WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başla

Atiye: Yerli ve Milli Netflix Arayışı

Netflix Türkiye yapımı Atiye’nin ikinci sezonu geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Sezon ortalama 40 dakika süren 8 bölümden meydana geliyor ve öykü ilk sezonun finalinde açılan kapılardan geçerek başka bir ihtimaller silsilesine doğru yol alıyor, her şeye baştan başlıyoruz. Açılan kapılar… Göçen mağaralar, keşfedilen geçitler, basan hafakanlar! Hepsine değineceğiz fakat öncesinde yazımıza ara verip elimize e-posta yoluyla ulaşan bir kamu spotu yayınlıyoruz.

Netflix Türkiye yapımları, senaryosundan oyuncu seçimine, çekim aşamasına değin sıkı denetlenmeli, yalap şalap tek bir sahneye dahi müsaade edilmemelidir. Netflix uyuşturur, Netflix Türkiye onu da beceremez!-

Şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz! İşin esprisi bir yana Blu’su, Puhu’su yerli internet platformları nitelikli işler çıkarırken Netflix’in yerli dizilerinde (Fatih kurmaca belgeselini dışarıda tutarsak) herhangi bir pırıltıya rastlayamıyoruz. Bunun birçok sebebi olabilir. Netflix Türkiye’yi bir hikâye havuzu değil oyuncu pazarı olarak görüyor. Özellikle Ortadoğu ve Latin Amerika’da sevilen oyuncularımızın küresel çaptaki cazibesine güvenerek ucuza dizi mal edip bol bol abonelik satıyor ve anlaşılan, hikâye yerine oyuncu öne çıkınca senaryolar oldu bittiye geliyor. Ham öykülerden bölümler, sezonlar derilip çatılıyor. Netflix kendi formülünü de katıyor (kulak memesi kıvamında gizem) malzemeye, böylece izleniyor diziler. Hani şu sorulabilir. Türkiye’de diziler 150 dakika, şevk bırakmıyor; peki platform dizilerine ne demeli? Yarım saat-kırk dakika, sık boğaz etmiyor bu diziler, üstelik hemen devamını izlemek mümkün. Televizyonda uygulansa heyecanı, gerilimi korunmak kaydıyla bir bölüm dizi en az dörde bölünür! Öyleyse sorun ne? Belki bir sebepten daha bahsedebiliriz: Kültürel ayrılık…
Netflix’i biz sansür üzerinden ve gülünç gerekçelerle tartışıyoruz. Platform Lgbti propagandası yapıyormuş… Bu kesimin görünür kılınması, cinsel kimlik siyasetinin öne çıkarılması ayrı bir nokta, değerlendirilebilir fakat bu yolla nasıl bir eşcinsellik propagandası yapıldığını akıl almıyor. Öte yandan şu gözden kaçıyor. Batı gösterisinin form ve özünü yansıtan Netflix’in, son yıllarda dillere pelesenk olan “yerli ve milli” tabirinin tam zıttı bir düzlemde yer alması anlatıyı da sakatlıyor. Netflix’in evrensellik yaklaşımı küresel sermayenin talim terbiyesi olunca “aynı tat” meselesi devreye giriyor ve formülü gizli kolalar nasıl dünyanın her yerinde aynı (yahut benzer) tadı veriyorsa formülü gayet erişilebilir olan Netflix de dünyanın her yerinde aynı seyir deneyimini yaşatıyor. Dolayısıyla yerli yapımlarda bir doku uyuşmazlığı söz konusu… Bu eğreti hal en çok diyaloglarda fark ediliyor ve dublaj Türkçesi’ni andıran metinler dizilerin inandırıcılığını kırıyor. İnandırıcılık meselesine Atiye özelinde değinmeye çalışacağım.

Bir kaşık turistik bölge, bir tutam otantik öğe; dörtte üç Doğu, bir çeyrek Batı

Ama önce Atiye’yi ele alalım. Netflix’in Türkiye pazarına girişi fantastik yapımlarla gerçekleşti. Hakan Muhafız bu türden bir diziydi ve pazarda gücü göstermesi bakımından işe yaradı, Netflix patronlarının gözünü açtı. Ucuz iş gücü cenneti ülkemizde cüzi maliyetlerle bir Avrupa dizisi kopya edilebiliyordu! Netflix nasılsa her yerde aynı hikâyeyi çekiyor! Polisiyelerinde geçmişi acılı bir kadın dedektif oluyor, fantastik yapımlarında kuantum ve soğuk savaş oluyor, aksiyonlarında sosyal adalet temalı soygun oluyor… Bunlar oyun şifresi gibi; yazıyorsunuz, önünüzde yapım açılıyor! Türkiye yapımlarında da fantastik ağırlıklı bir program izlendi. Hakan Muhafız’ın ardından gelen Atiye gizemli olayları merkezine taşıdı. Burada kuşkusuz yerel soslardan söz açmalıyız. Hakan Muhafız İstanbul’un turistik mekânlarını seyirciye tanıtırken yer yer Osmanlı’ya uzanıyor, bu durum da Netflix yapımlarındaki “bir tutam otantik öğe” tarifini uyguluyordu. Atiye’de de bir kaşık turistik mekân gezisi ile asgari otantik malzemeleri tamamlanmış. Urfa Göbeklitepe’yi odağına yerleştiren dizi arkeolojiyi, Anadolu mistisizmini, tasavvufu ve küresel çeteleri buluşturarak yine geleneksel yemeğimiz olan aşureyi ortaya çıkarmış. Konuyu kısaca aktaralım. Anne tarafından kuşaklar boyu falcılık mesleği yürütmüş bir aileden kızımız Atiye (Beren Saat) rüştünü ispatlayan bir ressamdır, kızkardeşi ve anne babasıyla mutlu bir hayat sürerken sergiler açmakta, sevgilisi Ozan (Metin Akdülger) ile evlilik hazırlıkları yapmaktadır. (Olanlar olur, renksiz hayat tetiklenir) Atiye bir gün Urfa-Göbeklitepe’ye gider. Burada kazı başkanı Erhan Kurtiz (Mehmet Günsür) ile tanışır, birbirlerini etkilerler. Erhan ve ekibi çalışmaktadır, bir sembol bulunmuştur. Bu sembol Atiye’nin yıllardır yaptığı resimlerde baskın figür olarak dikkat çekmektedir. Benzerlik ikiliyi yeni maceralara sürükler. Erhan da babadan arkeologdur ve Göbeklitepe kazılarını babasının bıraktığı yerden sürdürmektedir. Bir gizemin peşindedir. Heh, işte tam burada keselim.

Arkeoloji mi Keşifçilik mi? “Bulacağım o çömleği, vuracağım kırbacı. Çömlek benim olacak!

Indiana Jones, başka bir deyişle “kamçılı adam” tipi arkeologluk görüyoruz Atiye’de. Erhan bir bilim insanından ziyade bir serüvenci gibi davranıyor. Hani Troia’yı yağmalayan Schliemann vardı ya, “keşfetmek” istiyordu. Oysa İndiana Jones gerçekten serüvenciydi, bir yerlere gidiyor, olayların içine düşüyordu. Schliemann da eni sonu bir kaçakçıydı. Erhan’ın ise babasının yolundan gitmesi yani “keşifçiliği”, “serüvenciliği” bir kenara bırakıp bilimsel bakışı rehber edinmesi ve bilim işçiliğini yürütmesi icap ediyor. Aynı zamanda bir üniversitede öğretim üyeliği yapan Erhan’ın arkeolog gibi davranmadığına şahit oluyoruz. Gerek Erhan hocanın gerekse dizinin bilimsel referansları konuşuldu hatta yazılar yazıldı. Arkeofili sitesinde yayınlanan Erman Ertuğrul imzalı yazıyı* okumuştum. Ertuğrul ilk sezonun tüm bölümlerini incelemiş, ayrıca “Klaus Smith‘in adı neden geçmiyor” gibi tartışma yaratan başlıkları da ele almıştı. Tekrarlamanın manası yok fakat ilk sezonda ilgimi çeken bir ifadeye değinmeden geçemeyeceğim. Bir arkeoloji mezunu olarak Erhan hocamızın bu sözlerini son derece yadırgamıştım. Erhan Hoca çizime ulaşıldığında “daha önce kimsenin böyle bir şey bulduğunu sanmam” diyordu. Nasıl yani? Sansasyon arayışının bir yansıması olarak değerlendirilebilir bu talihsiz sözler. Atiye her ne kadar kurgusal bir ürün olsa bile dizinin izleyicisi Göbeklitepe’yi veya geniş anlamıyla arkeolojiyi bu tür yapımlardan öğreniyor. Bu yüzden imajlar çizerken titiz davranmak doğru bir tutum olacaktır. Bir arkeolog “daha önce böyle bir şey bulunduğunu sanmam” demez. Arkeoloğu geçtim, bir arkeoloji öğrencisi de demez. Burada popüler bilim kültürüne ait “devrim yaratmak” ifadesinin hor bir yansımasını görüyoruz. Hemen herkes devrim yaratmanın, körkütük ilerlemenin, büyük buluşlara imza atmanın peşinde! Öyle bir şey buluyor ki Erhan Hoca, “daha önce bulunmamış” oluyor. Elde var bir! Vurgu artıyor. “Kimse tarafından bulunmamış” oluyor. Etti mi size iki! Erhan hoca kahraman haline geliyor. Kahramanlar olmadan diziler boşa düşer belki ama bilimde yöntemin ve uygulamanın böyle bir rekabet gölgesi altında izlenmediğini söylemeye gerek duymuyorum. Diğer yandan Ertuğrul yazısında Smith’in adının geçmemesini Atiye’nin kurgusal bir ürün olmasına bağlayarak normal karşılıyordu. Elbette adı geçmeyebilir fakat Smith bir çatışma unsuru biçiminde değerlendirilebilirdi. Söz gelimi Erhan’ın babası Nazım Kurtiz de Smith’in yanında çalışabilir yahut onun fikirlerini eleştirebilirdi. Atiye’nin kurgusal oluşu gerçek mekânlardan esinlendiği gerçeğini değiştirmiyor. Göbeklitepe adı kullanılıyorsa ve arkeolojik kazıların bahsi geçiyorsa çalışmanın tarihçesi göz önüne alınabilirdi. Dizinin senaristi değiliz neticede, akıl verecek de değiliz, bir bildikleri vardır. Tevekkeli ikinci sezonda Smith’i andılar. Eleştirilere mi yanıt verdiler yoksa ilerleyen sezonlarda öyküdeki arkeolojik boyutu mu derinleştirecekler bilinmez. Malum Netflix yapımları belli çerçevelerden hareket edip çoğunlukla bestseller kitaplardan uyarlansa bile kervan yolda dizilir mantığından azade tutulamıyor ve seyircinin yapıma tepkisi olayların gidişatını etkileyebiliyor. İşin bu kısmını atlayıp iki temel sorundan bahsedeceğim. Atiye’de neler sırıtıyor?

Seyirciyi yoran yoğunluk

Atiye’yi izlediğimde Dark ile örtüştürdüm. Hâlbuki iki dizinin sinopsisleri şöyle bir karşılaştırılsa birbirlerine çok fazla benzemedikleri anlaşılır. Peki kağıt üzerinde farklı duran hikayeler nasıl oluyor da çekildiklerinde tüm özgün yanlarını yitirebiliyor? Netflix’in izlediği yayın (yapım) anlayışı dünyanın her yerinde ortak bir çıkış noktasını yerel motiflerle zenginleştirmek… Bunda bir beis yok fakat motiflerin anlatımı güçlendirmeyip bir yerden sonra yığılmaya yol açtığını görmeleri isabet olacaktır. Bu noktayı ıskaladıklarını düşünüyorum. Dark çok karışık olduğu için seyirciyi iterken salt bu yönünden dolayı ekmek de yedi. Karışıklığı, ittiği kadar seyirciyi çekti. Bunu her yapıma uygulamak ise imkânsız. Atiye’yi Dark kadar karıştırırsan yüzüne gözüne bulaşır! Karıştırmazsan da yavan kalır. Cin şişeden çıkmış bir kere, standartlar yükselmiş! Atiye bir Dark değil, bir Dark öykünmesi de değil. Aralarında geçiş yaşanan birkaç zamanın gerçekliğini ve “kahramanın müdahalesi ile değişebilen yazgı” hattını işliyorlar. En belirgin ortak yanları bu diyebiliriz. Ancak Dark güçlü atmosferi ile karmaşasının yarattığı sorunları savuşturup seyirciyi ikna edebiliyor. Aynı şeyi Atiye için söylemek güç. Atiye’de olay yoğunluğu seyirciyi yoruyor çünkü hikâye sindirilmeden geçiliyor. Ortada Göbeklitepe varsa neden Kapadokya’yı katıyorsun? Son ayların sık kullanılan deyişiyle “turizm kaygısı” mı rol oynuyor bu bollukta? Neyse kattın diyelim, işin içine Osmanlı şifreleri neden giriyor? Yani gören de bu topraklarda asırlardır gizem ve barış içinde yaşadığımızı, tuvalete bile tahtırevanla gittiğimizi düşünecek! Bu kadar bilinmez neden? Bilinmez… Sonra bir bilinmez daha… Dereceleri giderek yükseliyor. İkinci dereceden bilinmeyenler… Çözüm zorlaşıyor. Seyirciye ipucu vermeyeceksen Dark gibi kendinden emin olacaksın. Yok emin olamıyorsan bilinmeyenleri apayrı dünyalardan seçmeyeceksin. Yahu “Anadolu’nun altında tüneller varmış” ne demek? Kapadokya’dan Göbeklitepe’ye (Nevşehir’den Urfa’ya) bir tünel nasıl uzanır? Akla ziyan! Yabancı seyirci iki şehrin haritadaki yerini bilmez ama bileni nasıl kandıracaksın? Kurmaca deyip sineye çekilmez ki bunlar! Madem öyle, atış serbest! Bu kez Haliç’i konu alan bir kurmaca bekliyoruz Netflix’ten… Denizin dibindeki Doğu Roma (Böyle diyelim de havalı olsun) batığı konu alınsın. Hatta dizi şöyle başlasın: “Abi Haliç’in dibinde altın varmış, Japonlar çıkarırız ama bizim olur demişler. Biz de o zaman kalsın demişiz“. Nasıl fikir! Hadi Haliç mevzusu şehir efsanesi, bir şekilde alıcı bulur ama Atiye’deki olaylara kim inanır? İşte tam da kurmaca diye geçilemeyecek sınır burası… Bir eserde duygu seyirciye geçmiyorsa seyirci anlatılan şeye inanır mı? Resme diğer tarafından bakalım: İnanmadığı şeyi izler mi? Başrolü güzel, yakışıklı, popüler seç, olayları dönemin ruhuna uyarla, kurguyu biraz o zamandan biraz bu zamandan karıştır, al sana tutacak dizi! Mevzu bu kadar basit mi? Mevzu bu kadar basit sayılmaz. Bir başlık işlenmeden diğerine geçilmesi akılları karıştırıyor. İlk sezonda gördük. Bir sembol bulunuyor Göbeklitepe’de, ardından başka bir duvarda, alnında yıldız olan bir kız çocuğu figürü… Altı kaval üstü Şeşhane dedikleri bu olsa gerek! Daha ilk sembolün etkisine girmedi seyirci, bu ne acele, atlı mı kovalıyor!

İnandırıcılık yahut yaratılan evrenin sorumluluğu

İzliyoruz, zaman geçişli dizilerde kahramanlar geçmişe veya geleceğe vardıklarında kendi zamanlarının bilincini yaşayanları ikna etmek zorunda kalıyorlar. İnandırıcılık ilk olarak kahramanın vermesi gereken bir sınav haline geliyor ki inandırıcılıktan kastın gerçekçilik olmadığını belirtmeye lüzum yok. O yüzden “ama kurmaca eser…” diye başlayan koronun da olaylara inanması eserin kendi gerçekliğini yaratabilmesine, tutarlığına, devamlılığına bağlı. Atiye’nin ise ciddi bir inandırıcılık problemi var. Bu problemi hazmedilemeyen yoğunluk problemine de bağlayabiliriz. Yanı sıra hızdan bahsetmeli! İlk sezonda kahramanlarımız oradan oraya seğirtmiş, Göbeklitepe’den girip Şems-i Tebrizi‘den çıkmıştı. Dizinin senaristleri adeta Anadolu’nun tüm değerlerini anacak, tüm gizemlerini çözeceğiz diye ant içmişti. Öte yandan “pürüzsüz bir ekonomik görüntü” tercih edilirken orta-üst sınıfa mensup modern aile ile büyük bir çeteye çalışan kötü adamın zengin ailesi buluşmuş, araya köylüler ve kazı alanından işçiler (gerçek hayatın figüranları) serpiştirilmişti. Yeri mi bilmiyorum ama yine de anacağım. Melih Cevdet‘in bir başka Antik Anadoluyu betimlediği Defne Ormanı şiirinde şu meşhur dizeler geçiyor. “Köle sahipleri ekmek kaygısı çekmedikleri için felsefe yapıyorlardı, çünkü ekmeklerini köleler veriyordu onlara; köleler ekmek kaygısı çekmedikleri için felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini  köle sahipleri veriyordu onlara. Ve yıkıldı gitti Likya.” Böyle bir Anadolu’dan söz açmaz hiçbir dizi, kaldı ki Netflix yapımında görelim. Dizilerin inandırıcılığı sınıflar üstü duygulara dayanır. Zengin-fakir eşleşmesinde de günün sonunda canı yakan şey sınıfsal pozisyon değil aşktır. Davulun dengi dengine çaldığı gösteri dünyasında inandırıcılık sorununu başka bir düzlemde ele alabiliriz. “Hayatın olağan akışı” hukuk başta olmak üzere kullanılan bir tabir ve yaygın mümkün’ün sınırlarını çizmeye yarıyor. Bu mümkün tüm mümkünleri içermiyor yalnızca yaygınları kapsıyor ve olağan kategorisine alıyor. Atiye’de (ve doğrusu birçok dizide) iktisadi seçimin ötesinde hayatın olağan akışının çiğnendiğini görüyoruz. İkinci sezondan örneklendirmek istiyorum. Atiye yeni bir zamanda açıyor gözünü, (üvey) kızkardeşi Cansu (Melisa Şenolsun) onu tanımıyor. Adı değişmiş kadının, Elif oluvermiş. Olabilir, bu bir fantastik dizi! Ancak Atiye’nin Elif’in yanında işe girmesi, dostluğa kabul edilişi, samimiyetin ilerleyişi baş döndürücü bir hızla gerçekleşiyor. Elif kendine Cansu diye sarılan bu kişinin bir arkadaşı tarafından yanında çalışması için yollandığını zannediyor. İlginç… Hadi tesadüf diyelim, birini bekliyordu, üzerine geldi ama Atiye kimin yanına geldiğinden habersiz mi? Gönderen kişi “git vereceğim adreste kapıyı açan kişiye sarıl, Cansu çıkmazsa Elif çıkar” mı demiş! Cansu’ya ne buyurmalı! Kısa sürede tüm özelini açacağın bu kadın kimdir, kimin fesidir? Hemen canciğer kuzu sarması olmak niye? Sadece Cansu değil çoğu kişi tanımıyor Atiye’yi. Öz babası (Civan Canova), sevgilisi Erhan, eski nişanlısı Ozan… Hepsinin hayatına giriyor, yadırganmıyor, ortak bir his uyandırıyor: “Bir yerden çıkaracağım” hissi… Bu yeni zamanda babası hiç evlenmemiş, polislikten ayrılmamış. Atiye’nin kimliği yok. Siz polis olsanız şüphe etmez misiniz? Bir kadın gelip “baba” diyecek, üzerinden kimlik çıkmayacak, söylediği ismin yıllar önce öldüğü anlaşılacak… Baba sorgusuz sualsiz güveniyor Atiye’ye. Erhan ise bu kez Serdar Bey’in evlatlığı, maden işletiyor. İlk bölümde haşin bir biçimde iniyor arazi aracından. Fularını çıkarmış, spor bir takım çekmiş üstüne, tıraş olmuş. Ama her şeyden önemlisi zengin ve acımasız. Tam değişmiş diyeceğiz, birkaç bölüme eski yufka yürekli ve bir parça “saf” Erhan’a dönüyor. Erhan’ı kandırmak istiyorsan kapısını metafizikle çalacaksın. Zile basmayacaksın da mesela gökte bir şimşek çaktıracaksın falan! Bilim insanı fakat elektriği bir işaret kisvesinde görmeyi seviyor! Özetle değişmiş süsü verdikleri Erhan’dan bu dünyanın nimetlerine inanan bir patron çıkaramamışlar. Bunları da geçelim, daha vahim bir hata var. Ozan kayboluyor, babası Serdar Bey (filmin kötü adamı, Tim Seyfi) eşine söylemiyor oğlunun öldüğünü. Bir gün kadın haberlerden öğreniyor: “Ünlü işadamının oğlu ölü bulundu!” Yahu daha ailesine haber verilmemiş, ceset teşhis edilmemiş, nasıl ana haber bültenine düşüyor? Heyecan kesintiye uğramasın, merak diri kalsın diye olay örgüsünü zedelemek, dinamizmi kırmak niye? Senaryo daha usturuplu yazılamaz mı? Karakterlere nefes aldırılamaz mı? Bu senaristlere artık şöyle sesleniyorum: Evi kapıya bağlı it, diziyi senarist gösterir! Siz bir evren yaratıyorsunuz ve yarattığınız evrenden sorumlusunuz! Bakamayacağınız evren yaratmayın kardeşim!

Süper kahramanı doğurgan olan en az üç çocuklu ve güzel ülkem

Bana kahramanınızın süper özelliğini söyleyin size hangi ülkenin vatandaşı olduğunuzu söyleyeyim! Atiye biraz da Göbeklitepe kültürünün etkisiyle ikinci sezonda insanlığın kaderini giriştiği doğurganlık savaşıyla elinde tutuyor. Çocukların doğmadığı, anne adaylarının düşük yapıp yavrularını ve canlarını yitirdiği bir dünya… Parklar boş, neşeli sesler işitilmiyor. Bir ciddiyet ve kasvet çökmüş etrafa. Atiye işte bu koşullarda Erhan’ın çocuğuna hamile… Diğer zamandan hamile kalmış. Mevcut zamanda Erhan Atiye’ye pek pas vermiyor nitekim Hannah (Serdar Bey’in ajanı, Hazal Türesan) ile evleniyor. Ama çiftin arasında sevgi-saygıdan ziyade cinsel bir çekimden bahsetmek mümkün. Dolayısıyla Atiye bir cephe daha açıyor. Hem korunmalı sekse ve cinsel hazza dayanan, Anadolu bilgeliğinden, spiritüalizminden yoksun ilişkilere karşı mücadele verecek hem çocuğunu doğurup babası Erhan’ın kalbine girecek! Zaten Erhan Atiye’ye bir türlü inanmıyor. Yarın bir gün çocuk sağlıklı doğar da Atiye yakışıklı maceraperestin karşısına dikilerek “babası sensin” derse ne olacak? Erhan rapor istediğinde Atiye hangi zamandan DNA raporu çıkartacak? Geldiği zamanın raporu bu yeni zamanda geçerli mi bakalım! Dizinin en güçlü karakterine “sen anasın, çocuğunu doğur, kır dizini dünyayı kurtar” denmesi bu topraklara özgü sanırım. Anadolu’yu böyle tanıtıyoruz! Göbeklitepe, Nemrut, Kapadokya… En az üç çocuk, şiş kebap, raki… Alın size yerli ve milli Netflix…

*https://arkeofili.com/arkeolojinin-gozunden-bir-atiye-incelemesi/

Haydar Ali Albayrak

Reklam

Bir Amerikan Kabusu: I’m Thinking of Ending Things

Charlie Kaufman’ın aynı adlı romandan uyarladığı I’m Thinking of Ending Things Netflix platformunda izleyiciyle buluştu. Filmin bende bıraktığı ilk izlenim platformun “arada bir entel film yayınlayalım da ortam hepten çöpe dönmesin” politikasını yansıtması. Sahiden de platformda bulabileceğimiz nitelikli, tartışma yaratacak az sayıda filmden biri ile karşı karşıyayız. Ancak bu kadarla kalmıyor. Iain Reid’in romanını okumadığım için hakkında yorum yapamayacağım. Açıkçası (görünüşe aldanırsak) ülkemizde çok satanlar/satması arzu edilenler kategorisine sıkıştırılmış sıradan bir psikolojik gerilime benziyor. Güçlü kurgu, kafa karıştırıcı örgü ve ters yüz eden son… Bu tarif uygulanmış olabilir kitapta, bilemiyorum, günahını alıyorum! İyisi mi biz filme dönüp şunu soralım: Filmde de bu tarif geçerli midir?
Daha önce Being John Malkovich (Spike Jonze-1999), Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Michel Gondry-2004) gibi filmleri yazıp Synecdoche, New York (2008) ve Anomalisa (2015) filmlerini yöneten Kaufman’ın bu kez bir dünya yaratmak yerine yaratılmış bir dünyayı yeniden yaratma çabasına, başka bir deyişle uyarlamaya giriştiğini ve ortaya bir çeşit düş çıkardığını söyleyebiliriz. Yönetmen kitabı okuyup düşlere dalmış, gördüğü düşleri de filmleştirmiş! Genç bir kadının, sevgilisinin aile evine yolculuğunu konu alan I’m Thinking of Ending Things işte gerçeklik duygusundan bu denli uzak! Bu uzaklığı filmin başarı hanesine yazmak gerekiyor zira artık ne başı ne sonundan hiçbir şey anlaşılmayan filmler revaçta! Gizem duygusunun döküldüğü bu yeni form sürekli işlemi zorunlu kılıyor. Gizem sürekli işleniyor fakat çözüme ulaştırılmıyor. Bir anlamda kısır döngü tipi filmler diyebiliriz. Ek olarak şunu da diyebiliriz. Kaufman’ın filmi iddia ediyorum ki ülkemizde birçok makale ve teze konu olacaktır. Başlıkları şimdiden hayal edebiliyorum. “Jake’nin evine Lacancı bakış” , “Jake’nin çocukluk odasında Freudyen karyola altları”, “Zincire vurulmuş bodrum, ego-süperego”. Bitti mi? Bitmedi! “Gösteri dünyası ve buzulun zorbalığı” diye bir makale de yazılabilir. Guy Debord’un pasajları kardan kapanan yollara tuz niyetine serpilebilir. Kısacası film bir “entelektüel zorbalık” filmi. Göndermeler, göndermemeler, (biz de metafora başvuralım) bozuk navigasyonlar, yarısı yırtılmış adres yazılı kağıtlar, koordinatların büsbütün geçersiz kılındığı bir coğrafya ve o coğrafyanın kasaba yaşantısına uzanan kültürel kodları…
Kavramsal gerilim… Yeni bir tür mü doğuyor?
Filme iki tanımlama yaptık şimdiden. Bir: Kurgunun düşsel bir düzlemde yeniden kurgusu… İki: Entelektüel zorbalık ya da “Geometri bilmeyen giremez”! Devam edelim. Filmde sanat ile bilim kaynaştırılıyor. Adı ve kıyafetleri sürekli değişen kadın (Jessie Buckley) bir teorik fizikçi ama aynı zamanda şair, ressam, film eleştirmeni… Jake (Jesse Plemons) ise ne yaptığını tam olarak öğrenemesek bile her şeyden biraz biliyor. Aile evinde fizikçi çiftlerin anılmasından hareketle onun da fizikçi olduğunu düşünebiliriz. Diğer yandan kadının merak öğesini kışkırtan bir birikime ve bakış zenginliğe sahip. Sınırlarını, kasaba okulunu, çiftlik yaşantısını aşmış, sorgulayan, aynı ölçüde sorgulanan bir erkek… Hangisi bilimi hangisi sanatı daha çok temsil ediyor kestirmek imkânsız (ve bir o denli anlamsız). Dolayısıyla büyük bölümü ikisinin iletişimi biçiminde geçen filme diyalog vasfını yakıştırabiliriz. Buradan kavramsal bir durum doğuyor ve filmin türüne dair yorum yapıyoruz. Filmimiz katışıksız bir kavramsal gerilim! Neden “kavramsal gerilim” dediğimi açayım. Evvela yönetmen atmosfer yaratmada oldukça başarılı… Gerilimi iyi ayarlıyor. Daha da önemlisi tekinsiz bir dünya kuruyor. Tekinsiz kavramı ise bildiğimiz üzere insan ruhuna dair… Tam burada psikolojik boyut aşılıyor, sıcak temas devreden çıkınca iş yükünü kavramlar omuzluyor. Haddinden uzun ve yorucu diyaloglara rağmen hatta hikâyenin bir yere varmayacağı hissedilse dahi kopması kolay bir film değil I’m Thinking of Ending Things. Takibi kolaylaştıran teknik becerinin ötesinde yönetmen sanatı, bilimi, psikolojiyi çarpıştırarak karakterlerde somutlayamayacağımız bir gerilimi tetiklemiş. Kadınla yahut adamla yakınlık kurmuyor, arada kalıyoruz. Aman ne var bunda! “Bağımsız film” çizgisi, “sanat filmi” çizgisi günümüzde böyle açıklanıyor. “Seyirci taraf tutmasın, herkes hem iyi hem kötü… Herkes herkes işte!” Rus edebiyatında Gogol’ün paltosundan çıkardığı, kahramanları seyreltip havalarını söndüren bu yaklaşım günümüz sanat filmlerinin düsturuna dönüşmüş. Ancak Kaufman bir psikolojik gerilim romanından bir nevi Yeraltından Notlar devşirmiş ve pek özgün sayılamayacak “eh adam şizofren çıktı” kalıbına ustalıkla dökmüş malzemesini. Özellikle iki şeyi ustalıkla kotardığını görüyoruz. Görüntüler karanlığa uygun seçilmiş ve çevresel etmenlerden izole katmanlı bir yapı inşa edilmiş. Bu izolasyon hayli önemli çünkü yapının katmanlı olduğunu düşünseniz de içeri ulaşamıyorsunuz! Böylece siz düşündüğünüzle kalıyorsunuz film anlaşılmazlığını/ulaşılmazlığını sürdürüyor. Peki izolasyon nasıl sağlanmış, ona bakalım. Normal şartlarda katmanlı bir olay örgüsünde (mesela Nolan’ın filmlerinde) rüya zaman, fantezi zaman, gerçek zaman gibi düzlemler referans alınabilir, hakeza mekânlara da bu tarz bir derinlik katılabilir fakat I’m Thinking of Ending Things bunların hiçbirini yapmıyor ve zaman-mekânı birliğini bozmakla yetinmeyip olay örgüsündeki tüm enerjiyi emiyor. Filmin bu tavrını başlıklar halinde yorumlayabiliriz.
Yol: Entelektüel cebelleşme
Film kadın karakterin sesiyle açılıyor. Kadın her şeyi bitirmeye karar verdiğini söyleyip yapacağı yolculuğu bildiriyor. Evin kapısında sevgilisi Jake’i bekliyor. Jake geliyor, arabasına biniyor, yola çıkıyorlar. İstikamet Jake’in aile evi. Gidiş yolunda kadının dışarıya aktarmadığı duygusal gel gitleri görüyoruz. Adamdan ayrılmak isterken kendini bir anda ailesiyle tanışmak üzere buluyor. Bu kafa karışıklığını bir gevezelik resitali olarak izliyoruz. Birçok şeyi tartışıyorlar. A Woman Under The Influenza (John Cassavetes-1974) filmini yorumluyor, şiir okuyor, Oklahoma müzikali üzerine konuşuyorlar. Burada bir hinlik seziyoruz esasında. Böyle bir çift dünyaya gelmiş midir? Aynı başlıklarda bu kadar hevesle tartışan? Tamam tartışıyorlar ama detayları! Üst başlıklarda muhteşem bir uyum sağlanmış, teferruat hallediliyor!
Entelektüel rekabetin içe dönük bir görüntüsü var. Çiftimiz Tabu oynar gibi ortak deneyimlerini hareket noktası seçiyorlar. İki kişi böyle yakınlaşabiliyorsa genç kadın neden ayrılmak istiyor? Paylaşamadıkları nedir? Üstelik kadın ayrı ayrı değer taşımadıklarını, yan yana geldiklerinde itibarlandıklarını öne sürüyor. Amaç o yalnızlığa gömülmek midir? Yolculuk bu kafa karışıklığı ile sürerken kar yağışı kaygıları açığa çıkarıyor. Kadın henüz gitmeden dönmenin hesaplarını yapıyor. Belli ki kar yolları kapayacak.
Mekân: Çocukluk
Filmde zaman gibi mekân kavramı da çarpıtılıyor. Yolculuğa ve farklı gerçek zamanların mekânlarına bölünen I’m Thinking of Ending Things Jake’in evinde yoğunlaşıyor. Çiftin dönüş yolunda uğradığı dondurmacı ve liseyse çocukluk anılarını pekiştiriyor.
Ev ziyareti Jake’in çocukluğu ile özdeşleştirilebilir. Buradaki bodrum imgesi, üst kattan bir türlü inmeyen (her çocuk gibi biraz dikizci olmasını beklediğimiz Jake tarafından her an yakalanmaya müsait) anne baba, yine ebeveynlerin münasebetsizlik boyutuna varan, cinsel yaşama dair beyanları ve anıları, okul başarıları yemek masasına yatırılarak utandırılan Jake geçmişe kapı açıyor.
Jake’in odası ve bodrum çocukluğun iki yüzünü yansıtıyor. Bodrum, yüzleşilmek istenmeyen her şeyin ötelendiği, depolandığı yer. Diğer yandan bir çocuk için oyun alanı niteliği taşımasına rağmen merak öğesinin etkisiyle ürkütücü bir yasak bölgeye çevrilmiş.
Jake’in odası ise doğrudan Jake’in bilincine açılıyor. Kaufman Being John Malkovich’te oyuncunun beynine açılan bir geçit keşfediyordu. Filmimizde Jake’in bilincine varan yolu işaret ediyor. İzlediği filmler, okuduğu şiirler, yattığı yatak… Jake’i Jake yapan, bilincine şekil veren, ona gelecek vaaden her şey…
Bu evi (ve dönüş yolunda rastladığımız dondurmacı ile liseyi) çocukluk travmalarıyla ilişkilendirmek mümkün. Bodrumun kapısında birçok çizik görüyoruz. Jake bu izlerin köpeğinden kaynaklandığını söylüyor oysa bir şeyler bastırmaya çalıştığı açıkça anlaşılıyor. Tüm bu izler, hatırlatılan/kışkırtılan anılar ve anne-babanın karikatür raddesine varan abartılı yaklaşımı bu mekânı çıplak anlamının ötesine taşıyor. Gerçi hiçbir dört duvar tuğla ve sıvadan ibaret sayılamaz. Belki alakasız gözükecek ama örneğin Torun Center’da asansör kazasında ölen işçilerin hatırası bir yerlere sinmiştir. Mekân dediğimiz şey de en kaba haliyle olumlu-olumsuz anıların çağrıştırıcısı, mazinin tetikleyicisi değil midir?
Mekân: Zamandan fragmanlar
Çizgisel anlatıyı, epizotları reddeden I’m Thinking of Ending Things fragmanlara (daha uygun ifadeyle sayıklamalara) dayalı bir film ve Jake’in evinde bu durum belirgin bir hal alıyor. Anne-baba karakterlerinin kısa sürede üç yaş aralığında birden çizilmesi (gençlik, filmin tutarlı zamanı olan orta yaşlılık ve yaşlılık) kafa karıştırmaya hizmet ediyor. Yönetmen bu şekilde mekânın ruhunu mu betimlemek istemiş bilinmez fakat evin dün-bugün-yarın ile ilişki kurduğunu kavrayabiliyoruz. Bir esaret tarif ediliyor. Jake bu evin ayrılmaz bir parçası ve ev Jake’in vazgeçemediği, tüm duygularını paylaştırdığı, kompartımanlara ayırdığı bir mekân… Zamanın tümünü kapsıyor. Mekânın zamanla kurduğu bu çarpık ilişkide Jake’in esaretini seziyoruz. Jake dışarıda da bu evin döşemelerini arşınlıyor. Okula giderken, dondurma alırken, barda karşı cinse kur yaparken bodrumu ile odasının arasında, anne babasının aşağı inmesini, köpeğinin kurulanmasını, çocukluk günahları ve korkularından arınmayı, sorumluluğu üzerinden atmayı bekliyor.
Bu türden anlatıya yalnızca Jake’in evinde tanık olmuyoruz. Lise koridorları ve spor salonu da müzikalden sahnelerin yeniden canlanmasına vesile oluyor. Mekâna bindirilmiş zaman parçaları art arda geçerken mekân zamansızlaşıyor.
Tür önermesine dönüş ve filmin çağrıştırdıkları
Filmin türüne dönmeden önce yaratılan atmosfere yönelik birkaç şey söylemek istiyorum. Kaufman iç mekân ağırlıklı filminde açılara yahut tekniklere yenilik getirmiyor ancak bir kapalılık yaratıyor. Yolculuk esnasında kamera hangi tarafa geçerse geçsin duygunun eşit yansıdığını görüyoruz. Aynı bütünlük dış çekimlere ve aile evine de taşınıyor. Jake’in tüm çatışmalarında kadın doğal bir müttefik… Yemek masasında sandalyeler dolu olduğunda, boş olduğunda… Kendi aralarında tartışsalar bile gönüller kırılmadan noktalıyorlar konuşmayı.
İklim koşullarının yönetmene avantaj sağladığını söyleyebiliriz. Başta serpiştiren karın zamanla fırtınaya dönüşmesi mağduriyet yaratacağından gerilimin dozunu artıran bir unsur. Diğer yandan tür yönelimini de açıklıyor I’m Thinking of Ending Things ve gerilime göz kırpıyor. İklim koşullarının kuşatılmışlık duygusu Jake’in evinde ruhsal bir açmaza evriliyor. Ev ziyaret edilenden ziyade sığınılan bir anlama bürünüyor fakat kendisi de tekinsiz ortamı tırmandırıyor. Anne baba karakterlerinin patavatsızlığı dikkat çekici… Anne küçük oğlunun reklamını yaparcasına isterik bir performans sahneliyor. Baba ise ikili ilişkilerinde temastan sakınmayarak yer yer sinirleri bozacak bir yakınlığa erişiyor. Bazı sahnelerde Jake’in sevgilisine eğiliyor, tabiri caizse kadının ağzına kadar giriyor. Aralarında bir samimiyetin olmadığını göz önüne alırsak rahatsız edici bir davranış sergilediğini değerlendirebiliriz. Babanın yaşlı versiyonu daha saldırgan ve edepsiz. Anne karakterinin ise çocuklaştığını görüyoruz. Bunadığı ima ediliyor oysa bunama evin adeta kimliği gibi. Bu tekinsiz ortam bana Hitchcock’un Psycho (1960) filmini çağrıştırdı. Aslında bu hissiyat bile filmin başarısını gözler önüne seriyor.
Amerikan kabusu
Kaufman çok sayıda yazarın, bilim insanının, sanatçının yanı sıra yığınla klişeye göndermede bulunmuş. Bu yoğunluğun seyirciyi yorduğunu, filmin ikinci yarısında tür tartışmasını bir anlamda revize ettiğini söyleyebiliriz. Bodrum ve bodrumun çamaşır makinesi gibi “tuhaf” demirbaşları tekinsiz atmosferin aşama kaydederek ürkütücü bir işlev kazanmasına katkı sağlıyor. Devamında Tulsey Town ve dondurmacının tek tip kostüm giyinmiş, sürekli kikirdeyen aptal sarışın çalışanları, “gizlenen sır” iması Amerikan korku filmlerinin sık kullanılan şablonlarından… Kırsalından, muhafazakâr toplumundan korkan Amerika! Amerikan korku sinemasında çöllerin ortasına hapsolmuş kasabalar büyük gizemlere, seri cinayetlere ve türlü tarikat sapıklıklarına ev sahipliği yapıyor. I’m Thinking of Ending Things bu klişeden bir diğerine uzanıyor. Bu kez gençliğinden korkan, geçmişiyle yüzleşemeyen Amerika’yı görüyoruz. Bir kasaba lisesi on Amerikan korku filminden en az üçüne mekân olmuştur! Bu şablonda da toylukla işlenen günahlar ve günahlara biçilen bedel ön plandadır. Çirkinin intikamı (bir yönüyle günahkar geçmişin uyanışı) tüm kasabayı kana bular.
Kaufman filmde bir şey daha yapıyor: Saplantıyı teşhir ediyor! Jake dondurmacı kızları görmek için defalarca gitmiş Tulsey Town’a! Bunu okulun bahçesinde anlıyoruz. Bir çöp kutusu tıka basa dondurma kabıyla dolu. Saplantı, geçmişten kopma arzusu ve çağdaşlaşma yolunda geri yanları bastırma kaygısı Amerikan toplumunun korku filmlerinde şablonlara dönüşüyor sanki. Yahut kahramanlık çatılmış bir tarihin korkulardaki izdüşümü de diyebiliriz. Yersiz hamaset aslına rücu ediyor ve korku onu en çok yaratanlara, işgal edenlere, katledenlere bulaşıyor. Kaufman’ın filmi de trajik bir elde edemeyiş hikayesi. Bir tür iktidarsızlık… Amerikasın, hayallerin ülkesinin ama kendini bastırıyor, gölgenden korkuyorsun, silip süpürdüğün zeminde dans edemiyorsun!

Haydar Ali Albayrak