4. Bölüm, HAYDAR (dosya değil) – senaryo

Neden yazıldı, nasıl yazıldı?

Pandeminin ikinci senesinde, ölümler ve kapanmalarla geçen bir yılın ardından dijital platformlarda komedyenlerin kendilerini anlattıkları diziler pek modaydı. İlginç Bazı Olaylar, Bir Yeraltı Sit-com’u, Bonkis ve Doğu gibi düşük maliyetli, mütevazı senaryolu yapımlar art arda yayınlanıyordu. Öte yandan iki kafadarın maceralarını esas alan Gibi ve Ayak İşleri tarzı dizileri sıklıkla izlemeye başlamıştık. Yerli platformlar belli ki pandeminin kararttığı ruhlara seslenmek niyetiyle yerli komedilere yönelmişti. 2021 Mayıs’ında kurmacayı bulanık sulara itip boğan, ilke edindiği basitliğin gölgesine sığınarak kurmacadan saklanan bu dizilere tepki duymuş, bir yazıyı şöyle bitirmiştim:

Bu bağlamda Bir Yeraltı Sit-com’u ve İlginç Bazı Olaylar’ın, Gibi denli güldürmediğine ve kendini oynama pratiğinin artık sıktığına değinerek yazıyı noktalıyorum. Ama tam noktalayacağım, aklıma parlak bir fikir geldi! Daha önce kimsenin aklına gelmemiş bir proje! Hiç bir çatıya konmamış bir kuş! Diyorum ki ben de bir dizi yazayım ve eleştirmen olmaya çalışan başarısız bir yazarın hayatını anlatayım. İşte ilişkileridir, bunalımıdır; amatörlük hezeyanlarıdır vs. Adı da hazır: Hay(ırdır gardaş, ne baktın bu ka)dar! Nasıl ama! Ciddiyim, hemen bugün yazmaya koyuluyorum!*

Şaka değildi, hemen o akşam yazmaya başladım ve birkaç haftada tamamladım senaryoyu. Eleştiriyi yazarken aklıma düşmüştü fikir ancak bu fikri sarhoşken yaptırılan bir dövme gibi taşımış, pratiğe döküp hakkını vermeye çalışmıştım.

Evet…

Dizide başarısız bir eleştirmen söz konusu ve her satır söz verildiği gibi yalın, samimi, benden size doğru atılmış kararlı bir adım. Biraz gerçek biraz kurmaca akıp gidiyor her şey. Sadece dizinin adını değiştirdim ve masaüstü yaşamlarımıza bir gönderme olarak “HAYDAR (dosya değil)” koydum. 

Sözümü tutuyor, yaklaşık üç senenin ardından bu senaryoyu siz değerli okurlarla buluşturuyorum. Umarım keyif alırsınız! Ya da şöyle diyeyim: “Enjoy, i’m vaccinated!”

HAYDAR (dosya değil)

Haydar işsiz bir sinema eleştirmenidir. Hukuk mezunlarının kasiyerlik yaptığı “yalnız ve güzel ülke” koşullarında o da bir yüksek lisans mezunu olarak evde oturup payına düşeni almaktadır. Yıllardır çeşitli dergi ve internet sitelerine birçok eleştiri, değerlendirme yazmasına karşın 5 kuruş (yazıyla beş kuruş) olsun kazanmamıştır. Bu alacaklı durum onu giderek yazmaya karşı doldurur. Zamanla yazmaya, sinemaya, düşünmeye cephe alıp büyüğüne saygıyı, küçüğüne sevgiyi yitiren Haydar can sıkıntısını arada bir buluştuğu sevgilisi ve arkadaşlarıyla paylaşmakta, onları da hayli bunaltmaktadır. 

Kafasında devamlı proje üreten ancak son vuruşlardaki beceriksizliği ile hiçbir zaman “büyük kulüplerde oynayamayan” (ya da belki Sergenvari söylersek “koşsa Bayern Münih’te oynayacağını” öne sürerken) Haydar’ın sloganı: “Ulan herkesler adam oldu galiba bir ben olamadım he“dir. Bazen de “işemeyi bilmeyenler tuvalet işletiyor, gayet asortik işeyenler duvar dibine çöğdürüyor” diye yakınmaktadır.

Irgalanmak isteyen Haydar pandemi baskısı altında, dirliksiz aile evinde günlerini geçirirken bir şey olmasını bekler. Bakalım beklediğine değecek mi?

Mini dizi senaryonun dördüncü bölümünü aşağıdaki bağlantıdan indirip okuyabilirsiniz. Her hafta yeni bölümüyle bu adreste yayınlanacak.

Erşan Kuneri 2. Sezon ya da Mavi Donlar Değil Pembe Gözlükler Aşağı!

Erşan Kuneri ikinci sezonuyla Netflix’te yayınlandı. Cem Yılmaz’ın G.O.R.A. filmindeki bir sahneden yola çıkarak geliştirdiği ve bir erotik film yapımcısının “renkli” hayatını konu alan dizi, yerli komedilere pek rağbet etmeyişiyle bilinen platform için de seyirciye farklı bir seçenek sunmakta. 

Cem Yılmaz farkı

Farklı dedik ya gerçekten farklı mı? Farklıysa farkı nereden geliyor? Kara Komik filmler yaparak ilginç şeyler deneyen öte yandan da geçmiş skeçlerinden, esprilerinden kahraman devşirip hikâyeler kuran Yılmaz bu yeni sezonda ne vadediyor sorusuna cevap arayalım. Yılmaz’ın başarısını en başta söyleyip yeni sezon maceralarına geçelim. 

Yılmaz Netflix’e dizi çekebilen tek komedyenimiz. Gain ve Exxen başta olmak üzere yerli platformlar, muhtemelen düşük maliyetinden dolayı mizaha yöneldi ve geride bıraktığımız dönemde birçok komedi işi izledik. Yine Disney + Türkiye pazarına girmeden önce Şahan Gökbakar, Ata Demirer ve Gülse Birsel gibi komedyenlerle anlaştı ancak Netflix yurt dışında karşılığı olan, üyelik sattıracak isimleri ve işleri öne çıkardığı için komediye pek yanaşmadı. Kara mizah esintili Andropoz aklıma gelen tek yerli Netflix yapımı güldürü… Yılmaz Erdoğan’ın 2019 yapımı Organize İşler Sazan Sarmalı da ilkin salonlarda gösterime girmesine karşın platformun mesai harcadığı işlerden sayılabilir. Bunda şüphesiz tercihinin rolü var. Erdoğan filmi henüz vizyondayken Netflix’e satıp tercihini açıkça ortaya koymuştu. Yine 2019’un ilk ayları, pandemi durağınlığına girmeden evvel ticari sinemada sıkıntılar yaşanan bir dönemdi ve Cem Yılmaz da promosyonlu bilet fiyatları ve dağıtım ağı ekseninde kopan “patlamış mısır” fırtınasında Nuh’un gemisinden atılmakla tehdit edilenler arasındaydı. Salon işletmecisi firmanın temsilcisi Aslı Irmak Acar, “yeni Yılmazlar buluruz” mesajı vermişti bir röportajda.* “Yeni Yılmazlar” bulmak kolay değil, Cem Yılmazlar G.O.R.A.‘daki sucuk ağacında yetişmiyor! Bununla beraber Yılmaz bir şekilde yolunu buluyor ve nostalji kağıdına sarılmış bir demet parodiyi pazarlamayı başarıyor. Böylece Kara Komik filmlerine bütçe yaratmış oluyor. Bir başarı varsa burada ve doğrusu bunu bir fark addedebiliriz.

Cem Yılmaz, Zafer Algöz ve Çağlar Çorumlu dizinin ağır kadrosu.

İkinci sezona dair

Erşan Kuneri yeni sezonunda ilk sezona gönderme yaparak başlıyor. Kuneri’yi bu kez Kumburgaz’daki evinde, 84 yaşında buluyoruz. Ömrünün son demlerinde birçok emekli sinemacı gibi yalnızlıktan ve yaşıtlarını yitirmekten yakınan Kuneri hakkında çekilen diziyi değerlendirirken başka bir gerçeklik (kurmaca içinde kurmaca) yaratıyor. O dönem devam filmleri de çektiğini söyleyip yeni sezonun malzemesini hazırlayan Kuneri bazı filmlerin kendisine ait olmadığını, yine bazı tepkileri gerçek hayatta hiç vermeyeceğini belirterek Yılmaz’ın Kuneri’sine Yılmaz’ın Kuneri’sini yorumlatıyor ve tekrar 80’lere gidiliyor. Kötü Mal’ın devamını izleyerek başlıyoruz.

Cem Yılmaz’ın yaşlandırması gayet başarılı. Özenli çalışılmış, ellerindeki lekelere kadar uğraşılmış. Giyim kuşamı ve zinde duruşu düşmüş bir sinemacıdan ziyade hâl hâlâ hınzır bir yapımcıyı işaret ediyor. Biraz hızlı ve genç konuşmuş ama geneline baktığımızda başarılı bir yaşlandırma söz konusu.

“Kötü Yol” üzerine

Uzun uzadıya anmayalım. Sezonu ilk filmiyle değerlendirip fuhuş çetesiyle mücadele edilen Kötü Yol üzerinden bir yargıya varabiliriz. Bu ilk bölümde Komiser Nihat ve şubeden arkadaşları İstanbul’u esir almış bir fuhuş çetesini çökertmek üzere harekete geçerek dinleme, bilgi toplama gibi yöntemlere başvuruyorlar. Nihayetinde karşılarına çıkan suçluları alt edip topluma mesaj veriyorlar. Bu film şöyle özetlenebilir: Vasat kelime şakaları, dönemin parodisini yapmaya niyetlenip kendi parodisine dönüşen bir anlatı, sosyal mesaj veren fakat aynı zamanda biraz da 80’lerin ruhuna sığınılarak kadını hiçe sayan cinsiyetçi söylem… Yılmaz dönemin karikatürünü çizmeye niyetlenmiş belli ki fakat çizdiği şey o denli abartı ki güldürmüyor. Gizli görevde polislerin devasa telsizleri çıkarıp haberleşmesine mi güleceğiz? Yoksa Komiser Nihat’ın ortam dinlemek amacıyla hazırladığı mikrofonu cinsel organına gönderme yaparak beline sarmasına mı? “Hangi çağda gülüyoruz” derler! 

Bu türden espriler şüphesiz komik değil fakat daha ciddi bir sıkıntı göze çarpıyor. Film/bölüm olamama hâli kısacası olay örgüsünden belli bir bütüne varamayış bu bölüme de damga vurmuş. Kötü Yol’un tek bir anında dahi ne bir film ne bir dizi bölümü ne bir parodi izlediğimiz hissine kapılmıyoruz. Bunların hiçbiri yok. Dahası izlemiyoruz, “görüyoruz” ve gördüklerimiz, tanık olduklarımız art arda dizilmiş sahnelerden ibaret. Yılmaz stand-up’çı estetiğiyle yaklaşmış diziye ve nefes aldırmadan güldürmeye çalışmış. Üstelik bu kez hantal kalmış ve komik espriler bulamamış. Aslında tüm bu eksiklikleri Yılmaz’ın kafa karışıklığına yormalı. Sosyal mesaj vermeyi seven, filmciliğin ülkemizdeki serüvenine saygı duyan, Yeşilçam’ı çalışma koşullarıyla birlikte set ruhunu öne çıkararak güzelleyen bir Yılmaz var. Bu Yılmaz’dan içeri başka bir Yılmaz var: İşini yapmak yani güldürmek zorunda olan bir Yılmaz. İkinci Yılmaz ilkini yakın markajda tutuyor. Dalga geçmek zorunda kalıyor Yılmaz ve tam burada bir değer çatışması yaşanıyor. Yeşilçam ve 80’ler Türk sinemasıyla dalga geçilecekse sürekli o sevgiden, o sıcaklıktan bahsetmek yersiz sevilecekse, öpülüp başa konacaksa da daha usturuplu sahneler yazmak gerekiyor. Yılmaz ne yardan ne serden geçiyor ve dönem karşısındaki bu kararsızlığı anlatıyı sakatlıyor.

Bir ihtimal daha var o da hiç oynamamak mı? 

Anlatıyı sakatlayan bir diğer unsur oyunculuklar. Bir parodide oynamak zor. Parodinin parodisinde imkânsız! Neye inandıracaksın seyirciyi? Sınırlar silik. Ama hiç oynamamak da çözüm mü? İki tarafın barda karşı karşıya kaldıkları kısımda oyuncu var mı sahiden? Kötülere bakıyorsunuz karikatür bile değiller. Can Yılmaz nispeten iyi iş çıkarmış. İyilere bakıyorsunuz o cephede de kımıldayan kimse yok. Cem Yılmaz dâhil… Biraz tuhaf bir sahne… Madem karşılaştınız bir şeyler verin seyirciye. Yine Yılmaz’ın vurulup düşmediği, düşse de bir türlü ölmediği sahne çok fazla uzatılmış. Niyet ne? Sırf “80’lerin yerli filmleri işte bu ayardaydı” demek için neden bunca çaba harcanmış anlamak güç.

Çağlar Çorumlu gibi yetenekli bir oyuncu bile çaresiz kalmış. Normal şartlarda güldürmesi beklenen sahnelerde plastik… Yüzünde uçuklarla hasta yatağında yatarken, Komiser Nihat’ın mikrofonunu sararken, oradan oraya koşarken… Plastik… Bildiğimiz Çağlar Çorumlu bu sahnelerde güldürür. Ama güldüremiyor. 

Zafer Algöz’ün Nihat’ın annesi kılığına girdiği sahne iyiydi. Yakışmıştı doğrusu. Şükran Ovalı etkisiz bir performans sergilemiş. Şapkası ve lolipopuyla Lolita esintili Ahsen Eroğlu’nun oyunculuğu kötü sayılmaz ama anlatıda işlevsiz. Nilperi Şahinkaya üzerine bir şeyler yazmak ise beyhude… Şahinkaya hiçbir zaman ciddi bir rolün altından kalkamayacak bir görüntüde maalesef. 

Ahsen Eroğlu

Toparlarken Erşan Kuneri’nin evreni

50’ler ve 60’lar Türkiye’si dijital platformlar için tam bir cennet! Netflix’in Kulüp‘ü yine BluTV’nin Yeşilçam‘ı o dönemde geçmekte. Hatırlanacağı üzere Yılmaz’ın Arif V 216‘sı da o döneme uzanıyordu. Yeşilçam’la özdeşleşen 60’ları, giderek pornografik bir çizgiye kaymış erotik güldürüler ile sentimental aile filmleri zıtlığından şekillenen 70’ler izledi. Yeşilçam’ın çözüldüğü bu yıllar da yerini 80’lerdeki yıkıma bıraktı. 

80’ler zengin bir nostalji malzemesi sunmasının yanı sıra liberalleşen ekonominin ve “dışa açılan Türkiye”de sancılı geçiş yıllarının takvimdeki karşılığı. Kılıfında bir kargaşaya denk düşmekte. Planlanmış fakat bir müddet sonra kontrolden çıkmış bir dönüşüme… 90’lar pop kültürüne hızlı bir giriş yapmaya hazırlanan kültürel iklim, günümüz magazin anlayışına yakın dikizci, spotçu haberciliğiyle satır altı bol ilk örnekleri barındırırken Amerikancı sağanak bastırıyor. Neskafe’nin cazip kokusuyla bir hoş olan burnumuz henüz uyarılmışken göze gönle hitap eden, kısa süre sonra bir sigara firmasının sponsor olacağı gece kulübü tadında yayınlar birbirini izliyor, göz açıp kapayıncaya sırsıklam oluyoruz! Lakin salonlardan ayak çeken seyircinin teselliyi yerli yabancı video kasetlerde yahut adaletin, namusun kavramsal bir çarpıklıkla aktarıldığı Tarık Akan filmlerinde aradığı ve Küçük Emrah’ta acılara gark olup şehirdeki amacını unuttuğu bu dönem aynı zamanda gösteri dünyasının da köklerine sarıldığı bir dönemdi. Sahne şovları, kabareler, matineler eğlenceye susamış topluma ilaç gibi geldi! Evden işe işten eve rutinini Amerikancı propagandaya maruz kala kala üstelik zamlara göğüs gererek sürdüren; yaşam alışkanlıklarını değiştirmeye zorlanan geniş yığınlar demokratik haklarını da hatırlayacakları grev, gösteri, açıklama gibi kitlesel ifade araçlarını unutup kitleler içinde bireysel deşarja razı ve diğer bir ifadeyle kalabalıklar içinde yalnız hissetmeye mahkûm oldular. Kitle bilincinin tüketici yığınlar içinde kaybolduğu bu süreçte 70’lerin kaynaşmış aile tablolu filmlerini severek izleyen, fedakâr ve sevimli kahramanlara kulak veren insanlar da iradelerini, şevklerini yitirip yerlerini 90’larda TV ekranlarında Hababam Sınıfı’nın tekrarlarını izledikleri sıra çocuklarına “böyle zamanlar yaşadık” diyecek ana babalara bıraktılar. Ve bu yüzden bu matineler de eğlendirip kurtları döktürmenin ötesinde yakın tarih boyunca olduğu gibi kitlelerin uyuşturulması amacına hizmet etti. 

Erşan Kuneri VHS kaset nostaljisiyle 80’leri kafası karışık fakat alabildiğine muzip ve tatlı bir döneme çeviriyor.

Kuneri’nin sıcak ve gülünç bir yanılsamadan ibaret bu tatlı evreni de toplumumuzun mezarına atılmış topraktan öte anlam ifade etmiyor. Kısacası “Aa matine mi ne tatlı!” dememizi bekleyenler daha çok bekler! Mavi donlar değil pembe gözlükler aşağı!

* https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/cengiz-semercioglu/film-cekmezlerse-cekeni-bulacagiz-41067366

Haydar Ali Albayrak

Hızlı Karşılaşmalar, Gülünç Sonuçlar!

Exxen’in komedi dizisi Karşılaşmalar ilk bölümüyle ekrana geldi. Muammer Tali’yle birlikte kaleme alan Altınok diziyi yönetiyor ve başrol oynuyor. Geniş bir oyuncu kadrosunun buluştuğu dizinin yapımcısı aynı zamanda Prens‘in de yapımcısı olan MGX Film. 

Rahmetlinin Hatları

Her hafta farklı bir öykü etrafında gelişeceği anlaşılan Karşılaşmalar, Zerrin Sümer ile Onur Buldu gibi isimlerin rol aldığı ve “Rahmetlinin Hatları” başlığıyla yayınlanan ilk bölümünde bir hırsızın suya düşen planlarını konu almakta. Kemal arkadaşıyla birlikte soyguna niyetlenip Sağlık Bakanlığı’nda görevli memur kılığına girer. Plan anket yapma bahanesiyle eve sızdıktan sonra ev sahibesi yaşlı kadını ilaçla uyutarak değerli eşyaları çalmaktır. İşler ters gider. Kadın meslek hayatı boyunca birçok insan yetiştirmiş, “ünlülerin öğretmeni” diye nam salmış bir emekli öğretmen çıkar. Kadınla röportaj yapmak üzere bir yayın ekibi gelince ortalık iyice karışır.

Kafadar mizahından gına geldi diyenlere!

Karşılaşmalar anlaşılan yirmi küsur dakikada derdini anlatacak ve son yıllarda dijital platformlarda karşımıza sıklıkla çıkan naif bir çizgiyi temsil edecek. Karşılaşmaları öne çıkarması ise hikâyeyi zenginleştiren bir unsur sayılmalı. İki (+bir) kafadar anlatılarındaki durum çizgisinin ve diyaloglu tasvir anlayışının genişletilerek, olayı ve bilinmeyen karakterlerin devreye girişiyle sürpriz çatışmalar içeren bir anlatıya evrildiğini söyleyebiliriz. Yalınlığını koruyan fakat farklı hikâyeleri tek bir ana karakter ekseninde anlatarak kafadarların artık lastik gibi sürmüş laubali mizahından da uzak duran bir yaklaşım bizi beklemekte. 

Her bölüm yeni bir hikâye izleyeceğimiz dizinin kadrosunda birçok ünlü oyuncu var. Karede seyirciyi bekleyen bir bölümün okuma provası görülüyor.

Basit malzeme, temposu yüksek anlatı

Giray Altınok çok yönlü bir mizahçı. Farklı kalemlerle çalışmasının bu durumda payı var şüphesiz. Var Bunlar‘da ve Prens’te Kerem Özdoğan’la çalışan Altınok Karşılaşmalar’ı Muammer Tali’yle kaleme almış. Var Bunlar’da kafadar mizahına kendi yorumunu getiren Altınok iddiayı büyüterek bu kez naif hikâyenin gücünü sınamış Karşılaşmalar’da. Yetenekli bir oyuncu, popüler malzemeyi tanıyan, iyi işleyen bir senarist Altınok. 

Giray Altınok ilk bölümde kendine Sağlık Bakanlığı çalışanı süsü vermiş bir hırsızı canlandırıyor.

Dizinin ilk bölümü basit malzemesiyle gelecek bölümlere dair fikir verdi. Adı üstünde karşılaşmalar, yan yana gelmeler, üst üste binmeler anlatının dinamosu olacak ve hikâye akacak. Absürt yaklaşım belli ki sürpriz faktörüyle ortaya konacak. İlk bölümde ağırdan alınmadan konuya girildi. Ancak yirmi dakikaya çok fazla olay sığdırılması seyircinin takibini zorlaştırıyor. Hırsız Kemal’in ilkin anketör Ergin Kuleli ardından yaşlı kadının oğlu Sinan olması tempoyu yükseltiyor. Bu durumdan kaynaklı espriler arasında soluklanma fırsatı bulamıyor seyirci. Küçük bir olay çok fazla dallanıp budaklanınca hele biri sindirilmeden ötekine geçilince odağı yitiriyoruz.

Henüz bir bölümü yayınlandığı için etraflıca değerlendiremeyeceğimiz Karşılaşmalar, “durum”a ve komik diyaloglara gömülmüş kafadar mizahıyla ilerleyen komedi dizilerimiz arasında hareketi ve öyküyü yeniden hatırlatması bakımından olumlu bir görüntü vermekte. Tali ile Altınok daha önce Aykut Enişte 2‘nin senaryosunda buluşmuş, Cem Gelinoğlu’na eşlik etmişler. Müjdat Gezen’de eğitim alıp E.S.E.K. kadrosuyla sahneye çıkan Tali, Özdoğan’a kıyasla ana akım işlerde daha fazla mesai harcamış bir isim ve ticari sinemayı, Exxen tipi prodüksiyonu hem oyuncu hem yazar olarak tanıyor. Bundan dolayı yer yer gişe komedisi tadında bölümler izleyip yüzeysel esprilere rastlamamız mümkün fakat Gibi‘yi dışarıda tutarsak Exxen’in “tanınmış komik yüze yazılmış sıradan metin” kalıbına sıkışmış, yaratıcılıktan uzak mizah anlayışına göre gelişmiş bir örnek seyredeceğimiz anlaşılıyor. 

Beklentiye kapılmamak kaydıyla eğlendirecek, keyifli bir dizi bizi bekliyor.

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın