Orta Sınıf Güldürülerinin Doğu’su

BluTV’nin son komedi dizisi Doğu geçen hafta yayınlandı. Diziye değineceğim ancak öncelikle henüz ilk bölümden hatta ilk sahneden edindiğim bir izlenimi daha doğrusu bir çıkarımı paylaşmak istiyorum. Şunu açık bir şekilde söyleyebiliriz: Mizahımızda bir hayalet dolaşıyor, orta sınıfın hayaleti! Platform güldürüleri eğitimli ve genç orta sınıfa sesleniyor, özellikle seküler kesimin gönlünü alıyor, yeri geliyor yanaklarda makas, karınlarda “gıdı gıdı” oluyor… Böylece karnından konuşmaya mahkum edilen, diğer yandan ise kaybedeceğine inandırıldığı şeyleri kaybetmemek için kendini her türlü iddiadan men eden bir kesim bol keseden okşanıyor, gıdıklanıyor, bir hoş ediliyor. Bu kesimin mevcut siyasal atmosferden pirelense dahi görünmez ellerce kaşınması mizahın muhalif özü/rolü ile birlikte değerlendirilebilir.

Orta sınıf güldürüsünün varacağı en üst nokta “metrobüse astronot bindirmek”! Halkın halka karıştığı bir fantezi

“Güldürürken düşündüren” out, “güldürürken sakinleştiren” in!

Peki buraya nasıl gelindi? Üç madde öne süreceğim, daha doğrusu iki sebep bir sonuç… Sebeplerden başlayayım. Ortalama mizahımızın yüzleri eskidi, malzemesi sıradanlaştı dolayısıyla kitleleri eğleme/tavlama imkânı erozyona uğradı. Daha duru ifade edersek sahne şovları geriledi. Televizyonundan, pahalı biletlerle göz dikilen podyumlarına değin anaakım mizah, yahut kastettiğim anlamıyla ortalama mizah cazibesini yitirdi. Belki erken bulunabilir ama Cem Yılmaz yaşlanıyor. Yine televizyonlar kanallarında devirler açılmıyor fakat art arda kapanıyor. Ata Demirer ekranları çok erken terk edenlerden, Okan Bayülgen sürekli bir hareket halinde, istikrarlı istikrarsız… Beyaz deseniz bıraktı… Komedinin şovla birlikte sunulan yüzünde ciddi bir değişim söz konusu… Diğer bir sebep, Recep İvedik‘te zirvesini gören “halk buna gülüyor mizahı” artık belli bir doygunluğa erişti. Bunu son İvedik filminin diğerlerine göre kısmen az izlenmesine bağlamayacağım elbette ve salt o da değil Düğün Dernek’le, şununla bununla salonları “lebaleb” dolduran ticari sinema üzerindeki komedi hâkimiyeti yavaş yavaş son buluyor. Melodramlar, “Ayla ve Müslüm’ün yapımcısıdan” filmler pastadan aldığı payı yükseltiyor. Diğer yandan ise halk mizahının gerek televizyonda gerek sosyal medyada etkinliğini sürdürdüğünü ancak kendi seyircisini/takipçisini yaratarak sınırlı bir hatta ilerlediğini, anaakımın tüm bir çehresini yansıtmadığını söyleyebiliriz. Güldür Güldür Şovlar ve Tiktok videolarından söz ediyorum. Cumali Ceber gibi Youtuber ünlülerinin abuk subuk filmleri ticari sinemadaki son kurşunları tüketti ve yeni bir mevzi açıldı. Sonuç olarak ise, bu mevzinin açılmasında emeği geçen platformların orta sınıf müşterilerine yönelik hizmetine eğilelim.

Terk edilen mahalle ve orta sınıf cinnetine hicret

Oysa çevrimiçi platformlarda izlediğimiz ilk komedi dizisi Dudullu Postası yine mahalle mizahına göz kırpıyor, Leyla ile Mecnun çizgisine özgün bir selam yolluyordu. Mevzu bahis dizi aynı zamanda mizah dergisi yazar-çizerlerinin anaakıma iş yapma pratiğini de yansıtıyordu. Örneğin Kamuran Süner de Geniş Aile‘yi yazmış, yakın geçmişte Tutunamayanlar dizisine imza atmışken Dudullu Postası’nın omurgası da Serkan Yılmaz’ın aynı adı taşıyan köşesinden çatılmıştı. Ancak ne olduysa oldu mahalle terk edildi ve platformlar mutena bir güldürünün söylemini kuşandı. Bartu Ben ile başlayan, özellikle BluTV bayraktarlığında süren, Gain ve Exxen’in de karınca kararınca katkı koydukları bir mizah dili gelişti. Kadıköy’ü ya da Cihangir’i yine aynı semtlere (yerlilerine ve turistlerine, bıkmışlarına ve özlemini duyanlara) anlatan; sansürsüz içki içilen, fütursuz dalga geçilen, kalabalıklar içinde yalnızlığa sataşmaktansa onu dünya belleyen, son derece pasif, iddiasız, bereketsiz bir mizah dili… Tüm bu olumsuz nitelemeleri dizilerin güldürüsüne değil seslendiği yere dair kullandığımı belirtmeliyim. Yoksa bu diziler çoğu kez güldürüyor seyirciyi ve kuşkusuz daha dinamik, daha genç, daha özgür bir ifade sahasına sahipler.

Yedinci senesinde mezun olmaya çalışan Doğu sahnede hocasını ikna etmeye çalışıyor. Eski sevgilisi akademisyen olmuş, kendisi hâlâ bir quiz’in peşinde!

Geldiğimiz noktada esas mesele mahalle’nin terk edilişi gibi gözüküyor. Mahalleden çıkış güldürünün mekân seçimini de doğrudan etkiledi ve çeşitlilik sağlandı yanılsamasıyla birlikte aslında giderek kısırlaştı sosyal atmosfer. Bartu Ben, Bonkis, Acans, 10 Bin Adım, Gibi… Ortak özellikleri büyük ölçüde Kadıköy’de (Moda’da) geçmeleri. İçlerinde yalnızca Acans ofis ortamını kullanıyor ve dizinin tüm sahneleri kapalı mekanlarda geçiyor. Mekânlardaki aynılaşma ister istemez bir tektipleşmeyi dayatıyor. Eh, hep aynı yerde dikilirsen dönüp dolaşıp aynı hikayeyi anlatırsın! Oyuncuların büyük kısmı bu civarda oturduğundan setler kurulup kalkarken “aman o gecikti, şu sıkıldı” türünden dertler yaşanmıyordur muhtemelen fakat oyuncu milleti de role girmekte zorlanıyordur. İnsanlara zaten kendilerini oynatıyorlar, yetmezmiş gibi bir de her gün çiğnedikleri kaldırımlarda yürütüyor, her gün soludukları havayı solutuyorlar. Şimdi nasıl yüksek bir performans bekleyelim, siz söyleyin!

Doğu ya da orta sınıfa mütedeyyin notalar serpintisi

Başrolünü komedyen Doğu Demirkol’un üstlendiği Doğu dizisini de yukarıda çizilen çerçeve uyarınca değerlendirebiliriz. Doğu kendisi… Adı Doğu, tahsili ile, komedyen olma hayaliyle hatta internette üne kavuştuğu şakasıyla (bknz. mübarek)… BluTV’de herkes “kendisi” olmuyor mu zaten! Bartu Ben’de veya Bonkis’te de öyle olmadı mı? Bilgisayar mühendisliği son sınıf öğrencisi Doğu bir yandan okulu bitirmeye bir yandan da ailesiyle hoş geçinmeye çalışıyor. Baba (Kubilay Tunçer) hekim, ana (Banu Fotocan) avukat olduğundan maddi sıkıntılar çektiği söylenemez fakat başarısızlık görüntüsü ardında yiten, zaman zaman can çekişen bir Doğu izliyoruz. Bu Doğu’dan yıldık ama izliyoruz, o ailesiyle didişen bir orta sınıf çocuğu… Nispeten fakirlik çektiği, mahalle dizisi Tutunamayanlar’da bile öyleydi… Ölümlü Dünya filminde evindeki tuvaletten başka tuvalet kullanamıyordu mesela… İlginçtir ama Nuri Bilge Ceylan‘ın Ahlat Ağacı‘nda kendisine verilen rol yine ailesiyle sorunlar yaşayan bir gençti.

Doğu Demirkol‘u son olarak TRT dizisi Tutunamayanlar‘da izlemiştik. Absürt komedi türündeki dizide Demirkol yine bir tutunamayan, bir “sevimli başarısız”

Filmler, diziler değişse de Demirkol’un kompozisyonu hiç değişmiyor. Demirkol aşağı yukarı bu iken ilk beş bölümü yayınlanan Doğu için daha başka ne diyebiliriz? Orta sınıf güldürü çerçevesini aşıyor, Doğu Demirkol çizgisinden taşıyor mu mesela? Açıkçası çizgiden şaştığını pek söyleyemeyiz, dizi Demirkol’un çevresinde gelişiyor, gelişecek gibi de gözüküyor. BKM oyuncusu Evliya Aykan renk katacaktır diziye, zira yetenekli bir oyuncu… Orta sınıf konusunda ise anlatıya farklı notalar serpildiğini görüyoruz. En barizi mütedeyyin kesimin orta sınıf güldürülerinde kendine bir yer açması. Bunu da Doğu Demirkol’dan gayrısı başaramazdı! Demirkol girdiği birçok rolde içki tüketmeyen fakat karşısındakini deli eden rahatlığıyla da “modern genç” profiline ters düşmeyen bir kimliğe bürünüyor. Bayi Toplantısı filminde yine ailesinin kuzusu olarak Anadolu’nun saf bağrını temsil ediyor, içki kullanmıyordu. Tutunamayanlar’da da hemen her sahnede Allahın selamını alıp veriyor, sürekli kul hakkından bahsediyordu. Kısaca Demirkol “mrb, slm nbr” karakterlerinin dışında kalarak da (asıl olarak böyle) var olabiliyor. Ayrıca kadın-erkek ilişkisinde sevgilisine “Selamün Aleyküm” diyen komik saf karikatürünün gerçek hayattaki izdüşümü adeta… Doğu dizisinde Demirkol aykırılığının ayyuka çıktığını ve tam anlamıyla siyasallaştığını gözlemliyoruz. Üstelik bu kez Demirkol karakteri yalnız değil! Bir “28 Şubat mağduriyeti” bile izliyoruz. Doğu annesine öykünerek “başım kapalı beni adliyeye almıyorlar” deyip dalga geçiyor. Annesi ise “Ankara Hukukun evde oturmak için bitirilmediğini” söylüyor. Anne inançlı… Hekimlik yapan baba ise anladığımız kadarıyla ateist… Aile çatısı altına değin taşınmış bu karşıtlıkta Doğu’nun, gerilse dahi tüm inancı ve imanıyla annesini destekleyip babasıyla tartışması dizinin de politik bağlamda mütedeyyin kesime kucak açan tavrını ortaya koyuyor. İlk bölümlerdeki mütedeyyin yorumlar bu aile yarılması ile sınırlı kalmıyor ve Doğu, on yıllardır aşina olduğumuz bir zıtlığın, Batı hayranı yoz entel ile şaşkın ve zeki Anadolu pırıltısının altını çizerken yine feminist tesettürlü bir eczacı portesi üzerinden başı kapalı kadının her daim aşağılandığı, ötekileştirildiği tezini öne sürüyor. Isıtılıp ısıtılıp sofraya konan, oldukça tatsız ve artık tüm inandırıcılığını yitirmiş bir tez. Dizi komedi olduğundan bu köhne tezi prezervatif almakta zorlanan Doğu Demirkol utangaçlığı ile renklendirmek istemişler fakat bahsi geçen sahnenin güçlü bir etki bıraktığını söyleyemeyiz. 

Evliya Aykan (sağda) dizinin komik yüzlerinden

Yeniden kültürel iktidar açmazı, argüman ve retorik

Doğu, muktedirlerin senelerdir kurmaya çalıştığı kültürel iktidar açmazını ve mahalle savaşlarını anımsatıyor. Dindarları, yetmez ama evetçileri, mermer ulan mermercileri, tekmili birden mukaddesatçıları eteğinde toplayan siyasi iktidar ne yapıp etse, ağzıyla kuş tutsa kültürel bir iktidar kuramıyor. “Bu bir kuş değildir” diyorlar her defasında. “Dindar ve kindar gençlik” söylemi, imam hatip nesilleri iktidarın beklentisini karşılayamıyor. İktidar kotayı dolduramıyor! TRT-2’nin yeniden kuruluşu, Tutunamayanlar dizisi bu soğuk savaş hamlelerine yakın dönemden örnek verilebilir. Nedir ki “olmuyor olmuyor”. Çünkü sırf bu n’olmuyor söylemi bile sol liberal entelektüel kesimin hâkimiyetini yansıtıyor ve mütedeyyinlerin merkezi alamayacaklarını, çok çok işbirliği yaparak gündeme gelebileceklerini hatırlatıyor. Kültürel iktidarın bir türlü ele geçirilemeyişinde aslan payını muhafazakar cenahın argüman yoksunluğuna verebiliriz. Muhafazakarlar üstün hatip teknolojilerini kullanarak durmaksızın söylem üretiyorlar. Basma kalıp söylemler, mağduriyetler, göz yaşları. Hamaset üstüne hamaset, dünya kaçtan büyüktür falan… Dün bir anlamı olabilecek söylemlerin bugün artık hiçbir karşılık bulmadığını biliyoruz. Sağ argüman, iddia, hatta hatırı sayılır bir niyet bile üretemiyor. Taklitle, hitapla, sığ bir kavrayış ile ayakta kalmaya çalışıyor. Orta sınıfın Doğu’sunu temsil etmek ise yine “Kadıköy çevresine” kalıyor, yani merkezi manipüle eden, cürmünden daha fazla yer yakan bir çevreye. Namıdiğer mizahımızın hayaletine…

Haydar Ali Albayrak

Gibi Gibiyim Gibisin, Gibi Gibiyiz, Gibi Gibiyiz Gibiyiz

Bu yazıyı korona belasına kayıp verdiğimiz Uğur Koçal’a ithaf ediyorum…*

Bazı sözcükler vardır, kullanırken tüyden hafiftir, sessiz sedasız anlamı bağlar, göz açıp kapayıncaya ifadeyi ularlar ancak onları kâğıt üstünde görmek biraz şaşırtır insanı. “Nasıl yani” der insan, “bu sözcük nasıl benim işime yarar?” Dahası bu sözcük, baksanıza yahu ne kadar saçma duruyor? Gibi de işte o sözcüklerden… Gibi… Lafa bak hele!

Tamam gibi ama

Feyyaz Yiğit ve Aziz Kedi‘nin kaleme aldığı, yine başrollerini Yiğit ile Kıvanç Kılınç‘ın paylaştığı Gibi dizisi de gündelik yaşam ile kâğıdı üst üste koyup aradaki açıdan bakıyor, kah ince görüyor kah kör dilenci numarası yapıyor. Gündelik yaşamda pek sık karşılaşamayacağımız olaylar kağıt üzerinde bir anlam kazanıyor fakat bu kez de bu sahneler çekilip bu diyaloglar kayda geçtiğinde nasıl bir intiba uyandırır sorusu akla geliyor. Feyyaz ile Aziz Kedi belli ki senaryosunda yer aldıkları Ölümlü Dünya‘nın başarısından buldukları cesaretle bu riski hesaplayıp kolları sıvamış, “durağan absürt” mizahımızda taze bir soluk aldırmışlar. Gibi dizisini “durağan absürt” olarak anmak istiyorum. Temposu düşük, gerilimi yüksek; hayatın içinden ve aynı ölçüde saçma sapan bir anlatı tarzına sahip Exxen platformunun komedisi…

Feyyaz Yiğit Gibi’de başrolde

Feyyaz’ın mizahı

Diğer yandan Gibi’yi Feyyaz’ın mizahı cephesinden değerlendirmemiz gerekiyor. Feyyaz ablak surat, şaşkın ifade, duraksayan diyalog ile güldürmenin ustalarından ve son dönem mizahımızda yetişen önemli isimlerden… Okan Bayülgen‘in programlarında yıldızı parlamıştı Feyyaz’ın, zamanla bağımsız bir hat kurarak yüzünü (bakışlarını) ve mimiklerini kullanmakta ustalaştı. Yanı sıra yazarlık yeteneğinden faydalanıp adını geniş kitlelere duyurdu ve anaakım güldürüde kendine bir yer edindi. Feyyaz şu an bulunduğu yere tırnaklarıyla kazıyarak geldi diyebiliriz. Gibi dizisi de Feyyaz’ın ilk başrolü olarak dikkat çekiyor. Kılınç ile iyi bir ikili olan Feyyaz için diziyi sürükleyen unsur dersek abartmış sayılmayız. Her ne kadar afişte iki ismin birlikteliği öne çıkarılsa da Gibi Feyyaz’ın mizahını, hem kâğıdı hem duruşu ile yansıtıyor ve onunla özdeşleşiyor. Gibi’nin anlatılabilecek yekpare bir konusu yok. Buna bağlı bir devamlılıktan da söz etmek güç… Yaklaşık yarım saat ile kırk dakika kadar süren bölümlerde yeni maceralar bekliyor seyirciyi. Dizinin iki meziyetinden söz edeceğim, platform dizilerinde sürenin iyiden iyiye kısaldığı, bilhassa güldürülerin yirmi dakika civarına sabitlenmeye başladığı bir dönemde ortalama üstü süresine karşın kendini izlettiriyor; sıkmıyor, yormuyor. Diğer bir meziyeti ise her bölümün tek başına güldürebilmeyi başarması… Gibi, olay örgüsü bakımından dinamizmini koruyan ve güçlü metninden aldığı destekle bölüm bölüm ayakta kalabilen yapısıyla nereden başlanırsa başlansın aynı tadı veriyor seyirciye.

Ne gibi?

Yılmaz (Feyyaz Yiğit) ile İlkkan (Kıvanç Kılınç) aynı evi paylaşan iki arkadaş… Bu arkadaşların tam olarak hangi işle meşgul olduklarını bilemesek de onlar hakkında edindiğimiz kanaat saçma ve boş bir yaşam sürdükleri. Zaten bu boşluk Gibi’nin esasını da meydana getiriyor. Kahramanlarımız orta karar bir yaşamı saçma sapan mesailerle doldurarak harcıyorlar. Bir bakıyorsunuz talihsizler… Ama o kadar talihsizler ki tehdit şantaj sonucu seyyar kokoreççi açacak noktaya geliyorlar. Düşünün! Bir bakıyorsunuz gamsızlar… O derece gamsızlar ki ninesini kaybeden arkadaşlarını (Ersoy) önce hamama ardından saçma bir pop şarkı klibine götürmekten çekinmiyorlar. Gerçi arkadaşlarının ninesi de Hollanda’dan Erasmus değişim programıyla gelen bir öğrenci (Lukas) tarafından yeniyor! Bir müsabakada falan yenilmiyor ha, baya baya yeniyor yani! Yemekten yenmek! Öğrenci yamyam çıkıyor!

Yılmaz (Feyyaz Yiğit) ile İlkkan (Kıvanç Kılınç) bekâr evlerinde, cam kenarına oturmuş inşaat gürültüsünden yakınıyorlar

Yılmaz ile İlkkan’ın başı dertten kurtulmuyor. Özellikle Yılmaz, kendine hemen bir dert buluveriyor. Bazen uyduruk bir öğretiye kaptırıyor kendini, sahte bir bilgenin ayak işlerine koşturuyor, bazen vatkalı ceket diktirme hayalinin peşinden gidip terzi kapısı aşındırıyor. Bazen de saçma dertler gelip onu buluyor. Mesela Abidin Dayı (Zeki Ocak)… Abidin Dayı’nın nü model olması aile meclisinde şok etkisi yaratıyor. Tüm sülale toplaşıp İstanbul’a, dayıyı vurmaya geliyorlar. Tabi kabak yine Yılmaz’ın başına patlıyor, yine arada o kalıyor. Peki, kan davalılarından kaçan, belinde nefsi müdafaa amacıyla iki tabanca birden taşıyan boyacı abi… Ona ne demeli? Adam bizim kafadarların salonunu zorla maviden yeşile bir renk cümbüşü halinde boyuyor! Yirmi liraya, üstelik boya da ondan! Daha nice saçmalık… Saymakla bitmez!

Abidin Dayı 70’inden sonra “değerlerine sırt dönüyor”, ardından podyuma çıkıp soyunuyor! Öğrencilerin modeli ve sevgilisi Abidin Dayı; sanatın, bilimin, insanın dostu, karanlığın korkulu rüyası!

Ablak ve abdal

Gibi dinamizmini biraz da ikilinin uyumsuzluğuna borçlu… Uyumuna değil uyumsuzluğuna… Nasıl derseniz, şöyle izah edeyim. Yılmaz ile İlkkan, karakterleri bağlamında iyi polis-kötü polis oynamıyorlar, Hacivat-Karagöz de sayılmazlar, sembolik bir yük sırtlamıyor, yaşamın sıradan seyrini yansıtıyorlar ve her daim değişime açıklar. Biri bir sıfatın velayetini almıyor; mesela “çok aptal”, “çok sakar”, çok şu-çok bu olmuyor. Bir bölüm Yılmaz sinirliyken başka bir bölümde bu kez İlkkan arkadaşının dikine gidebiliyor. Ancak esas dinamizm dizinin özüne işleyen saçmanın ikili tarafından paylaşılmasında… Saçmalıklar bir tarafa yüklenmediğinden öteki onu dengeleyici role soyunmuyor böylece ortada kalan uyumsuzluk öykünün tamamını etkileyebiliyor. Bu dengesiz denge, ablak suratlarıyla ortalıkta dolanan ikiliyi abdallığı aramaya itiyor. Abdallık bildiğimiz üzere bir tür Anadolu bilgeliği/akilliği biçiminde anılabilir. Yılmaz ve İlkkan da kendi doğrularıyla gezinen, sürekli öğrenen, bir yandan ise akşam yediklerini, dün öğrendiklerini sürekli unutan tipler, büyük şehrin amatör abdalları adeta… Üstelik Feyyaz’ın ablak suratına karşın çoğu zaman aklı selim davranması performansını da bir üst düzeye taşıyor. Feyyaz salak-avanak karikatüründen ziyade serbest saçma muhabbette güzel. Onu doyasıya konuşturacaksın; sözlerini bozacak, unutacak, anlamını boğacak, önce akı savunacak geri dönüp karayı savunacak. Yurdumuz insanını ortaya koyacak. 

İdealist boyacı abimiz… Kanlılarından kaçıyor ama badanayı bir terapi olarak görüyor. Onun için mesleği her şeyden önce geliyor.

Bizim gibi, olduğu gibi

Biz Feyyaz’a bize benzediği için gülmüyor muyuz? Klişe tabirle “bizi bize anlattığından” hani… Bizim gibi kulağını ters gösterdiğinden, sandalyesini masaya çekmektense masayı yerinden oynattığından. Bizim gibi saçmayı arayıp bulduğundan, hayatımızın bir parçası olan kutu kolayı ilginç bir benzetmeye alet edebildiğinden söz gelimi… Feyyaz’ın bakışının yanı sıra duruşu, giyim kuşamı da bizi kendine çekiyor… Jakarlı yün kazaklar giyiyor Feyyaz, üzerine de bir siyah kadife mont… Tamam! İddialı bir imajı yok… Nasıl görünüyorsa öyle… Feyyaz Yılmaz karakterini ete kemiğe bürürken olduğu gibi görünme meselesini hayatının her kademesine uyarlıyor. Kendinden emin ancak her an yıkılacakmış duruşuna yabancı değiliz. Biz de kan kusup kızılcık şerbeti içtik demez miyiz? Biz de kuyruğu dik tutmaz mıyız? 

Durağan absürt ya da siyasetin yeri hayat mı yani kardeşim!

Yazının girişinde de değindim, Gibi gibi yapımları (böyle de bir tuhaf oluyor!) durağan absürt biçiminde anabiliriz. Hayatın içinden, yüksek bir tempoyu göze sokmadan, -futbol sahası üzerinden yorumlarsak- karambol anlarından, kalecinin kontrpiyede kaldığı durumlardan, saçma sapan hakem kararlarından seçip işliyor malzemesini. Haliyle hayatın siyaseti de karışıyor diziye… Nü model olmak için soyunan dayı öyle bir aile baskısına uğruyor ki Yılmaz’ın akrabalarına tepkisi yer yer absürt çizgiden kayıp içinde yaşadığımız siyasal koşullara yönelik bir itiraz halini alıyor. Yine aynı bölümde Yılmaz’ın yengesinin resim öğrencilerine “zengin piçleri” demesi de ülkede sanata nasıl bakıldığının, örgütsüz ve bilinçsiz bir sınıfsal öfkenin nasıl hedef şaşırdığının özeti sayılabilir. Yılmaz karakteri bir bölümde hurafelere savaş açarken bir bölümde aşı karşıtı olabiliyor fakat her halükarda cehalet ile tatlı sert bir sürtüşmeyi taşıyor ekranlara… “Karanlık güç” temalı bölümde toplumun beklenmedik ve bilinmez bir olay karşısında gösterdiği reaksiyon pandemi sınavımızı da anımsatıyor. Her kafadan bir ses çıktığı, şarlatanların bulduğu her fırsatı değerlendirdiği bir süreç… Yahut aşı karşıtı propaganda yapılan sahnede Yılmaz mikrobiyoloğa “oku bak bunları öğren” diyebiliyor. Her öykünün aynı ölçüde politik olmadığını fakat dizi geneline baktığımızda yaşamın içinden bir siyasetin bizi karşıladığını söyleyebiliriz.

Acun Ilıcalı‘nın “niteliksiz youtuber içerikleriyle dolu” şeklinde eleştiriler alan platformu ve onun göz yoran logosu

Olmamış gibi mi? Nedir abi mesele?

Dizinin “Gibi” adını taşıması, genç kuşağın lakayt söylemi çerçevesinde bir anlam kazanıyor. Gibi… Her şeye uyuyor, her duygu kırıntısı, her düşünce parçası… Gibi işte… Tam değilse bile yarım ile çeyreğin, bazen üç çeyreğin (“kokariç” olanı değil tabi!) arasında… Gibi… Kendinden ve kimseden emin olamamak hali… Belki bir çeşit tamamlanmamışlık, onaylanmamışlık… Bir takdir görmemişlik yahut hoş görülmemişlik. Öte yandan oturmamışlık, tarihe ve kültüre karışmamışlık, henüz nostalji kıvamına gelmemişlik formu… Gibi’deki durağan dinamizmi de bu bağlamda ele almak isabet olacaktır. Dizi kültürel bir çatışmanın ürünü, kuşaklar arası bir geçiş döneminin tezahürü ve hareket halinde… Yılmaz ile İlkkan’ın paslaşmalarını böyle değerlendirebileceğimizi düşünüyorum. Son olarak mizahımızın gücüne ve çeşitliliğine vurgu yapmak istiyorum. Doğrusu biz komedi işini kotarıyoruz. Gülmeyi, güldürmeyi seviyoruz. Platformlardaki komedi yapımları da giderek artıyor, çeşitleniyor. Bu kesinlikle iyiye işaret! Mizah her ne kadar yerel-evrensel ikiliğini derinden yaşatan, bıçak sırtı bir saha olsa bile mizah yazarlarımız salt gözleme sıkışmayarak kendi bakışlarını da metinlere kurucu unsur namına yerleştirip kendi özgün açılarını yakalayabiliyorlar. Gibi de özgün ve hoş bir güldürü… (Nasıl bitirsem? “Güldürme garantili” mi desem? Öyle de çok… Ne bileyim…)

*Gencecik yaşında kaybettik seni be abi! Şu korona belasına… Her zaman gülen yüzünle, tertemiz kalbinle huzur içinde uyu…

Haydar Ali Albayrak

The Irregulars: Sherlock Holmes Tersyüz

Netflix’in İngiliz yapımı dizisi The Irregulars ilk sezonuyla yayınlandı. O meşhur Viktorya döneminde geçen diziyi Sherlock Holmes’ün de karıştığı bir gençlik fantastik yapımı biçiminde niteleyebiliriz. Tom Bidwell tarafından kaleme alınan dizi Sherlock’u, Dr. Watson’ı ve yine kuşkusuz kötü karakterleri işliyor ancak esas olarak bir grup kimsesiz (veya kimsesiz olduğuna inanan) ergenin hayatta kalma ve şehri şer odaklarından kurtarma serüvenine eğiliyor. The Irregulars Sherlock’tan esinlenmemiş de Netflix’in yayın politikasını Sherlock’a uydurmuşlar demek daha doğru olacak. Eşcinsel ilişkiler, her milletten ve sınıftan kaynaşıp tek yumruk olmuş karakterler… Hepsine geleceğim. Konuyu kısaca analım.

Londra’ya yaklaşan karanlık ve mahzenlerde kurulan direniş hattı

Yetimhanede büyüyen abla-kızkardeş Beatrice (Bea-Thaddea Graham) ile Jessica (Jess-Darci Shaw) Londra’nın bir kenar mahallesinde kendileri gibi kimsesiz arkadaşları Spike (McKell David) ve Bill (Jojo Macari) ile birlikte tabiri caizse yaşam mücadelesi vermektedir. Bir mahzende yaşayan kafadarlar kirayı ödemekte dahi zorlanırken hayatlarını değiştirecek bir teklif alırlar. Dr. Watson (Royce Pierreson) Beatrice ile iletişime geçip şehirde yaşanan çocuk kaçırma vakalarını çözmek için iş birliği önerir. Watson aslında bileğine dokunduğu kişinin zihnine girmek gibi özel güçleri olan Jessica’nın yardımını ummaktadır ki şehir paranormal olayların etkisi altına girmeye başlamıştır. Öykü ilerledikçe karanlık vakalar çeşitlenirken Sherlock Holmes (Henry Lloyd-Hughes) da kendini olayların ortasında bulur. Elbette bu arkadaş grubuna bir de kimliğini gizleyen Leopold (Harrison Osterfield) dahil olmuştur. Leopold kraliyet ailesinden gelmektedir. Buckingham Saray’ında ikamet etmekte, devasa odasında sarılıp sarmalanmış bir halde yaşamaktadır. Çocukluğundan beri Sarayın hatta odasının dışına çıkmasına pek izin verilmeyen, marazlı olduğuna inanılan/inandırılan Leopold zincirini kırar ve bir şehir gezintisi sırasında tesadüfen görüp çarpıldığı Bea’nın peşinden maceralara sürüklenir.

Leopold… Saraydan kenar mahallere, el üstünde tutulmaktan kendini işe yarar hissetmeye uzanan bir yolculuk

Sanayi Devrimi, Viktoryen Çürüme… Bir yanda saray saltanat bir yanda kir pas

Sir unvanlı İskoç yazar Arthur Conan Doyle’un yarattığı Sherlock Holmes serisi polisiye edebiyatın imzası adeta. Polisiye denince akla ilk olarak Holmes ve ortağı Dr. Watson geliyor. Holmes öyküleri haliyle orijinallerinden veya kurmaca dünyasından esinlenmiş birçok eser kazandırdı gösteri dünyasına… The Irregulars da onlarca Sherlock uyarlamasından biri (şimdilik sonuncusu)… Dizinin en cazip yanı kuşkusuz İngiliz yapımı olması. İngiliz aksanıyla “şiieellok” diye çağrılan kahramanımız bu öyküde epey geri plana düşse dahi 1800’ler Londra’sının çekiciliği The Irregulars’a artı puan kazandırıyor. Öyle ki semtin varoşlarından sis ile birlikte yükselen kamera kadrajı adeta tırmalayan sivri çatıları ve sanayileşmenin izlerini olanca çarpıcı bir uyum halinde sergiliyor. Bu dönemin Londra’sında ne çekerseniz çekin estetik bir taraf taşıması beklenebilir. Sokaklardan gürültüyle geçen at arabaları, her sınıfın meşrebine göre dikilen, abartılı, uyumsuz aslında uyum meselesini ihtiyaçlar ve zevkler doğrultusunda yeniden düzenlenen elbiseler, köşe başlarında birahaneler ve fahişeler… Katıksız bir proleter kültür… Kire pasa bulanmış, kömür karasından hallice yüzler, birbirini itip kakan insanlar. Saygı kavramının tedavülde olmadığı bir çılgınlık süreci… Bir cinnet hali… Tam da böylesi bir Londra’ya, saraylar ile mahzenlerin çekici zıtlığında ayakta kalmaya çalışan, çöküşün arifesinde bir Londra’ya kötülük gelmeyecek de nereye gelecek? Dahası zaten insana dair tüm kötülüklerin sergilendiği bir atmosfere bir “üstkötülük” doğaüstü yollardan gelmeyecek de nasıl gelecek? Ve elbette bu kötülüğü en yakın dostu Watson ile ayrılık yaşayan, kibrinin kurbanı Holmes çözmeyecek de kim çözecek?

Polisiye edebiyat tarihinin en ünlü dedektifi Sherlock Holmes’un yaratıcısı Arthur Conan Doyle… Piposuyla…

Sonuncusu iddialı oldu! Bahsettiğim gibi The Irregulars’da Holmes bir nevi konuk dedektif. Onu muhtemelen sonraki sezonlara saklıyorlardır. Yıllarını batakhanelerde afyon bağımlılığıyla harcayan Holmes ilk sezon finalinde her ne kadar aramızdan ayrılsa da bir biçimde, bir bahane, bir vaka, bir imkân bulup geri dönecektir diye düşünüyoruz.

Yetimhanede zor şartlarda büyüyen Bea ile Jess… Birinin abla şefkati ve vicdanı, diğerinin doğaüstü güçleri var

Dizinin Viktoryen dönemde geçmesinin onu klasik polisiyeye yakınlaştıracağını zannedenler ise fena halde yanılıyor! The Irregulars’ı polisiye türe dahil etmek bir hayli güç… Daha ziyade Netflix’in içerik politikasını yansıtıyor ve  Fantastik gençlik öyküsü etrafında dönüyor. Stranger Things‘in başarısını biliyoruz. Fantastik olaylarla savaşıp insanlığı kurtarma rolünü üstlenen gençler hemen her coğrafyada karşımıza çıkabiliyor. Avrupa’ya baktığımızda Dark ve Ragnarok örneklerini görüyoruz. Bu yönelimi dünyanın her geçen gün içine biraz daha sürüklendiği çukura bağlayabiliriz. Artık çok şey bilmenin (hiçbir şey bilmemenin) açmazıyla baş başa dünyamız ve sınırlı kaynakları tükeniyor. Viktoryen dönemde sanayi devriminin açtığı hasarlarla cebelleşirken günümüzde sanayinin mevcut haliyle vereceği bir şey kalmadığı yanılgısı ve yeni bir devrim arayışıyla uğraşıyor insanlık. Her yeni devrimin robotlaşma, kendinden uzaklaşma ve yabancılaşma korkusu yarattığı hesaba katılırsa (Mary Shelley‘nin Frankenstein ya da Modern Prometheus romanı da hızlı sanayileşmenin olumsuz etkilerini, gelecek kaygılarını yansıtıyordu) bir kez daha bu korkularda boğuluyoruz. Fantastik meseleler ve gençlerin öncülüğü, kurtarıcı vasfı, korkularımızın derinliğini ve umudumuzun niteliğini işaret ediyor. Çok korkuyoruz ama gençler “daha çok bozmak” pahasına bir şeyleri düzeltecektir, inanıyoruz. The Irregulars da adından anlaşılacağı üzere tanımlanamayanın, belirsiz ve düzensizin, insan doğasıyla çelişenin izdüşümü… Diğer yandan Küreselleşen, “üstaklın egemenliğine giren” dünyada şehirlerle birlikte modern şehir yaşantısının ortaya çıkardığı polisiye anlatı da geçerliliğini yitiriyor ve küresel sorunlara yine evrensel karşı koyuşlarla, insanlığın geleceğini kurtarma tasarıları ile yanıt veriliyor. Bireysel ateşin sönmesi, kişisel itirazların matlaşması hatta belki de Rönesansın indiği çok geç fark edilen perdesi, yeniden doğuşun yeniden ölüşe eşlendiği bir dönemde süper kahramanları “süper çocuk” gruplarına (kurtarıcı ve aynı zamanda yokedici kuşağa) çeviriyor. Çocuk/genç kahramanların öne çıkmasını, kolektif ve sosyal yönden kaynaşmış bir direniş örülmesini dikkate almalıyız. Kaynaşmış direnişe, ortak akla, görev paylaşımına döneceğim. Aslında orada paylaşımın ne denli ironik yapıldığına tanık olacağız hatta belki Spike’a sen orta sınıfın neresindensin sorusunu bile yöneltebiliriz. Ancak öncelikle Watson-Holmes gerilimine değinmek istiyorum.

O meşhur Viktoryen dönemin Londra’sından bir çizim… 1800’ler

Holmes ile Watson’ın ortak olmasının ötesinde Holmes efsanesini yaratanın Watson olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Holmes’ün şöhreti Watson’ın gazetelere yazdığı makalelere dayanmaktadır. Watson çözdükleri her vakayı kamuoyuyla paylaşarak dedektifimizin tanınmasına önayak olmuştur. Ancak takdir edileceği üzere ikili arasında bir keskin zeka ve metot problemi/çatışması da doğmaktadır. Watson aklın metodik çalışma yöntemini temsil eder ve biraz daha küt bir akla, sıkıcı diyebileceğimiz bir çalışma disiplinine sahiptir. Buna karşın Holmes kötü alışkanlıklarıyla, dizgine vurulmayan, kendine has bir disiplin geliştirdiği yaşantısıyla parlamayı, rastgeleliliği simgelemektedir. Sherlock, Watson olmazsa olmayacaktır; başka bir deyişle dehaları ortaya çıkaran unsur yine vasat aklın varlığı ve pozitivist temelde bir çalışkanlıktır. Oysa Watson da Holmes olmadan bir hiçtir; dahası Holmes genellikle Watson’ı küçümser üstelik bu tavrını onu sık sık “överek” duyurur. Watson’ın övülmesi, çalışkan bir toplumun yöneticilerce takdir görmesine yahut bir sınıf dolusu çocuğun derse giren müfettiş tarafından onaylanmasına benzemektedir. Buradaki karşılıklı var olma-değer bulma hali The Irregulars’da Holmes’ün bataklığına dönmesi, bireysel aklın gerilemesiyle başka bir boyut kazanıyor. Bunun sonucunda Dr. Watson öne çıkıyor. Çocuklarla iletişim kuranın o olması, geçmiş olaylarda birinci dereceden sorumluluğunun bulunması tesadüf sayılamaz. İnsan kötülüğünün, vasat çizgisinin bir temsilcisi Watson ve dehanın, aşka düşmüş bireyin karşıtı… Holmes’a hisler beslese de Watson’ın yani toplum ortalamasının belirgin hissi kıskançlıktır ve birçok insanlık hikayesinde olduğu gibi dünyanın sonunu yine kıskançlık, hükmetme ve önemli hissetme kaygıları getirmektedir. Yine sezon finalinde dünyayı onun kurtarması, toplumun kendini bastırması, isyanını geri çekmesiyle ilintilendirilebilir. Zira Watson tünelde, toplum ise sokakta hareket halindedir ve cinnet yaşanmaktadır. Sokaktaki cinnete sarayın duyarsızlığı ise politik arka planı örmektedir. Sokağı karıştıran, sefaletine karşı ayaklanan, zincirinden başka kaybedecek şeyi kalmayan toplumdur aslında… Yine onun temsilcisinin (Dr. Watson’ın) son sahnede frene basması, kıskançlığını bir kenara bırakıp göz koyduğundan (Holmes’dan-iktidardan) vazgeçmesi dengeyi sağlar.

Soldan sağa Leo, Bea, Jess, Spike, Dr. Watson ve Billy… Tüfek, bıçak, sopa, Londra’ya yaklaşan kötülüğü engellemeye çalışıyorlar

Ergen çetemizin görev dağılımı ise ilginç! Spike bir sahnede yetimhane müdürünü öldürüp hapsi boylayan Bill’e çeteyi bir vücuda benzeterek güçlü kalmasını tembihliyor. Kendisini iskelet olarak görüyor Spike çünkü çeteyi bir arada tutmanın kendisine düştüğünü öne sürüyor. Bill bu çetenin yumrukları, bir bakıma kol gücü… Bea kalbi, Leo beyni… Bill’e üretmek ve sefalet biçiliyor anlaşılan, Bea’ye ise şefkat… Şefkat ve özünde bir çeşit boyun eğme, kadere razı gelme psikolojisi… Saray çocuğu Leo’nun beyin olması ibretlik… Aristokrasi hiçbir koşulda burnundan kıl aldırmıyor! Çok biliyor, iyi akıl yürütüyor çünkü iyi eğitimler alıyor çünkü her zaman esirgeniyor. Emrindeki muhafız Daimler başka bir ailede doğsa çoktan öleceğini söylüyor Leo’ya. Hani haksız sayılmaz. Başka bir ailede dünyaya gelseydi çocuk ölümlerinin yaygın olduğu dönemin Londra’sında hayatta kalması mucize olurdu! Peki Spike kimdir? Cidden Spike’ın kayda değer bir meziyeti yoktur. Kavgaya giremez, büyük planlar yapamaz, görkemli sevgi gösterilerinde bulunamaz… Spike ancak iskelet olabilir! İşlevsiz olduğundan/kaldığından işlevleri, organları bir arada tutmaya özen gösterebilir. Nitekim bunu da ifade ediyor. Öyleyse Spike’a orta sınıfın işe yaramazlığını yakıştırabilir miyiz? Hiçbir işe yaramamasına karşın düzeni ayakta tutabiliyor ve en önemli niteliği de durumunu yalnız belli bir çerçevede sorgulaması… Spike’ın dış görünüşünün de ne iyi ne kötü olmasını sanırım böyle açıklayabiliriz. Öte yandan sarayla görüşmeye gitmesine de sembolik anlamlar yüklenebilir. O gidiyor Leo’ya… Bill hapiste ama dışarıda olsa dahi Leo’ya ağız eğmez, sert bir karakter… Bea ise Leo’ya küskün… Bea kandırıldığını, umursanmadığını düşünüyor. Aristokrasinin ve egemenlerin hışmına uğramış Bea. Kimsesiz ve yorgun…. Savaşçı fakat savaşını onu yalnız bırakanlara değil ortak bir düşmana karşı vermeyi yeğliyor. Ortak düşmana, ortak kötüye… Batan gemi ortak, gemiyi döven dalgalar aynı… Bu kalıbı Netflix geliştirmedi şüphesiz fakat kusursuz uyguluyor… Sınıfların tehlike karşısında yan yana dizildiği, sorumluluğun paylaşıldığı, sermayedarın, seçkinin de dünya sorunlarıyla yakından ilgilendiği, gençliğin sınıflar üstü bir kavram olduğu ve insanların gençlik ateşiyle tüm konforlarını reddedebildiği. Yanı sıra aşkın da zengin-fakir dinlemediği uyduruk bir anlatı dünyası.. Finalde Leo tatlı rüyasından uyansa dahi takip eden sezonlarda sevenlerimizin muradına ermemesi için hiçbir engel göremiyorum ben! Bir şekilde yine kesişecektir yolları… Bu yan yanalık, kaynaşmışlık ise insanın kötü olduğu vurgusuyla pekişiyor. İnsan, her sınıftan insan, özünde şeytana bile pabucunu ters giydiren insan dünya kötü bir yerde sorumlusu insan… The Irregulars Yirminci Yüzyılın savaşlarından, çevre felaketlerinden ve toplumsal yıkımlarından kesitler göstererek dünyada yaşamın sona ermese bile insan eliyle kabusa çevrildiği vaaz ediyor. Büsbütün haksız sayılmaz, insani zaafların tüm bir ekosistemi tehdit ettiği öne sürülebilir fakat bir savaşta rızası alınanla o rızayı yetkiye dönüştürüp rızasını aldığı kitleleri ölüme yollayanlar nasıl bir tutulabilir? Veya sokağa tükürenle bacasına filtre takmayan? Musluğunu açık bırakan ile dünya kaynaklarını küçük bir azınlığın çıkarına peşkeş çeken sistem? Bir tutulabilir mi?

The Irregulars’da bir güçsüz Sherlock… Evlatlarına sırt dönen, acısını bastırmak için afyona sığınan ve keskin zekasından çok şey yitiren dedektifi görüyoruz

Netflix’in sivil toplumcu, popülist anlayışı: Siyahi ve eşcinsel Watson

Sadece The Irregulars değil son dönemin yapımlarında çevre kirliliğinin, su sıkıntısının sorumluluğu bütün bir insanlığa mal ediliyor. Tüm bu alt metnin ötesinde Netflix kendi çizgisinden milim şaşmıyor! Her milletten insanı bir araya getiriyor. Tam bir Benetton samimiyetsizliği! İnsanları metalaştırdıktan sonra tüm ten renklerini kucaklamanın anlamı ne? Netflix de her milletten insanı renk paletine alır gibi alıyor öykülerine. Dr. Watson’ı siyahi yapıyor örneğin… İyi niyetli bir çaba olduğunu düşünsem takdir edeceğim de! Yine bu çatışmadan eşcinsel gerilim yaratıyor. Dr. Watson Sherlock’a aşık… Olabilir… Yani Doyle’un öykülerinde böyle bir ima bulunmasa dahi okuyanlar arasından da Watson’ın Holmes’a yaklaşımını yahut tam tersini “bunlar acaba birbirini seviyor mu” şeklinde yorumlayanlar çıkacaktır. Fakat Netflix vb. çevrimiçi platformların hemen her karakteri hemcinsiyle eşleştirme gayretinin ayrımcılığa ve nefret söylemine karşı mücadele etmek gibi bir motivasyondan kaynaklandığını sanmıyorum. Netflix sivil toplumculuk oynuyor! Nasıl sermaye grupları 8 Martlarda kadınları destekleyen gönderiler paylaşıp kadınlar ezildiğinde sıvışıyorsa Netflix de eşcinsellerin, etnik kimliklerin kendini kabul ettirme mücadelesini ancak işine geldiği ölçüde ele alıyor ve popüler olanın ekmeğini yiyor. Bunda bir beis yok, herkes ekmeğinin derdinde! Ancak Netflix’in bu yayın politikasına şövalyelik atfedenler, fazladan anlam yükleyenler çıkabiliyor. İşte orası biraz tuhaf!

**

Sözü bağlarken The Irregulars’ın dönemin ergen kahraman gruplarının doğaüstü odaklara galip gelme çabasını yansıtan sıradan bir öykü olduğunu, Holmes ile temelde bir ortaklık kurmadığını tekrar belirtelim. Diziyi Londra varoşları ve yaratılan atmosferi için izleyebiliriz. Ha heyecan faktörünü de es geçmeyelim. Öykü yer yer aksasa bile genelinde pürüzsüz ilerliyor. Yine bölüm sonları bir sonraki bölüm başlarına başarıyla ulanmış. Ne denebilir? Holmes’a aşık bir Dr. Watson izlemek ilginç olacaktır! Neydi öyle hetero hetero dedektiflik!

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın