Kült seyirciye sunuldu. Cemal Alpan’ın yönettiği film Ceylan Naz Baycan’ın romanından uyarlama. Soyadı Kültür olan, annesiyle Kültür Apartmanı’nda yaşayan bir genç kadının modacı olma hevesini işleyen filmde başrolleri ise Ahsen Eroğlu ile Ozan Dolunay üstlenmiş.

Aşk ile nefreti ayıran çizgi ve bir apartmanın eşiği

Filmin konusunu kısaca aktaralım. Annesi ile babası yıllar önce ayrılan Merve’nin (Ahsen Eroğlu) velayeti annesi Nevra’da (Zuhal Olcay) kalmıştır. Merve’yi annesine bağlayan aynı zamanda ömrünü geçirdiği Kültür Apartmanı ve sıcak komşu ilişkileridir. Başarılı bir gazetecilik geçmişi bulunan Nevra kızına ciddi bir yaşam sürmesi ve iş bulması konusunda baskı yapmaktadır. Modacı olmayı kafasına koyan Merve’nin yaşamı apartmanın satılmasıyla değişir. Evden çıkarılma kaygısı yaşamaya başlayan genç kadın bir yandan komşularından ayrı düşmek bir yandan hayallerine veda etme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Arkadaşlarıyla bir flört aplikasyonu geliştiren Merve uygulamayı satın alacak büyük patrona sunum yapar. Anıl Gürman (Ozan Dolunay) Merve’ye ve apartmana özel bir ilgi duymaktadır. Hesap peşine düşmüştür. Planın bir parçası olarak Merve’yi şirketinde işe alır ve ona olmadık işler verir. Merve artık aşk ile nefreti ayıran çizginin tam üzerinde, yıllarca yaşadığı apartmanın ise eşiğindedir.

Yeşilçam’dan devralınan miras gereği “Schrödinger’in kedisi” ve Merve’nin bekâreti

Merve Kült, Netflix’in yerli romantik komedi anlayışını birebir karşılayan bir yapım. Biraz havai, biraz geleneksel… Biraz sosyal gönderme biraz şaşırtmaca… Az buçuk sosyal mesaj… Derken yeni romantik komediniz servise hazır! Tabii bu reçeteye uygunluk, hazır ve nazır olma hâli filmdeki eksikleri ortadan kaldırmıyor. Filmin en büyük kusuru romantik komedilerde belli bir noktaya kadar tolere edilen rastlantılar. Gerçek dünyada karşımıza pek çıkmayan, “film bu” dedirten rastlantılar yapımın seyirciye geçip geçmemesini de belirliyor. Merve Kült’te bu ayar biraz kaçmış diyebiliriz daha doğrusu çifti bir araya getiren motivasyon kurulduğu intikam öyküsünü karşılamıyor. Gizemli zenginimiz Anıl Gürman’ın Kültür Apartmanı sakinlerinden intikam alma çabası bir filmi baştan sona taşıyacak yoğunlukta değil.

Diğer yandan Merve karakterinin de başarılı çizildiği söylenemez. On parmağında on marifet resmedilmiş; zeki ve özgün çağrılmış; birçok alanda becerileri, sorun çözme kabiliyeti ile öne çıkarılmış fakat Merve’miz şapkadan tavşan çıkartmıyor. Tarz diye sunduğu şey herkese kendisi olmasını öğütlemek, aplikasyon niyetine tasarladığı şey nihayetinde bir chat sitesi. Sitede kullanıcıların maske takması vs. pek yaratıcı sayılmaz. Üstelik maske takanın doğruları söyleyeceği fikri de tutarsız. İnsanlar artık maskeli maskesiz her şeyi söylüyor zaten! Çağ pervasızlık çağı! Sorun insanların yalan söylemelerinde değil sistemin onları topyekûn yalana itmesinde.

Merve apartmanın da birleştirici ögesi olarak dikkat çekiyor. Apartmanın bir ruhu var. Dayanışma, samimiyet, komşuluk gibi unutulmaya yüz tutan değerler Merve’nin elinde bambaşka bir hal alıyor. İnsanlar ona güveniyor, ona yardım ediyor, Merve’ye dostluk ediyorlar. Böylece yaşıtları dışında hemen herkesle geçinen sevimli bir Merve izliyoruz. Zekâ deseniz pırıl pırıl, gönlü deseniz zengin mi zengin! Tüm bu emarelerden hareketle Merve karakterinin, Yeşilçam filmlerindeki gibi başında halelerle belirdiğini söylemeye gerek yok. Bu durumu dönemin bekâret duygusunun korunma çabasına yorabiliriz. Merve, Anıl Gürman’ı dize getirmek üzere yola çıkmış, yitirecek değerleri bulunan, ancak o değerleri yitirmediği takdirde galip gelebilecek bir karakter. “Schrödinger’in kedisi” denklemini andıran bir durumu yaşıyor. Merve o yola girmeden bilemeyiz, yolda başına ne geldiğini filmin sonuna (baskın duygunun galibiyetine) kadar öğrenemeyiz. Merve bekâretini (samimiyetini, yardımseverliğini, yoldaşlığını) koruyacak, kendini beğenmeyenlere, ukalalara bir ders verecek. Sonrasında kol kola girecek ve perde inecek. 

Her şey sınıfsal, Merve’nin özgüveni de! 

Merve sürekli mesajlar veren bir karakter ve bu yönüyle âdeta kuşağının sözcülüğünü üstlenmiş durumda. Peki, bu nasıl bir kuşak? Nasıl adlandırabilir, hangi baş harfi yakıştırabiliriz? Z olmadığı kesin! Zira Z kuşağını geleneksel düşünce sistemlerinden, davranış kalıpları ve tepkilerden bağımsız tespit eden bir yorum dağı yükseldi bile! Z kuşağı kendi siyasetini kendi yapıyor, kendi realitesini kendi inşa ediyor dendi. İtaatkâr hatta sebatkâr olmadığı söylendi. Merve ise böyle biri değil. Bir kere gelenekleri yaşatıyor. Kendisi, özgür ruhlu ama kentin dokusunu savunuyor, ilişkileri savunuyor bir kere. Yalanlara karşı çıkıyor. Bu özellikleri günümüz gençlerinde pek görmüyoruz.

Merve’yi günümüz gençlerinden ayıran belki en önemli unsur sofistike bir yaşam sürüyor olması. Annesi ile birlikte düşmüş burjuva görüntüsündeler; kültürlüler ve bir şeyleri koruma kurtarma görevi sanki onlara verilmiş. Bu bir kibir göstergesi! Günümüzde idealist olmak, kültürlü olmak nasıl ki maddi anlamda kendini kurtaranlara yakıştırılıyorsa onlardan da sosyal hayatı ayakta tutmak, değerlere sahip çıkmak bekleniliyor. Çürüyen şehre hiç değilse manevi sponsor olmaları; sürekli söylenmeleri, şikayet etmeleri isteniyor.

Merve’nin verdiği toplumsal mesajlar ise yukarıda değinmeye çalıştığımız üzere “kendin ol”u aşmıyor. Gençlerin yılmaması gerektiğini; bağımsızlıklarını yitirmektense dirliklerini yitirmelerini, geçici saadetlere geleceklerini meze etmemelerini öğütlüyor, kısacası benimsenen çizgiden sapmaksızın yürümeyi. Bu Merve’nin, romantik komedilerden alışageldiğimiz “ailesinin sözünden çıkmayan kız” tiplemesine uymadığını, bu yönüyle daha genç işi bir karakter olduğunu öne sürebiliriz. Doğrusu bu durumu da aslında sınıfsal ve kültürel bir çıktı olarak yorumlamak mümkün. Zira romantik yaz dizilerinde esas oğlanının koluna giren esas kızın bugün artık esamesi okunmayan orta sınıftan türetildiğini görmekteyiz. Merve de orta sınıf ama annesi salt mülk sahibi değil, görgü sahibi, meslek sahibi, bir geçmiş sahibi. Doğuştan gelen bu özellikler Merve’yi etrafına ders veren, özgüveni tavan bir karakter yapıyor.

Oyunculuklar üzerine

Merve Kült’te ilk dikkat çeken şey afişte gördüğümüz Ahsen Eroğlu’nun Menajerimi Ara dizisinde şöhrete kavuşan Eroğlu’na pek benzememesi. Eroğlu mevzubahis dizide de -özellikle sonlarına doğru- kendi tarzına uygun kıyafetler giyiniyordu fakat auralar arasında ciddi bir fark var. Gözlük oyuncunun duygusunu epeyce değiştirmiş. Eroğlu nasıl derseniz? Her zamanki gibi… Çocuksu tavrıyla oynuyor. Çocuksu fakat gerektiğinde sorumluluktan kaçınmayan bir duyguda performans veriyor. Romantik sahnelerde de fena sayılmaz. Ozan Dolunay ile iyi bir çift olmuşlar. Dolunay kasıntı, Eroğlu ise ilgili ama özgüveni yüksek bir enerji sunmuş ve bu çatışmadan uyum çıkmış.

Zuhal Olcay’ı yeniden ekranlarda görmek hoş. Bu tip rollere yakışıyor. Sevimli komşular olarak izlediğimiz Arif Pişkin, Esra Akkaya ve Ferit Aktuğ da filme renk katmışlar.

Merve Kült için sözü noktalarken Netflix’in romantik komedilerinde izlenen matematiğe sadık kalındığını vurgulayalım. Daha sonra Merve şahsında apartmanın ve bir kültürün beka mücadelesine evrilen, ayakta kalma, sevdiği işi yapma, özgür yaşama çabasıyla sosyal bir mesaj da veriyor film. Ne kadar gerekli? Tartışılır. İzlenir mi? Vakit öldürmek için inşaat izleyen bir milletiz, neden izlemeyelim?

Haydar Ali Albayrak

Soldan Sağa Dünden Bugüne Fener

Soldan sağa… Üst sıra: Türkan, Eyüp, Süleyman (?), Belgin, Songül, Perihan, Canan ve Melahat. Orta sıra: Güler, Sevim, Meltem, Hakan, Neslihan, bendeniz, Merve, Savaş, (…) Alt sıra: Volkan, Mesut, Gürsel, Murat, Zeynep (?) 

Siz sevgili okurlar, -kuvvetle muhtemel- tanımıyorsunuz adı geçenleri… Ben ise rahatlıkla söyleyebilirim: Hiçbirini tanımıyorum! Bir zamanlar tanıdım, doğru… Çocukluğumda… Ve tanımak hâli bu yüzden ayrı bir anlam kazandı, anlama giden yollar çatallandı. Sorular dolaylandı, çengeller koptu noktalarından. Koordinatlar şaştı, cevaplar çıkamadı karaya… Varılamadı Kurtuba’ya, karışılmadı Aden’e, rastlanmadı Godot’ya…

Hem “tanımak” bir eylem midir mesela? Bir hür teşebbüs? Yoksa bir durum mu demeli ona? Yahut ilk işteş eylemi yenileri mi izlemeli? Tanıyarak mı kalınır bir ilişkide? Tanımak üstelik bir iletişim evresi midir? Bir çıkış noktası? Oradan yükselmek mi gerekir, kalmak mı orada? Tanımak neyse odur, bir ve birçok şeydir ama mutlaka mekâna dairdir. Ben bu kişileri, çocukluğumun geçtiği sokakta tanıdım. Komşularım hepsi de… Hariçten suret karışmadı, Haliç’ten esmedi sesleri solukları… “Sıkışmış” ama az çok sokakta geçen, makbul bir çocukluktu yaşadığım. Bugün belki hasret kaldığımız. 

* *

Pek yaş aldım, yol katettim sayılmaz ya kendimi şanslı sayıyorum! Fatih Fener’de yıllar geçirdiğim için. İlk on bir yılımı çocuk adımlarımla Balat’a doğru arşınladığım, böyle bir zamanı böyle bir uzamda aştığım için şanslıyım. Aynı yolları yıllar sonra yürüdüğümde ne kadar kısa gelişine şaşıyorum! Zaman uzamdan uzaklaştıkça insanın içine bir fark düşüyor! 

Fener’den devam edeyim anılarıma… Sonra, bunca yürümenin, yorulmanın yanı sıra mesela Haliç kenarında, Ayvansaray’a doğru, basket sahalarında top oynardım. Topu potaya zar zor eriştirirdim ama havalı gelirdi bu spor dalı nedense. Burası bana cazip gelirdi ama can spordan mı yoksa boğazdan mı gelirdi, pek seçemiyorum. Çünkü yolumun üzerinde, Salı pazarının kurulduğu caddeye paralel caddede, sahile bağlanan yerde dondurma aldığım bir pastane vardı. Ve diğer uçta, Patrikhane’yle aynı hizada, elli metre mesafede bir diğer pastane. Daha doğrusu şekerci! Aziz şekerci! Hani vitrinine akide şekerleriyle dolu küre şeklinde kavanozların dizildiği… İşte çocukluğumun pastane sınırları böyleydi…

Camcı Çeşmesi Yokuşu’na adını veren çeşme… Yokuş bittiğinde Çukur Bostan çıkar karşınıza. Devam ettiğinizde ise Draman ve Çarşamba semtleri ile karşılaşırsınız.

Sonra şekercinin yanı başından doğrulan bir yokuş: Camcıyokuşu… İlk okuluma, Çarşamba’ya tırmanırdı. Çukurbostan’dan geçilip Yavuz Selim’e varılırdı. Oradan ver elini Çarşamba pazarı… Bir sınır daha! Çocukluğumun pazar sınırlarıydı bu da…

 

Sağ köşedeki sütun Maraşlı İlkokulu’na ait. Yapı en son gördüğümde tadilattaydı. Buradan devam edildiğinde Ayakapı’ya varılır.

Ayakapı’ya doğru yürürken Patrikhane’nin önündeki elektrik panosundan korkardım, üzerinde kuru kafa çiziliydi. Yahut arka sokağımızdaki yüksek duvarlarla çevrili bahçeyi (Aya Yorgi Metokhion Kilisesi’ne aittir) merak ederdim hep. Sonra evimizin çaprazında bir çukurçeşme olduğunu İstanbul Su Kültürü kitabında fark ettim. Tarihin ve samimiyetin, dahası insanın ve kuşaklar boyu insanın ortasında geçen bir çocukluk. Kadın Eserleri Kütüphanesi, Bulgar Kilisesi, Maraşlı İlkokulu, Kırmızı Mektep, Fatih Camii ve elbette tarihî İstanbul surları… Çocukluğumun anıtsal yüzölçümü!

Evimizin çaprazındaki çukur çeşme…

Balat sahilde Or Ahayim Hastanesi, Cibali’de eski Tekel fabrikası… Şimdi bir üniversite binası olarak hizmet vermekte… Fener İskelesi, beyaza boyalı ahşabıyla, hoş mimarisiyle konakları andıran karakol ve elbette yamaçlara dizili mahaller: İncebel, Fethiye, Edirnekapı. Alın size çocukluğumun adımsal alanları! 

Balat Çarşı’da ebemin (babaannemin) gittiği eczane hâlâ durur. Nevzat’tı eczacının adı. Evvela onun adı geliyor aklıma çünkü işletmenin değil eczacının adı söylenir, dükkânlar değil insanlar önemsenirdi. Çok değil yirmi beş yıl önce… Sanırım artık kızı çalıştırıyor Fazilet Eczanesi’ni… Çarşı’nın öte yanında, Draman’a doğru hafif tırmandığınızda, bir yokuş mesafede bir dispanser vardı: Kızılay’ın dispanseri… Orada da Hasan Doktor. Sert bakışlı, belki hatta hatırladığım kadarıyla davudi sesli ama yufka yürekli… Hulusi Kentmen’e mi benzerdi acaba? Onun gibi Bulgar göçmeni miydi? Ya da tüm bunlar belli belirsiz sızmış, yakıştırmışımdır. Şüphesiz Saadet hemşire. Esmer, güleç, genç bir kadındı. Onu yalnız Dispanserin bodrumunda görürdüm. Laboratuvar orasıydı. İtinayla kan alınır acı verilirdi. Ondan az iğne yememişimdir: Ateş düşürücüler, antibiyotikler! Ah, çocukluğumun şifa sınırları!

Fazilet Eczanesi… Muhtemelen 1960’lardan bir kare…

Çarşı’ya varmadan Tarık Us İlkokulu’nun hemen aşağısında bir fırın vardı. Demet Sağıroğlu’nun “Arnavut Kaldırımı” klibinde görürüz. Güven Kıraç sırtını camekâna yaslamış akordeon çalmaktadır. Bu fırında ekmek pişmez sadece galeta çıkar. Elbette mahallelinin börekleri! Kuzguncuk’ta geçen Perihan Abla‘da da özel günler için hazırlanan yemekler mahalle fırınına götürülür. Bu bir mahalle kültürüdür. Biz de az börek vermemişizdir bu fırına!

Demet Sağıroğlu’nun “Arnavut Kaldırımı” parçası için çektiği klipte fırını görüyoruz.

Az ileride Tahta Minare Camii… Avlusundaki çınar ağacına kıydılar maalesef. Yaklaşık beş yüz yıllık bu ağacı ayakta gördüm ya ne mutlu! Camii’nin tam karşısında Kasap vardı: Bekir. Müessesenin adını hatırlamıyorum yine. Orayı “Bekir” diye kazımışım hafızama. Kasap perdesi, dondurucunun yeri dün gibi aklımda…

Sağda Tahta Minare Camii… Görsel 70’lere ait olmalı…

Şimdilerde her bir köşesine mezatçı, antikacı, retrocu açılan Balat Çarşı’da; henüz hiçbir şeyin tarih olmadığı, sözlerin damakta kurumadığı 90’larda fırın ve manav dizilir peşi sıra gelirdi restoranlar… Ev yemeği yapanından lahmacuncusuna… Banka şubeleri, beyaz eşya bayileri, pastaneler eksik olmazdı ama Çarşı’yla özdeşleştirdiğim esnaf Ömer’di. Mavi Köşe Büfe’yi çalıştırırdı. Ömer abi de devrin esnaf kahramanlarındandı. Buyurun çocukluğumun alışveriş listesi! 

Söz konusu Fener Balat’sa hangi taşı kaldırsanız bir makara çıkar karşınıza! Her adımınız bir klaket devinimidir âdeta. Demince bahsettiğim Tarık Us İlkokulu Öğretmen dizisinin dış çekimlerinin yapıldığı yerdir aynı zamanda. Nice film ve dizi çekilmiştir semtin sokaklarında. En meşhurlarından Cennet Mahallesi’ni Çarşı’nın üstünde yer alan sokaklar ağırlamıştır. Pembe’nin çiçek tezgâhı açtığı yer Balat Sahil’dedir. Bizim Yenge dizisinde o meşhur kuaför Çarşı’nın bir alt sokağında yer alır. Benim asıl hatıram ise Eşkiya filmindendir. Yavuz Turgul’un Şener Şen’le iş birliğini doruğa çıkaran o unutulmaz filminde Cumali karakterini canlandıran Uğur Yücel’in vurulduğu sahneyi hatırlarsınız. Bu sahne Camcı Yokuşu ile Kırmızı Mektep’in arasında kalan adada çekilmiştir. Ne var ki bir deneme çekimi de bizim sokakta gerçekleşmiştir. Evin camından izlediğim sahnede silah patlayınca yerimden zıpladığımı anımsıyorum. Bir tatlı musibet olsa gerek bin nasihatten bin tekrardan yeğ…  Kare kare çocukluğum!

Eşkiya filminden bir kare… Demircan Abi’nin fedaileri Cumali’yi sokak ortasında infaz ederler. Arkada dönemin mafya arabası olarak nam salmış Fiat Tempra modeli aracı görüyoruz. Cumali’nin (Uğur Yücel) sırtı Kırmızı Mektep’e dönük.

* *

Bir fotoğraf salt kendini açmıyor ona baktığımızda. Sınırları faş ediyor ve yitirilmiş, en hafif tabirle geçmiş ama gitmemiş bir zamanı… Çocukluğun artık bir mahalleye dönüştüğü, kuşbakışı anıların semt kalıbına döküldüğü bir deneyim sunuyor bir fotoğraf, yeri geldiğinde… Bir anı yeri, başka anılardan şeritlerle çevrelenmiş. Yeri ise gelmez hatırlamanın, malum. Zira hatırlamak geri çağırmaktır daha çok. Yeniden pozlamaktır, ışığı ayarlamak… Işığı almak. Doğru açıdan… Doğru zamanda doğru yerde olmak asıl… Çocukluğumuzun odağında bir daha olamayacağız, bu fotoğraf bana semtimi ve bu gerçeği çağırıyor en çok.

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın