Vatandaş, Halkın Adamı, Sevimli Aykırı… Güle Güle Sayın Abim!

Bazı insanlar vardır, hiç tanımadığınız halde tanıdığınız bir çok insandan daha yakındır size, elini hiç sıkmasanız da sıktığınız bir çok elden sıcaktır eli! Bizimkiler Dizisinin Cemil’i Uğurtan Sayıner de böyleydi ve onun yaz kış demeden camdan salladığı eli sıcacıktı. Cemil işte o elle kapıcı Cafer’e (Ercan Yazgan) dilediği bira sayısını işaret ederdi. Genelde beş parmağını birden kaldırıp “beş şiddetinde deprem olmuş” diyerek kendince şifreli konuşur ve doğrusu çirkin dünyaya ayık katlanamayacağını gösterirdi bize.
Ve bu akşam soframızdan bir kadeh, sokağımızdan meraklı bir baş eksildi. Rahatsız olduğu biliniyordu, geçen yaz yine hastaneye kaldırılmış, hakkında öldü haberleri çıkmıştı. Bu esnada yayınlandığı için Yazlıkçılar dizisine dair kaleme aldığım incelemeye Sayıner’e geçmiş olsun dileğiyle başlamıştım. Bir yıl sonra bu kez kaybettik kendisini. Bir kuşağın çocukluk sevincinde yer bulan, seneler boyunca pazar akşamı anılarına eşlik eden Bizimkiler kadrosu her geçen yıl eksiliyor.
Peki Uğurtan Sayıner’i bize bu kadar yakın kılan şey neydi? Onunla özdeşleşen “Sevim koş katil geldi” repliği mi mesela? Camdan sarkıp gelen geçene laf atması mı? İçmeye sabahtan başlaması mı? Yoksa tüm bunların ötesinde yaşamın bizzat içinden seslenmesi mi? Biraz “Eski Türkiye”yi andırması biraz da 90’ların değişen ruhunu ifade etmesi mi? Aslında hepsi diyebiliriz.

12 Eylül’le barışmamış ve yenildiği yeri terk etmemiş bir aydın hayaleti olarak Cemil

Bizimkiler’de birçok lakabı vardır Sayıner’in. “Benim adım Cemil” bunların en ünlüsüdür ancak “benzetmek gibi olmasın”la başlayıp daima ölümle biten iç karartıcı benzetmelerinden ötürü Baykuş olarak da tanınır. “Sevim koş katil geldi” ise günümüzde de sıkça andığımız, kullandığımız bir repliğidir. Günün her saati pencereye bir baykuş gibi tüneyen Cemil apartmanın nüfus memurudur, magazin muhabiridir, bir nevi gayriresmi yöneticisidir. Gireni çıkanı not eder, yüzüne karşı çekiştirir, karşı tarafı dinlemeden söyler söyleyeceğini. Bazı komşularının gelişi heyecanlandırır onu, hele her park edişinde arabasıyla çarpıp varilleri deviren Katil (Aykut Oray), Cemil’in favorisidir. Katil lakabını da o takmıştır. “Geldi yine katil”, “katil gidiyor”, şuydu buydu derken Yavuz’un adı katil kalmıştır. Ancak ilginçtir, yeri geldiğinde mevki makam ayırmaksızın herkese karşı kabalaşan, göz dağı veren Yavuz Cemil’e nerdeyse hiç kötü davranmamış, aksi söz söylememiş, bilakis kendisine takılan “Katil” lakabını dahi benimseyip sarhoş dostunu el üstünde tutmuştur. Üstelik Cemil yüzünden yönetici Sabri Bey’e (Mehmet Akan) veya kapıcı Cafer’e az zılgıt çekmemiştir! “Cafer üzme vatandaşı” siteminin şikayetçi tarafı genellikle Cemil olmuştur. Cafer vatandaşın birasını eksik mi etti Yavuz anında müdahale etmiştir. Sabri Bey “vatandaşa cart curt” mu yaptı hemen ağzının payını almıştır. Öyleyse Yavuz’un saygısı, bu alkolik zavallının patavatsızlığını sevimli bularak hoş görmesinden başka bir açıdan ise ciddiye almayıp hor görmesinden mi ibarettir? Kuşkusuz hayır. Öyle olsa samimiyet kurmaz, yoluna bakar; onu defalarca sofrasında ağırlamaz söz gelimi. Yavuz Cemil’i “vatandaş” saymaktadır. Yani bir bakıma bugün geçerli siyasi iklimin tersine alkol kullananla kullanmayanı eşitleyen, kendisi de halihazırda hırt olduğu için ötekilerin hakkını savunan Yavuz adeta denge unsuru olmuştur. Cemil vatandaştır, “sayın abi”dir!

Bir kuşağın çocukluk sevincinde yer bulan, seneler boyunca pazar akşamı anılarına eşlik eden Bizimkiler

 
Bu saygınlığın nereden türediğine dizinin ilk sezonlarını izlemeyenler anlam veremeyebilir. Oysa ilk sezonlarda yani 80’lerin sonunda Cemil karşımıza ilk kez çıktığında yazmakla kafayı bozmuş bir entelektüeldir. Henüz sakal bırakmamıştır, terzi eşi Sevim’den (Sabriye Kara) uzak kalmak için çekildiği odasında bir yandan yazıp bir yandan gönlünce demlenmektedir. İlk sezonlarda Cemil’in odası birkaç defa görünür. Dağınık, “pis” bir görüntüdedir ve aslında bu hal 12 Eylül darbesiyle uzlaşmayışın, uyumsuzluğun tezahürüdür. Cemil politik bir zeminden seslenmese dahi bazı “aydın”ların düzenle barışarak Doğramacı Akademisine yahut holdinglerde danışmanlık pozisyonlarına kapağı attığı 80’lerde, serkeşliğe kaymak pahasına çizgisini bozmamış, aykırı kalmıştır. Bu aykırılık Cemil’in karakterini güçlendiren hani tabiri caizse ona yakışan bir unsurdur. Demin değindiğim üzere siyasi eğilimi vurgulanmasa dahi darbe düzeniyle ve avantacılarla barışık olmadığını anlamak güç değildir. Arada siyasi gündeme dair çıkışlarını, savaşlara, türlü karışıklıklara salvolarını saymazsak “birasının peşinde” sıradan bir adamdır o ve bu yönüyle halkın adamıdır. Cemil hem “vatandaş” hem halkın adamı’dır öte yandan ise değişen düzene ve aşınmış değerlere karşı bireysel itirazın, bir pasif direnişin temsilcisidir. Tüm bu vasıfları bir araya geldiğindeyse saygınlığa erişmesi kaçınılmazdır.

Kahraman ve anti kahraman… Alkolik ve kendinden emin

Vatandaş olmasına ve “haklarını bilmesine” karşın Yavuz dışında kimsenin sevip saymadığı -sevse de sevgisini, saysa da saygısını göstermediği- karısının mütemadiyen azarladığı ve zamanla yazma heyecanını yitirip büsbütün alkole gömülmüş umutsuz bir vakadır. Sınırlı da olsa gördüğü saygı ve özgüveni ile kahraman niteliği sergileyen Cemil ağır basan aykırı duruşuyla giderek anti kahraman düzeyine çekilmiştir. Pek sevilmez ama eksikliği her daim hissedilir. Varlığı ayrı yokluğu ayrı yakar. O sokağın dahası mahallenin nefes alan parçasıdır. Yine ilk sezonlarda spor yapmaya çıkıp civar parklarda koşan Cemil dizi ilerledikçe odasının penceresine sıkışmış fakat yaşamla kurduğu ilişkiyi hiç aksatmayan bir karaktere dönüşmüştür. Onun olmadığı bir pencere düşünülemez. Sindirilmiş ve bütünleşmiş bir karakterdir o artık. Yenildiği mevziyi terk etmeyerek bizdenliğini, içtenliğini korumuştur. Diğer yandan onun camdaki silueti bir tür içe kapanma ve dışa açılma çatışmasını yansıtır. İçte alkole gömülmüş, yazarlık hayallerini ve entelektüel çabasını bastırmışken dışta merakını, gerilimini yitirmeyip aynı canlılığı sürdürmüştür. Üstelik ters söz eden oldu mu “benim adım Cemil” diyerek daha ıskartaya çıkmadığını haykırmakta, bir gözünün hep “uyanıklar” üzerinde olduğunu ilan etmektedir. Onun pencereden sarkarak yaptığı tahliller apartman sakinlerinin mizaçlarından sınıfsal aidiyetlerine değin müthiş bir geçerlilik gösterir. İnsanların ciğerini bilir o! Sözünü sakınmaz, dolandırıcıya dolandırıcı der, katile katil! Nobrana katlanamaz, sümsükten, hesapçıdan hoşlanmaz. Her dairenin iç işlerine sokar burnunu. Bir aileye damat mı geliyor, Cemil’in onayından geçecek! Apartmanda tadilat mı yapılacak, Cemil’in fikrini muhakkak soracaksınız! Cemil ki bir pencereden gözetleyip yalnız bir karede yaşayarak yaşamın her hücresine sızabilmiştir ve belki de onu tanımayanlar için bile dost olması tam olarak bu sebeptendir: İç işlere burnunu sokma ehliyeti verdiğimiz, sonumuzu sürekli ölen tanıdıklarına benzetip türlü senaryolar yazacak bir sevimli çatlak! Çatlağın hem kendisi hem kendinden sızan/taşan ve bir bakıma kendine has bilgeliği ile süzdüğü doğrular! O sözde, reklamda kalmayan dürüstlük, dobralık… Çağın yiten değerleri karşısında halkın patavatsızlığı ve vatandaşın öteki olma yahut diğer bir deyişle ötekinin vatandaş olma hakkı… Hepsini toplamıştır Cemil karakteri, öyle bir pencereden uzanıp bakar topluma.

Bir Bugay karakterini ete kemiğe bürümek

Umur Bugay yapımcılığını ve senaryosunu üstlendiği Bizimkiler’de kendi yaşamından izler aktardığını söyler. Öykünün temelindeki Şükrü (Erdal Özyağcılar ve Savaş Dinçel) karakterinin babasından esinlendiğini belirtir fakat gerçekçi bir bakışı zengin deneyim ve gözlemlerden yakalayan Bugay anlatılarında yan karakterler de dolgu ögesi olmanın ötesine geçerek öyküyü destekleyen bazen tek başına götüren bir güce kavuşmaktadır. Bu durumda Bugay’ın becerisi göz ardı edilemez. Kapıcılar Kralı‘nda emekli albay olan  apartman yöneticisini Bizimkiler’de bando şefi emeklisi Sabri Bey karakterinde görürüz. Yine Çöpçüler Kralı‘nda arada sırada camdan fırlayıp “yazacağım bunları hep gazeteye” diyen “hakiki İstanbullu” da bir bakıma Cemil’in prototipidir. 70’lerde ülkenin sorunlarını mahalledeki ufak tefek aksaklıklar üzerinden irdeleyen bu duyarlı tip darbeden ve liberal saldırıdan sonra sağ kalan ancak pek salim olamayan Cemil’e dönüşmüş, olgunlaşmıştır. Cemil’in süngüsü düşüktür, bayrağı devraldığı mahalleli gibi “yaza yaza hükümeti düşürmez” zira itirazın gücü egemenliğini yitirmiş, darbe hak arama pratiğini ezip geçmiştir fakat onun yerine “evdeki hükümet” biçiminde nitelendirebileceğimiz Sevim’i karşısına alır, onu atlatıp çeker kafayı. Uğurtan Sayıner Bugay’ın hayatın içinden karakterlerini oldukça güçlü yansıtır. Bugay’ın Yazlıkçılar dizisinde Sayıner’i bu kez piyanist şantör Kerim rolünde izleriz. Sayıner Kerim rolünde de oyunun hakkını vermektedir. Bizimkiler’in yaz versiyonu olan dizide penceredeki sindirilmişliğini bir tatil beldesine uyarlar, baskın karısı (Solist Yaprak Elçin-Meral Çetinkaya) altında yine ezilir. Oysa iki eş ve iki Sayıner karakteri epey farklıdır. Bu noktada oyuncunun meziyetlerinden söz açabiliriz. Sayıner salt “benim adım Cemil” değil komple bir oyuncudur ve onun iki ayrı çizgiden ezilen erkeği canlandırması, özgünlükler katması değerini de ortaya koyar

Cemil bir pencereden gözetleyip yalnız bir karede yaşayarak yaşamın her hücresine sızabilmiştir

Sayıner de Yılmaz Güney gibi yolu İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinden geçenlerdendir. Gençliğinde birçok tiyatro topluluğunda sahneye çıkan Sayıner esas ününe ise şüphesiz Bizimkiler’deki Cemil rolüyle kavuşmuştur. Dizinin 2002’de sona ermesiyle daha sade rollerde boy gösterir nedir ki son haftalarına değin faal olduğu, Osman Cavcı ile bir internet dizisinde (Uyan da Balığa Çıkalım) rol aldığı bilinmektedir. Bu tavrı aynı zamanda mesleğe duyduğu sevgiyi ve bağlılığı ortaya koyar. Toparlarsak şunu söyleyebiliriz. Sayıner Cemil’den ibaret olmadığı gibi Cemil de pencereye tünemiş bir baykuştan ibaret tutulamaz. O tercihlerine saygı duyulan, hakları çiğnenmeyen, “çiğnenmesi teklif dahi edilemeyen” vatandaş; patavatsız ve pazarlıksız haliyle halk ve gönüllü çekildiği kızak ile camdan sarka sarka pasif direniş sergileyen bir aykırı’dır. O tekmili birden 80’ler ve 90’lardır; yakın siyasi tarihimizdir. Güle güle sayın abim, yattığın yer incitmesin!

Haydar Ali Albayrak

Ve Karşınızda, Başrollerde Hüseyin Baradan ile Suzan Avcı!

1965 yapımı iki filmi, genellikle kötü’yü canlandırdığı rollerden hatırlanan iki Yeşilçam emekçisini bu kez başrollerde izlediğimiz Hüseyin Baradan Çekilin Aradan ve Şıngırdak Melahat filmlerini yazmak istiyorum… Doğrusu birçok ortak noktaları bulunuyor bu filmlerin. Baradan Suzan Avcı’nın, Avcı ise Baradan’ın filminde yardımcı rollerde boy gösteriyor, bir bakıma paslaşıyorlar. Her iki filmi Vecdi Uygun yazıp Aram Gülyüz yönetiyor. Suphi Tekniker‘i her iki filmde de Salim rolünde izliyoruz. Yine Necdet Tosun her iki filmde rol alan isimler arasında… Her iki film de filmlerin adına yazılmış eğlenceli ve samimi bir şarkıyla açılıp sona eriyor. Ancak bunların dışında esas ortaklığın sokaklarda kurulduğunu söyleyebiliriz. Zira Melahat bir seyyar köfteci, Baradan ise geçimini çöpçülük yaparak sağlıyor… Gün boyu sokakları arşınlıyor, dostlarıyla neşe içinde yaşıyorlar. Canlandırdıkları kötü rollerle nam salmış iki önemli karakter oyuncusunun başrole soyundukları bu filmlerde halkın içinden bir noktaya yönelmeleri seyirciyi özümsedikleri gerçeğini ve onlarla sokaklar üzerinden bütünleşme arzusu duyduklarını ortaya koyuyor. 

Şıngırdak Melahat’im her derde de devayım!

Yeşilçam’da kötü kadın rolleriyle nam salmış Suzan Avcı’yı duymayanımız yoktur. Genellikle küt kesilmiş sarı saçları, baştan çıkartan kıyafetleri ve işveli bakışları ile sinemamızın akla gelen isimlerindendir. 35. İstanbul Film Festivalinde kendisine Onur Ödülü takdim eden edebiyatçı Murathan Mungan tanıtım yazısına şu ifadeyle başlamaktadır: “Ve Suzan Avcı.”* Suzan Avcı, Mungan’ın da belirttiği gibi ikonografik bir değer kazanmış ancak başarı sağladığı bu karakter oyunculuğundan dolayı pek az filmde başrol oynayabilmiştir. Daha ziyade ve bağlacından sonra anons edilir, afişlerde adı küçük puntolarla yazılır. 1965’te ikinci eşi Hüseyin Cendere ile Cen-av şirketini kuran Avcı yapımını üstlendiği bir dizi filmde kayda değer rollerde karşımıza çıkar fakat içlerinde başrol sayılabilecek sadece Şıngırdak Melahat vardır.** Avcı son evliliğini ise 1970’de ünlü senaristlerden Erdoğan Tünaş ile yapar. Yıllar sonra bir söyleşide esprili dille “senarist kocanın yarardan çok zarar getirdiğini” söyler ve eşinin, torpil geçtiği zannedilmesin diye rollerini kıstığından yakınır.*** Tatar kökenli olan, babasını erken yaşta kaybedip ailesinin geçimi için kolları sıvayan Avcı’nın en ince hatlarına değin ezberletecek bir sinema yüzü olmasına karşın nasıl tek tipe sıkıştığı ayrı bir tartışma konusu… Bense bu tartışmaya girmek yerine başrol oynadığı Şıngırdak Melahat’tan bahsedeceğim.

Şıngırdak Melahat köfte arabasının başında. Yanında Salim, Adnan ve Nazlı

Gülyüz’ün filminde Avcı iki ayrı rolde çıkar karşımıza, ilkinde, seyirciye özdeşleşmesi için aktarılan rolde “harbi kadın”dır, kendini “Kuşdili Çayırının Japon balığı Şıngırdak Melahat” olarak tanıtır, namı vardır, namusuyla yaşar, gözünü budaktan sakınmaz, yeri geldiğinde erkeklerle kavgaya tutuşur. Zaten Salim ve Adnan’la da bir kavga vesilesiyle tanışır. Melahat’ın mahalleden arkadaşları ise kahveci Tosun (Necdet Tosun) ve karpuz sergisi işleten Kazıkçı (Hüseyin Baradan)’dır. Diğer Avcı karakteri ise uzun yıllar Amerika’da yaşamış, bir miras paylaşımı için kısa süreliğine yurda dönen dolar milyoneri Seyfi Gönlügenç (Vahi Öz)’in yiğeni Suzan’dır. Pamuklara sarılarak yetiştirilen Suzan, Melahat’in aksine oldukça saftır, dünyadan bihaber yaşam sürdüğü için nerede nasıl davranacağını bilmez, cakkıdı cakkıdı sakız çiğner, sağda solda “zenginim” diye övünür. Havaalanında dayısını gözden kaybeder ve rastgele bindiği otobüste dansöz Yıldız (Semra Yıldız) ile tanışır. Yıldız gazinocu Pırlanta Şevki’nin karısıdır. Suzan’ın serveti ve dayının yiğenine düşkünlüğü hali hazırda kirli işler çeviren çifti Seyfi’den para sızdırmaya teşvik eder. Böylece her iki koldan açılan olaylar art arda dizilmeye başlar. Bir kolda Melahat, zengin sandığı sevgilisi bıçkın Salim ve onun arkadaşı Şanzıman Adnan (Adnan Şenses) diğer kolda ise Suzan, dayısı Seyfi ile Pırlanta Şevki (Kenan Pars) ve avanesi vardır. Film ilerledikçe iki kol birleşir ve Şıngırdak Melahat aksiyon-güldürü türünün hakkını verir.

Bıçkın Salim (Suphi Tekniker) kendi halinde bir balıkçıdır, candan arkadaşı Şanzıman Adnan (Adnan Şenses) ise şoförlük yapmaktadır. Melahat ile Adnan’ın hizmetçi sevgilisini ararken tanışırlar

Köfte arabalı Melahat’tan hususi arabalı avrata şehrin yoksul mahallelerinde görülen düş

Aynı kişinin iki faklı karakteri canlandırdığı ve bu canlandırmanın oyunun merkezinde yer bulduğu filmlerde genellikle ak ve beyaz kadar zıt görünen, çatışma yaratan tipler tercih edilir. 70’lerin ikinci yarısında İyi Aile Çocuğu (1978), İnek Şaban (1978), Gerzek Şaban (1980) vb. bazı Kemal Sunal filmlerinde karşımıza çıkar bu durum. Dönemin siyasal çatışmalı ortamına uygun bir ikilik izleriz. Dahası Sunal 80’lerde sürekli gülen-hiç gülmeyen adam örneğinde olduğu üzere birbirine aykırı karakterleri ayrı filmlerde oynamış yahut aynı kişinin çarpıcı değişimini işleyen filmlerde (Şabaniye-1984 ve Sosyete Şaban-1985) de boy göstermiştir. 60’larda ise Fatma Girik, Orhan Günşiray, Suphi Kaner, İzzet Günay ve Öztürk Serengil gibi isimleri “çift yaratılmış” rollerde görürüz. Takdir ederseniz ki bu filmler ağırlıklı olarak komedidir. Suzan Avcı’nın Şıngırdak Melahat’i de birbirini tamamlayacak, ayrı ayrı ele alındıklarında ise hayli çarpıcı duran iki karakteri esas alır. Onlar da akla kara gibidirler Suzan ne kadar el bebek gül bebekse Melahat bir o kadar kavgacıdır, Suzan zengindir, hazıra konmuştur ve saflığı biraz da bu emeksizliğinden kaynaklanmaktadır, Melahat ise köftecilik yapar, ekmeğini taştan çıkarır. Arkadaşlarının şakası sonucunda kaçırılan Suzan’ın yerine geçen Melahat kendini bir anda “dayısının köşkü”nde bulur. Bu hayata kısa sürede alışır hatta mahalleden arkadaşlarını ve sevgilisi Salim ile arkadaşı Adnan’ı da işe aldırır. Adnan burada tesadüf eseri filmin başından beri aradığı hizmetçi sevgilisi Nazlı’yı da bulunca hayatları hiç olmadığı kadar yoluna girer.

Yeşilçam’da karşımıza sık sık “zengin amca bey” olarak çıkan Vahi Öz bu kez Adana’dan değil Amerika’dan gelmiş ve yiğenine düşkün dayı rolünde

Bu noktada dikkat çekici bir kıyasla karşılaşırız. Daha doğrusu Yeşilçam filmlerinde yaygın gördüğümüz bir adaptasyon halidir yaşanan… Melahat’ın Suzan kimliğini açıktan kabul etmemesine karşın onun kılığına girerek eriştiği konforu itirazsız benimsemesi bir yandan “mahallenin köşke uyumu”nu da gözler önüne serer. Dönemin birçok Yeşilçam filminde fakir ama gururlu, namusuna, onuruna düşkün ve şen şakrak çizilen mahalleli avantayı değerlendirmekten geri kalmaz; üstelik bu salt bir coşku hali değildir, mahalle sakinleri şartlarını iyileştirseler dahi bir gün her şeyin ortaya çıkacağını bilerek “ne yaşasam kâr” hesabıyla hareket etmektedir. Dolayısıyla Melahat’ın Suzan olması sıradan bir benzerliğin neticesi sayılmaz. Ortada kargaşadan ziyade sınıf atlama hayallerini kışkırtan bir bilinç vardır. Öyle ki Melahat Suzan olunca mahallesine hususi aracıyla dönüp arkadaşlarına hava atar. “Hiç mi hususi arabalı avrat görmediniz” der ve bu namuslu mahalle ile baştan çıkmaya teşne mahalle arasında ince bir çizgi olduğunu ortaya koyar. Baştan çıkaran unsur ise kuşkusuz köşeyi dönme düşleridir. Bir bakıma mahalle sakinleri şen şakrak yuvarlanıp gitmenin ötesinde yüksek duvarlar ardında şezlonga uzanmış güneşlenen, gününü gün eden imtiyazlı azınlığa da hayranlık duymaktadır. Belki yazının konusu değil ama 60’larda sıkça karşımıza çıkan bu ikircikli halin 70’lerde muhtemelen dönemin kutuplu atmosferinden hareketle keskin bir zengin-fakir ayrışmasına evrildiğini görürüz ve mahalle de 70’lerde yerini büyük ölçüde geniş aile’ye bırakır. Bu yüzden Ertem Eğilmez Canım Kardeşim (1973) filminde yoksul kenar mahalleyi bir kurtlar sofrası biçiminde betimlerken yapımcılığını üstlendiği Tosun Paşa (Kartal Tibet, 1976) gibi dönem güldürüleri de dahil olmak üzere filmlerinde çoğunlukla müstakil ahşap evlerde tutunmaya çalışan geniş aileleri namus timsali bir çizgiye yerleştirir. Yeniden filme dönersek bu gelgitli halin esas çatışmayı meydana getirdiğini görürüz. Perdede gülünç ve tuhaf karışıklıklar sergilenirken perde ardında yaşamların kaynaştığı koşullar irdelenmektedir. Sınıf atlama hayalinin işlenmesi, ayrı dünyalar söyleminin komedide yumuşatılarak aktarılması filmlere dinamik bir taraf kazandırır. Bu dinamizm daha açılışta seyirciye geçer. 60’lar İstanbul’unda sosyal yaşamı ve ekonomik şartları tasvir eden şarkının bir bölümü şöyledir: “Olsaydı ben de ıstakoz yerdim/Sabah akşam demez viski içerdim/Kumar oynar mangır keserdim. Köfte köfte bol köfte, köfte satarım köfte (nakarat)” burada ıstakoz, viski, kumar gibi zengin yaşamıyla özdeşleşen ve özenilen simgelerden bahsedilmektedir. Melahat’in böylesi bir yaşamı reddettiği, asalaklık biçiminde yargıladığı da satır arasında okunmaktadır. Özellikle sabah akşam vurgusu ve hovardalığın temsili olan kumarın anılması bunu düşündürmektedir. 

Melahat mahalleden arkadaşları Tosun (Necdet Tosun) ve Kazıkçı (Hüseyin Baradan) ile çilingir sofrası kurmuş

Şıngırdak Melahat’in karakterine biraz daha değinebiliriz. Zengin benzer Suzan eğlenmeyi bilmez, dayısının gölgesinde sorgusuz sualsiz yaşamıştır, biraz da saflığının etkisiyle cinsellikten soyut bir görüntü sunar oysa Melahat “anasının gözü’dür ve içkiye düşkündür, iyiyi canlandırmasına rağmen oyunculuğunun alametifarikası baştan çıkarıcı tavırlarını terk etmemiştir. Bu hal inandırıcılığını da kısmen örseler. Onu dört yapraklı yonca olarak anılan kadın oyuncular gibi saf bir aşkın içinde görmeyiz; bu yüzden bitirim karakteri ve cinselliğini bastırmaya yahut tam tersi kışkırtmaya yarayan erkeksi yönüyle öne çıkar. Cinselliğin Suzan Avcı’nın (iyi-kötü) her iki karakterinde belirleyici olması ise doğaldır çünkü onun kötü kadınları aşkın uzağındadır ve anti tezini sunarken dahi olumlanmış duyguların dışındadır. Marazlı aşığı canlandırdığı filmlerde ise Sevda Ferdağ‘daki gibi tutku yerine daha aşağı görülen hırs ile yüklenmiştir. Sevdiği uğruna ölümü göze alır ama daha ziyade öldürmeyi, entrika çevirmeyi yeğlemektedir. Böyle bir Avcı’nın iyiyi canlandırdığı başrol kompozisyonunda cinsellikten koparılması imkânsızdır.

Suzan Avcı Şıngırdak Melahat filminde ayrıca Suzan olarak görünür. Suzan Amerika’da zenginlik içinde büyümüş, dünya gerçeklerinden uzak saf bir kadındır

* *

Şıngırdak Melahat’in tamamlanmış bir görüntüdeki finali ilgi çekicidir. Bu yarım yamalak haliyle aslında yine dönemin birçok filminde olduğu gibi doymamış bir hikaye anlatır fakat iki Suzan’ın hiç tanışmamışlarcasına ayrılması enteresandır ve Orhan Günşiray‘ın tıpatıp benzeri bir zenginin yerine geçtiği 1962 yapımı Zoraki Milyoner‘i anımsatır. Orhan Elmas‘ın yönettiği Zoraki Milyoner de macera bitiminde hiçbir şey olmamışcasına evlinin evine köylünün köyüne yollandığı türden bir filmdir. Melahat da köfte arabasının başına döner, sevgilisi Salim, Adnan ve Nazlı ile arabayı iterek gözden kaybolur. Onları dolar milyoneri Seyfi Gönlügenç ile ilişkilendiren yegane unsur Adnan’ın nikah tarihi aldığı nişanlısı Nazlı’dır. Adnan Nazlı ile Seyfi Bey’in köşkünde karşılaşmıştır. Ancak ne Seyfi Bey ne Suzan finalde anılmazlar. Hani bize son bir göz kırpmazlar mesela… Bu yok sayıcı durum sınıfsal açmazın kabullenilişini de ortaya koyar ve açıldığı şarkıyla sonlanan Şıngırdak Melahat köfte satmaktan hoşnut bir seyyar satıcının yaşamından neşeli, heyecanlı bir kesit aktarmakla yetinir.

Hüseyin Baradan Çekilin Aradan: Çöpçü yapmış onu Yaradan, siz çekilin aradan!

Yine Vecdi Uygun’un senaryosunu kaleme alıp Aram Gülyüz’ün yönettiği bir diğer film Hüseyin Baradan Çekilin Aradan‘dır. İsmi hayli uzun ve matrak olan filmde başrolü yan rollerin tanınmış oyuncularından Hüseyin Baradan canlandırır. Baradan yapım şirketinden dönemin jönleri gibi on bin lira ödeme almıştır.**** Baradan’ın filmi de Şıngırdak Melahat‘a benzer şekilde karakteri öyküleyen neşeli bir şarkı ile açılır ve baş kahramanın mesleğine yoğunlaşır. Baradan Hüseyin adında kendi halinde bir çöpçüyü canlandırmaktadır, bir gün iş arkadaşı Salim’in yanına taşınır. Salim Hüseyin’in uykusunda söylediği şarkıları eski ahbabı Tahir Baba’ya (Osman Alyanak) besteletip bir gazinoya satar. Hüseyin ise arkadaşının faydalandığı yeteneğinden haberdar değildir. Gazinocu Zafer (Zafer Önen) bu muazzam besteler karşısında mest olur ve rakibi Saffet’i alt edeceğini düşünür. Diğer yandan da gazinonun solisti Gönül’ü (Gönül Yazar) ayartması için Salim’in peşine takar. Olaylar gelişir, Saffet’in çetesi kendini besteci Salim Tamer olarak tanıtan Hüseyin’i kaçırır. Salim ise velinimeti sırra kadem bastığından mukavele imzaladığı gazinoya karşı sıkıntıya düşer.

Geceleri çöpçü gündüzleri bezgin İstanbul’un yüzünü ağartanlar

Baradan’ın filmi de 60’ların sosyal yapısını yansıtır niteliktedir. Geceleri çöpçülük yapan Hüseyin halinden memnun sayılmaz, içten içe düzenin adaletsizliğine öfke duymaktadır. Şarkıda Yaradan’ın kendisini çöpçü yaptığını, bir anlamda ona çöpçülüğü layık gördüğünü ifade etse bile kaderle henüz çözülmemiş bir hesabı olduğu anlaşılmaktadır. Onun sınıf atlama hayallerini iş arkadaşı Salim (Suphi Tekniker) tamamlar. Salim de geçinememekten mustariptir fakat o aynı zamanda girişimci bir ruha sahiptir ve hür teşebbüsü, aslında filmde kullanılan diğer anlamıyla uyanıklığı savunmaktadır. Açıkça söylemese bile çöpçülüğü kendine yakıştıramaz Salim. Hüseyin’in mesleği üzerinden kent yoksullarını uzun uzun tanıttığı giriş parçasının ardından bu kez Salim tabiri caizse ajitasyona başvurur ve Hüseyin ile odada otururken ortak kaderlerine şu sözlerle isyan eder: “Kimi kuştüyü yatakta sevgilisiyle kimi Ada’da kimi Moda’da lüks, saltanat içerisinde gününü gün ederken biz de elimizde süpürgeyle faraş koskoca İstanbul’un yüzünü ağartmaya çalışıyoruz. Çalış didin bir lokma bir hırka için, elde yok avuçta yok, bu mu kader yani?” Salim bıçkın bir ses tonuyla “kaderimiz” deyip boyun eğen Hüseyin’i savuştururken seyirciyi “işte üretenin bilinci” diye ayağa kaldıracak propaganda ifadelerini geri bir zemine çekmekte gecikmez ve gündüz boş yatmaktansa ufak tefek işler çevirip yolunu bulmayı teklif eder. Salim kaderine isyan halindedir, bir lokma bir hırkayla talim etmekten rahatsızdır fakat kendisini o koşullara iten düzeni görmezden gelir daha doğrusu o da düzenin parçası olmak ister ve haliyle aralarındaki samimiyet mesafesi giderek açılır. Hüseyin bu nutuk karşısında canı sıkılıp “hususi dolaşmaya çıkan” dürüst bir adamdır, arkadaşı Salim ise uyanık hatta içten pazarlıklıdır. Öyle ki arkadaşının bestelerini satıp para kazanırken bu durumu ona açıklamaz çünkü hayalini gerçekleştirmiş, iyi koşullara kavuşmuştur. Nasılın, niçinin pek önemi yoktur ve kaderin reddinde sınıf atlama hırsı rol oynamıştır. Buna karşın Salim’in sevimli fırsatçılığının bir duvara tosladığı da ortadadır. Yalanını daha fazla sürdüremeyen Salim kendine yakın gördüğü Gönül’e her şeyi anlatır. Gönül bu durumu ilkin “hırsızlık” olarak nitelendirse dahi ilişkisini sonlandırmaz ve geriye öykünün toparlanıp çözüm bulması kalır.

Bir elde süpürge bir elde faraş İstanbul’un yüzünü ağartmaya çalışan ikili… Hüseyin ve Salim

Ben Hüseyin Baradan, boşverin acı lakırdıları yiyelim şu tatlıdan!

Hüseyin Baradan’ın filmi mutlu sonla biter. “Onlar ermiş murada biz çıkalım kerevete” tadında… Üstelik film biterken Baradan kameraya bakıp muzipçe seyirciye seslenerek “çıkın sinemadan” der. Peki esasen sosyal sallantılarla, sınıf çelişkileriyle açılıp köşe dönme rüyalarıyla saçılan film nasıl toparlanır? Yeşilçam’ın o meşhur çift bulma, eşleştirme programı “davul bile dengi dengine 2.0” nasıl işler? Zira Hüseyin arkadaşının aşkı şarkıcı Gönül’e gönlünü kaptırmış, bunu öğrenen Gönül “zavallı” ile alay etmiştir. Filmi biraz daha ileri-geri saralım.

Gazinocu Saffet (Saadettin Erbil) ve çetesi… Omzunda sürekli “bilmem” diyen bir cüce (Cüce Simon) ve birbirinden tuhaf diğer adamlar. Kimi kekeme kimi tikli…

Gazinocu Saffet ve cücelerden, kekemelerden, tiklilerden kurulu renkli çetesi hayal kırıklığına uğrayıp çöpçülüğe dönen Hüseyin’i bir kez daha kaçırır ve Sevda (Suzan Avcı) tam burada devreye girer. Sevda’nın görevi cinselliğini kullanarak Hüseyin’i ayartmaktır yani aslında Suzan Avcı’nın filmografisindeki rollerin tahmini yüzde 90’ına denk gelen bir rol üstlenmiştir. Film bu ya Sevda bir anda doğru yolu bulur ve Hüseyin’e aşık olduğunu anlar; onun tarafına, bir bakıma iyilerin safına geçer. Finalde ise bir dizi Aram Gülyüzvari absürt kovalamacanın ardından Saffet gazinoculuğu bırakıp şansını sinemada denemeye karar verir. Böylece bir uyurbesteyapar olan Hüseyin hem dostu Salim’e hem aradığı aşka kavuşur. Film boyunca biraz melankolik biraz ezik bir ruh halinde salınan Hüseyin keyiflenir, seyirciyle bile şakalaşır.

Suzan Avcı Hüseyin’i ayartmaya çalışan Sevda rolünde… Nedir ki bu sahnede taraf değiştirip mahcup delikanlının yanına geçiyor. Ona ilgisini söylüyor ve iyilerin safında yer alıyor.

Bu finalden ne sonuç çıkarabiliriz? Hüseyin’in karakterinden söz açmışken oradan devam edelim. Baradan’ın başrol oluşu, filme adını vermesi yahut sahnelerin ezici kısmında boy göstermesinden ötürü değildir, Hüseyin Baradan Çekilin Aradan bir çöpçünün hikâyesidir ve kahramanın yolculuğu’nu yürüten kişi Hüseyin’dir. Bazı geçişler hızlı olsa dahi (örneğin iki kafadarın henüz müzik dünyasına girmeden ek iş yapma süreci kısa tutulmuş, tutunma çabaları sindirilmeden geçilmiştir) çöpçümüz yeteneğinin keşfedilmesi ile yeni bir hayata adım atar. İlk adımlarının sarsak olması sonucu değiştirmez, onu güzel bir yaşam, yeni heyecanlar beklemektedir. Film açılırken neşeli şarkı eşliğinde İstanbul’un sembolik mekanlarını dolaşıp yerleri süpüren Hüseyin diğer yandan kadere boyun eğmenin hüznünü ve ezikliğini taşımaktadır. Yüzünü asmasa bile yüreğinin burukluğunu her fırsatta dile getirir. Bu durum onun melankolik bir ruh haline bürünmesine yol açar. Kaçırıldıktan sonra türlü numaralar çevirse dahi esaretten kurtulamaz, bu teslimiyet arada eğlenceli çıkışlar sergileyen Hüseyin’in melankolisini perçinler ve ezikliğini, çaresizliğini destekler boyutlara varır. Gönül tarafından reddedilişi hatta reddedilecek denli dahi ciddiye alınmayışı ise bir yıkım anlamına gelir. Son gücü tükenen Hüseyin sokaklara döner.

Gönül Yazar assolist Gönül Tatlıses rolünde

Bu dönüş Şıngırdak Melahat filmindeki dönüşü hatırlatmakla beraber bir tutulamaz çünkü Melahat çatışmasını iyi kötü bitirip sokaklara dönerken Hüseyin hayal kırıklığına gömülmüştür. Gülyüz filminde bu olumsuz tabloyu Suzan Avcı’nın canlandırdığı Sevda karakterinin yardımıyla değiştirir. Sevda kötülük etmeyi bırakıp Hüseyin ile birlikte olur. Filmin ikinci yarısında görünen Avcı erotik obje olarak öne çıkarken Baradan’ın cinselliğe yaklaşımı da hayli şaşırtıcıdır. Baradan Avcı’nın baştan çıkarıcı tavırları karşısında “bir hoş” olsa bile kendini yitirmez ve adeta direnir. Bu direnişte Hüseyin rolünün oyundaki açmazı, çaresizliği kuşkusuz yadsınamaz fakat yalnız buna bağlamak da yetersiz kalacaktır. Baradan bir masumiyetin temsilidir. Yalnız kendi halinde bir çöpçü değildir o, kendini sevmeye-sevilmeye layık görmeyen, düzenin posasını çıkardığı bir kimsedir. Gülyüz yardımcı roldeki Suphi Tekniker’i esas kadının (Şarkıcı Gönül) karşısına yazarken başrolü bir yardımcı rol ile buluşturur. Böylece çapraz bir eşleşme ortaya çıkar. Bu eşleşmenin, gariban başrolün duygu dünyasını desteklediği ise açıktır. Hüseyin mutlu olur ama mutluluğu Yeşilçam yardımcı oyuncularının standart mutluluğudur, yani esasa bir kez daha erişilmemiştir. Elbette şunu söyleyebiliriz. Yeşilçam star sistemi dış görünüş, karizma ve rolün oyuncunun üzerine oturmuşluğu gibi kıstaslar üzerinden bir bakıma neredeyse hiçbir zaman jön olmamış Suphi Tekniker’i filmdeki başrole yeğlemiştir.

**

Hüseyin Baradan ve Suzan Avcı ömürlerini Yeşilçam’a vakfetmiş iki emekçi… Nadiren başrolde oynuyorlar. Onları yardımcı rollerde ve genellikle kötülük yaparken görüyoruz ancak onlar da seviyor. Onlar da el ele koşabiliyor, omuz omuza verebiliyorlar!

Şıngırdak Melahat ve Hüseyin Baradan Çekilin Aradan filmleri önemli bir kısmına yukarıda değindiğimiz üzere benzerlikleri, ortaklıkları bulunan, birbirine yakın şeyler söyleyen filmlerdir ve bu bakımdan yalnızca Suzan Avcı ile Hüseyin Baradan’ın başrol denemeleri olarak yorumlanamazlar. Sınıf çatışmasının tarihsel bağlamından ve gündelik yaşamdaki özünden koparılarak genellikle aşıkların komik yahut duygu yüklü zengin-fakir karşılaşmasına indirgendiği Yeşilçam’da bahsi geçen iki film her şeyden önce sokakların nabzını tutmuş, bazen kadere isyanı bazen talihi işaret etmişlerdir. Yanı sıra Baradan ve Avcı’ya saygının da ifadesidirler. Haklarını teslim etmemiz güç!

* https://film.iksv.org/tr/onur-odulleri/suzan-avci

** https://www.tsa.org.tr/tr/kisi/kisibio/1229/suzan-avci

*** https://www.milliyet.com.tr/pazar/suzan-avci-anlatiyor-5181841

**** https://www.evrensel.net/yazi/77075/huseyin-baradan-cekilin-aradan

Haydar Ali Albayrak

Kırk Yaş Altı İşsiz ve Aşısız Kardeşlerim!

Alçakça katledilen Deniz Poyraz’a…

Gündemin köleleri olarak yürürlülük ve geçerlilikteki jargona kayıtsız kalamıyoruz. Her gün kulağımızı tırmalayan sesler doğrudan zikrimize dönüşüyor ve fikir sahibi olmadan zikir sahibi oluyoruz! Sedat Peker videoları zannedilenden daha fazla etkiye yol açıp taşları yerinden oynatmaya başlamışken giderek siyasallaşan hitap da dikkat çekiyor. Peker videolarda 40 yaş üstünün “televole zehri” aldığını, dolayısıyla iflah olmayacağını yineliyor. Sitemi bizim depresif muhalefetinkiyle örtüşüyor aslında. Muhalefet de orta yaş ve üstünden ümidi kesti dersek yanlış olmaz! Benzer bir mantık işliyor, televole yahut koalisyon zehrini alanın yüzü gülmüyor kardeşlerim! Hani zehrin cinsi değişse bile etki korunuyor. Diğer yandan ise aşı tartışmaları yeni bir boyut kazandı. Aşılamanın hızlanması toplumu bir nebze rahatlattı ancak orada da “dünya sönse” rahatlayamayacak olanlar var elbette.

Sedat Peker‘e göre 40 yaş üstünü zehirleyen Televole kültürü… Bugün medya devlerinden olan Acun Ilıcalı da bir dönem Televole’de çalışmıştı

Aşı hakkı asansör misali 45 yaş, 40 yaş diye gayet nizami inerken tabiri caizse halat koptu ve bir anda tüm sgklılar yani “sigortalı çalışanlar” aşı kampanyasına dahil edildi! işsizler, kayıt dışı çalışanlar ve çocuk işçiler, mesela hemen her gün sokaklarda rastladığım kâğıt toplayıcılar tabi yine avucunu yaladı! Aman avucunu yalamasınlar, korona olurlar! Değil mi ya! Şimdi tam şu saatte ajitasyona başvurmak istiyorum. En ucuzundan propagandalar yapmak istiyorum. Ağız dolusu küfretmek istiyorum. Çünkü ağır işitiyorsunuz aşılananlar! Sgklı kardeşlerim, 40 yaş üstü kardeşlerim! Bir omzuna aşı yiyenler, diğer omzunuzu dönüyorsunuz, ikinci doz için! Size dokunan aşı bin yaşasın, yan etki de göstermesin, o vakit işlem tamam… İşsizler mi? Boş verin işsizleri! Siz mi işsiz bıraktınız? Hem yaşlıları eve siz mi tıktınız? Saçma sapan yasakları siz mi koydunuz sanki?

Parka düşmüştür ceza makbuzu: Cezaiyim, cezaisin, cezai!

Kuşkusuz meseleyi aşılama pratiği ile sınırlandıramayız, zaten kısa süre içinde bırakın 40’ı 30 yaş altına da sıra gelecektir. Önemli olan aşının teminiydi ve yapılan anlaşmalarla sıkıntı büyük ölçüde çözülmüş görünüyor. Ayrıca aşılananların günahı ne sahiden? Ayrımları onlar mı belirledi? Nedir ki aşıdaki tuhaflıkların yanı sıra ilginç bir “kapanma” döneminden geçtik. Çalışanların çoğu çalışmaya devam ededursun işsizler ve her devrin kaybedeni 65 yaş üstü, salgın bahanesiyle eğitim hakkı gasp edilen çocuklar “evde kalmaya” zorlandı. Bu kapanmanın ilk günlerinde alışveriş izni verilen saat aralığında parkta oturuyordum. Tam bu noktada kraldan çok kralcıların, canı hepimizden kıymetli olan, maske üstüne maske onun üstüne siperlik neyim takan, yetmeyip yaz sıcağında lateks eldivenle dolaşan o süper insanların şu masumane park kaçamağım karşısında nasıl dehşete düştüklerini tahmin edebiliyorum ama insanız, hava alacağız, kusura bakmasınlar artık! Neyse efendim, esas meseleye gelelim. On metre ötemde devriye atan polisin köpeğini gezdirmeye çıkaranlara ceza yazmak istediğini gördüm. Elindeki cihaza bakan bir polis konuşuyor, diğeri ise yanında dikiliyor, etrafa bakıyordu. “Yetkili bir abi”ye benzeyen polis cihazdan neyi sorguluyordu bilemem fakat tarafların uzlaşamadığı vücut dillerinden anlaşılıyordu. Çok geçmeden koşar adım yürüyen yaşlı bir adamcağız beni ve parkın çardağında oturan birkaç kişiyi uyardı, “polis ceza yazıyor” dedi. Milleti oksijen çarpmış olacak, kimse bozmadı istifini, bunun üzerine adam tekrarladı. Eh, insanlar çağrıya uyarak teker teker ayrıldı çardaktan nihayet ben de pes etim ve gönülsüz de olsa kalkıp çıkışa yürüdüm. Doğrusu buna tüymek denir! Belki kontrollü tüymek! Oysa Timur’un karşısına yalnız çıkan Nasreddin Hoca gibi hissettim kendimi! Hoş, bana kimse söz vermemişti, bir sivil itaatsizlik falan başlatmayacaktık! Ama ne bileyim, onlar kalsaydı ben de kalıp hakkımı savunurdum, bu saçmalığı tartışırdım hiç değilse. Durum o kadar saçmaydı ki! Bir işsiz olarak kaldırım aşındırabilir dahası markette uzun saatler dolaşabilirdim ancak parkta beş-on dakika geçirmem halk sağlığını tehdit ediyor, ceza yememe sebep oluyordu. İşte bu saçmalığı tartışır, hatta ileri giderek vatandaşlık hakkımı kullanıp cezaya itiraz ederdim. “Yok artık” dediğinizi duyar gibiyim! Vatandaşlık hakkı mı? İtiraz etmek mi? Silivri soğuk, bu bir; ikincisi yasalar, yaptırımlar, düzenlemeler, yönergeler… Çaya batırılan bisküviler… Cezaiyim, cezaisin, cezai anlayacağınız!

Siyasi iktidarın pandemi sürecinde yaşattığı adaletsizliklerin ve çifte standardın sembolü diyalog… Polis banka önünde bekleyen çocuğa “babana söyle 900 lira fazla çeksin” diyor.

Yasalar yahu! Yasa gibisi var mı? Öyle değil mi 40 yaş altı avukat arkadaşlar! Hem yasaklar da yasalara dahil çünkü vatandaşlar hâlâ kurbanlık koyun! (Bunu dilerseniz melodik okuyabilirsiniz) Avukat arkadaşlar cezaya ancak kesildikten sonra itiraz edilebileceğini hatırlatacaklar muhtemelen. Bizim aklımıza gelmez o kadarı… Ne de olsa hukuk denen şey adaletin pek uğramadığı bir sirkte iki direk arasına gerilen ipten ibaret ve üzerinde yürünüyor daima, maharetliler hoş bir gösteri sunarken biz biletliler melül melül seyrediyoruz! Hatırlarsanız, cesur bir savcı çıkıp da yasakların hukuksuz olduğunu söylemişti, anında cezalandırdılar adamı, kaç kişi sahip çıktı? “Cesur savcı” denince aklınıza sadece Savcı Esra mı geliyor? Anladım.. Peki bu savcı sosyal medyada gündem yapıldı mı 40 yaş altı kardeşlerim? Yapılmıştır, güzeeel!

Savcı Eyüp Karabulut pandemi yasaklarının hukuk dışı olduğunu savunan bir video yayınlayarak “iş hayatına” son verdi

Koşullu esaret, kabul edilmiş yıkım, işsiz ve suskun… Ümit nerede?

Kırk yaş altı işsiz kardeşlerim, kayıtlı kayıtsız çalışan şen kardeşlerim, büyüklerim ve küçüklerim, taşın altından imtina edilen el sahipleri olarak cümlemiz… Cümlemiz “koşullu bir esaret” yaşıyoruz. Kimse kıpırdamıyor. Örneğin ben en doğal haklarımdan olan “bir parkta banka oturma” hakkımı dahi tek başına savunamıyor, yanımda bir ses, bir nefes arıyorum. “Bu gergin günümüzde hepinizi yanımızda görmek isteriz” misali! Koşullu başlıyorum adalet arayışıma, top çeviriyor, okkanın altına gitmekten, ceza yemekten çekiniyorum kısacası fakat bu davranış yalnız bana mı ait? Herkes birbirinden beklemiyor mu hakkını aramayı? Avukat arkadaşlar gücenmesin ama hak bu kadar vekaleten aranan bir kavram mıdır? Kavramsal açıdan diyorum, yanlış anlamasınlar! Hani ben “bir başkası hakkımı arasın” diye beklersem, o başkası “benim onun hakkını aramamı” beklerse halimiz nice olur? Demokrasi itirazın bereketi değil midir?

Pandemi başlamadan önce Şubat 2020’de Hatay Valiliği önünde “çocuklarım aç” diyerek kendini yakan Adem Yarıcı 42 yaşındaydı

Tüm bunların ötesinde kabul edilmiş bir yıkım söz konusu… İşsizlik, geleceksizlik, KYK borçları, yaşam tarzına müdahaleler… Hepsi sinemizde, öyle bastık ki bağrımıza yıkımımızı, öyle sardık ki tedirginliğimizi. Korkularımızla flört ediyorduk adeta, sahilde kayalıklara oturmuş geleceğimizin batışını izliyorduk birlikte, üşüdüğünü düşünüp üzerine şal attık, örttük kimse görmeden, sardık onu sımsıkı, hemhal olduk. Kıpırdamadık yerimizden, donakaldık öylece. Kuşkularımız, kaygılarımız mahvetti bizi. Şairin dediği gibi “bu güzel havalar” değil, bu rezil havalar mahvetti! Bu adi havalar mahvetti! 

Çocukken başımıza muhakkak gelmiştir, oyundan kovulmuşuzdur kesin, bir köşede sızlanıp sızlanmamak arasında salınmışızdır. Ağlasak mı ağlamasak mi? Kararsız ve alıngan dikilmişizdir. Şimdi yaşamımız, kovulduğumuz bir oyuna döndü tümden. İşsiz ve suskunuz, kırk yaş altı aşısız, gariban kardeşlerim! Bir köşedeyiz işte, sümüğümüz aktı akacak! Pır pır ediyor yüreğimiz, kirpiklerimiz nemli… Yaşıyoruz en temel hakkımızı dahi arayamadan, yaşıyoruz aşağılanarak… Sosyal yaşamın safrası olarak bakıyorlar bize… Bir cerahat… Derbederiz… Peki, ya ümit?

Havuz medyası kanallarından A Haber kağıt toplayan çocuk işçileri böyle haberleştirmişti: “Kağıt topladıkları el arabası eğlence aracı oldu

Bugün yolda yürürken tanık olduğum bir olayla noktalayayım yazıyı. Kâğıt toplayıcı bir çocuğun peşine köpekler takıldı. Havlayarak kovaladılar; etrafını sardılar, önüne geçtiler, ardından koştular. Derken köpekleri atlatan çocukla göz göze geldik. Çocuk gülümsedi, bir oyundu bu onun için… Yaşıtlarının şımarıklık çağında yüklenmişti arabasını, gülüyordu yine de… A Haber metni yazmıyorum, çiğ bir umut, arabesk bir çıkış gelmesin bu örnek, romantize etmek gibi derdim de yok ama gelecek sanırım o çocuğun gözlerinde! Ve biz yaşama tutunacağımız antikoru bakışlardan üreteceğiz, o yüzden diyorum ki daha sık bakalım birbirimize, çünkü ışık orada…

Haydar Ali Albayrak 

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın