Into The Night: Nuh’un Uçağına Binip Güneşten Kaçanlar

Her bölümüne bir karakterinin adını verip yaşamlarından kesitler aktararak başlayan Into the Night Netflix’te iki sezon yayınlandı. Pandemi koşullarıyla örtüşen konusuyla dizi beklenmedik bir doğa olayı sonrası dünyanın başına gelen bir felaketi işlemekte.. Leh yazar Jacek Dukaj‘ın 2015’te yayınlanan The Old Axolotl adlı bilimkurgu eseri Jason George uyarlarken diziyi Dirk Verheye ile Inti Kalfat yönetmiş ve farklı uluslardan oyuncularla çalışılmış.

Uçak, sığınak… Göğün tavanı, yerin yedi kat altı ama illa gecede kalınacak! 

Dizi Belçika’nın başkenti Brüksel’de açılıyor. NATO askeri Terenzio (Stefano Cassetti) herhangi bir Batı şehrine kalkacak en erken uçağa binme derdinde, oradan oraya koşuşturuyor. Nihayet paniğe kapılıp silaha davranıyor ve Rusya uçağını kaçırıyor. Uçağın kaçacağı, kaçırılacağı tek bir rota var: Güneşin aksi yönüne! Gündüzlerden uzak durulup gecelerde yol alınacak. Yolcular bunu bir terör eylemi zannediyor, Güneşin insanları öldürebileceğine inanmıyorlar fakat zamanla çeşitli ülkelerden gelen haberler işin seyrini değiştiriyor. Asker haklı, güneş bulduğu her canlıyı acımasızca yok etmeye başlamış.

Birçok farklı kültürden gelen uçak yolcuları ve mürettebat Nuh’un modern gemisinde yaşam mücadelesi veriyorlar

Asker, pilot, teknisyen, influencer, temizlikçi… Her sınıftan gelen kaygıları ayrı, kültürleri bambaşka biletli yolcular… Sırlar, hırslar, iktidar kavgası… Karada rastlaşsalar yüzlerini çevirip uzaklaşmaları muhtemel yolcuların aynı amaç etrafında buluşmaları sıkıntı yaratsa da hayatta kalma güdüsü ağır basıyor ve omuz omuza vermek zorunda kaldıkları amansız bir süreç başlıyor. İlk sezon yolcuların Bulgaristan’daki NATO sığınağına ulaşmalarıyla noktalanıyor. İkinci sezon ise takdir edersiniz ki uçak ekibinin üsteki askerlerle çekişmesine yoğunlaşmış. Henüz aralarındaki sorunları halledemeden üstelik askeri, grubun liderlerinden Sylvie’nin seçimi sonucu kaybeden uçak ahalisi yeni sorunların ortasına düşüyor. Her iki sezonunda güç arzusunu, liderlik psikolojisini ve iktidar çatışmasını işleyen dizi bir bakıma dünyanın sonuna gelinse dahi insanlığı ele geçirmiş geri yanların, anlaşmazlıkların giderilemeyeceğini de savunuyor.

Pandemiden sonra “Dünyanın Sonu” anlatıları ve felaket öykülerinin ufku

Dünyanın sonu anlatıları yıllar boyu tek bir korkuyu kışkırttı: Yabancının egemenliği. Uzaylı işgali, yaratıkların yükselişi, ölülerin dirilişi gibi temalarla soğuk savaşın etkisini hissettiren Hollywood 20. Yüzyılın sonuna doğru artık tüm felaket ve korku cephaneliğini tüketmiş gibiydi. Bu yoklukta fatura dünya kaynaklarını bilinçsizce “tüketen” sıradan insanlara kesildi ve hatalardan, küresel ısınmadan hareket edilen filmler izlemeye başladık. Ancak pandemi dünyanın sonu anlatılarını da başka bir düzleme taşıdı. Somut tehdidin suni korkuyu bastırıp gerçeğin fanteziye etkisiz bıraktığı bir süreç bir süreç bu türü derinden etkileyecektir. Şimdilik biz seyirciler olarak karşımıza çıkan anlatılara farklı bir gözle bakmakla, karakterin korkusunu yüreğimizde değilse bile aklımızda duymakla yetiniyoruz. “Yok artık” tepkisinin “ya olursa” endişesine dönüştüğü, tedirgin ruh halinin kitleselleşerek isterik bir boyuta vardığı bir dönemden geçtiğimiz ortada. Into the Night da Dünyanın sonu meselesini siyasetle ilişkilendirerek ele alırken salgın deneyiminin altını çizdiği ortak hatalara işaret ediyor. Yani şunu görüyoruz: Çözümde ortaklaşma, kolektif çaba hâlâ savunulmuyor fakat sorumluluk daha adil paylaştırılıyor. Zaten pandemiyle birlikte felaket filmlerinin insanları “suçlu sizsiniz kardeşim” diyerek kandırma ihtimali kalmadı. Çözüm için tüm ellerin taşın altında birleşmesiyse hâlâ bir ütopya. Salgını durduracak aşısının yoksul ülkelerden esirgendiği gerçeği de anlatıdaki tercihi açıklıyor adeta.

Çatışma, gerilim, kısılmışlık… Bir Netflix atmosferi

Into the Night Belçika’nın ilk Netflix yapımı ancak gerçek manada bir yerellikten söz etmek güç. NATO merkezini barındırması dışında diziye pek etki etmiyor bu durum… Zaten olaylar havaalanlarında ve uçak yahut sığınak gibi kapalı alanlarda geçerken büyük ölçüde Fransızca konuşuluyor. İkinci sezonda ise Fransızca “yabancı dil” halini alarak yerini İngilizce’ye bırakıyor ki Rus askerlerin dahi İngilizce’de uzlaşmaları bir bakıma küresel gücün adresini vurgulamakta.

Dizi dünyanın sonu temalı, kaçış ve mücadele hallerini bir arada işleyen yani aslında tren karşısında donakalan tavşanı canlandırarak raylarda aksi yöne koşmasını sağlayan olay örgüsüyle tehlikenin hiç bitmediği, iyileşme emarelerinin ise pek görülmediği karamsar bir dünya betimliyor. Bu dünya ancak belli mekânları ile insanlığa açılabiliyor: İlkin bir uçak koridoru, peşi sıra havaalanı pistlerinde geçirilen kısa süreler ve nihayet bir sığınakta stabilize olan insanlığın geleceği… Karanlıkta kalma zorunluluğu, tüm organizmaların bozulmaya başlaması sağ kalanlar arasındaki gerilimi tırmandırıyor. Uçak yolcularının etnik kimlikleri, dini mensubiyetleri beyaz adamın ön yargılarını ve ırkçılığı kışkırtıyor. Güvenlik işi yapan ezik karakterli Rik için her siyahi yahut her Müslüman daha doğrusu kültürüne yabancı bulduğu herkes potansiyel terörist… Rik’in güvenlik işi yapması ve kendini ifade etmekte güçlük çekmesi Avrupa’nın mevcut durumunu da açıklıyor aslında. Yavaş yavaş yok olan, özgüvenini yitiren, yabancısını kaynaştıramayan bir Avrupa var artık ve uzmanlık alanı güvenliğe daralmış. Sınırları, meydanları steril tutmak, korumakla meşguller. Avrupa’ya bu duyguyu yaşatan göçmenleri de görüyoruz koltuklarda. Temizlik görevlisi Osman ve karanlık işlerle meşgul Ayaz Avrupa’da yırtmış – yırtamamış iki kesimi temsil ediyor. Bir anlamda sağlanan uyuma dair de fikir veriyorlar. Ayaz çeteleşerek bir yere varmış, Osman ise köşesine sinerek kaderini kabullenmiş.

Uçağın ötekileri… Ayaz (Mehmet Kurtuluş), Osman (Nabil Mallat) ve Laura (Babetida Sadjo)

Saf değiştiren enerji kaynağını yeterince kullanamamak 

Into the Night’ın bu çatışma zeminine ve güçlü dayanaklarına karşın başaramadığı şeyler de var. Bilinmezliğin kurcalanması ekibin içindeki bilim insanının yürüttüğü fikirlerden ibaret olunca seyircide kafa karışıklığına yol açıyor. Ancak daha ilginç bir aksaklık grubun başına saçma sapan işler gelmesi. İlk sezonda başka bir havaalanında rastladıkları askerlerin suçlu olduklarını öğrenince atlatıp geride bırakıyorlar. Hani olmaz ya, içlerinden biri tekerleğe tutunuyor! Gerçeğine geçtiğimiz aylarda trajik bir biçimde Afganistan’da şahit olmadık mı? Taliban yönetiminden kaçan vatandaşlar ölümü göze almışlardı. Bu suçlu askerlerin de Afganistan’da görev yaptıklarını ve kurgudaki durumun gerçek trajedide rolü bulunduğunu öğreniyoruz. Afganistan kurulduğu günden itibaren karanlık işler görmüş Nato’nun marifetlerinden… Diziye dönersek şunu sormak gerekiyor: Askerin, nasıl bir eğitim alırsa alsın -isterse Rambo olsun- tekerleğe tutunup iniş takımlarının bulunduğu kısma tırmanıp saatlerce uçması mümkün mü?

Bir NATO sığınağında yeniden yaşam kuran “dünyanın son temsilcileri” bir yandan kendileri gibi hayatta kalanlara ulaşmaya çalışırken bir yandan gıda sorunuyla baş başalar

İkinci sezonda da insanın doğasına yorsak dahi inanması güç talihsizlikler ekibin yakasından düşmüyor. Bir sahnede dizideki çocuk ve anne jeneratör odasında kilitli kalıyorlar. Sığınak nükleer bir saldırı ihtimaline göre inşa edildiğinden kapı bir türlü açılmıyor. Kapıyı pürmüzle açmak için uçağa dönülüyor ancak havaalanı bombalanmış bulunuyor. Kapıyı sadece pürmüz açıyor, pürmüz sadece uçakta falan… “Öküz nerde? Dağa kaçmış. Dağ nerde? Yandı bitti kül oldu” vakası… Diğer bir sahnede sığınaktakilerin mutfağında yangın çıkıyor, tüm erzak küle dönüyor bir anda. Açlık tehlikesi belirince bir grup Norveç’e gidip tohum getirmek için seçiliyor. Bu kez uçaktaki koltukları sökmek bir dert oluyor. Dünyanın sonu gelmişken böylesine basit pürüzlerin ciddi bir problem olarak sunulması yahut ciddi problemlere dönüşmesi biraz tuhaf açıkçası. Ki aynı tuhaflığa ölülerin defni noktasında gösterilen titizlikte rastlıyoruz. Tamam, insanların ritüellerine sarılmaları, insan olduklarını unutmamaları gerekiyor ama her ölenin ardından usulüne uygun tören düzenleme talebi, dahası defin işlemleri aksadığı takdirde grupta hararetli tartışmalar çıkması da pek normal sayılmaz. Dünyanın sonu gelmiş, insanlar tüm sevdiklerini yitirmişler, yeni bir düzen kurulmuş artık fakat gelenekler enerjiden çalıyor. Hani bir olur, iki olur anlarız, her ölümde tanık oluyoruz bu karmaşaya, fikir ayrılığına ve buradan hareketle dizinin “dünyanın sonu” duygusuna seyirciyi ortak edemediği kanaatine varabiliriz. Yanı sıra yaşam kaynağı güneşin ölüm meleğine dönüşmesi de yeterince güçlü aktarılmamış. Dizide geride kalanlar anılıyor ancak güneşin saf değiştirmesine dair yorum yapılmıyor. Oysa bu eski dostun dönüşümü iyi bir malzeme veriyor.

Rik rolünde izlediğimiz Jan Bijvoet (ortada) “güneşin altında” sözünü söyleyememiş bir karakter… Şimdi güneş yokken ezikliğini aşmaya, özgüvenin dilini sökmeye çabalıyor

Güneş sönse de parlayan oyunculuklar!

İkinci sezonun finalinde Kıvanç Tatlıtuğ‘u görüyoruz. Hayatta kalan bir denizaltı araştırma ekibinden o da. Suç işlemenin eşiğindeki diğer Türk karakter Ayaz ile karşılaşıyor ve hemen “Türk müsün karşim” tarzı bir samimiyet kuruluyor. Ayaz’ı en son karanlığa silah sıkarken bırakıyoruz. Üçüncü sezonda bu gizem perdesi aralanacaktır diyerek oyunculuklara da kısaca değinmek istiyorum.

Into The Night’ın başarısı büyük ölçüde oyunculuk başarısına bağlı çünkü “felaket sonrası” anlatısını geride kalanların ruhsal çatışmasına ve iktidar çekişmesine dayandırmış. Dolayısıyla hem dar alanda fiziki performansı öne çıkarıyor hem zıt kişiliklerin doğru tepkilerle yansıtılmasını esas alıyor. Oyuncular bu ağır yükün altından kalkabilmiş fakat tür anlatılarının handikabı bir noktadan sonra tüm oyunculukların aynılaşması. Bu da başrolün felakete verilmesiyle ilgili… Felaket anlatısında heyecan yükseldikçe yahut merak unsuru tetiklendikçe oyuncunun fonksiyonu değişiyor ve oyunculuk, alt metni işlemek noktasında çıkıyor karşımıza.

Dizide sivrilen oyuncular da var şüphesiz. Uçağın pilotu Mathieu rolünde Laurent Capelluto, Ayaz olarak izlediğimiz Mehmet Kurtuluş ve Sylvie’yi canlandıran Pauline Etienne ilk akla gelenlerden… Capelluto’yu yine Bir Netflix polisiyesi Black Spot‘da izlemiştik, tam bir “sakin güç” ve Fransa-Belçika ortak yapımlarının vazgeçilmezi adeta! Mehmet Kurtuluş’un yüzü mafyatik ilişkileri canlandırmaya uygun… Hatta dizide karşımıza çıkan göçmen çete liderine de cuk oturmuş. Buna karşın diğer yolcular ve askerlerle gerilimi iyi ayarlamış çünkü bir zorbanın sosyalleşmesi anlamına geliyor kurduğu iletişim. Etienne ise dizide iktidarın adresi… Eşini kanserden yeni kaybetmiş, yaslı halde giriyor öyküye ve diğer yolculardan farkı intihar etmek istemesi. Bu kafa karışıklığı onu iktidar mücadelesi vermeye götürüyor. Sıfırdan zirveye tırmanmak istiyor. Hayatta kalmak noktasında bir motivasyon buluyor. Elbette liderlik yapma arzusu duyduğunu kendisine de çoğu zaman itiraf etmiyor. Avantajlı bir karakteri canlandırıyor Etienne. Eski bir asker, helikopter pilotu, çok çabuk kavrıyor, korkusuz, fedakâr… Grubun çıkarı için ayrık otlarını temizlemekten çekinmiyor hiç. 

Uçağın pilotları Mathieu Laurent Capelluto ve Sylvie Pauline Etienne

Zaaf sahibi Rik rolünde Jan Bijvoet ve hasta çocuk annesi kararlı Zara’yı canlandıran Reggina Bikkinina dikkat çeken diğer isimler… Hem duyguları başarıyla yansıtmış hem efor sarf etmişler. Zaten ilk sezonun tüm oyuncuları için bir uyumdan söz edebiliriz. İkinci sezonda diziye girenlerse sönük kalıyor, başrole ortak olamıyorlar.

**

Into The Night Dünyanın sonu anlatılarına yeni bir soluk getirmiyor fakat biz seyirciler olarak pandeminin ağırlaştırdığı ruh halinin de etkisiyle kadim dostumuz güneşin dahi bir gün sırt dönebileceğine ihtimal veriyoruz. Üstelik insanın budalalığını hesaba kattığımızda hayal gücünün sınırlarını zorlamaya gerek kalmıyor! Dizi öte yandan NATO’yu ve Batı-Doğu çatışmasını merkeze alarak bir Soğuk Savaş rüzgârı da estirirken modern dünyada karanlığa batmış Nuh’un modern gemisini gündeme taşıyor. Yani taşıyor taşımasına da… Felaket felaket, içimiz kararmadı mı!

Haydar Ali Albayrak

Trapped: Politik Polisiye Örneği

Baltasar Kormakur’un yazıp yönettiği Trapped ilk sezonu 2015’in son günlerinde yayınlanmış bir Nordik gerilim… Şu günlerde Kormakur’un bir diğer dizisi Katla gibi Netflix’te erişebileceğiniz dizinin yapımını ise İzlanda kanalı RUV üstlenmiş ve olaylar ülkenin kuzeyinde, küçük bir kasabada geçiyor. Büyük ölçüde, Nordik alt türün alametifarikası sayabileceğimiz küçük şehri tehdit eden yabancı unsurlar ile suçun yerel halkça yadırganması üzerinden ilerliyor ve kalbi kırık polis amirimiz Andri’yi merkeze alıyor.

Yurda dönüş, denk geliş ve fırtına

Andri eşinden ayrılmış ancak hâlâ onun kasabasında görev yapmayı sürdüren bir polis memurudur. Kasabanın mazisindeyse trajik bir yangın yatmaktadır. Bir gece bir çiftin (Hjörtür ile Dagny’nin) vakit geçirmek için girdiği balık hali yanmış, genç kadın hayatını kaybetmiştir. Bu kadın aynı zamanda Andri’nin baldızıdır. Olayın tek şüphelisi Hjörtur ise dönemin emniyet amiri Hrafn ve kadının babası Eirikur tarafından suçlanmış, bir dönem hapis yatıp ülkeyi terk etmiştir.

Bu olaydan yıllar sonra Trapped’de öykü bir yurda dönüş, bir denk geliş ve yaklaşan bir fırtına ile açılıp usulca akmakta… Denizde tüm uzuvları kesilmiş bir cesedin bulunması dikkatleri Danimarka’dan gelen feribota çeker. Andri ve ekibi (Hinrika ve Asgeir) feribotu takibe alırken Hjörtur’ün de gemi yolcuları arasında yer alması ve karaya ayak basması kasabada bir merak ve tedirginlik uyandırır. Ancak yalnız kader ağlarını örnekle kalmaz ve İzlanda’nın hava şartları da çemberi giderek daraltmaya başlar.

Emniyet amiri Andri (Olafur Darri Olafsson) hiç de öyle atletik, sert mizaçlı, kusursuz biri değil… Kararlı, kalbi kırık ve zaaflarıyla karşımızda.

* * 

Öncelikle Trapped’ın İskandinav suç yapımları arasında kendine has bir yer edindiğini söyleyebiliriz. Ülke televizyonunun en pahalı yapımı olduğu belirtilen dizi Kuzeyli suç yapımlarında sıklıkla rastladığımız atmosfer kurma yetkinliğini bir kez daha gözler önüne seriyor ve yukarıda değindiğim üç belirleyeni ustaca kesiştirerek doğrusu ismiyle müsemma bir anlatı sunuyor. Kormakur’un dizisinde her ne kadar Andri ile özdeşleşsek bile bir zaman sonra kasaba halkının kaygılarını paylaşmaya, yaşananlara onların gözünden bakmaya başlıyoruz. Bu kader ortaklığını kar dolayısıyla kapanan yollara bağlayabiliriz. Seyirci de kurmaca kahramanlarla aynı koşullarda mahsur kalınca daha doğrusu dizi yarattığı atmosferle bu duyguyu başarıyla aktarınca küçük kasabayı ve elbet soğuğu iliklerimize dek hissediyoruz.

Trapped geçmişte yaşanan yangın trajedisiyle açılıyor. Sahnede hali kundaklayan kişiyi görüyoruz. Bu adamın kim olduğu ancak sezon sonuna doğru ortaya çıkıyor

Karın kapadığı yollar ve demirlemiş bir feribot: “Bir kasaba katilini arıyor!”

Trapped zengin (bir o kadar popüler) içeriğinin yanı sıra katmanlı bir yapı kuruyor. Merkezdeki Andri’nin adeta sınava çekildiği bir süreç izlemeye başlıyoruz. Bir yandan eski karısı Agnes sevgilisiyle kasabaya dönmüş, üstelik çocuklarını alıp başkente gitmeye niyetlenmiştir. Bu psikolojik baskıyı içinde bulunduğu derin yalnızlıkla iç içe geçiren Andri maço karakterini dizginleme çabasındadır. Çocuklarını kaybetme korkusuna şehre gelen geminin (yabancının) ve yine ailesiyle ilişkili hısım olduğu bir tanıdığın kışkırtıcı varlığı eşlik etmektedir. Üstüne üstlük failin sırra kadem basması, gemiden inip halkın arasına karıştığının var sayılması sorumlu kişi sayılan amirin yükünü artırır.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi yolların fırtınada kapanması, zaman zaman elektrik kesintilerinin yaşanması ve feribot yolcularının zorunlu olarak bir spor salonunda misafir edilmesi anlatıdaki çıkışsızlığı kışkırtıyor. Malum, bir spor salonu -şayet hâlâ ayaktaysa- sel, deprem vb. doğal felaketler sonrası başı sokacak, sığınılacak yerler olsa dahi hemen her zaman bir tür mahrumiyete ve politik yönüyle ele aldığımızda hak gaspına karşılık geliyor. Şili darbesinde muhaliflerin statta zulüm görmesi, kurşuna dizilmesi, bizde gazeteci Metin Göktepe’nin yine bir spor salonunda gördüğü işkence sonucu hayatını kaybetmesi fiziksel aktiviteler dışında kullanılan spor salonlarının ürkütücü ve dokunaklı yanını vurguluyor. Bazen eğlence için kullanıldığında dahi işler sarpa sarabiliyor. Gaspar Noe’nin The Climax filminde olduğu gibi…

Konuyu dağıtmadan esas meseleye gelmek istiyorum. Trapped faili kayıplara karışmış bir cinayet, aile sorunları, geçmişte yaşanan trajedi ve zorunlu misafirlik gibi temaları bir araya getirirken esas kozunu bu hattı birleştirecek bir çerçevede kullanıyor: Kasabada gerçekleşmesi beklenen dönüşüm. Trapped bir bağlamda geçmiş ile gelecek arasında hapsolmuş bir kasabanın öyküsü. Zamanın kendi haline bırakıldığında usul usul akacağı fakat kapitalistlerin bu kârsız tempoya razı olmayıp kökten değiştirmeye hazırlandığı bir kasabanın… Kuşkusuz yağmadan çok önce kokusu ve tatlı hayali sarıyor kasabayı! Çin hükümetinin ticari ağına yarar sağlayacak, küresel ilişkilerini güçlendirecek bir liman projesi gündemde… İzlanda’nın ak buzuna, İzlandalı’nın kara kaşına hayran olmayan Çin ilk etapta yerel girişimciler devşirerek sıvamış kolları. Belediye başkanı (eski emniyet amiri), kasabadaki otelin işletmecisi, halin sahibi kısacası kasabanın ensesi kalınları bir suç şebekesinin başını çekiyor. İçlerinde en gözü kara olan da işletmeci… Sadece kasabayı pazarlamakla yetinmeyip kadın satan uluslararası bir çetenin işlerini de organize ediyor. Trapped tam burada liman hayali ile fuhuş çetesi gerçeğini hırslı kodamanlara, aynı merkeze bağlayarak hem alt metnini güçlendiriyor hem türün gündeminden hiç düşmeyen yerli-yabancı çatışmasını sağlam temellere yaslıyor.

Bir başka Kuzeyli ve yalnız İsveç değil Dünya sinemasına da yön veren yönetmenlerden Ingmar Bergman‘ın “sinematografi insan yüzüdür” sözünü yansıtan bir kare… Dagny ile Agnes’nin babası Eirikur’u görüyoruz. Soğuk bakışlarıyla çok şey anlatıyor.

Hayatın içinden ve toplumsal alt metniyle Trapped 

Trapped seyirciyi polisiye açmazlar ve “ayarlanabilir gerilim” bakımından doyururken “hayatın içinden” bir üslup tutturmaya çalışıyor. Geçmişteki trajedinin yeni güne taşınarak yaşama karışması Hjörtur’ün yas tutan fakat öte yandan hayatta kalmaya, dünü aşmaya hevesli karakteriyle gerçekleşiyor. Hjörtur arkadaşlarının çağrısına uyuyor ve kasabanın havuzunda eğlenip ruhuna çöken sisi dağıtıyor. Ancak dizideki gerçek yaşam esintileri ailevi ilişkiler vasıtasıyla polisiyeyi destekleyen başat unsur halini alıyor. Andri’nin çaresizliği, Asgeir’in yalnızlığı, yine Hinrika’nın esrar bağımlısı eşi Bardur’la kurduğu kah dostane kah gergin ilişki ve belki hepsinin ötesinde seneler evvel geçirdiği kazada eşini yitirip kendisi de sakat kalan kasabalının dürbünüyle tüm kasaba yaşamını gözetlemesi. Trapped bu röntgenci tarzı kriminalize etmiyor, tersine ehlileştirerek olayların çözümünde kullanıyor. Bu tercihin ardında Kormakur’un başarısı yatıyor diyebiliriz. Zira yönetmen anlatıya bir dış öğe biçiminde katılan, istendiği takdirde fiziki boyutu aşıp duygusal bir yarılmaya da yol açabilecek gözetleme mesafesini iyi ayarlıyor. Onu gerektiği ölçüde kullanıyor ve yan hikâyelerin arasına almaksızın (bir bölümde adamın öyküsünü dinlesek bile) bir gözlemci çizgisinde tutuyor.

Bahsi açılmışken dizinin yan hikayelerine değinmekte fayda var. Aile içi şiddet, akran zorbalığı, yas tutma pratiği, kuşak çatışması, köşeyi dönme hırsı, ötekileştirme gibi başlıklara bölünebilecek bu yan hikayeler birbirinden rol çalar nitelikte değil. Yanı sıra Trapped politik meselelere eğilmeyi ihmal etmiyor; öyle ki “insanın köleleştirilmesi” sorununu bir medeniyetler çatışmasına büründürmese bile anlatının arka planında sürekli çalıştırarak empati duygusunu devreye sokması diziye siyasi bir boyut kazandırıyor. Özellikle kapitalist yağma kültürünün bir kasabayı ikiye bölmesi ibret verici… İkinci sezonda buradan miras kalan bir öykü izliyoruz. Onu da kısaca aktaralım.

Dizinin ikinci sezonunda siyaset ilk sezonun aksine ön planda: Çevre kirliliği, ırkçılık, homofobi, İslamofobi, kapitalizmin teslim aldığı küçük şehirler… Sahnede kaçırılan bir siyasetçiyi görüyoruz.

Polisiyeden politik gerilime ikinci sezon

Trapped polisiyeden politik gerilime kaydığı ikinci sezonda Andri başkent Reykjavik’te gerçekleşen bir saldırıyı çözmek için izler aramaya yeniden taşraya dönüyor. Bir adamın (Gisli) enerji bakanı ikiz kardeşine (Halla) sarılarak kendini yakmasıyla açılan ikinci sezon bu kez ütopik bir Çin limanını değil daha gerçekçi bir tehdidi dayanak alıyor. Enerji santrali ve santralin Katar sermayesi ile yabancı işçiler hedefte. Bu sezonda ilk bakışta ırkçılık, homofobi ve çevre kirliliği gibi sorunların altı çizilerek “Thor’un Çekici” adlı fanatik bir örgütün işlenmesi ve politik söylemin ağır basması; öte yandan tüm çatışmanın merkezine tek bir ailenin konması “acaba” dedirtiyor. Acaba ilk sezonun tadını arayacak mıyız? Dizi iyi bir sonuca bağlanmadığı takdirde polisiyesini yitirmiş bir politik gerilim olarak kalma -bir bakıma güdük kalma- riskiyle yüzleşiyor ancak finale doğru sırların aile geçmişi üzerinden çözümlenmesi kopkoyu bir dram yaşatıyor seyirciye. İkinci sezona ilk sezonun karakterleri bir ölçüde katılsa dahi genel manada bağımsız bir hat çizildiğini söylemek mümkün. O yüzden toparlayabileceğimizi düşünüyorum.

Andri ile Hinrika (Ilmur Kristjansdottir) iyi bir ikili. Asgeir (Ingvar Sigurdsson) de bu ikiliye her zaman destek veriyor.

Sorunlu aile ekseninde İzlanda polisiyeleri ve buzulda umut aramak

Belki hatırlarsınız; çağımızın ünlü düşünürü Slovaj Zizek (böyle deyince de bir tuhaf oluyor!) Covid-19 pandemisinin Avrupa’da ilk ciddi kapanmalara yol açtığı günlerde belirsizlik ile boğuşup bir yandan akıl sağlığını korumaya çalışan insanlara İzlanda polisiyelerini, Trapped ile The Valhalla Murders‘ı izlemelerini önermişti. Valhalla Murders’ı izlemeye başlayıp -sanıyorum- son bölümde yarım bıraktığımdan olacak bu öneriyi başta anlamlandıramadım. İzlanda polisiyeleri çok fazla aile merkezliydi. Doğanın da yardımıyla güçlü atmosfer kuruyor, insanının doğası gereği soğuk karakterlerle polisiye türünün şart koştuğu o yabancılığı sağlıyordu ama haddinden fazla düşünsel alana kayıyor tabiri caizse suç işleme eyleminin felsefesini yapıyordu! Ki yine Kuzeyli bir akım olan Dogma 95’te de aile trajedilerine eğilmek adettendir. Bu bakımdan Kuzey, aile kurumu yıkılmaya yüz tutan Batı’nın vicdanı olmaya soyunmuş belki de… Tabi öte taraftan Zizek’i bu toplumsal boyutu mu etkilemiştir bilemem ama en azından The Valhalla Murders, (pandemi psikolojisi düşünüldüğünde) seyirciyi sürükleyecek, kafa dağıtacak türden bir yapım değildi. Hani daha ziyade insanı daraltıyordu. Trapped’ı izledikten sonra ise pandeminin hapsedilmiş yaşamımızı teşhir etmek gibi bir rol üstlendiğini ve aslında zaten sorgulamayı bıraktığımız o ilk anda kapana kısıldığımız sonucunu çıkardım. Görüyoruz ki suçun hiç uğramayacağını düşündüğümüz şehirler dahi kapitalist sistemin tehdidinden kaçamıyor. Doğu’dan hayranlıkla süzülen Batı ve onun da Kuzeyi sermayeye teslim olabiliyor. Bu vahşi sistem bazen hırs ile zehirliyor insan bazen de buzulun yabaniliğine ulaşıp orta yere kurulan bir elektrik santralinin atığıyla kirletiyor doğayı ve günün sonunda kendi halinde kasabaları cehenneme çeviriyor.

Haydar Ali Albayrak

Bunu Bi Düşünün: Eksantrik Kamu Spotu Tadında!

Onur Ünlü biliyorsunuz, en son hayatını satacak hale gelmişti! Açtığı sitede deneyimlerini, şahsına ait bazı eşyaları satıyordu. Paraya mı sıkışmıştı yoksa absürt bir eylem mi gerçekleştiriyordu bilinmez ama aynı anda iki diziyle birden döndü. Leyla ile Mecnun‘u anlatmaya gerek yok, biliyorsunuz. Bunu Bi Düşünün ise Blutv’de yayınlandı. On dakikayı aşmayan bölümleriyle dikkat çeken dizi bir özel-genel buluşmasını andırıyor. Öyle ki hem kamu spotu ağırlığında hem reklam hafifliğinde bir orta yol aranmış.

Bunu Bir Düşünün her bölüme farklı oyuncuları konuk alıyor. Bu oyuncuların gerçek hayatta hayvan sahipleri arasından seçildiğini de not düşelim

Hayvanlar oyuncak değildir ve onlar hayatımızın bir parçasıysa biz de onların hayatında bir parçayız! 

Dizi Ahmet Kenan adında bir evcil hayvan uzmanının daha doğrusu sorumlu hayvan sahipliği psikoloğunun her bölümde danışanlarıyla gerçekleştirdiği seansları konu alıyor ve oldukça kısa bölümlerinin yanı sıra sürekli yeni başlıklara/mesajlara geçilmesiyle daha ziyade bir programı andırıyor. 

Bunu Bi Düşünün öyküsünü anlatabileceğimiz yahut heyecanını kaçırabileceğimiz türden bir yapım değil ve bu yönüyle “kamu-özel birlikte” yapısına televizyon şovlarının çok parçalı (seyircinin ilgisini diri tutacak) yayın yapısına has bir yaklaşımı da ekliyor. Doğrusu diziyi bir tv programında skeç olarak izlesek yadırgamayız; zira bir diziyi dizi yapan şey salt öykünün devamlılığı, karakterlerin sürdürülebilirliği değil aynı zamanda seyirciye geçirdiği histir. Bunu Bi Düşünün de dizi havasında akmıyor ve esasen böylesi içeriklere daha sık yer veren Gain Platform’a yakın duruyor. 

Peki, dizinin geneline baktığımızda nasıl bir anafikir edinmekteyiz? Diğer bir deyişle spotumuz nedir? Ünlü’nün dizisi esasen hayvanların oyuncak olmadıklarını, biz insanların onlarla eşit bir ilişki kurmadıkça haksızlığa maruz kalacaklarını ve anlayışsızlığımız, iletişimsizliğimiz neticesinde beklentilerimiz karşılanmadığında bunu da hayvandaki bir tuhaflığa yoracağımızı savunuyor. Hayvanların karakterlerini ve özgürlüklerini tanımamız gerektiği yönündeki bu düşünce danışanlar üzerinden de canlı ve çarpıcı bir biçimde desteklenmiş. İnsanlar sorunlarını hayvanlarla ilişkilendirerek sorumluluktan uzaklaşmaya meyilliler. Kimisi sorunlu evliliğinde evcil hayvanlarını koz namına kullanırken kimi terk eden sevgilisinin yerine bir kedi koymaya çalışıyor, “beklentisiz sevgi” tanımını böyle yapıyor. Kimi insanlara mesafesini hayvanlar vasıtasıyla aşmayı deniyor. Onlar konuşsun, kendini anlasın istiyor, bitcoin yatırımlarıyla kafayı bozmuş bir başkası zamanı kendine dahi esirgerken köpeğini mağdur ettiğinin farkına varamıyor.

Ahmet Kenan Bey rolündeki Taylan eşinin terk ettiği kendini arayan. bir yandan da hayvan sahiplerinin vizyonunu genişletmeye çalışan psikolog rolünde

Ahmet Kenan Bey’in zamanlar arası yaralı yolculuğu

Ahmet Kenan Bey ise oldukça sabırlı bir karaktere sahip. Tuhaf danışanları onu her defasında sınava çekseler de o her defasında başından savuşturmayı başarıyor. Kimi adını sürekli yanlış söylüyor kimi zamanda yolculuğun formülünü buluyor. Kimi yurtdışından yatak sipariş edip kedisine konfor sağlamak hevesinde… Elbet kendi yargılarıyla geliyor bu danışanlar ve bazen dayanması güç mizaçlarıyla. Teorik fizik meraklısı Feza’ya (Ulaşcan Kutlu) ise ayrı bir parantez açmak lazım. O, dizinin devamlı oyuncuları arasında… Diğer devamlı oyuncular ise ilk bölümden itibaren bahçede köpeklerle oynarken gördüğümüz, ağzından tek bir kelime çıkmayan Nurettin (Ahmet Rıfat Şungar) ve öykü ilerledikçe ilkin adını duyup devamında tanışma şerefine eriştiğimiz Ayfer (Şebnem Bozoklu). Ayfer Ahmet Kenan Bey’i terk edip giden eşi… Ahmet Kenan Bey tanıştıklarını belirttiği bir kuyunun başında onu arayıp duruyor, sesleniyor ona dizi boyunca. Ahmet Kenan burnu büyük bir yazarmış ve öğreniyoruz ki olayların geçtiği bakım evinin açılmasına da muhalefet etmiş! Çocukken köpek beslenmesine karşın şairane bir yaşama yönelince hayvanlara ilgisini, şefkatini yitirmiş. Buna dayanamayan Ayfer de çekip gitmiş. Ancak değişen, yontulan Ahmet Kenan, Feza’nın zaman yolculuğu fikrini kırmızı ayı kuyuya hapsetme projesine uygulayarak eşine yeniden kavuşabiliyor. Bu geriye sıçramalara sayesinde onu kandırıp kendine dönmesini sağlıyor. Gördüğünüz üzere Ünlü bu sosyal sorumluluk projesine, diğer bir deyişle bu eksantrik kamu spotuna da uçuk kaçık bir öykü sığdırmış, atmış yine imzasını!

Pınar Deniz‘in canlandırdığı karakter ayrıldığı sevgilisinin yerini sokakta görüp sevdiği bir kediyle doldurmaya çalışıyor fakat kedi aynı duyguları paylaşmıyor!

Ünlü anlatıcılığı ve Ahmet Mümtaz Taylan oynayıcılığı

Bunu Bi Düşünün daha önce defalarca bir araya gelmiş Ünlü ile Taylan’ı bir kez daha buluşturuyor. Zaten Ünlü aynı oyuncularla çalışmayı seviyor. Ahmet Rıfat Şungar da bu oyunculardan. Ünlü, Ahmet’le başlayıp en az iki ad taşıyan oyuncularla çalışmanın yanı sıra kozmik bir arayışı da her anlatısına sığdırabiliyor. Güneşin Oğlu, Görünen Adam, Sen Aydınlatırsın Geceyi… Hemen hepsinde “başka bir dünya”, bir yöntem, bir arayış sundu bize Ünlü; daha doğrusu sundu ama o dünyaların gülünçlüklerinden de hiç kısmadı. Biz seyirciler Ünlü’nün ilginç öykülerini izlerken saçma’lığının, onulmazlığının bilincindeydik. Ünlü belki de Camus’un Saçma’sına gönderme yaptı saçmalığını hiç saklamayan saçma öykülerinde. Nedir ki Bunu Bi Düşünün saçmalık kaldıracak türden bir öykü değil, dilimizde tüy bitti ama yineleyelim, bir kamu spotu yani! Buna karşın Ünlü oraya da yerleştiriyor saçma’sını ve bu son saçma bana kalırsa tüm saçmalıklarını aşıyor böylelikle. Ne kadar ters köşe o kadar iyi! Ünlü’nün dizisi bir yere bağlanmıyor. Bir sonumuz var, hatta “mutlu son” diyebiliriz. O kadar mutlu ki Ahmet Kenan Bey durulmuş, daktilo başına geçip bir bildirge dahi (sorumluluk projesinin manifestosu) yazıyor fakat bu son pek doyurucu değil. Çünkü oyunun kendisi doyurucu değil. Skeç havasında ilerleyen dizi bir de yarım yamalak bir saçma öyküyü içine katınca tadından “yenmez” hale geliyor! İlla düşünmemiz gerekiyorsa bunu bir şaka olarak düşünebiliriz.

Ahmet Mümtaz Taylan ise tek tip olmanın tuhaflığını yaşıyor. Özellikle Leyla ile Mecnun‘dan sonra İskender Abi’nin çeşitli tonlarında izledik onu. Komiser de olsa, psikolog da olsa… Çoğu zaman suratsız, mutsuz, o an orada bulunmaktan keyif almayan tipleri canlandırıyor. Tabi kendisiyle kavgalı… Özellikle son dönemi için söylersek Taylan’ın karakteriyle geçindiği tek bir rol yok neredeyse… İlginç… Bu durum belli noktalarda artık ustalaşma ancak “aranan adam”a da saplanıp kalma anlamı taşıyor. Taylan belli rollerin aranan adamı ama belli olmayan rollerde bir “arayış adamı” değil. Oyuncunun tercihidir, ne diyebiliriz? Üstelik çoğu oyuncunun bu çizgiyi benimsediği de bir gerçek…

Bunu Bi Düşünün evcil hayvan mamasında piyasasının adeta tozunu atan Royal Canin’in bir sosyal sorumluluk projesi

Mamayı veren düdüğü çalar! 

Şu kısacık yazıda tekrara düşmek pahasına söyleyelim: Bunu Bi Düşünün tam manasıyla “butik iş” biçiminde değerlendirebileceğimiz bir yapım sayılmaz. Konsept bir çalışma, adı konmamış, sınırları çizilmemiş bir çeşit sorumluluk projesi, bilinçlendirme çabasının ürünü falan ama dizi tadı veriyor mu orası tartışılır işte. Didaktik çizgiyle Onur Ünlü absürtlüğü buluşunca uyum sağlanamamış fakat bence esas sorun dizinin özel-genel işbirliğinde yatan o yabansılık… Bir mama şirketinin sosyal sorumluluk kapsamında kamuya seslenişi, hayvanlar lehine bir program ortaya koysalar dahi kendi reklamlarını yaparak sektörel hakimiyet kurma/pekiştirme girişimleri (kamuya bir sorumluluk çerçevesinde seslenmeleri rekabet stratejilerinin parçası olarak değerlendirebilir) seyirciyi öykünün sıcaklığından koparıyor. Yukarıda ifade ettiğim üzere fazla evcil olanın (bir sponsorun mesela) kaçınılmaz iticiliği bu… Yanı sıra platformların reklam, sosyal sorumluluk projesi gibi anlatılara açtığı saha giderek genişlerken yapımların ortaklığına dair fikir veriyor. Parayı veren her çağda olduğu gibi çağımızda da düdüğü çalıyor!

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın