Tuğçe Duysak’ın anısına*
Senaryosunu Ercan Mehmet Erdem‘in kaleme aldığı, yönetmenliğini ise gişe filmlerindeki başarısıyla tanınan Can Ulkay‘ın üstlendiği Kâğıttan Hayatlar Netflix platformunda yayınlandı. Daha önce Mücadele Çıkmazı adıyla duyurulan, Çağatay Ulusoy, Ersin Arıcı ve çocuk oyuncu Emir Ali Doğrul‘un başrolleri paylaşırken Turgay Tanülkü gibi deneyimli isimlerin yer aldığı film kağıt toplayıcıların çileli yaşamına eğiliyor.
… Dedik ama gerçekten öyle mi? Bu sorunun cevabını kendimce yanıtlamaya çalışacağım fakat öncelikle Kâğıttan Hayatlar’ın cesaretine şapka çıkarmak istiyorum! Doğrusu ne İsa’ya ne Musa’ya yaranacak bir filmle karşı karşıyayız ve belli ki Netflix bu ihtimali göze alarak sıvamış kolları. Çağatay Ulusoy’dan kağıt toplayıcı çizmek nereden bakarsanız bakın evvela yürek ister! Temiz yüzüyle hafızalara kazınan, boyu posuyla dikkat çeken yakışıklı oyuncumuza “öl, yeniden diril” demek daha gerçekçi! Öte yandan kariyeri boyunca en fazla fakir mahalleden gelmiş genci canlandıran Ulusoy için de bir çeşit “Kıvanç Tatlıtuğ sınavı” anlamı taşıyor soyunduğu rol. Tatlıtuğ nasıl bıçkın delikanlı rolleriyle temiz yüzünü bir nebze unutturabildiyse Ulusoy’a da aynı rota çiziliyor, elbet aynı sonuç umuluyor. Yine değineceğiz, biz şimdi filme ve esas meselesine geçelim.

Normalde spoiler vermemeye özen gösteren biri değilim, spoiler endişesinin yazarı biçtiğini hatta daha ileri gidersem yazıyı katlettiğini, eseri inceleme olanağını büsbütün ortadan kaldırdığını düşünüyorum fakat Kâğıttan Hayatlar’a sürpriz sonu nedeniyle ayrıcalık tanıyacak, öykünün gidişatını baştan sona aktarmayacağım. Aktarabileceğim kadarı ise şöyle. Böbrek nakli için sıra bekleyen, durumu giderek ağırlaşan, artık kan işemeye başlayan Mehmet geçimini kâğıt (plastik, cam, kumaş vb. her türlü katı atık) toplayarak sağlamaktadır. İş arkadaşlarıyla yoksul bir mahalleyi mesken tutan Mehmet (Çağatay Ulusoy) herkese iyi davranan, sıcak kanlı, yardımsever bir gençtir. Arkadaşları da onu sevip sayar, el üstünde tutarlar, dahası ameliyatı için para biriktirmesine yardım ederler. Balici çocukları, transseksüelleri, kâğıt toplayan siyahileri, mahallenin Tahsin Abi (Turgay Tanülkü)’si ve sırdaşı, canı ciğeri Gonzi (Ersin Arıcı)’si ile alabildiğine samimi çevresinde, kendi yağında kavrulup gitmektedir Mehmet. Nedir ki bir gün Ali (Emir Ali Doğrul) ile tanışır ve hayatı alt üst olur. Ali Gonzi’nin çuvalından çıkmış, üvey baba şiddetine maruz kalmış bir çocuktur. Annesi son çare bir kâğıt toplayıcının çuvalına saklamıştır yavrusunu! Mehmet, Ali’yi tanıdıkça daha çok bağlanır; onu mutlu etmek için çabalamaya, kendi sorunlarını yok saymaya başlar. Az bir ömrü kaldığı öksürük krizlerinden anlaşılmaktır; ne var ki Mehmet her şeyi bir yana bırakıp çocukla çocuk olmuştur! Birlikte kâğıda çıkarlar, ona yüzme öğretir, sevinsin diye çalgılı çengili parti verip pasta mumu üfletir; adeta bu tanrı misafirinin varlığını, kendisine gelişini kutlar. Oysa Mehmet’in içi içini yemektedir. Çocuğu bir an önce annesine kavuşturmak niyetindedir ve Ali’nin para bulup annesini kurtarma fikrini benimser, parayı bulacağını söyler. Film de bu çerçevede ilerler.
Annesiz çocuklar söylemi kâğıt toplayıcıları gölgede bırakırken
Film kâğıt toplayıcıların varlığına eğilmekle birlikte yalın anlamıyla sorunlarını ele almak, sevilen deyişle yaşam pratiklerine “mercek tutmak” temelinde bir yaklaşım sergilemiyor. Elbette yarı belgesel tavrı bekliyor değiliz ama film boyunca karşımıza çıkan ve görünmez emekleriyle her daim ötekileştirilen geri dönüşüm işçileri fon olmayı aşıp anlatının odağına yerleşsin isterdik. Kâğıttan Hayatlar ise önceliğini annesiz kalmanın acılarına çevirerek dram malzemesini gerçeğin o malzemeye şekil verecek keskisinden uzak tutmayı yeğlemiş. Şaşırtıcı bir tercih sayılmaz. Sinemamızda toplumsal sorunlar daha evvel defalarca konuyu besleyen dolgu ögesi olarak kullanıldı. Ne ilk ne son! Bir kez daha jönümüzün dramına destek sunulmuş. Film söylemini annesizlik üzerine kuruyor, ana çatışmasını bu duygusal açlığa bina ediyor. Elbette aynı zamanda spekülatif bir nitelik de taşıyan, tüm kağıt toplayıcılara mal edilemeyecek türden bir duygusal açlığın öne çıkarılması bu insanların karşılaştıkları zorluklara etraflıca yaklaşma imkânını kısıtlıyor. Birkaç basit sahneyi hariç tutarsak kâğıt toplayıcıların toplum gözünde hiçleştirilmeleri, yok sayılmaları işlenmemiş, başka bir deyişle zülfü yare dokunulmamış. Doğrusu o birkaç sahnede de kör göze parmak bir anlayış benimsenmiş. Örneğin hastane aciline giden Mehmet’in sıra almadan tedavi edilmeyişi sırıtıyor. “Sağlık sistemimiz arşa çıktı” demeyeceğim de acil prosedürünün ivedi işlemesi beklenmez mi? Hepimizin yolu düşmüştür acile, tanık olmuşuzdur; acilde evrak işleri öncelenmez, hasta eğer zor durumdaysa ancak kabul edildikten sonra tedavinin devamı için zorunlu tutulur bu tür işler. Ha benzeri yaşanmamış mıdır? Şüphesiz yaşanmıştır! Fakat kâğıt toplayıcıların acilde sıra beklemeye gelinceye kadar hastaneye sıklıkla gidememek, sağlık hizmetine düzenli ulaşamamak gibi çok daha yakıcı ve kalıcı sorunları olduğuna inanıyorum.

Yeniden annesizlik açmazına dönersek Kâğıttan Hayatlar’ın bir travmaya dayandırıldığını görüyoruz. Mehmet’i terk eden annesi ruhunda onulmaz yaralar açmış. Bu haliyle kalsa, hani film anne vurgusunu salt Mehmet’in öyküsünde derinleştirse anlaşılır oysa annesizlik acısı, şefkat arayışı tüm kâğıt toplayıcılara mal edilerek bir çile ayinine dönüştürülmüş. Bu da meselenin sınıfsal boyutunun yabana atılmasına yol açıyor. Yinelemekte fayda var, kimse filmden sınıf propagandası beklemiyor fakat melodram çizgilerine sığma kaygısı anlatının inandırıcılığına darbe indirmiş, belirtmeden geçmeyelim.
Modern melodram, Kemalettin Tuğcu yüzeyselliği ve “duygular şelale” estetiği
90’ların sonunda televizyona uyarlanan Küçük Besleme, Üvey Baba, Mercan Kolye gibi ağlak öyküleriyle hatırladığımız Kemalettin Tuğcu diğer yandan Yeşilçam’a da hizmet etmiştir. Mesela Ayşecik onun eseridir. Kâğıttan Hayatlar bize Tuğcu’nun daima anne sevgisi aranan öykülerini anımsatıyor. Baş kahraman ebeveynlerini yitirmiştir, bu kırılma hayatını zindana çevirir. Bir talihsizlik yapışır yakasına; sokaklara düşer, insanlar sırt döner, tabi elinden tutanlar da eksik olmaz. İlahi güç ise garibi, düşkünü kollayıp adaletin terazisinde inisiyatif alır ve bir biçimde iyinin kazanması sağlanır. Kazanç bazen yalnız namusu korumak bazen çilesiz bir ölüme ulaşmak veya ölürken son sözleriyle aklanmaktır. Ulkay’ın filmi de ölüm ile aklanmayı, yıkanıp paklanmayı uygun görmüş. Mehmet elinde fotoğraf ile yığılıp kalıyor kaldırıma bir gece vakti. Son anlara dek elden bırakılmayan fotoğraf ve yağmur suyunun yere düşen fotoğrafı sürüklemesi modern melodramımızı taçlandırıyor!
Oyunculuklar ve “eskitilmiş” Ulusoy
Son olarak fakirlik aşısının filmde tutup tutmadığına değinmek istiyorum. Bu meseleyi de Ulusoy’un performansı ve filmin sanat yönetimi bağlamında değerlendirmek isabet olacaktır. Kâğıttan Hayatlar her ne kadar melodram çizgilerini olay örgüsüne siper etse dahi seyircinin günümüzde belli bir eleştirellik ve seçicilik kazanan şahin bakışlarından muaf tutulamaz! Öyle eskisi gibi açık hava sinemasında filme girenlere mendil vermekle yürümüyor gemi! Ticari filmlerin de bir adabı var ve tutarlılık, inandırıcılık gibi kıstaslar artık lüks değil ihtiyaç! Oyunculuklarla başlayalım. Ulusoy dışında dikkat çeken bir isim var mı? Çocuk oyuncu başarılı mı? Ersin Arıcı bitirim Gonzi rolünde güçlü bir performansa imza atarken başrolün yakın dostu rolünü kotarmış. Özellikle başka mıntıkanın toplayıcılarından kaçtığı sahnede uçup kaçarak, türlü figürler sergileyerek dram yüklü filme bir hareket kazandırıyor. Arıcı’nın Speedy Gonzales karakteri için filme neşe getiren denge unsuru diyebiliriz. Çocuk oyuncu Emir Ali Doğrul da başarılı… Mehmet Abisinin fotoğrafını yırttığı sahnede abartıya kaçsa dahi sahnenin bir parçası kalmayı başararak, oyunu iyi alarak duygunun seyirciye geçmesine katkı sunuyor. Bir çocuk için böylesi bir parlamayı canlandırmak kolay görünmesine karşın ciddi mesele. Doğrul sahnenin üstesinden gelmiş, bunu da film boyunca sürdürdüğü küçümen tarzını parçalayarak, gözleriyle hırçınlaşarak başarmış. Açıkçası Selen Öztürk‘ün oyunculuğunu biraz zayıf buldum fakat rolünün sınırlı olduğunu akılda tutalım. Bu rolde bu kadar olur!

Gelelim esas adama! Çağatay Ulusoy’un kâğıt toplayıcı kılığına sokulması bir anlamda yirmi yıl yaşlandırma makyajı kadar emek istiyor! Ulusoy sakal bırakmış. Kıvanç Tatlıtuğ da Ezel dizisindeki kısa rolünde psikopat Sekiz karakterini canlandırırken sakal bırakmıştı. Temiz yüzlü, manken kökenli oyuncularımız sakal bırakarak kompozisyonlarına destek sağlıyorlar. İşe yarıyor mu derseniz yarıyor, akmasa da damlıyor! Ulusoy’un hakkını yemeyelim, iyi bir iş koymuş ortaya. Ancak bazı tricklerden faydalandığını göz ardı edemeyiz. Zira Ulusoy sıradan bir kağıt toplayıcıyı canlandırmıyor; zaman zaman krize giren, can çekişen, ruh hali sallantılı bir rolde… Maddi-manevi gidip gelen bir karaktere bürünmüş. Takdir ederseniz ki böylesi bir karakter sokak adamı kimliğini baskılayacak vasıflar barındırıyor. Oyuncumuz bu rolü ise gayet becermiş, iyi bir jön olduğunu kanıtlamış. Yakında BluTv dizisi Yeşilçam‘da izleyeceğiz kendisini, merakla bekliyoruz.
Bindirilmiş Fakirlik, Seyr-i Suriçi, biraz Galata biraz Pera…
Sanat yönetimiyle yazıyı noktalayalım. Kâğıttan Hayatlar’da plastik bir yoksulluk dikkat çekiyor. “Bindirilmiş fakirlik” de diyebiliriz! Mekân olarak yoksul semtler öne çıkarılmış. Sokakları belki Eşkiya filminden hatırlarsınız. O filmde Cumali’nin vurulduğu yerde bu kez Mehmet balici çocuklara para veriyor. Zaten bu sokaklar eline analog makine alanın cumbalı ev, sümüğü akan çocuk kombini yakalamak için akın ettiği Balat-Fener’den… Çöpleri karıştırılan sokaklar içinse Cihangir seçilmiş. Yine Sirkeci yokuşlarından, Sultanhamam’dan sahneler Eminönü’nün meşhur hamallarını hatırlatıyor.

Hepsinin ötesinde ikilinin arabalarıyla geçtiği Galata Köprüsü ve Sarayburnu ikonik bir rol üstlenmiş. Bu iki nokta, “yolları, sınıfları kesişen İstanbul”un sembolleri adeta. Mekân seçimindeki hassasiyeti maalesef dekorda göremiyoruz. Mehmet’in tek başına bir binada oturması (arkadaşları bir katta sıkış tepiş yaşıyorlar) bu evde ilgi çekici aydınlatma ünitelerinin bulunması (abartmayayım, bir iki şık lamba işte) inandırıcılığı zedelemekle kalmayıp yoksulluğu plastik bir düzleme taşıyor. Yine de Kâğıttan Hayatlar Netflix’in vasat yerli dizileriyle kıyaslandığında kahramanlarımızın çöpten buldukları boş şişe gibi kalıyor! Hem çok ses çıkarıyor hem on liraya okuturuz!
*Facebook’ta dolaşırken Onur Keşaplı’nın bir gönderisine rastladım. Kuzeni Tuğçe Duysak’ın vefat ettiğini bildiriyordu. İsim tanıdık geldi. Keşaplı ayrıca kuzeniyle arkeoloji sohbetleri yaptığını da belirtiyordu. Kendisine sordum öğrendim, Tuğçe Duysak ile İÜ-Klasik Arkeoloji bölümünde aynı sınıftaydık. Ben pek dost canlısı olmadığımdan sınıfın geri kalanı gibi onunla da samimiyetimiz gelişmemişti ancak hatırladığım kadarıyla güler yüzlü, içten bir insandı. Bir de kesin denk gelmişizdir, kopya almış, vermişizdir! Öğrenciliğin olmazsa olmazı! Ne denir… Genç gitmiş, yattığı yer incitmesin…
Haydar Ali Albayrak








