Kâğıttan Hayatlar: Modern Melodram

 Tuğçe Duysak’ın anısına*

Senaryosunu Ercan Mehmet Erdem‘in kaleme aldığı, yönetmenliğini ise gişe filmlerindeki başarısıyla tanınan Can Ulkay‘ın üstlendiği Kâğıttan Hayatlar Netflix platformunda yayınlandı. Daha önce Mücadele Çıkmazı adıyla duyurulan, Çağatay Ulusoy, Ersin Arıcı ve çocuk oyuncu Emir Ali Doğrul‘un başrolleri paylaşırken Turgay Tanülkü gibi deneyimli isimlerin yer aldığı film kağıt toplayıcıların çileli yaşamına eğiliyor.

… Dedik ama gerçekten öyle mi? Bu sorunun cevabını kendimce yanıtlamaya çalışacağım fakat öncelikle Kâğıttan Hayatlar’ın cesaretine şapka çıkarmak istiyorum! Doğrusu ne İsa’ya ne Musa’ya yaranacak bir filmle karşı karşıyayız ve belli ki Netflix bu ihtimali göze alarak sıvamış kolları. Çağatay Ulusoy’dan kağıt toplayıcı çizmek nereden bakarsanız bakın evvela yürek ister! Temiz yüzüyle hafızalara kazınan, boyu posuyla dikkat çeken yakışıklı oyuncumuza “öl, yeniden diril” demek daha gerçekçi! Öte yandan kariyeri boyunca en fazla fakir mahalleden gelmiş genci canlandıran Ulusoy için de bir çeşit “Kıvanç Tatlıtuğ sınavı” anlamı taşıyor soyunduğu rol. Tatlıtuğ nasıl bıçkın delikanlı rolleriyle temiz yüzünü bir nebze unutturabildiyse Ulusoy’a da aynı rota çiziliyor, elbet aynı sonuç umuluyor. Yine değineceğiz, biz şimdi filme ve esas meselesine geçelim.

Sarayburnu’nda yüzme öğrenen yoksullar… Mine Kırıkkanat’a haber verin! Eriğe dalan var, denize donla giren var!

Normalde spoiler vermemeye özen gösteren biri değilim, spoiler endişesinin yazarı biçtiğini hatta daha ileri gidersem yazıyı katlettiğini, eseri inceleme olanağını büsbütün ortadan kaldırdığını düşünüyorum fakat Kâğıttan Hayatlar’a sürpriz sonu nedeniyle ayrıcalık tanıyacak, öykünün gidişatını baştan sona aktarmayacağım. Aktarabileceğim kadarı ise şöyle. Böbrek nakli için sıra bekleyen, durumu giderek ağırlaşan, artık kan işemeye başlayan Mehmet geçimini kâğıt (plastik, cam, kumaş vb. her türlü katı atık) toplayarak sağlamaktadır. İş arkadaşlarıyla yoksul bir mahalleyi mesken tutan Mehmet (Çağatay Ulusoy) herkese iyi davranan, sıcak kanlı, yardımsever bir gençtir. Arkadaşları da onu sevip sayar, el üstünde tutarlar, dahası ameliyatı için para biriktirmesine yardım ederler. Balici çocukları, transseksüelleri, kâğıt toplayan siyahileri, mahallenin Tahsin Abi (Turgay Tanülkü)’si ve sırdaşı, canı ciğeri Gonzi (Ersin Arıcı)’si ile alabildiğine samimi çevresinde, kendi yağında kavrulup gitmektedir Mehmet. Nedir ki bir gün Ali (Emir Ali Doğrul) ile tanışır ve hayatı alt üst olur. Ali Gonzi’nin çuvalından çıkmış, üvey baba şiddetine maruz kalmış bir çocuktur. Annesi son çare bir kâğıt toplayıcının çuvalına saklamıştır yavrusunu! Mehmet, Ali’yi tanıdıkça daha çok bağlanır; onu mutlu etmek için çabalamaya, kendi sorunlarını yok saymaya başlar. Az bir ömrü kaldığı öksürük krizlerinden anlaşılmaktır; ne var ki Mehmet her şeyi bir yana bırakıp çocukla çocuk olmuştur! Birlikte kâğıda çıkarlar, ona yüzme öğretir, sevinsin diye çalgılı çengili parti verip pasta mumu üfletir; adeta bu tanrı misafirinin varlığını, kendisine gelişini kutlar. Oysa Mehmet’in içi içini yemektedir. Çocuğu bir an önce annesine kavuşturmak niyetindedir ve Ali’nin para bulup annesini kurtarma fikrini benimser, parayı bulacağını söyler. Film de bu çerçevede ilerler.

Annesiz çocuklar söylemi kâğıt toplayıcıları gölgede bırakırken

Film kâğıt toplayıcıların varlığına eğilmekle birlikte yalın anlamıyla sorunlarını ele almak, sevilen deyişle yaşam pratiklerine “mercek tutmak” temelinde bir yaklaşım sergilemiyor. Elbette yarı belgesel tavrı bekliyor değiliz ama film boyunca karşımıza çıkan ve görünmez emekleriyle her daim ötekileştirilen geri dönüşüm işçileri fon olmayı aşıp anlatının odağına yerleşsin isterdik. Kâğıttan Hayatlar ise önceliğini annesiz kalmanın acılarına çevirerek dram malzemesini gerçeğin o malzemeye şekil verecek keskisinden uzak tutmayı yeğlemiş. Şaşırtıcı bir tercih sayılmaz. Sinemamızda toplumsal sorunlar daha evvel defalarca konuyu besleyen dolgu ögesi olarak kullanıldı. Ne ilk ne son! Bir kez daha jönümüzün dramına destek sunulmuş. Film söylemini annesizlik üzerine kuruyor, ana çatışmasını bu duygusal açlığa bina ediyor. Elbette aynı zamanda spekülatif bir nitelik de taşıyan, tüm kağıt toplayıcılara mal edilemeyecek türden bir duygusal açlığın öne çıkarılması bu insanların karşılaştıkları zorluklara etraflıca yaklaşma imkânını kısıtlıyor. Birkaç basit sahneyi hariç tutarsak kâğıt toplayıcıların toplum gözünde hiçleştirilmeleri, yok sayılmaları işlenmemiş, başka bir deyişle zülfü yare dokunulmamış. Doğrusu o birkaç sahnede de kör göze parmak bir anlayış benimsenmiş. Örneğin hastane aciline giden Mehmet’in sıra almadan tedavi edilmeyişi sırıtıyor. “Sağlık sistemimiz arşa çıktı” demeyeceğim de acil prosedürünün ivedi işlemesi beklenmez mi? Hepimizin yolu düşmüştür acile, tanık olmuşuzdur; acilde evrak işleri öncelenmez, hasta eğer zor durumdaysa ancak kabul edildikten sonra tedavinin devamı için zorunlu tutulur bu tür işler. Ha benzeri yaşanmamış mıdır? Şüphesiz yaşanmıştır! Fakat kâğıt toplayıcıların acilde sıra beklemeye gelinceye kadar hastaneye sıklıkla gidememek, sağlık hizmetine düzenli ulaşamamak gibi çok daha yakıcı ve kalıcı sorunları olduğuna inanıyorum.

Mehmet sokak çocuklarına para veriyor ve bali almamalarını tembihliyor. Kendisi de biliyor, alacaklar. “Ah bu hayat çekilmez bu bali çekilmese” kafasında bu tatlı canavarlar!

Yeniden annesizlik açmazına dönersek Kâğıttan Hayatlar’ın bir travmaya dayandırıldığını görüyoruz. Mehmet’i terk eden annesi ruhunda onulmaz yaralar açmış. Bu haliyle kalsa, hani film anne vurgusunu salt Mehmet’in öyküsünde derinleştirse anlaşılır oysa annesizlik acısı, şefkat arayışı tüm kâğıt toplayıcılara mal edilerek bir çile ayinine dönüştürülmüş. Bu da meselenin sınıfsal boyutunun yabana atılmasına yol açıyor. Yinelemekte fayda var, kimse filmden sınıf propagandası beklemiyor fakat melodram çizgilerine sığma kaygısı anlatının inandırıcılığına darbe indirmiş, belirtmeden geçmeyelim.

Modern melodram, Kemalettin Tuğcu yüzeyselliği ve “duygular şelale” estetiği

90’ların sonunda televizyona uyarlanan Küçük Besleme, Üvey Baba, Mercan Kolye gibi ağlak öyküleriyle hatırladığımız Kemalettin Tuğcu diğer yandan Yeşilçam’a da hizmet etmiştir. Mesela Ayşecik onun eseridir. Kâğıttan Hayatlar bize Tuğcu’nun daima anne sevgisi aranan öykülerini anımsatıyor. Baş kahraman ebeveynlerini yitirmiştir, bu kırılma hayatını zindana çevirir. Bir talihsizlik yapışır yakasına; sokaklara düşer, insanlar sırt döner, tabi elinden tutanlar da eksik olmaz. İlahi güç ise garibi, düşkünü kollayıp adaletin terazisinde inisiyatif alır ve bir biçimde iyinin kazanması sağlanır. Kazanç bazen yalnız namusu korumak bazen çilesiz bir ölüme ulaşmak veya ölürken son sözleriyle aklanmaktır. Ulkay’ın filmi de ölüm ile aklanmayı, yıkanıp paklanmayı uygun görmüş. Mehmet elinde fotoğraf ile yığılıp kalıyor kaldırıma bir gece vakti. Son anlara dek elden bırakılmayan fotoğraf ve yağmur suyunun yere düşen fotoğrafı sürüklemesi modern melodramımızı taçlandırıyor!

Oyunculuklar ve “eskitilmiş” Ulusoy

Son olarak fakirlik aşısının filmde tutup tutmadığına değinmek istiyorum. Bu meseleyi de Ulusoy’un performansı ve filmin sanat yönetimi bağlamında değerlendirmek isabet olacaktır. Kâğıttan Hayatlar her ne kadar melodram çizgilerini olay örgüsüne siper etse dahi seyircinin günümüzde belli bir eleştirellik ve seçicilik kazanan şahin bakışlarından muaf tutulamaz! Öyle eskisi gibi açık hava sinemasında filme girenlere mendil vermekle yürümüyor gemi! Ticari filmlerin de bir adabı var ve tutarlılık, inandırıcılık gibi kıstaslar artık lüks değil ihtiyaç! Oyunculuklarla başlayalım. Ulusoy dışında dikkat çeken bir isim var mı? Çocuk oyuncu başarılı mı? Ersin Arıcı bitirim Gonzi rolünde güçlü bir performansa imza atarken başrolün yakın dostu rolünü kotarmış. Özellikle başka mıntıkanın toplayıcılarından kaçtığı sahnede uçup kaçarak, türlü figürler sergileyerek dram yüklü filme bir hareket kazandırıyor. Arıcı’nın Speedy Gonzales karakteri için filme neşe getiren denge unsuru diyebiliriz. Çocuk oyuncu Emir Ali Doğrul da başarılı… Mehmet Abisinin fotoğrafını yırttığı sahnede abartıya kaçsa dahi sahnenin bir parçası kalmayı başararak, oyunu iyi alarak duygunun seyirciye geçmesine katkı sunuyor. Bir çocuk için böylesi bir parlamayı canlandırmak kolay görünmesine karşın ciddi mesele. Doğrul sahnenin üstesinden gelmiş, bunu da film boyunca sürdürdüğü küçümen tarzını parçalayarak, gözleriyle hırçınlaşarak başarmış. Açıkçası Selen Öztürk‘ün oyunculuğunu biraz zayıf buldum fakat rolünün sınırlı olduğunu akılda tutalım. Bu rolde bu kadar olur!

Mehmet ve Ali Fener’in yokuşlarında kaptırmış koşuyorlar

Gelelim esas adama! Çağatay Ulusoy’un kâğıt toplayıcı kılığına sokulması bir anlamda yirmi yıl yaşlandırma makyajı kadar emek istiyor! Ulusoy sakal bırakmış. Kıvanç Tatlıtuğ da Ezel dizisindeki kısa rolünde psikopat Sekiz karakterini canlandırırken sakal bırakmıştı. Temiz yüzlü, manken kökenli oyuncularımız sakal bırakarak kompozisyonlarına destek sağlıyorlar. İşe yarıyor mu derseniz yarıyor, akmasa da damlıyor! Ulusoy’un hakkını yemeyelim, iyi bir iş koymuş ortaya. Ancak bazı tricklerden faydalandığını göz ardı edemeyiz. Zira Ulusoy sıradan bir kağıt toplayıcıyı canlandırmıyor; zaman zaman krize giren, can çekişen, ruh hali sallantılı bir rolde… Maddi-manevi gidip gelen bir karaktere bürünmüş. Takdir ederseniz ki böylesi bir karakter sokak adamı kimliğini baskılayacak vasıflar barındırıyor. Oyuncumuz bu rolü ise gayet becermiş, iyi bir jön olduğunu kanıtlamış. Yakında BluTv dizisi Yeşilçam‘da izleyeceğiz kendisini, merakla bekliyoruz.

Bindirilmiş Fakirlik, Seyr-i Suriçi, biraz Galata biraz Pera…

Sanat yönetimiyle yazıyı noktalayalım. Kâğıttan Hayatlar’da plastik bir yoksulluk dikkat çekiyor. “Bindirilmiş fakirlik” de diyebiliriz! Mekân olarak yoksul semtler öne çıkarılmış. Sokakları belki Eşkiya filminden hatırlarsınız. O filmde Cumali’nin vurulduğu yerde bu kez Mehmet balici çocuklara para veriyor. Zaten bu sokaklar eline analog makine alanın cumbalı ev, sümüğü akan çocuk kombini yakalamak için akın ettiği Balat-Fener’den… Çöpleri karıştırılan sokaklar içinse Cihangir seçilmiş. Yine Sirkeci yokuşlarından, Sultanhamam’dan sahneler Eminönü’nün meşhur hamallarını hatırlatıyor.

Eminönü Sultanhamam’da hamamcılar heykeli… Dünün yük taşıyanları bugünün çöp ayıklayanları… Yoksulluk ve yoksulu dışlayan şehir ise hep aynı…

Hepsinin ötesinde ikilinin arabalarıyla geçtiği Galata Köprüsü ve Sarayburnu ikonik bir rol üstlenmiş. Bu iki nokta, “yolları, sınıfları kesişen İstanbul”un sembolleri adeta. Mekân seçimindeki hassasiyeti maalesef dekorda göremiyoruz. Mehmet’in tek başına bir binada oturması (arkadaşları bir katta sıkış tepiş yaşıyorlar) bu evde ilgi çekici aydınlatma ünitelerinin bulunması (abartmayayım, bir iki şık lamba işte) inandırıcılığı zedelemekle kalmayıp yoksulluğu plastik bir düzleme taşıyor.  Yine de Kâğıttan Hayatlar Netflix’in vasat yerli dizileriyle kıyaslandığında kahramanlarımızın çöpten buldukları boş şişe gibi kalıyor! Hem çok ses çıkarıyor hem on liraya okuturuz!

*Facebook’ta dolaşırken Onur Keşaplı’nın bir gönderisine rastladım. Kuzeni Tuğçe Duysak’ın vefat ettiğini bildiriyordu. İsim tanıdık geldi. Keşaplı ayrıca kuzeniyle arkeoloji sohbetleri yaptığını da belirtiyordu. Kendisine sordum öğrendim, Tuğçe Duysak ile İÜ-Klasik Arkeoloji bölümünde aynı sınıftaydık. Ben pek dost canlısı olmadığımdan sınıfın geri kalanı gibi onunla da samimiyetimiz gelişmemişti ancak hatırladığım kadarıyla güler yüzlü, içten bir insandı. Bir de kesin denk gelmişizdir, kopya almış, vermişizdir! Öğrenciliğin olmazsa olmazı! Ne denir… Genç gitmiş, yattığı yer incitmesin…

Haydar Ali Albayrak

Kitabist Manifesto: Yaratıcı Yazarlar ve Yaratılan Yazarlar

Ubeydullah Günel üçüncü kitabını (Kitaplar Prangalar Özgürlükler) çıkardı bile bense hâlâ Kitabist Manifesto‘yu yazıyorum! Doğrusu eşeğimi Niğde’ye sürmem beklenirdi ama yok dedim, Bor’da kalayım nasılsa Bor’un kitap fuarları hiç değişmiyor! 

“Yaratıcı yazarlık”, yaratılan yazarlara karşı ya da Enver Alim Boy‘un önlenemez yükselişi ve öngörülebilir düşüşü

Böyle bir girişi Günel’in kitabına borçluyuz aslında. Günel bir yayıncı, kitabevi emekçisi ve bu kimliği kitabının adına dek işliyor; öte yandan Günel edebiyat nehrinin ticaret denizine döküldüğü yer olan kitap fuarlarını öykülerinde sıklıkla mekân namına kullanıyor. Kitabist Manifesto hakkında yazmak sahiden de iç içe geçen iki kimliği ayıracak bir maharet istiyor. Yazar nerede nesne nerede özne yahut nereye kadar kuruyor nereden sonra çıplak gözlemlerini paylaşıyor tüm bunları kestirebilmek gerekiyor. Neden derseniz Günel’in kitabı bu ayrıma dikkat edenler için daha bir anlam, bir lezzet kazanıyor da ondan! Bu yolları onun gibi yürümüş olanlar, yayıncılığın kulisine, kitap satıcılığının mutfağına dair az biraz bilgi sahibi olanlar öyküleri başka bir iştahla belki tam aksine sektörel bir körlük ile mesleki deformasyon dedikleri o lanetin etkisi altında okuyor. Bir cenaha yoğunlaşan ve bu yönüyle tematik bir vasfa bürünen Manifesto bir hayalet öyküsüyle açılıyor. Günel burada yine bir “bestseller eser” olan Komünist Manifesto‘ya selam yollamış belli ki! Zaten kitabın ilk bölümü bir bestseller yazarın doğuşunu, yükselişini ve hazin sonunu ele alıyor. Bir kitap fuarında başlayıp cezaevinde biten öyküde kudretli bir yayınevinin ünlü yazarı Yunus Uçar bir fuar emekçisini (hani fuarlarda kodaman yayınevlerinin tek tip kıyafet giydirip üst başlarını bile sağıp kurumsallık tasladığı emekçilerden söz ediliyor) gözüne kestiriyor ve ondan birlikte söyleşiye katılacakları bir yazarın yerine geçmesini, söyleşiden sonra ise yine onun yerine okurlarla buluşup imza atmasını istiyor. Bir bakıma sahtekarlığına ortak arıyor. Emekçi başta ahlaki sebepler ve kişisel kaygılar ileri sürerek itiraz etse dahi bir süre sonra artık yazarlığın büyüsüne mi yeniliyor yoksa marketlerde kürdan takılı sucuk ikram etmek gibi geçici işlerin manasızlığıyla ile hiç yoktan bir imza kazanmanın getirisini mi kıyaslıyor bilinmez, kabul ediyor teklifi. Öykünün geri kalanına girmeyeceğim ancak bu yazarın hali hazırda birçok sahte imza kullanarak kitaplar yazmasının okuru pek ikna etmediğini söylemek lazım. İster istemez şunu merak ediyoruz: Bu uyanık yazar günü-saati çakışan bir söyleşi için kendine yeni bir kurban buldu, tamam ama daha önce bu türden sorunları nasıl hallediyordu veya diğer kurbanların başına neler geldi? Üstelik burada kurbanın yalnızca mevzu bahis emekçi olduğunu da öne süremeyiz. Asıl kurban, Yunus Uçar adlı yazara körü körüne inanan, aldatılan okurlar değil midir? Zaten Günel, kimliklerin, rollerin iç içe geçtiği, göndermelerin adresini şaşırabildiği bu “postmodern”, ağızda “kafkaesk bir tat” bırakan eserinde edebiyat dünyasını külliyen hedef alıyor! Örneğin şu satırlarda yazar kurmaca ile gerçeği birbirine kenetliyor: “Benim bu yaşanılanları biliyormuş da ilginç bir karakter yaratabilmem için bile isteye bana yardım ediyormuş gibi” (s.24). Okuru zihinsel antrenmana teşvik eden şu tekerlemevari satırlar da dikkat çekiyor: “Kitabım demişken… İlk kitabımı kendimden habersiz yazdım. Daha doğrusu ilk kitabımın yazıldığından habersizdim. Aslı aranırsa, ilk kitabımı ben yazmadım; yazmış bulundum ya da yazılmış buldum” (s.18-19). Bu arada Kafkaesk, post modern falan derken şaka yaptım elbette, Günel anlamıştır şaka yaptığımı ama yazıyı okuyanlar yanlış anlasın istemem! Ne de olsa tırnak işaretine güven olmaz! Hayır canım, tırnak işaretine güveniyorum, içine attıklarına güvenmiyorum! 

Ubeydullah Günel’in edebiyat eleştirilerini derlediği “Kitaplar Prangalar Özgürlükler” adlı bir kitabı daha yayımlandı

Eh, şakalarımızı, komikliklerimizi yaptığımıza göre ilk bölümdeki öyküyü biraz daha irdeleyelim derim. Günel zengin bir malzemeyi üstelik bu malzemenin tam da harmanlanacağı bir mekândan, kitabın adeta harman olduğu bir yerden yorumlamış; “keşke daha detaylı işleseydi” dedirtiyor. Bu malzemeden bir kısa roman çıkarıp nüktedan üslubunu koruyabilirdi. O şöyle bir değinip geçmeyi yeğlemiş, hal böyle olunca meselenin çarpıcı aktarılmak uğruna kısmen karikatürize edildiğini görüyoruz. Günel öyküde gözlemlerine yer veriyor. Fuardaki kısır, yaprak sarma stantları, kedi besleyen tonton amcalar, bozacı ve şıracı kılığına girerek birbirini ağırlayan menopoz ve andropoz yazarlar kategorisi, çığlık kıyamet etrafı toz dumana katan ergenler ve buna benzer nice ayrıntı öykünün çeşitli yerlerine serpiştirilmiş fakat özellikle bir tasvir bu gözlemlerin yavan kalmadığını ortaya koyuyor. Günel çok satan yazar Yunus Uçar’dan söz ederken şu ifadelere başvuruyor: “Yanına gelen her insana içtenlikle yaklaşıyor, diğer hayranlarını da çok bekletmemek için elinden geldiği kadar az sözcük kullanarak konuşuyor, yeni hayranını bekliyordu. Her bir okuruna kitap imzalama süresi içine sığacak kadar seçtiği sözcüklerde bir ustalık, bir matematik hesabı olduğunu hissetmiştim. Sanki herkese aynı saniyeyi ayırıyordu” (s.20). Gerçek yaşamdan ödünç alınan bir sahneyi gayet iyi betimliyor Günel ve okurun yazar ile bağ kurmayı umduğu o kısacık anlarda bir samimiyetin yakalanmayacağını kibarca yüze vuran yazar davranışını yaşatıyor bize. Ne denir! Herkese ayrılan saniyeler, ortak bir hesapta birikiyor olmalı! Karikatürize kısma dönersek iki şey dikkatimi çekti. Günel’in sahte yazarı, taklit edebilmek için internetten gerçek bir yazarın katıldığı söyleşiyi izliyor ve orada yazar kendisine soru soran okura “o sizin okumlamanız” diyor. Bu “okumlama” tabirinin en pespaye edebiyat çevrelerinde dahi kullanıldığını düşünmüyorum yahut kullanıldığına inanmak istemiyorum. Kimbilir! Dikkatimi çeken diğer meseleyse kitap eki yazarının uyduruk yazarımıza dizdiği övgüler oldu. Burada da en ticari ek yazarlarının, tanıtıcılarının dahi böylesine çirkin (magazinel ve esrik) bir dil kullanacaklarını zannetmiyorum. Günel günümüzde eleştiri kültürünün ortadan kalkmasını sert bir biçimde vurgulamış ve kitap eki yazarını katıksız reklamcıya dönüştürmüş. Tutumunda haklılık payı var, çoğu ek yazarı bu tarza yakın içerikler üretiyor fakat dediğim gibi biraz abartı buldum. Gerçi eleştiri meselesi çok su götürür. Gerçek eleştiri nasıl olmalıdır? “Eleştiri taraf tutmamalı” diyenlerin karşısına nasıl dikilmeliyiz? (siz dikilmeyebilirsiniz tabi, size kalmış) Yapıcı mı yıkıcı mı? Kanlı mı kansız mı? Uzun mu uzun bir tartışma konusu… Ucundan kıyısından girip başıma bela almayacağım fakat nedir ki reklam, tanıtma metni meselesini çağımıza daraltamayız. Frankfurt okulunun önemli temsilcilerinden Walter Benjamin (1892-1940) “Bu Saha Kiralıktır” başlığı attığı denemesinde şöyle diyor: “Çılgındır, eleştirinin düşüşünden yakınan. Çünkü saati çoktan dolmuştur eleştirinin. Uygun bir mesafenin işidir o. Vatanı bakışaçılarının ve görüntülerin önemli, bir nokta-i nazar edinmenin henüz mümkün olduğu bir dünyadır” Ve şöyle devam ediyor Benjamin: “Önyargısızlık”, “tarafsız bakış”, o işten kesinkes sorumlu olmayışın safdilce birer ifadesi değilse, yalan olmuştur. Bugün nesnelerin kalbine işleyen en özlü bakış pazar ekonomisinin reklam bakışıdır.“* Benjamin 20. Yüzyılın ilk üçte birlik kesitinden böyle bildirirken reklamın eleştiriyi ezip geçtiği koşulları yorumluyor. Günel’in doğrusu bu ilk öyküde edebiyat dünyasına ait tüm sorunları masaya yatırdığını ve masada artık yer kalmadığını söyleyebiliriz. Yazar ilk öyküde öte yandan gençlerin ve artık giderek çocukların kitap sevgisi kazandıkları fuar kültürünü işleyerek yazarlık mitolojisini içeriden yıkmaya niyetlenmiş. Kitap satmanın ve yazmanın ayrımını işaretlerken aslında her iki eylemde de gerçek kişilerin hayaletlere teslim olduğunu ilan etmiş. Tekrarlayayım, yazar keşke bu bölümden, örneğin polisiye bir roman devşirseydi! Ne hoş olurdu doğrusu!

Günel Kitabist Manifesto’da yazın ve yayın dünyasının tüm aşamalarından edindiği tecrübeleri ortaya koyuyor. Yayıncı, Kitapçı ve elbette yazar!

Öyküsü yayınlanmayan kitapçılar, müşterileşen okurlar… Ah o perakende dünyası!

Yine üç alt başlığa ayırıp konu bütünlüğüne ve ana karakterlere riayet ederek yazdığı ikinci öyküsünde Günel bu kez bir kitapçının yaşamından kesitler işlemiş. ‘Esirgeyen ve bağışlayan Atıfet’in kızıllığıyla” adlı öyküsünü kitapçının gönül maceraları, dönemin siyasal atmosferinin bir kitap mağazası üzerindeki yansımalarıyla zenginleştirmeye çalışmış. Aşkın ve siyasi olayların desteğiyle sektörün bir nebze dışına çıkan Günel bu ikinci öyküsünde fuarlardan (ticaretin pik noktasından) şehir merkezlerine, AVM dükkânlarına yöneltmiş anlatısını. Bir zincir kitabevi bölge müdürünün (Sezgin Kültürlü) sektör sorunlarının tartışıldığı bir toplantıdaki konuşmasıyla zincirin bir halkasında (bir perakende kitap satış mağazasında) yaşananları birbirine koşut işleyen Günel öyküsünün ilk alt başlığını kahramanın neden işten atıldığını açıklayarak bitiriyor. Yazarın gözlem yeteneğine bir kez daha tanık oluyoruz. Yaşanması muhtemel diyalogları, müşteri profillerini başarıyla aktarıyor Günel; kuşkusuz yine abarttığı noktalar bulunuyor ancak ilk bölüme nazaran daha derli toplu bir anlatı tutturduğunu söylemeliyiz. Yazar bu öyküde de nokta atışı bir gözlem kaleme almış: “AVM kitapçısında bir rafın önünde kitap arıyorken, henüz kitaplarla çok haşır neşir olmamışken yanınızda bir çalışan bitiverir. İşte burada aranıza son teknoloji ürünü bir bilgisayar girerek, zaten gerçekleşmesi pek olası olmayan iletişimi “var” ya da “yok” sözcüğüyle bitiriverir” (s.46). Günel artık yadırgamadığımız, dahası bir parçası haline geldiğimiz ruhsuzluğu, ticari kaygıların okuma alışkanlığı üzerine düşürdüğü gölgeyi özetlemek istemiş bu satırlarda. İkinci öyküdeki esas meselenin ise “kitapçılık” olduğunu düşünüyorum. Kitapçılık… Evet, böyle bir meslek var sahiden! Bir dönem ben de bir zincir kitapçıda çalıştım ve böyle bir mesleğin yaratılmak, uydurulmak istendiğini kendi gözlerimle gördüm! Günel de sanırım (benim aksine) bu mesleğin varlığını tanıyor. Kitapçı nedir? İşte entelektüel olur, müşteriyle iletişimi kuvvetlidir, ona uygun kitaplar önerir. Aslında kitapçı denen şey kabaca daha çok kitap satabilmek için ağzı laf yapan, ticari manevra yeteneğiyle donanmış işçidir ve zannedildiği gibi diğer bir deyişle kastedildiği anlamda nitelik sahibi falan değildir. Nitelikli kitapçılar illa vardır; okuyan eden, tek derdi bir şeyler pazarlamak olmayan… Ancak bunlar parmak hesabına değil denizde damla hesabına tabidir, sözüme inanın! Buradaki mağaza yönetici Vedat Bey ise bilhassa ilgimi çekti. Zamanında mağaza yöneticim ile ufak tefek sorunlar yaşamıştım ama bu sorunlarda tek sorumluluğu karşı tarafa yıkmayacağım elbette. Günel’in öyküsünde ise bir mağazada yaşanabilecek hırsızlık, siyasi örgüt tehdidi gibi marjinal örnekler göze çarpıyor. Mağazalarda hırsızlığın, tehdidin bu denli yaygın olduğunu söylenemez ama ayak kaydırmanın, üç kâğıdın, “gücü yeten yetene” anlayışının hâkimiyetinden kesinlikle dem vurabiliriz. Dışarıdan bakıldığında “bu sektörde olmasın bari” diyorsunuz yahut Atıfet Hanım gibi kitapçının oyuncak satmasına isyan edebiliyorsunuz (ki kitaptaki tepki binde bir rastlanacak boyutta) fakat kazın ayağı pek öyle değil! Kasayı soyan Çelik karakteri nasıl bir ayak oyunu ve örtbas neticesinde terfi ediyorsa bu sektördeki yükseliş ve alçalışlar da tamamen kapitalist iş yaşamının düzenine tabi… Kitapçılarda da sömürü var, kitapçılarda da desise düzen var… Oysa Günel’in öyküsünde bu koşulların neden hiç sorgulanmadığını kavrayabiliyoruz. “Okurların müşterileşmesi” en yakıcı sorun ve mağazaya adımlarını attıkları anda en yazar-çizerleri de dahil olmak üzere onların entelektüel kimlikleriyle karşılaşma şansını yitiriyoruz. Onlar artık indirim kovalayan, pazarlık yapan müşterilerdir! Bunu kabullenmek gerekiyor. Günel kitapçı karakterini çalıştığı mağazadan kovdurup ona bir dükkân açtırıyor. Bir mağaza emekçisinin -mağaza müdürleri de dâhil- bu olanağa genç denebilecek bir yaşta erişmesi (öyküde kitapçının 15 yıldır bu meslekte olduğuna değiniliyor) mümkün gözükmüyor. Miras kalacak, piyango vuracak orası başka… Hem o koşullarda bile daha kârlı yatırım imkânları dururken neden kitapçı açsınlar, ayrı bir merak konusu! Diğer bir ayrıntı yazarın bu öyküde de sanatçı ile satıcının gerilimine yer ayırması… Kitapçı mağazadan kovulmadan evvel bir dergide öyküsü yayınlanmadığı için küçük çaplı bir sinir krizi geçirirken olduğu yere çöküp ağlıyor. Bu krizi birçok olay tetiklese dahi son kertede öykünün yayımlanmayışı öne çıkıyor. Bir yazarın kitapçılık yapması güç, bunu bizzat yaşadım. Kitabevinde çalıştığım sıra (ilk ve tek) kitabım yayınlanmıştı, kitabım bir köşede mahzun dururken ben çok satan abuk sabuk kitapların başında dolaşıyor, hizadan çıkmışları hizaya sokuyor, etrafa gelişigüzel atılmışları ait oldukları yere diziyordum. Eh, bu koşullarda bizim kitapçımızın sinirleri boşalmasın da kimin boşalsın! Öyküdeki teknik kusurlara gelirsek evvela karakterlerin karıştırılmaya müsait bir kalabalık halinde sahne aldığını söyleyebiliriz. Kitapçının sinir krizi geçirdiği bölümde müşteriler, mağaza çalışanları ardı ardına sahne alınca birbirlerine giriyorlar. Mesela Ali karakteri… Anladığım kadarıyla mağaza çalışanı ama Ali’nin ansızın karşımıza çıkması küçük de olsa sorun yaratabiliyor. Ayrıca o bölümde, öykünün yayımlanıp yayımlamadığını anlamak da güç. Ali iş arkadaşlarına kitapçı’nın öyküsü yayımlanmadığı için ağladığını söylese bile kitapçı açıkça ifade etmiyor derdini, çevresine etmediği gibi anlatıda da belirgin kılınmamış burası. Bu öyküde birtakım anlatım bozuklukları da mevcut… Mesela bir yerde, mağaza müdürü Vedat, kitapçı’ya “kitapçılık dersi” verirken “işimiz gücümüz kitap satmak!” diyor (s.51). “İşimiz gücümüz” ikilemesinin kullanımı anlatımı yormuş, ‘gücümüz’ vurgusu fazla kaçmış. Gündelik konuşma dilinde, cümle içinde “işim gücüm yok…” yahut “işsiz güçsüz…” örnekleri sık kullanılsa da “işimiz gücümüz” kulak tırmalıyor. Yine kitabevinin insan kaynakları departmanında çalışan Fulya telefonda “aklınıza başka herhangi bir şey gelmesin” diyor (s.57). Başka ve herhangi sözcüklerinin bir arada, üstelik yan yana kullanılması bir önceki örneğe benzer şekilde ifadeyi ağırlaştırmış, ikisinden biri anlamı karşılayabilirdi. Aman efendim, “bu kadar kusur kadı kızında da olur” deyip son bölüme geçelim!

Adana çık aradan! Suriçi sen kal tarihim! 

Günel “Bütün Kitapçı Öyküleri, Birleşin” üst başlığı taşıyan son bölümde sahadan çeşitli tecrübeler yansıtıyor. Kahramanlarını satış danışmanları, okul okul gezip kitap pazarlayanlar ve her yaştan yazarlık sancısı çeken kişiler arasından seçiyor. Bölümün ilk iki öyküsü eseri, o ana kadarki kasvetli havayı dağıtıp eğlenceli bir düzleme taşıyor nedir ki son iki öyküde yeniden karanlığa dönüyoruz. Esasında bahsi açılmışken Günel’in öykülerine egemen duyguya değinebiliriz. Günel bir yalnızlığı tarif ediyor ve bu yalnızlığı karakterlerine indirgemek doğru olmaz, öykülerdeki yalnızlık kitap okuma ısrarının olumsuz etmenler karşısında sürdürülebilmesine dayanıyor. Günel’in karakterleri her şeye rağmen kirlenmemeye özen gösteriyor. İlk öyküde bile kirlenen karakteri öldürerek kitap okumanın güzelliğine dair inancını koruyor yazarımız. Açıkçası “kitap okumanın güzelliğini” salt haliyle ele alıyor ve tüm bu zorlukları, kiri pası o güzelliğin çehresini bozacak meseleler biçiminde değerlendiriyor. Yer yer iyi ve kötünün bir aradalığını hatırlatsa dahi genel hatlarıyla okumanın uhrevi tarafında kalmaya niyetli görünüyor. Dolayısıyla Günel’in karakterleri bir savaş veriyorlar ve belki kendileri bile verdikleri savaşın farkında değiller. İffetini korumaya çalışan kitapçı, eserini büyük heveslerle bastırmaya gayret eden öğretmen, kitap okuduğu için her türlü hakarete ve yanlış anlaşılmaya maruz kalan genç, çevrilen dolaplardan bihaber pazarlamacı… Hepsi de kirlenmemiş bir yazın dünyasının savaşçıları… Buraya tekrar dönmek istiyorum fakat sözü son bölümden sürdüreceğim. Son bölümde Günel’in daha çok anlatma arzusu duyduğunu söyleyebiliriz. Bu öykülerin müstakil olmaları da yazarın yıllarca biriktirdiklerini farklı karakterler aracılığıyla metne döktüğünü gösteriyor. Betimlerin gücüne ve üslubun başarısına dikkat çekebiliriz. Şu satırlara eğilelim:”Yanındaki iki apartmana da baktı. Bir açık pencere, kısacık da olsa bir görüntü düşü… Simsiyah bir elbise. İki yana açık pembe beyaz bacaklar. Güçlü ve ne yaptığını bilen demirci kolları. Buralara yabancı ve namussuz bir viyolonsel. Artan şiddetle oynayan sağ kol ve ona uyan bir baş” (s.110). Günel’in bir çalgı sesinden yola çıkarak düşlediği bu sahne oldukça etkileyici… “Buralara yabancı ve namussuz” tanımlamasının öykünün tüm bir duygu evrenini karşıladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Günel betimlerini, düşlerini, tariflerini işlevsel kullanıyor. Amacına hizmet etmeyen bir satıra yer vermiyor ve bu bakımdan bir öykücünün düşebileceği en tehlikeli tuzaklardan gevezeliğe kapılmıyor. Bu öyküde kahramanımızın Suriçi güzellemesi yapması ayrıca hoşuma gitti! Suriçi güzeldir, semtlerini ayırmadan severiz! Karagümrük de bizimdir!

Pandemi demez, sosyal mesafe dinlemez her koşulda okurlarıyla buluşur! Bilin bakalım kim?

Güzel yazmak, güzel satmak ancak her koşulda okumak!

Toparlarken yazar Günel ile ayrılıklarıma yer vermek istiyorum. Tanıdığım Günel çok kitap okuyan ve kitap okumayı her koşulda sahiplenen, savunan; edebiyat dünyasına has çelişkilere benden çok daha fazla vakıf olmasına karşın özde bir masumiyetten zerrece şüphe etmeyen bir yazar. Ben onun kadar/o kadar okumak gerektiğini düşünmüyorum! O kadar okumak yazmayı da engeller! Kitap okumaya karşı değilim elbette, okumanın insana yeni dünyalar kazandırdığının da bilincindeyim fakat eni sonu bilgiye ulaşma’nın kutsanmasını sakıncalı buluyorum. Cehaleti savunmuyor ancak bilgiye kör topal ve dört nala ilerlemenin de sağlıksız sonuçlar doğurabileceğine ihtimal veriyorum. Bilgiye ulaşmak kutsandığında bilgi pazarlanıyor, bilgiye çıkan tüm yollar kuşatılıyor. Bu yollara stantlar kuruluyor, bu yollara pazarlamacılar dikiliyor, yetmiyor reklamcılar billboardlardan düdük çalıyor, işte böylesine çılgın bir trafik akıp gidiyor. Bu “aydınlanma” ereğinin istismara açık yönünü ifade etmeye çalışıyorum. Günel kadar sık okumuyorum, daha ziyade yazmayı tercih ederim! Zaten yazılarım da tam bu yüzden “çok okumadığın anlaşılıyor” biçiminde bazı eleştiriler aldı fakat yazmak ve satmaktaki kusurların okumak sathında göz ardı edilemeyeceğini yanı sıra beş okurun beşinin de bir olmayacağını belirtmek isterim. Kusursuz okurlar değiliz neticede! Neyse konu zaten ben değilim, konumuz Günel’in manifestosu! Kitabında, girişte ve arka kapakta yer verdiği Jules Renard‘ın ifadeleriyle bitireceğim yazıyı. Günel’in başvurduğu Renard, alıntıda “Bizim iş çetindir, ama bu işte para kazanmak güzel bir kitap yazmaktan hâlâ daha kolaydır” diyor. Günel’i tenzih ederek söylüyorum. Bu yola her birimiz Renard’ı haksız çıkarmak için düşüyoruz ancak ne talih ki her mütemadiyen o kazanıyor!

* Walter Benjamin, Tek Yön, 2005, Yapı Kredi Yayınları, s.64 

Yazı boyunca alıntıladığım satırlar Ubeydullah Günel’in Kitabist Manifesto adlı öykü kitabına aittir. Kitap Kanon Kitap tarafından Temmuz 2020’de yayımlanmıştır.

Bir Garip Adam: Bir Garip Film

Yeşilçam’ın en verimli döneminde, o görkemli 60’larda çekilen Bir Garip Adam filmi (1965) pek bilinmez. Yapımcılığını, aynı zamanda başrol oynayan Öztürk Serengil‘in üstlendiği film Orhan Elmas tarafından yönetilmiştir. Nedir ki Elmas’ın filmi tamamlamadığını iddia edebiliriz. Bu kanıyı uyandıran unsur ise filmde ikinci bir yönetmenin, kariyeri boyunca başka film yönetmemiş Nurettin Alpan‘ın afişe değin yansıyan varlığı… 

***

Filmin neden ilgi çekmediğini tartışmak, dahası yazıyı bu çerçevede kurmak niyetindeyim. Diğer yandan ise filme ulaşmanın oldukça güç olduğunu, açık bir video paylaşım sitesine ancak geçen yaz (2020) eklendiğini belirtmeliyim ki bu kopyanın da kusurlarından dem vurmak gerekiyor. Final sahnesinin kesildiği, filmin tamamlanmadığı görülüyor. Bu türden eksikler internete yüklenen birçok Yeşilçam filmi için geçerli. Filmleri telifli yayınlayan hesaplar dahi ya eserin tamamına ulaşamıyor ya kendileri seyirciyi sıkmayacak biçimde düzenleme ihtiyacı duyuyorlar. Bir Garip Adam’ın süresinden beş dakika kadar kaybettiğini görüyoruz. Bu sürenin önemli bir kısmının yarım bırakılmış finale, kalan kısmının ise kısaltılan bazı sahnelere ait olduğu anlaşılıyor. Gösterime dönük bazı zorunlu teknik açıklamaların ardından filme geçebiliriz.

Acılı gün sayarak geçmez ama sayılı gün acılı geçer!

Başlarken filme dair edindiğim ilk izlenimi paylaşmak istiyorum. Bir Garip Adam özgün bir film, daha yerinde bir deyişle garip bir film. Yeşilçam ölçütleri göz önüne alındığında anlatısı bakımından “olmamış”, biraz yavan kalmış bir film. Ancak buna karşın bir arayışın ürünü, hatta belki niyetinden bağımsız bir savruluşun neticesi… Dönemin film enflasyonunda öne çıkacak bir film sayılmaz, kaybolmuş nitekim; fakat inci muamelesi hak etmiyor şüphesiz. Filmin birkaç sıra dışı yanı bulunuyor. Değineceğim, öncelikle konusunu aktarayım. 

Kendi deyişle “gülmenin öğretilmediği bir garip adam”…

Soyadıyla müsemma Ali Somyürek (Serengil) hayli başarılı ve zengin bir iş adamıdır. Köşkler, fabrikalar derken büyük bir servete sahiptir. Çocuğu olmamıştır ve bu durum ailevi ilişkilerini de zayıflatmıştır. Akşam yemeklerini eşi Lale (Çolpan İlhan) ile birbirlerine beş metre mesafede oturdukları bir sofrada yer. Somyürek’in kendine hayran olduğunu yemek masasının hemen ardındaki duvara devasa bir fotoğrafını astırmasından anlarız. Öte yandan sessiz sakin, duygusuz görünen, aklını işiyle bozmuş bir adamdır. Neyse ki bu işkolikliği şiddetli baş ağrılarını araştırmasını engellemez de bir hekime görünür. Hekim ise Somyürek’e kötü bir şaka hazırlamıştır adeta. Paraya pula boğulan, her türlü kudrete erişmiş iş adamının maalesef pek az ömrü kalmıştır. Hekim diğer Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi riskli bir ameliyat yahut yurt dışında tedavi gibi seçenekler* sunmaz hastasına, son derece kati konuşur. Beyninde ur vardır zavallı adamın ve hastalık geri dönüşsüz bir şekilde yayılmıştır. Bu ilk kırılma Ali Somyürek’in hayatını karartır, başka bir açıdan ise aydınlatır. Çünkü onun dalgalardan uzak dingin yaşamı iş, eş gibi mendireklerden kurtulup bir anda çalkalanmaya koyulur ve nihayet açık denizlere kendi rızasıyla sürüklenir Somyürek, özlemlerini tanıması bakımından uzun, nedir ki tanıyamayacağı kadar kısa sürecek bir yolculuğa çıkar. İçsel bir yolculuktur onunkisi ve finale doğru çözeceği sırrın gölgesinde ruh eşini, insanları, diğer bir ifadeyle kalabalığı aramaktadır. Somyürek evvela bir hayat kadınıyla (Ayfer Feray) birlikte olur, ardından hostes Sema (Gönül Yazar) ile tanışır.

Ali Somyürek hostes Sema (Gönül Yazar) ile yemek yiyor… Bir çeşit son yemek bu… Taraflar habersiz…

Somyürek hostesle flörtleşirken ahizenin diğer ucu “bir dost” biçiminde imzalanıp mühürlenmiş bir telefon görüşmesinden eşinin kendisini aldattığını öğrenir ve yıldırım hızıyla boşanma kararı alır. Onu aile fikrine dolayısıyla düzene bağlayan son bağ da böylece kopmuş, serveti ile bir başına kalmıştır Somyürek. Hayat arkadaşını aramayı sürdürür, son görüşmenin ardından birlikte gelecek kurma umudunu hemen hemen kestiği bir anda bahtsız hostesi uçak kazasında yitirir. Bu son kayıp onun serbest düşüşünü başlatır. Duygularını belli etmese de vaktinin azalmasıyla ne yapacağını iyice şaşıran adam yoksul semtlere değin düşer(!) İstanbul’da serseri mayın gibi dolaşırken oturup kaldığı bir balıkçı meyhanesinde Sinan ile tanışır. Sinan gözleri görmeyen kız kardeşi Meryem (Fatma Girik) ile seneler evvel Bodrum’dan göçmüştür. Eskiden varlıklı bir ailenin çocuğudur ancak büyük şehir onun da posasını çıkarmış, kolunu kanadını kırmıştır. Alkolizm batağına düşen Sinan meslektaşlarının, en çok da kızkardeşine talip Gogo Mustafa’nın alay konusu haline gelmiştir. Ali Somyürek bu aileyle yakından ilgilenir, onlara yardım etmeye çalışır. Sinan bir kavgada öldürülünce Meryem’i himayesine alır ve son günlerini onunla geçirir. 

Başka bir Serengil

Filmin neden tutmadığı meselesine gelirsek öncelikle bunun bir varsayım olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Filmi her ne kadar ikinci bir yönetmen tamamladıysa da gişede kestiği bilet sayısını bilmemiz güç. Üstelik 60’larda Yeşilçam’a dönük ilgiyi ve filmin bu ilgiyi asgari düzeyde kışkırtacak oyuncu kadrosunu dikkate alırsak belli ölçülerde başarıya ulaştığını bile düşünebiliriz. Fakat bahsini açtığım bu başarısızlık hali filmin ticari yönden batıp çıkmasının ötesinde Bir Garip Adam’ın günümüze taşınmayışı dahası adının dahi anılmayışı ile katmerlenmiş gözüküyor. Peki neden? İlk olarak Öztürk Serengil faktörünü öne süreceğim. Serengil sinemaya kötü adam rolleriyle giren ve zamanla güldürü yeteneği keşfedilip Adanalı Tayfur, Celal gibi eğlenceli, bitirim karakterlerin aranan yüzü haline gelen önemli bir oyuncumuz. Onu seslendiren Mücap Ofluoğlu‘nun da katkısıyla Yeşilçam tarihine damga vuran, üstelik bunu bir komedyen olarak başaran ender oyuncular arasındadır Serengil. Özel hayatıyla iniş çıkışlarla gündemden düşmeyen, hemen her dönem üretkenliğini sürdüren, kariyerinin zirvesinde oyunculuğu bırakıp sahne gösterilerine ve müziğe yönelen bununla da yetinmeyerek işletmecilik yapmak için gittiği Libya’da başını belaya sokan zıpır bir adamdır o. Bir Garip Adam’da ise açıkçası garip bir Serengil izliyoruz. Ne sert görünüşlü bir adam ne sululuğuyla sabırları zorlayan, enteresan konuşmasıyla dikkatleri üzerinde toplayan bir komik adam… Açıkçası orta yolu da bulmamış, yüzü hiç gülmeyen, kılı dahi kıpırdamayan bir hale bürünmüş. Serengil’i biz Ofluoğlu’nun sesinden tanıyoruz.** Onun seslendirmediği Serengil karakterlerini yadırgadığımız ortada… Oysa Serengil’in yalnız seslendirmesiyle bir yerlere geldiğini iddia etmek gülünç kaçar.

Tiyatrocumuz Mücap Ofluoğlu aynı zamanda Türk Sinemasının en önemli seslendirme sanatçılarındandır. Öztürk Serengil ile özdeşleşmiş “yeşşe”, “şepke” gibi ifadelerin yaratıcısı olan Ofluoğlu çok yönlü bir sanatçı kimliğine sahiptir.

Yüzünü ustaca kullandığını, mimiklerini her fırsatta devreye soktuğunu dahası Şener Şen’in Hababam Sınıfı serisinden itibaren miras aldığı abartılı beden hareketlerinin 60’lardaki en önemli uygulayıcılarından olduğunu söyleyebiliriz. Meselenin sadece seste bitmediğini Cici Can (Ertem Göreç-1963) filmi de kanıtlıyor.*** Bir sahnede Ofluoğlu’nun seslendirmediği Serengil insan canı almaktan sıkılmış, emekliliği (kıyameti) bekleyen Azrail rolünde etkileyici bir tirada imza atıyor. Doğrusu böyle bir Serengil de var fakat Bir Garip Adam’da filmin tamamına sinmiş sönük hava oyunculukları da sis içinde bırakıyor. Ne Serengil ne diğer oyuncular güçlü bir performans sergileyemiyorlar. Seyirciye arzu ettiği Serengil’i vermeyen film Yeşilçam’ın anlatı kıstaslarını da tam manasıyla karşılayamıyor. Örneğin Yeşilçam filmlerinin çoğu gevezedir. Yeşilçam görüntüden ziyade diyalogları öne çıkarırken derdini kolaya kaçarak karakterler arasında geçen konuşmalar yahut tiratlar vasıtasıyla açıklamayı yeğler. Bir Garip Adam’ın ise birçok sahnede suskun kaldığını, bu suskunluğun böylesi bir tarza aşina olmayan seyirci için durağanlık anlamına geleceğini söyleyebiliriz. Hareketsiz sahneler, sabit çekimler, seyirciyi sıkabilecek kamera açıları ve baş kahramanın açık havada (bir sahilde) yalnız başına kaldığı sahnelerin beklenenden uzun sürmesi filmin yorucu atmosferini besliyor. Ancak finale doğru meyhane sahnelerine geçilmesiyle beraber filme bir ses soluk geliyor. Bu da takdir edersiniz ki filmin genel gidişatını unutturmuyor.

Bir Garip Adam’da yakında öleceğini öğrenen Ali Somyürek’in denizi seyrettiği sahnede birçok kamera açısı kullanılıyor. Somyürek’i önden, arkadan ve profilden uzun uzun izliyoruz.

Arayan Somyürek, kaybolan Somyürek

Üslubundan yana Yeşilçam’a hatırı sayılır bir sadakat gösterse dahi ezberi tam aktarmayan, şablonları karşılamayan film öykünün işlenişiyle de ayrıksı bir konuma yerleşiyor. Yakında öleceği söylenen bir adam ölümü direnmeksizin kabul etmesine rağmen bir yandan da yaşamı aramaya koyuluyor. Burada işte bir çelişkiden söz edilebilir daha doğrusu Serengil’in Somyürek karakterini derinleştiremediğini belirtmek mümkün… Bu kanaati de hayli durağan çizilen karakter uyandırıyor. Bir çeşit kısır döngü… Somyürek derinleşmediği için öykü açılmıyor, öykü hareketsiz kaldıkça da Somyürek iyice katı bir hal alıyor. Karakter gelişimini takip edemiyoruz. Bize en başta sunulan Somyürek ile filmi tamamlayan Somyürek arasında temel farklar olsa dahi bu değişim karakter üzerinden vurgulanmıyor. Hatırlarsınız, yakın dönemden Yavuz Turgul‘un Yol Ayrımı (2017) filminde Şener Şen‘in canlandırdığı iş adamı Mazhar Kozanlı da ağır bir kazanın ardından damdan düşercesine iyi bir insana dönüşüp hırslarından, kötü huylarından büsbütün sıyrılıyordu. Bir Garip Adam’da buna benzer keskin bir dönüş dahi yok. Ali Somyürek öleceğini öğreniyor ve sanki hep öyleymişçesine yardımsever bir adam oluveriyor. Filmde olaylar ışık hızında geliştiğinden, dramatik unsurun zayıf kaldığını, öykünün sindirilmediğini görüyoruz. Ayrıca karamsar atmosferin açılmayışında da bu zayıflık rol oynuyor. Bir yakınlık kuramadığımız Somyürek çocukluğundan itibaren “bir garip adam” olarak yetiştiğini söylese de açıklamasının altı dolmuyor ve film son evresinde dahi seyirciye ipucu vermiyor.

Sanatsal havaya karışan klişeler

Buradaki “sanatsal” ifadesini akla ilk gelen anlamıyla kullanmadığımı söylemeliyim, daha ziyade öykünme anlamını kastediyorum. Filmde niyetinden bağımsız bir savrulma söz konusu… Sahnelerin açıklanmasına alışkın seyirci için oldukça donuk bir film ile karşı karşıyayız. Donuk hali ise ticari sinemanın pek yönelmediği bir “sanatsallık” ile örtüştürebiliriz. Ancak filmin sorunları bu havayla çelişen klişelerle büyüyor. Estetiğini temelsiz durağanlığına borçlu filmde birçok klişeyle karşılaşıyoruz. “Zengin ama keyifsiz” iş adamı karakterinin bir şablondan ibaret olması ve bu adamın “geç kalınmış mutluluğu” araması filmi alışageldik sulara taşırken devamında hırçın bir ruh hali yansıtmayışı seyirciyi ters köşeye yatırıyor. İtiraf edelim, Ali Somyürek’in mutluluğu bulmasını veya en azından sinirlenip krizlere girmesini falan bekliyoruz. Ayrıca dönemin Yeşilçam’ında maço dil hâkimiyetini yabana atamayız. Bu hakim dile karşın Somyürek kendisini aldatan eşini “basmaya” gitmiyor. Eski yaşamına dair sarsıcı bir dönemece tanıklık etmeye tenezzül buyurmuyor. O denli yorgun, geçmişinden yılmış. Oysa iyilik meleğine dönüşerek gördüğü her muhtaca mavi boncuk dağıtması, örneğin lokantanın camından sofrayı izleyen çocuklara önce düzenli yemek temin edip ardından eğitimlerini garanti altına alması enerjisinin hâlâ olduğunu fakat bunu yoz ve yararsız bir çerçevede sağı solu kıskanarak tüketmektense anlamlı işlere yönelttiğini gösteriyor. Arayışın fakir kadında erişilen saadetle son bulması ve bu kadının kör olması filmdeki klişeleri tamamlıyor… Hayatı boyunca gerçek sevgiyi göremeyen (aynı zamanda aramayan), bir proje gibi yaşayan Ali Somyürek ile kör, yoksul fakat “sevgiden yana zengin” Meryem’in geç kalınmış buluşması anlatıda sunulan açmazı pekiştiriyor. Yine Somyürek’in sevgiyi bulmak için çıktığı yolculukta ilk durağın hayat kadını olması da şaşırtmıyor diyebiliriz. Hayat kadını, Yeşilçam erkeğinin atıldığı her macerada ilk ve en kolay terk edilecek durak!

Ali Somyürek uzun arayışların sonunda mutluluğu naif bir çerçevede yakalıyor. Bir balıkçı kulübesinde alkolik ağabeyi Sinan ile yaşayan görme engelli Meryem (Fatma Girik) Somyürek’in kalbine giriyor.

Ele avuca sığmayan melodram

Bir Garip Adam’ı bir melodram olarak değerlendirmek akla yatkındır. Melodramlar uyandırdıkları hisler ile belli bir türün sınırlarını çizerler. Seyirci filmin ağlıyor mu? Salon işletmecileri seyirciye mendil dağıtmalı mı? Yine seyirci baş kahramanın yolculuğuna katılıyor mu? Film iyi veya kötü bitsin toplu olarak “tüh” ya da “oh” deniyor mu? Bir Garip Adam tüm bu saydıklarımı az çok karşılıyor. Somyürek’e bağlanmasak da ne yapacağını merak ediyoruz. Ancak zamanının ve türün dışına taştığı noktaları es geçmeyelim. Muazzam bir dram ve iyi bir yaşam sürmeye karşı isteksizlikle biten filmde ilginç karakterlere rastlıyoruz. Hostes Sema onlardan biri… Kadın neredeyse “femme fatale” olacakmış! Ona yaklaşan belaya da yaklaşıyor! Kadının evliliğe bakışı da enteresan. Yeşilçam melodramlarında aile kutsaldır, yanı sıra aileyi hedef alan her türlü kadın karakter “kötü” şeklinde aktarılır. Hostes Sema ise kötü bir kadın değil fakat bir erkeğe “aradıklarını vermekten uzak”. Somyürek’in evlenip çocuk sahibi olma isteğini “düşüneceğim” diyerek reddediyor ve kararının arifesinde uçak kazasında ölüyor. Dönseydi kuvvetle muhtemel “evet” diyecekti hatta coşkuyla “evet evet evet” bile diyebilirdi ama dönmüyor ve biz onu evliliğin aşkı öldürdüğünü öne süren “Avrupai” çıkışlarıyla hatırlıyoruz. Sema tabiri caizse “züppe” bir kadın! Bu kadın filmin çizgisini de özetliyor. Bir Garip Adam “nayır nolamaz” yahut “nevet nevet nevet” tadında bir film değil! İş adamının sırasıyla yaklaşan ölümü, aldatılmayı, flört ettiği kadının kaybını olanca soğukkanlılıkla karşılaması melodrama has itirazlarda kesintiye gidildiğini gösteriyor. Yine Somyürek’in öleceğini öğrenene dek hiç sorgulamadığı yaşamını değiştirme gayreti abartıya kaçılmadan, gerçekçi diyebileceğimiz bir düzlemde işleniyor. Fakat hepsinin ötesinde zengin bir iş adamına, Somyürek’e taşıtılan kalp melodram çizgisinde çarpmıyor. İlgisiz görünseler de Bir Garip Adam’ı melodram sınırlarıyla kavgalı bir diğer film Canım Kardeşim‘e benzetiyorum. Canım Kardeşim’in duruşu elbette çok daha sert, kadın-erkek ilişkisine hiç yer vermeyişi ile Yeşilçam geleneğimize adeta başkaldırıyor. Bir Garip Adam o denli keskin değil fakat biçimsel özellikleri ve öykünün işlenişi bağlamında katıksız bir melodram olarak tarif edilemiyor. Filmin en garip tarafı da bu olsa gerek!

* Dönemin Yeşilçam filmleri bugün çekilse hekimlerin ümitsiz hastalara fitoterapi, sülük, hacamat gibi alternatif yöntemler önereceğine kalıbımı basarım!

** Mücap Ofluoğlu’nun Serengil’e dair anılarını İş Bankası Yayınlarının Nehir Söyleşi serisinden çıkan “Silinmiş Alkışlar İçinde: Mücap Ofluoğlu Kitabı“nda (Sayfa 276-279) bulabilirsiniz. 

*** Cici Can filmine  https://youtu.be/yUocq6PdBjI bağlantısından ulaşılabilir. Film Azrail’in yakınmalarıyla açılırken özellikle beşinci dakikadan itibaren karşımıza çıkan meyhane sahnesi dikkat çekiyor.

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın