Ayak İşleri: Bir Sekansta Hallederiz!

Çağlar Çorumlu ile Güven Murat Akpınar‘ın başrollerini paylaştığı, Caner Özyurtlu’nun yönettiği Ayak İşleri ilk üç bölümüyle Gain Platformda yayınlandı. Bir suç komedisi olan Ayak İşleri iyice kısalan bölüm süresi, esas kadrosunun başrollerle sınırlı oluşu ve sekanslardan ibaret bir anlatıyı tercih etmesiyle dikkat çekiyor. Ortalama on beş dakika içinde bölümün absürt sorunu çözülüyor ve yeni bir maceraya yelken açıyoruz.

Koskoca Servet Bey’in Ayak işleri! 

Senaryosu Volkan Öge ile Caner Özyurtlu‘ya ait dizide Vedat (Çağlar Çorumlu) ve Evren (Güven Murat Akpınar) belli ki nüfuzlu bir abinin, Servet Beyimizin ayak işlerini gören elemanlardır. Verilen saçma sapan görevleri bile sigortalı bir işte çalışıyormuşcasına titizlikle yerine getiren ikili kültür farkından dolayı zaman zaman tatlı bir sürtüşme de yaşamaktadır. Vedat kendi ifade ettiği üzere ekmeğini yıllardır bu işten kazanmaktadır. Evren ise bedelli askerlik yapabilmek için alttan ders bırakan bir felsefe öğrencisidir ve genç kuşağın duyarlılıklarını yansıtmaktadır. Evren için işin cezbedici yönü esnek çalışma saatleridir. Sırf bu veriden hareketle ikili arasındaki kültür ve kuşak çatışmasını fark ederiz. Evren yaptığı her işi en ince ayrıntısına dek sorgularken Vedat mesai bitse de evimize gitsek, evimize iş götürmesek kafasındadır. Ayak işlerine yaklaşımı ikilinin yaş ve kültürden kaynaklanan bariz ayrışmasını da ortaya koyar. Vedat ile Evren ilk iki bölümde patronları hesabına bir hırdavatçıdan borç tahsil edip, Pomeranyan cinsi bir süs köpeği kaçırıyor, üçüncü bölümdeyse bu kez Vedat’ın bir akrabasının yardımına koşuyorlar. (Gerçi koşmasalar daha iyiymiş ama!) Her bölümde farklı bir görev, farklı bir serüven bekliyor uyumsuz ikiliyi ve bu durum zaten pek kısa olan bölümlerin giderek bir sekansı aşmayan eğlenceliklere, açbitir’lere dönüşmesine yol açıyor. Hani büyük bir atıştırmalık paketini açtığınızda karşınıza “tek tek satılmaz” ibareli ürünler çıkar ya o hesap! Ayak İşleri de tek tek eğlendiriyor, iyi de eğlendiriyor fakat bölümler bir araya geldiğinde (veya bölümlerin bir araya gelmesi) pek bir anlam arz etmiyor, fazladan bir etki yaratmıyor. Karşımızda güncel malzemeden beslenen bir çerezlik, bir köpük olarak duruyor Özyurtlu’nun güldürüsü…

Onlar bazen “koskoca Servet Bey”in peşine düştüğü 25 bin lirayı tahsil ediyor, bazen süs köpeği kaçırıyorlar. Vedat (Çağlar Çorumlu) ekmek parasının Evren (Güven Murat Akpınar) duyarlılıklarının peşinde…

Bir sekansta hallederiz!

“Montajda hallederiz” diye artık kalıplaşmış bir mesleki deyim var, illa ki duymuşsunuzdur. Daha ziyade reklam filmi, klip film gibi kısa süreli oyunlarda ham çekimin masa başında salt teknik açıdan düzeltilmesini değil zihinsel bağlamda da yeniden işlenmesini ifade ediyor. Sırıtan bir sahne mi var mesela? Montajda hallederiz! Bu üslup esasen tüm bir film sektörünün kullanımına açıldı, dahası örneğin platform dizileri klip formatına yaklaştıkça ve internet dili görüntü dünyasında yaygınlaştıkça montaj bilinç de egemenlik kurdu. Ancak ben başka bir deyiş öne süreceğim: “Bir sekansta hallederiz”. Yani bir “seans” gibi de düşünebilirsiniz bunu ama bilmeyenler varsa sekansın neyi karşıladığını kabaca ifade edeyim. Sekans özellikle anlam bakımından bir oyun bütünlüğünü karşılıyor ve birbiriyle anlamdaş, duygudaş, bilgidaş sahnelerin art arda dizilerek pekişmiş bir anlam, duygu yoğunluğu sağlayıp geçmiş ile gelecek arasında bağ kurması sonucunda meydana geliyor. Ayak İşleri de bir bölümü bir sekansta hallediyor. İlk bölüm tamamen borç tahsiline ayrılıyor, ikinci bölüm ise köpek kaçırma çabasına. Her iki bölüm de arabada açılıp yine arabada bağlanıyor. Arabanın bağlayıcı ve hazırlayıcı bir rol üstlendiği dizide bu mekânsal teklik hali üçüncü bölümde de kahramanlarımızın gülünç bir mağduriyet yaşadığı boş ve geniş depoyla sürüyor. Ayak İşleri’nin kısacık süresini dikkat dağıtacak mekansal ve zamansal sıçramalar yerine yekpare değerlendirmesi son derece mantıklı. Ancak demin söz ettiğim gibi bu akıcılığın dezavantajı da esprilerin akılda kalmasını engelleyip bölümleri gülgeç bir atmosfere sürüklemesi… Eh, bir güldürü için gülüp geçilecek bir kıvamda olması, güldürürken kaşındırmaması yahut kaşındırırken terletmemesi falan tercihtir en nihayetinde.

Genç mizah dili ve “80’lerin sonunda, 90’ların başında çocuk olanlar”

Ayak İşleri teknik bakımdan kısa süresi ve olayı kestirmeden anlatıp geçen pratik üslubuyla günümüz platform güldürülerinde bir adım öne çıkıyor ancak dizinin genç mizah dilini de ele alabiliriz. Bir yere bağlanmayacakmış gibi durmasına rağmen son anda bağlanan uzun diyaloglar, ters köşeler… Kelime oyunları yerine sohbette uyuşmazlık hali ve elbette Evren karakterinde çizilen bir genç nesil kompozisyonu Ayak İşleri’nin alametifarikası… Evren’in çelişik tavırları, politik doğruculuğu ve o duyarsız duyarlı halleri çağımızın karmaşasına da ayna tutuyor. Dahası bu söylemin hayli keskin ifade edilişi, eleştirel ele alınış platform komedilerinde de bir ilke işaret ediyor. Fakat bu noktada kafamızı karıştıran bir şey var. Dizinin yaratıcıları olan Caner Özyurtlu ve Batesmotelpro‘dan tanıdığımız Volkan Öge 80’lerin sonunda, 90’ların başında çocuk olan tayfadan… Özyurtlu 86, Öge 82 doğumlu… Zaten bu kültür Vedat ile Evren arasındaki kültürel uyuşmazlığı da anlamlandırıyor. Özyurtlu ve Öge tam anlamıyla bir ara yüzü temsil ediyorlar ne Vedat kadar boomer’lar, ne Evren kadar Z… İkilinin mizahı da güçlü… Öge kolay tüketilir bir absürt mizah yapıyor, buna Özyurtlu’nun hikâyeciliği de eklenince ortaya dizidekinin tersine hoş bir uyum çıkıyor. Hoş demişken… Hoş! Özyurtlu’nun mesela Hayalet Dayı filmi tam bir felaketti, keşke adını Felaket Dayı koysalardı! En az film kadar kötü esprimin ardından devam edelim. Ayak İşleri Hayalet Dayı’nın yanında mücevher kalır! Pürüzsüz ilerliyor, seyirciyi yormuyor. Fonda Gazapizm’in Sağı Solu Kes parçası… Havadan takip eden çekimler… Çağdaş, dinamik…

Siyasi göndermeler ve gündelik hayatın derdi tasası

Ayak İşleri siyasal eleştirisi ağır basan bir yapım değil fakat yer yer göndermelere şahit oluyoruz. Üçüncü bölümde Evren’in nepotizm (mevki makama yakını getirme, kollama geleneği) karşıtı ifadeleri, yine kadının kocasının malı olmadığına dair katı tutumu ilk göze çarpanlardan… Yanı sıra artık biraz klişeleşse de müşteri hizmetlerinin tiye alınması diziyi gündelik hayatın içine yerleştiriyor. İkilimiz ne kadar absürt işler yapsalar da hayatın onlara dayattığı saçmalıklar yanında bunların lafı bile olmaz!

İkili kafa kafaya vermiş… Çorumlu abartıyor, Akpınar onu dengeliyor. İyi bir uyum yakalıyorlar…

Yazıyı oyunculuklarla bitireceğim. Çorumlu ve Akpınar iyi bir uyum yakalamış. Çorumlu kendine has abartılı bir oyunculuk sergiliyor, beden dilini ve ani parlamalarını öne çıkarıyor. Akpınar’ın her şeyi sorgulayan, alakasız konuları gündeme getiren dinginliği ise ikili arasındaki enerjiyi dengeliyor. Bir anlamda Akpınar Çorumlu’yu önce şarj ediyor, ardından topraklıyor! Her bölüm yeni isimlerin ekleneceği/görüneceği dizide konuk oyuncuların ilk üç bölümde falsosuz oynadıklarını belirtmek lazım. Sarp Akkaya, Sarp Apak ve Esra Ruşan büründükleri karakterleri hakkıyla canlandırmışlar.

Ayak İşleri dinamik yapısı, genç mizahı ve seyirciyi ikilinin elektriği üzerinden oyununa ortak edip sürüklemesi ile hayli komik bir iş… Kahkaha attırıyor, tebessüm ettiriyor. Saçma sapan görevler her bölümde dozunda diyaloglara vesile oluyor, sıkmıyor, darlamıyor. Sabun köpüğü bir anlayışı benimsese dahi güldürme amacına ulaştığını söyleyebiliriz. Bir komedi için de daha ne beklenir!

Haydar Ali Albayrak

İlginç Bazı Olaylar ve Bir Yeraltı Sit-com’u: Kendin Olma Başkası Ol, Böyle Çok Fena Sıkıcısın!

Mizahımızın mevcut durumu ilgimi çekiyor, özellikle sinema salonlarının kapandığı, meydanın tamamen ekranlara kaldığı bir süreçte yeni eğilimler ortaya çıkıyor. Yeni eğilimlerin de ilkin nispeten daha görünür ve revaçta bir mecra olan çevrimiçi platformlarda ağır bastığını, oradan tüm bir güldürü çizgisini etkilediğini gözlemliyoruz. Dolayısıyla bu yazıyı da Exxen platformunun komedilerine, ortak noktalarına, temsil ettikleri anlayışa ayırmak istiyorum.

** 

Gibi dizisini daha evvel yazdığımdan* bu kez İBO (İlginç Bazı Olaylar) ve Bir Yeraltı Sit-comu‘nu ele almaya çalışacağım. Nasıl başlayalım? Sanırım gülünç bir tekdüzelikten girebiliriz söze. Kendini oynama, dramatize etme anlayışı çevrimiçi platform güldürülerinin vazgeçilmezi oldu. Blutv’de Bartu Ben ile başlayan ve bir çeşit mockumentary rüzgarı estiren anlayış zamanla hem mevzu bahis platformun hem genel anlamda platform mizahının direği haline geldi. Doğu, İlginç Bazı Olaylar, Bir Yeraltı Sit-com’u… Farklı kültürlerden ve sınıflardan, farklı semt ve şehirlerden otuzlarında üç erkeğin “kendi olma-kendini bulma” çabasını işliyor. Doğu Demirkol, İbrahim Büyükak ve Hasan Can Kaya… Üçü de kendi adıyla oynuyor, canlandırılan üç karakterin ortak hayali de komedyen olup sahneye çıkmak yahut metin/skeç yazarlığı yapmak… Harcandıklarını düşünüyorlar, aileleriyle tatlı sert bir çatışma halindeler, başarısızlığa uğramışlar ve kendilerine çizilen yoldan ayrılmak istiyorlar. Doğu bilgisayar mühendisliği okuyor, Hasan Can işsiz, İbrahim ise babasının yatak bayisinde işlerin başına geçme adayı… Doğu okumuş, Hasan Can tutunamamış, İbrahim hayat üniversitesinden mezun olup artık akademisyenlik yapmaya başlamış bir ana-babanın evlatları… İlk ortak nokta elbet kahramanların erkek olması, aile sıcaklığı ve kuşak çatışmasının bir potada eritilip gözümüze sokulması … Bunu not düşüp geçelim, daha doğrusu kaseti biraz geriye saralım.

İlginç Bazı Olaylar: Hayaller Paris, Gerçekler Bursa

Doğu yazının konusu değil, yalnızca ortaklığını anmaya çalıştım. Ona dair yazmıştım.** İBO ve Bir Yeraltı Sit-comu’ndan devam edeceğim. Öyküleri kabaca aktarmaya niyetleniyor ancak ortada bir öykü göremiyorum! Bari diyorum, bir iki cümleyle tema, bir konu falan geçireyim yazıda, okurun kafasında en azından bir çerçeve olsun, yok! Yaratı krizi öyle bir kerteye varmış ki bir konu bütünlüğünden, bir olay örgüsünden söz etmek dahi güç! Abartmıyorum, durum bu kadar vahim! Yine de deneyelim. İbrahim alımlı nişanlısından (İdil Sivritepe) henüz ayrılmış, yazar olma hayalleri kuran, babaannesiyle aynı odada, altlı üstlü ranzada kalan başarısız bir yazardır. Yazarlıkta dikiş tutturamamıştır, birlikte yola çıktıkları alıp yürümüşken (dizide Oğuzhan Koç örnek gösteriliyor) o aile evine ve baba işine muhtaç kalmıştır. Açıkçası çok özür dileyerek ve izninizle araya girip “bize ne” diyeceğim. İçimi döktüğüme göre devam ediyorum. Nerede kalmıştık? Tatlı annesi (Füsun Demirel), esnaf babası (Zafer Algöz) ve eski toprak babaannesi (Meral Çetinkaya) ile yaşayan İbrahim bir yandan esnaflığa sürüklenirken bir yandan da hayallerini gerçekleştirmenin, yazar olmanın peşindedir. Hayallerin Paris’te görüldüğü, hayatların Bursa’da yaşandığı bu amansız mücadelesinde tekerlekli sandalyeye mahkum arkadaşı (Cemre Ebuzziyya) ve iş yerinden kankası (Özgür Emre Yıldırım) her tökezlediğinde ona sahip çıkmaktadırlar. İbrahim’in bir diğer amacı da eski nişanlısıyla arayı düzeltmektir.

Hayaller Paris Hayatlar Bursa… Üstüne bir de nişanlısından ayrılmış, eh bu adam ağlamasın da kim ağlasın!

Tam bu noktada şunu diyebilirsiniz: “Yahu kardeşim al işte gayet hikayesi varmış, sen niye aksini iddia ediyorsun?” Hâlâ ediyorum, bu hikâye falan değil! Baş karakter İbrahim Büyükak olmasaydı da örneğin İsmail Küçükkara olsaydı ve yine o karakter aynı şartlarda yaşayıp aynı açmazlara düşseydi bir öyküden söz edebilirdik. Sıradan bulurduk, yavan derdik, belki yine bir kulp takardık falan ama öykü niteliğini tanırdık. Ancak hali hazırda maalesef öykü olgunluğuna erişememiş bir olaylar dizisi izliyoruz. Her ne kadar Bursa’da kalmış, hayallerinin peşinden gitmemiş alternatif İbo’nun yaşamını işlese de yazıp yönettiği dizide İbrahim Büyükak’ın kendi adını kullanması ciddi bir sıkıntı… Kaleminin güçlü olduğuna inanıyorum, karakter yaratabileceğini düşünüyorum. Doğrusu komediyi kotaran bir isim fakat önümüze dramatize edilmiş ismini koyuyor. Bu kısırlık neden?

Mutlu aile tablosu… Ardında çatlaklar, hayal kırıklıkları… İbrahim Büyükak nasıl bir esnaf olurdu sorusunun yanıtı İBO’da…

Bir Yeraltı Sitcom’u: Gün doğmamış Güngören’den sahnelere

Lafı fazla uzatmadan diğer diziye geçeceğim. Konuşanlar adlı stand up gösterisiyle tanınan Hasan Can Kaya başrolde… Henüz fragmanından kabus gibi çöküyordu tepemize, katlanılmaz bir şey bekliyordum, izledim, dizinin kendisi fragmanı kadar kötü değil ama benim bu noktada “kötü değil” ifademi biraz açmam gerekiyor. Bana göre mesela öldürmeyen döner kötü değildir! Son dönemde malum “on liraya yüz gram et dönerciler” peyda oldu, isim verip reklam yapmayayım, siz anladınız hangi akımdan bahsettiğimi. Nazarımda işte o dönerciler müşterisini zehirleyip öldürmedikleri sürece kötü değillerdir. (Motoru bozabilirler tabi!) Yani ben beklentiyi yüksek tutmuyor, ahım şahım bir lezzet aramıyorum! Lezzet çok sonraki bir kıstas benim için… Şimdi hakkını yemeyeyim, Bir Yeraltı Sit-com’u da öldürmüyor! Fakat güldürmüyor da… Yani izleyip “zamanım çalındı” diye ağlayacaksınız hiç oynamayalım! Pardon, izlemeyin! 

İşsiz ve alkolik baba (Tuna Orhan) sürekli “Dağlar Kışımış” türküsünü söylüyor. Aktivist kız kardeş Devrim (Ezgi Gör) ise kiracıların hakkını savunuyor, ev sahipliğini protesto ediyor.

Yoksullar yaşamalı mı?

Yeri gelmişken diziden kısaca bahsedelim. Hasan Can işsiz ve alkolik babası (Tuna Orhan), çilekeş anası (Günay Karacaoğlu), aktivist kız kardeşiyle (Ezgi Gör) İstanbul’un bir gün olsun gün doğmamış Güngören’inde yaşamaktadır. İbrahim’in aksine bir baltaya sap olamadığı, ideallerine kavuşamadığı gibi kolunda bir altın bilezik veya esnaf çantası da yoktur zira kapital onun ailesine hiç uğramamıştır. Babasının Almancı akrabaları ve uyanık eniştesi dışında kimsesi yoktur. Hasan Can da komedyen olmak ister, kendini sanatçı sayar ve mütemadiyen sanatçı duyarlılığından dem vurur. Hasan Can yalnızdır, cinsel ihtiyacını karşılayamamaktadır, o yüzden karşı cinsle yakaladığı her fırsatı sonuna kadar değerlendirmekten yanadır. Düğüne gider, uyduruk pilav günleri düzenler. Elbette şansı pek yaver gitmez.

Bir Yeraltı Sit-com’unun adı “Bir Yoksul Nasıl Sevişemez?” de olabilirmiş! Dizi boyunca Hasan Can‘ı sanatçı, yoksul ve karşı cinse aç olarak zihnimize kazıyoruz.

Hasan Can’ın Konuşanlar şovunu izlediğimde tarzını Yılmaz Erdoğan‘a benzetmiştim. Seyirci ile kurduğu sıcak temas, Erdoğan’ı andırıyordu. Hasan Can için ise kuşkusuz gerek bel altı şakaların yoğunluğu gerek daha genç bir malzemeden espri devşirmesi itibariyle Erdoğan’ın güncel ve yoz bir versiyonu diyebiliriz. Hasan Can Kaya Exxen ile anlaşınca programın eski videolarını internetten kaldırdı. Bu hareketi epey tepki topladı. Ben de komedyenin “ben gidiyorum fakirler” tavrına yönelik “siz buraya hiç gelmediniz, biz bunları hiç konuşmadık” diye şakalı komikli bir tweet atmıştım. Hasan Can konuştuklarını, “onu var eden seyirciyi” “unutsa” bile canı sağolsun, Exxen’de yerini sağlama aldı. Konuşanlar programının yanına Bir Yeraltı Sitcomu’nu ekledi. Peki, dizinin sahne şovundan farkı var mı? Doğrusu şu ana dek “sevişmek” dışında dişe dokunur amacı olmayan bir karakter izledik. Sürekli ergen tripleri (Doğu dizisi de büyük ölçüde bu tripler üzerine kurulu), “anlaşılmayan sanatçı” geyiğinin geyiği (suyunun suyu anlayacağınız), karikatürize bir fakirlik, araya serpilmiş sosyal mesajlar, bazı toplumsal tespitler… Hatta bir anlamda kimlik pornografisi! “Bir yoksul nasıl yaşar” sorusuna cevap arayan bir anlayış… Hatta bu soruyu da boşa düşüren, trajediye çeviren, yoksulluğu metalaştırıp seyirciyi enisonu “yoksullar yaşamalı mı” sorusuna sevk eden bir anlayış… Üstelik bu mizah anlayışının damdan düşmediğini, 80’lerden ve 90’lardan demlenerek geldiğini biliyoruz. Yoksulun tiye alınışı ilk değil, son da olmayacak! Hatırlanacağı üzere bu işin piri Levent Kırca idi. Dar gelirlinin sorunlarını egzajere ederek işleyen Kırca öte yandan dejenere bir dar gelirli profili çiziyordu skeçlerinde. Yoksul bir aileyi konu alan skeçte kadın (Oya Başar) kafasına balta saplı halde eve gelen kocasına (Levent Kırca) abartılı ses tonuna bir parça da ne idüğü belirsiz bir şive katarak “ne kodun lan kafana” diyordu. Bu sahneyi “yoksullar yaşamalı mı“ya bağlayabiliriz. Takdir edersiniz ki böyle bir görüntüden yaşam belirtisi çıkmaz! Bir Yeraltı Sit-com’u bu kadar sert girmiyor ancak orada da yoksul kimliğin çarpıtıldığını ve sorunların egzajere edildiğini görüyoruz. Sosyal yardım projesi için mahalleyi gezen zenginlerin yoksul evi ziyaretlerinde sergilediği tavırlar, içlerinden avanak olanın “siz yıkanıyor musun” diye şaşırması, yine yoksulların, aşağılama tufanı karşısında top çeviren, kakara kikiri seviyesindeki yabancılaşmış yaklaşımı hiç yoksa “yahu bu yoksullar gerçekten yaşıyor mu” sorusunu sorduruyor. Öyleyse Hasan Can Kaya’nın sahne performansında Yılmaz Erdoğan’ı, dizisinde ise Levent Kırca’yı andırdığını bir kez daha vurgulayabiliriz. Bu derme çatma mizahta özgün bir taraf bulamıyoruz.

Yoksul evinde sıradan bir aktivite: Eve misafir geldiğinde odaya kapanmak!

Baş harflerim BKM ama sen bana uzun uzun tekel de!

Yazının buraya kadar olan kısmını ciddiye almayabilirsiniz. Ne denir, yazarın yorumudur. Ağzı olan konuşuyor, kalemi olan sapını gülle donatıyor bu memlekette (ustamız Ferhan Şensoy‘a selam olsun)! Buradan sonra ise biraz zülfü yare dokunacağım. Kendi olan, kendi olmaya çalışan, kendini bulan, kaybeden -artık her neyse, siz her neyi yakıştırıyorsanız- bu komedyenlerin esas ortak özelliği nedir? Başka bir deyişle bu öykü kurma sorununu, bu kısırlığı nasıl değerlendirebiliriz? Bir ipucu versek, baş harfleri BKM desek! Evet, o BKM? Hangi platform güldürüsünü kaldırsak altından çıkıyor! Bartu Ben ile Doğu’nun yapımcısı zaten BKM, bu yazının konusu olan dizilerde ise başka imzalar söz konusu… İlginç Bazı Olaylar’ın yapımını NuLook ve Kutu Film birlikte üstlenmiş, Bir Yeraltı Sit-com’ununkini Hap Yapım… Fakat üç komedyenin de piştiği yer BKM Mutfak… Üretimlerinin farklı evrelerinde ve farklı düzeylerde tozunu yutsalar dahi parlamalarında BKM sahnesinin payı yadsınamaz. Burada BKM’nin bir çizgi çektiğini fark ediyoruz. Platform komedilerini belirliyor BKM, bir tekelleşme ile birlikte sahnesini, skeçlere dayalı güldürüsünü dayatıyor. Bu dayatmalar da bir öykü kısırlığına ve basmakalıp, kolaycı bir anlayışın yayılmasına yol açıyor. Komedi üzerindeki bu BKM tekelleşmesinin bir benzeri olarak 70’ler güldürülerinde Arzu Film hakimiyeti gösterilebilir. Yapımcı Ertem Eğilmez de dönemin Yeşilçamı’nda komik’leri keşfediyor, şirketine bağlıyor, uzun süreler çalışıyormuş. Ancak 70’lerde film sektörünün günümüzdeki kadar gelişmediğini, aynı zamanda kapitalist iş bitirici kültürün günümüzdeki gibi çeşitli enstrümanlara kavuşmadığını söyleyebiliriz. Diğer yandan o dönem bir öykü kurma sorunu yaşanmadığı da ortada… Örneğin Arzu Film’in senaryoları genellikle Sadık Şendil ve Yavuz Turgul gibi senaristlere ait… Hani yazar kendini oynamıyor, oynatmıyor; öyle dertleri yok. Herkes bildiği işi yapıyor! Ertem Eğilmez deseniz sektörün tüm girdi çıktılarına hakim bir duayen, öyküleme nedir biliyor. Nasıl bilmesin? Kendisi de yönetmen… Oysa BKM’nin fabrikasyon üretiminde bir öykü kurma ve yönetim derinliği sorunu göze çarpıyor. Kör topal diyemesek de kendileri yazıp yöneten, oynayan bu komedyenlerden her iş kolunda üstün başarı beklemek haksızlık olur.

Hay(ırdır gardaş, ne baktın bu ka)dar?!

Komedimiz yeni bir çizgiye yerleşti. Küfür, taklit ağırlıklı üslup, Recep İvedik serisinde ve kimi youtuberlarda rastlayabileceğimiz “ezilen millet höykürüsü” bir nebze geri çekildi. Yenilmedi, yitmedi, sırasını bekliyor, sırası gelince tekrar yükselecektir. Şu anda ise “kendini oynama kısırlığı” ile karşı karşıyayız, çeşitli dil denemelerine tanık olsak dahi bu eğilimin yanında kayboluyor. Ancak şunu da görüyoruz: Geri çekilen küfrün ve taklidin evrildiği yer skeçlere dayalı bir öyküsüzlük hali ve sığ bir cinsellik sömürüsünden ibaret yani gözden kaybolan “basit mizah” öğeleri dönemin ihtiyaçları doğrultusunda revize ediliyor. O meşhur Z Kuşağı meselesi… Solda sağda hatta orta yolda hep bir söylem gençleştirme telaşı… Dikkati ve ilgisi çabuk dağılan genç kuşağa yönelik kolay tüketilir komedi üretme takıntısı öyküyü bastırırken skeçleri öne çıkardı, yine küfrü frenlerken Z kuşağına hitap edebilecek bir cinsel açlık malzemesini işlemeye başladı. Dahası küfrün ve taklidin Z kuşağı tarafından bizzat Tiktok’larda, şurada burada tatbik edildiğinin bilincinde bu dizileri çekenler, onların asıl amacı yeni bir görüntü sunabilmek… Bu bağlamda Bir Yeraltı Sit-com’u ve İlginç Bazı Olaylar‘ın, Gibi denli güldürmediğine ve kendini oynama pratiğinin artık sıktığına değinerek yazıyı noktalıyorum. Ama tam noktalayacağım, aklıma parlak bir fikir geldi! Daha önce kimsenin aklına gelmemiş bir proje! Hiç bir çatıya konmamış bir kuş! Diyorum ki ben de bir dizi yazayım ve “eleştirmen olmaya çalışan başarısız bir yazarın hayatı”nı anlatayım. İşte ilişkileridir, bunalımıdır; amatörlük hezeyanlarıdır vs. Adı da hazır: Hay(ırdır gardaş, ne baktın bu ka)dar! Nasıl ama! Ciddiyim, hemen bugün yazmaya koyuluyorum!

* https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/04/03/gibi-gibiyim-gibisin-gibi-gibiyiz-gibi-gibiyiz-gibiyiz/

** https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/04/13/orta-sinif-guldurulerinin-dogusu/

Haydar Ali Albayrak

The Investigation: Bir Nordik Muamma Daha

Nordik polisiyeler son yıllarda gözde bir alt tür olarak dikkat çekiyor. Kuzey Avrupa coğrafyasında zaten “pek nadir karşılaşılan” suçlar etrafında dönen bu yapımlar elbette türün esası olan cinayet soruşturmalarına odaklanıyor. Ancak dizinin final bölümünde, Danimarka’da senede ortalama elli cinayet işlendiğinin ifade edildiği üzere hani kendi seyircisine salt cinayet soruşturması yürüterek bile sürpriz hazırlayan bu alt tür polisiye içinde de ayrı bir yere konumlanıyor. Zira anılan sayı türün hızına pek ayak uyduramıyor, örneğin bu sayı bizim memleketin bir gününe denk olsa gerek!

İsveçli gazeteci Kim Wall 2017’de Danimarkalı Peter Madsen tarafından denizaltı aracında öldürüldü. The Investigation da bu gerçek olaydan uyarlanmış.

Tobias Lindholm‘un yazıp yönettiği The Investigation da soruşturma örgüsünü adına değin taşıyan dizilerden… Gerçek bir olaydan esinlenen yapım 2017’de Danimarkalı Peter Madsen tarafından Nautilus adlı denizaltıda öldürülen İsveçli gazeteci Kim Wall‘ın öyküsüne eğiliyor. Madsen’in kendi tasarımı denizaltı, başarılı gazeteci Wall’ın ilgisini çekiyor, bir röportaj yapmak için anlaşıp denize açılıyorlar fakat yalnız Madsen dönüyor

Nordik polisiyelere nasıl bakıyoruz?

HBO yapımı The Investigation’ı birkaç açıdan değerlendirmeye çalışacağım fakat Nordik polisiyelerin çizgisine değinmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Polisiyenin sansasyonel olaydan beslenip çok yönlü soruşturma ile sürekli desteklenen başka bir deyişle ateşi ha bire harlanan klasik yapısından pek ayrı düşmese de Nordik alt türün komiseri yıldızlaştırdığı ve çözümü aklın daha çok da parlak zekanın egemenliğine terk ettiği söylenemez. Ekip işinin, suçlu şehir anlatısının başka bir deyişle iyi-kötü hattının ortadan kalkıp tüm toplumun çeşitli ölçülerde suç ve cezada taraf olması halinin, diğer yandan ise sıradan (veya günümüzde artık sıradan bulunan) olaylara gerçekçi bir bakışla eğilme anlayışının Nordik türde öne çıktığı görülüyor. Bu tutum polisiyede ezelden beri süren pozitivist-mucizeci ikilemi ne ölçüde yansıtıyor, bir karşıtlığın ulaşılmış bir noktasını mı temsil ediyor kuşkusuz ayrı bir yazının konusu… Meseleyi detaylandırmadan Nordik polisiyeler bizim seyircimize ne anlam ifade ediyor, kabaca bir bakalım isterim. Doğrusu bu toprakların polisiye yönünden çorak kaldığını söylemek haksızlık olur… Vakti zamanında çok fazla taklit öyküye, edebiyattan sinemaya birçok alanda kopya serilere rastlansa dahi belli bir özgünlüğe ulaştığımız yadsınamaz… Yine bu özgünlüğün “dijitale iş yapma” pratiğiyle birlikte artık yeni bir aşamaya geçtiğini, yeni arayışları yansıttığını görüyoruz. Ama… Bir ama var… Son yıllarda “aşırı biz/bizden” mesajı veren “lümpen gerçekçi” örnek Behzat Ç. ve ona tepki olarak doğmasa da enisonu karşısına konumlanan, fazla Amerikanvari çizilmiş uyduruk cinayet amirleri terazimizi şaşırttı! Bu dengesiz durum seyircimizin Nordik polisiyeye uzak kalmasına yol açıyor. Söz gelimi The Investigation’ın naif polis amiri Moller bize hiç gerçekçi gelmiyor! Oysa çoğu zaman Behzat Ç.’nin bir karikatürden ibaret olduğunu, “defolarıyla insan” betiminin uçlaştırıldığını atlıyoruz.

Nordik polisiyeleri günde elli cinayetin işlendiği bir ülkenin vatandaşları olarak tam anlamıyla kavramamız güç! Diğer yandan biz “rapor çıkmamış mı la” diyen cinayet amirlerine alışkınız, sıkıntıyla bekleyenlere değil!

Diğer yandan Nordik polisiyeleri kavrayış aşamasında kültürel reflekslerimizin devreye girdiğini de belirtmeliyiz. İnsan canının ucuz olduğu canım memleketimizde herhangi bir cinayetin araştırılması için olağanüstü çaba sarf edilmesi bize biraz mantıksız geliyor. Yani en temelden bir uyuşmazlık söz konusu… “Ölen ölmüştür, öldüğü gün bitmiştir” hukuku egemen bu topraklara… Ölünün arkasında konuşmayı da sevmiyoruz! Hatta çoğu zaman konuşturmayı da… Elbette iki kültürü, iki adalet sistemini ve demokrasi yaklaşımını göz önüne almakta fayda var. Kuzeyde cinayetten ziyade intihar vakalarının öne çıktığı biliniyor. Doğuya kıyasla ömrün uzun ve sağlıklı geçtiği Batı, onun da refah düzeyi, bilumum indeksler bakımından zirvesi sayılabilecek Kuzeyde bir cinayetin dönüp dolaşıp psikolojik sorunlara bağlanması şaşırtıcı değil. Kıskançlık, dışlanma gibi cinayet motiflerinin davadan elenmesi bile ülkedeki cinsel özgürlüğü ve sosyal doyum ortamını ifade ediyor.

Bir deniz polisiyesinde denizin altına inememek!

Nordik polisiyelere bakışımızı kabaca ele aldığımıza göre dizinin teknik altyapısına geçebiliriz. The Investigation kamuoyunun yakından takip ettiği gerçek olayları işlediğinden anlatısını mesafeli kuruyor. Zanlıyı, kurbanı hiç görmüyor ve bunun ötesinde denizaltına hiç inmiyoruz. Suçun taraflarını ve mahallini saklayan bu tercih bir bakıma dizinin teknik altyapısını ve söylemini de belirliyor. The Investigation tam anlamıyla bir deniz polisiyesi! Batıkların peşinde heder olunan bir öykü! Karadan uzaklık ise öykünün gidişatından komiserin tutumuna değin birçok şeyi belirliyor. Cinayeti kanıtlama çabası karada sürdürüldüğünden bir yönüyle boşa kürek çekme deyimini anıyoruz. Deliller devamlı olarak denizde aranıyor. Akıntı, rüzgâr, gelgit, tuzluluk ve tüm bunları belirleyen mevsimsel şartlar… Akla gelebilecek her coğrafi unsur delillerin bulunmasını güçleştiriyor, üstüne bir de devletin koca bir dalgıç timinin aylarca meşgul etmesini ekleyin! Gerçek olaylardan esinlenen dizi delil arama gerilimi yaratmak için mevcut durumu (davayı) biraz daha dramatize etme ihtiyacı duymuş ve dalgıçların hummalı çalışma sürecini olabildiğince uzatmış.

Cinayetin işlendiği denizaltı UC3 Nautilus

Denizaltının radar takip sisteminde bıraktığı izler, tanık ifadeleri, kıyı komşusu İsveç polisinin kadavra köpekleri ile sağladığı destek dramatik yapıyı güçlendirip bir polisiyeye lazım gelen asgari çatışmayı tamamlıyor. Buna karşın The Investigation’ın soğuk bir polisiye olduğunu vurgulamalıyız. Üstelik bu soğukluğa birkaç sebep sunabiliriz. Yukarıda değindiğim deniz-kara ayrımı önemli bir rol oynuyor ancak diğer taraftan sorgu aşamasının son epey yavan aktarıldığını görüyoruz. Fail belli, suç belli… Hadi “aşağı yukarı belli” diyelim, ilk bölümlerde cinayet ihtimali henüz kuvvetli şüphe uyandırıyordu. Dizi boyunca aranan tek şey delil… Zanlı sürekli hikayesini değiştiriyor fakat bu durum arayışın önemini artırsa bile delil bulma çabasındaki heyecanı da erteliyor, törpülüyor. Yani bir bakıma getirisi kadar götürüsü de var. Bu soğukluğun dizinin polisiye etkisini kırdığını ve giderek bir vaka belgeseline, dahası bir sosyal çözümleme öyküne çevirdiğini gözlemliyoruz.

Dizide Kim Wall canlandırılmazken annesini Pernilla August, babasını ise Rolf Lassgard canlandırıyor

The Investigation’da bir parantez de amirin ilişkilerine açmak isabet olacaktır. Amir Jens Moller Jensen (Soren Malling) karakteri dizideki ilişki trafiğini sağlayan kişi aynı zamanda… Ailesiyle sorunlar yaşıyor, kurbanın ailesiyle duygusal bağı o geliştiriyor, savcı Jacob’la yine Nikolaj (Hans Henrik Clemensen), Musa (Dulfi Al-Jabouri) ve Maibritt (Laura Christensen)’ten oluşan ekibiyle, dahası basın mensuplarıyla hep o ilgileniyor. Hal böyle olunca dizinin kurmaca yükünü sırtlanıyor. Peki bu yüke dair neler söyleyebiliriz? Moller olayların seyrine hakim kılınmış soğuk atmosferi donuk yüzüyle pekiştiriyor dahası o yüzde cisimleştiriyor adeta… Duygularını mimiklerine yansıtmayan, gülmeyen üzülmeyen, hırçınlaşması beklenirken sineye çekip sabırla yola devam eden biri o. Gülmesi de birini tebrik etmesi de birini alttan alması da işinin hep bir parçası yöneldiği hedefin uğraşı sanki. Moller katıksız bir profesyonel görüntüsünde… Profesyonelliği özel yaşamla karşı karşıya getiren dizi “ne acılar var” minvalinde bir ailevi problemi de arka plana yerleştiriyor. Moller kızının gebelik sürecinde yanında olamıyor. “Bir kadın öldürüldü, denize atıldı” diye savunuyor kendini. İdealist kolluk kuvvetinin vazgeçilmez argümanı! Toplum zor durumda! Moller’e kim kızabilir? Senede elli cinayetin işlendiği bir ülkede insan sırf maaşını hak etmek için hiç değilse birkaçına yoğunlaşır, namus davası haline getirir, kişiselleştirir! Dizide cinayetin sarsıcı boyutu, 168 davada çalışmış Moller’in davadan kısa bir süre sonra cinayet büroyu bırakıp ardından emekli olmasıyla ortaya çıkıyor. Anlaşılan bazı dersler alıyor Moller, ailesiyle daha çok vakit geçirmek istiyor. Diğer yandan savcının da meseleye özel bir anlam atfetmesi, sanığın cezasını ağırlaştırmak için her yolu denemesi bu cinayetin toplumsal huzuru ciddi manada kaçırdığını gösteriyor. Herkes aşırı tepkili…  Genellikle soğuk dursalar, sakin kalsalar da öyle! Basın mensupları ise ilgiyi doruğa vardırmış, katilin Noel yemeğini bile haberleştiriyorlar! Onlara haber olsun! 

Soren Malling ‘i soruşturmayı yürüten amir rolünde izliyoruz. Amir Moller Jensen son derece donuk, sakin bir polis… İşine odaklı, çabuk pes etmeyen, duygularına kapılmayan…

Delillerin ve tarafların saklandığı bir dava otopsisi

Yazıyı dizinin polisiye tarzına bir kez daha değinerek noktalamak istiyorum. Gerçek bir dava işlendiğinden yüzlerin görülmeyişi, kişilerin karakterize edilmeyişi anlaşılır. Kurbana saygı ve davaya bağlılık çerçevesinde makul bir tercih… Öte yandan katilin cinayete sapkın bir ruh haliyle yeltendiği dikkate alınırsa eylemini olumlamamak adına fotoğrafına dahi yer verilmeyişi, sorgu sahnelerinin canlandırılmayışı politik bir yön de taşıyor. Ancak benim yine de anlayamadığım dizinin baştan sona dipsizlik, sonsuzluk söylemini öne çıkarırken bununla çatışması bakımından nimet sayılabilecek denizaltını es geçmesi veya bize o “sonsuzu” dalgıçlar marifetiyle hiç tattırmaması… Denizaltına girilmediği gibi hiçbir dalgıçtan görüntü de almıyoruz. Bu noktada olay örgüsünü seyirciye açmayan, renklendirmeyen ve  hızlandırmayan cesur bir yaklaşım sezilebilir. Nedir ki The Investigation bu artısını bana kalırsa iki hatayla heba ediyor. Bunlardan ilki, idealist ekip, pozitivist yöntem ve “yüksek sezi” işbirliğiyle yürütülen soruşturmada düğümün yine bir mucizeyle çözülmesi. Kadın polis Maibritt kahvesini adli tıp raporuna döküp ayrıntıyı fark etmese sanık belki ömür boyu hapis cezasına çarptırılmayacak. Aynı polisin “kusursuz suç yoktur” vurgusu da sırıtıyor. Karşımızda kusursuz suça kalkışan bir katil yok ki! Bir seri katil, bir kiralık katil falan değil, delillerin bulunamayacağını ummuş bir zavallı… Ona karşın şu itici slogana itibar etmek ne denli etkili bilemedim.

Polis memuru Maibritt Porse (Laura Christensen) bir anlık dalgınlıkla kahveyi rapor dosyasına dökünce davanın gidişatını değiştirecek bir ayrıntı yakalıyor

Hayatta kalma motifi olarak aile

Sonuçta The Investigation Nordik alt türün çizgisine yerleşen bir polisiye, bir anlamda bir dava otopsisi… Sürekli “cinayet motifi” aranan dizide “hayatta kalma motifi” olarak ailenin işaret edilmesi ise son derece manidar. Cinayet soruşturmasıyla eş zamanlı ilerleyen Moller’in dedeliğe hazırlık öyküsü, ailesiyle ilişkisini bu cinayet sayesinde düzeltmesi; elbet kurbanın ailesi üzerinden tek çocuğun ve sıcak ilişkilerin, saadetin yüceltilmesi dizinin alt metnini kuruyor. Son bölümde dizi boyunca soruşturma seyrine dair bilgi alıp vermek dışında bir vasfı olmayan savcının ailesini dahi görüyoruz. Eşi, çocuğu… Esasen bir hayatta kalma motifi olarak sunuluyor aile. Evliliğin arifesinde katledilen gazeteci, emekli olup ailesine dönen bir amir, çocuğuna davanın öneminden bahseden idealist savcı… Ölümle açılan The Investigation öğretici bir çerçevede sona eriyor. 

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın