50 Metrekare, Depo Olarak Kullanılabilir. Netflix’ten Kiralık…

Sene olmuş 2021! Online platformlar yeni bir dil arıyor, yeni denemeler yapıyorlar; hani belki Batıyı biraz geriden takip ediyoruz, Doğu’nun birkaç boy önünde koşuyoruz falan tartışılır ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Netflix Bir Başkadır ile ağzımıza çaldığı bir parmak balı kepçeyle almaya niyetlenmiş! İlkin formsuz bir Ezel Akay‘ın yönetiminden çıkma 9 Kere Leyla‘yı yayınladılar ardı sıra Azizler‘i izledik. O da ne platform ne salon seyircisine pek fazla şey sunmuyordu. Üstelik oldukça az sinema filmi çeken, genellikle televizyona iş yapan Taylan Biraderlerin çıtasını düşürüyordu. Hadi bunlar tamam diyelim. Üzerine 50 metrekare dizisi geldi! Ama geldi demek yetmez! Tüy dikti! Hani dizideki kahraman Gölge, -mahallenin ona verdiği adla Adem- sürekli olarak “daha kötü kokan bir yere girmem diyorum ama her seferinde giriyorum” diyor ya biz de “Netflix’te daha kötü bir yerli yapım izlemeyiz herhalde” diyoruz ama her seferinde yanılıyoruz. Bizi bu kez 50 m2 ile şaşırtmayı başarmış platform… Deyip diziye geçelim.

Karton karakterler ve çoktan kentsel dönüşmüş mahalle

50 m2 her şeyden evvel kafası karışık bir yapım ve esas sıkıntı anlatının birkaç türe birden meyletmesinin yanı sıra karakterlerinin büyük ölçüde karton kalması ve işlenen konunun miadını doldurmuş olması… Uzun lafın kısası komedide adını duyuran, rüşdünü ispatlayan Burak Aksak ve Selçuk Aydemir‘e yakışmamış 50 m2… Peki neden? İki isim kendi tarzlarını sürdürseler bir ihtimal ortaya güzel bir yapım çıkabilirdi ancak Netflix kanununa yenik düşerek öykülerinin baş köşesine silahlı, yakışıklı bir kahraman kondurmuşlar. Bugüne değin defolu kahramanlarla öykü kuran, başarıyı böyle sağlayan ikili elindeki Gölge’nin gölgesinde kalmış maalesef veya şöyle ifade edelim: Gölge cisme uymamış! Kendi tarzlarını sürdürseler dahi “bir ihtimal” dedim. Neden bu kadar karamsar olduğuma ileride değineceğim ama şimdi varsayımları bir kenara bırakıp mevcut anlatıya eğilelim. Evvela izlemeyenler ve izlemeyecekler için öyküyü kısaca özetleyelim. Gölge (Engin Öztürk), “geçmişi çalınmış”, bir anlamda gölgeliğe mahkum edilmiş, peynir ekmek gibi kimlik değiştiren karanlık bir adam, açıkça ifade edersek tetikçi… Kendisini kurtarıp yetiştiren Servet Bey (Kürşat Alnıaçık) için çalışıyor. Servet Bey silah kaçakçısı (bu aralar silah kaçakçılığı pek moda) Gölge’nin dışında cevval bir avukat (Özlem-Tuğçe Karabacak) ve Leke adını kullanan iri kıyım bir katille hareket ediyor. Bu Leke (rolü Camoka ile tanıdığımız, onunla özdeşleşen Hasan Yalnızoğlu canlandırıyor) katilin de katili anlayacağınız. Bir tür sağlama hamlesi… Gölge geçmişini araştırdıkça Servet bunu engellemeye çalışıyor. Nedir ki kader ağlarını örüyor ve Adem adında, kendisi de ailesiz büyüyen bir gazeteci Gölge’ye geçmişini teklif ediyor. Elbette karşılıksız değil. Gölgeden Servet’i bitirecek görüntüler karşılığında… Sonra ilerliyor işte, çok fazla anlatıp Spoiler canavarını uyandırmayalım! Gölge Servet’le düşman olup gazeteci Adem’in kimliğine giriyor. Tesadüf ya tam o sırada Adem’in hiç tanımadığı, gençlik fotoğraflarından hasret giderdiği babası yoksul ve kentsel dönüşümün hışmına uğramış bir mahallede kendi halindeki terzi dükkanında bir gece vakti yığılıp kalıyor. Kalp krizi… Haydi bakalım! Baba Adil oğluna kavuşamadan ölüyor fakat Gölge bu kez oğul Adem’in yerine geçerek mahalleye taşınıyor. Başlarda kaçmak istese de bu yoksul ve samimi ortama kanı ısınıyor. Bu ortamdan da kabaca bahsedelim. Dededen kanına muhtarlık işlemiş, adı bile Muhtar olan muhtar (Cengiz Bozkurt) “gelinlik çağdaki kızı” Dilara (Aybüke Pusat) küçük oğlu ve kaynanasıyla yaşayıp gitmektedir. Yardımseverdir dahası bu mahallede insanların büyük bir kısmı iyidir. Kötü yanlarsa mahalle şartlarını düşündüğümüzde “sevdiğini kıskanmak” altında yumuşatılan kıskançlık, patavatsızlık gibi şeylerdir. Onlar da bir biçimde dengede kalmakta, insanlar birbirlerinin açığını kapatmaktadır. Hikâye buradan itibaren gelişiyor. Biz de hikâyeyi rahat bırakıp yavaştan dizinin sorunlarına yönelelim.

50 m2’de mahalle, aksiyon, samimiyet, entrika, aşk, kentsel dönüşüm, cinayet, ihanet… Gel vatandaş gel!

Sorunlara başlarken bir kez daha 50 m2’nin kafası karışık bir yapım olduğunu vurgulamalıyız. Bir anlatı türler arasında gezebilir, bu gayet doğaldır. Biraz güldürüp biraz korkutabilir, üzebilir, şaşırtabilir. Günümüz eğlence dünyasında, duyguların türler üzerinde hakimiyet kurmasıyla daha doğrusu tür anlatısının esneklik kazanmasıyla oradan oraya akan çeşitli öyküler izliyoruz. Ancak şu da var ki dediğimiz durum manevra kabiliyeti istiyor, iki türü gösterip de sonunda sıtmaya razı etmeyi değil. 50 m2 “komik olduğunu zanneden”, kendi yaşam standartları olan bir katilin tanıtımıyla açılıyor. Seyirci diyor ki iyi bari bu adamın komik olduğunu zanneden hareketlerine katlanacağız, eh buna da şükür! Fakat aksiyonla başlayıp karanlık ve acımasız bir dünya resmeden 50 m2, Gölge’nin Güzelce Mahallesine sığınmasıyla yerini sıcak mahalle anlatısını terk ediyor. Bundan sonra evet, cinayetler de işleniyor, pis işler, türlü dolaplar da dönüyor ama odağımız hep bu mahalle ve bu mahalledeki ilişkiler oluyor. İşte bu durum seyircinin Muhtarı gördükten sonra Servet’i yahut diğer kötü adamları ciddiye almamasına yol açıyor ve tam bu noktada Gölge’nin geçmişine ait tüm karakterler inandırıcılığını yitirerek birer kartona dönüşüyorlar. Oysa mahalle de “bu tür adamların devri kapandı” dediğimiz, iyi insanların yadırgandığı bir yer ve orada da inandırıcılık bakımından yavan kompozisyonlarla karşılaşıyoruz. Bu iki alanın karikatürize olup ıskartaya çıkmasına öykünün ana hattındaki aşk öyküsünün zayıflığı ve baş kahramanımız Gölge’nin oturmamışlığı da eklenince Hakan Muhafız‘ın işte arada sırada güldüren versiyonuyla idare ediyoruz.

Muhtar ve patavatsızlığıyla bilinen yakın arkadaşı terzi dükkanın önündeler…

Şu ana kadar sadece kötü şeyler söyledik, buna karşın iyi şeylere geçemiyoruz. Kötü şeylerden devam edelim! Gölgenin oturmamış bir karakter olması hikâyesindeki savrukluktan meydana geliyor yani yapısal bir problem ve çözümü epey güç… Gölge nereye giderse gitsin savruk hikâyesini de taşıyacağından -neticede o hikâyenin gölgesi- bu sorun çözülmeyecek. Ne denebilir? Platform dizilerinde karakterleri bir basketbol koçu gibi yönetmek gerekiyor belki de. Bazen mola alıp kenara çekmek, kulağını çekmek, önüne bir tahta koyup yeni taktikler çizmek gerekiyor. Kervan yolda düzülüyor mu? Kuşkusuz düzülüyor ancak bu düsturun yeterince kolaylık sağladığını söyleyemeyiz. Kervanın yola çıkarken taşıyabileceği kadar yükle hareket etmesi hayati önem taşıyor, aksi takdirde “haramilerin en ufak bir saldırısında” tüm düzen darmadağın olabiliyor. Platformlarda karşımıza çıkan yerli yapımlar da taşıyabileceğinden fazlasını sırtlayınca böylesi yol kazaları kaçınılmaz hale geliyor. 50 m2 dizisi de ne anlatacağını, nasıl anlatacağını hesaplamadan yola çıkmış görünüyor. Bu gözüpekliğini ise sanırım “nasılsa hazırdan yerim” düşüncesine borçlu. “Zaten mahalle sever bizim izleyicimiz” kolaycılığına silah külah, karanlık işler eklenmiş. Kentsel dönüşüm söylemiyle politik bir arka plan sos niyetine kullanılıyor. Oldu da bitti! Ama olmamış ve bitmemiş… Bitmez de… İlginçtir Aksak ve Aydemir bir tedirginlik taşıyorlar. Onlar da sanki farkında uyumsuz bir anlatı tutturduklarının, sanki tesadüflere de bu yüzden sıkça başvuruyorlar. İşte finale doğru karşımıza çıkan “ikinci şans” mevzusu böyle yorumlanabilir veya gazeteci Aslı’nın Gölge’yi açık etmemesi… Anlatıdaki bu tercihler hayatın akışına tamamen aykırı sayılmasa bile sırıtabilecek tesadüfler… Dizinin finaline dair birkaç şey söyleyip mahalle’ye ve karakterlere geçmek istiyorum.

Hareketli hafif” anlatının dengesini tehdit eden final

Aslında 50 m2 iyi bir isim, anlatının kıyısı köşesinde kalan bir ayrıntıyı afişe taşımışlar ancak terzi dükkanına biraz daha oynanabilir miydi? Dükkandaki metre kareler üzerinden tek tek gidilebilir, öykünün sembolik bir kısmı buraya ayrılabilir miydi? Bilemiyorum. Aksak ve Aydemir’in kararı… Bir bildikleri vardır. Dizi iki vurdu kırdı, yaralama-cinayet, iki samimi nutuk, tatlı mahalle çekişmeleri ekseninde ilerlerken üstelik dengede duramazken bir de ağır bir final gelmiş. Uygur Kardeşlerin bir zamanlar sunduğu Şahane Cumartesi eğlence programında bardak çekme oyunu olurdu yahut bir kutu oyunu var hani Jenga diye… Öykü o oyunlardaki gibi “ha düştü ha düşecek” derken üstüne en ağır parça konmuş sanki. Birkaç “dostlar alışverişte görsün” kabilinden yüzleşmeyi, açıklamayı saymazsak ilk yedi bölümdeki düğümleri çözmekten yoksun ve duygusal yönden hayli yüklü bir final bekliyor seyirciyi. Bu final dizinin geri kalanındaki o “hareketli hafifliği”, aksiyona dayalı mahalle mizahını ve politik eleştiri sunmadan sığ söylemler kullanma çabasını da boşa düşürüyor. İlk yedi bölümde bütün kurşunlar sıkıldığından finale kurşun kalmamış, haliyle yumruklarla kafamıza vura vura derdini anlatmaya başlamış dizi!

Mahalledeyim ya! İşte halı saha, çocukluk aşkı falan…

Geçelim mahalleye…. Nedir bu mahalle yahu? Burak Aksak Leyla ile Mecnun‘un yaratıcısı. O da belki televizyon dünyamızın hatırı sayılır son mahalle dizisi olarak nitelendirilebilir. Diğer yandan Aksak’ın muğlak bir samimiyet söylemini de ete kemiğe bürüdüğünü söyleyebiliriz. Bana Masal Anlatma‘da, Kara Bela‘da yine mahalleyi ve Cengiz Bozkurt’u öne sürerek kendine has bir samimiyet tarifi yapmıştı. Fakat mahalle anlatılarının kökeni modern eğlence dünyanız için söylersek Yeşilçam’a değin uzanıyor ve öte yandan Leyla ile Mecnun’da tadına doyamadığımız o absürt dilin de 60’larda denediğini görüyoruz. Mahalle her zaman sevildi Yeşilçam’da… 70’ler ve 80’lerde de devam etti sevgi. Elbette bu dönemlerde farklı renkler karıştı mahalleye. 70’lerde erotik filmler çekildi, 80’lerdeyse mahallede bu kez arabesk ve çeteleşmenin izleri takip edildi. Mahalle televizyonun da elini güçlü kılan unsurlardandır. Perihan Abla, Süper Baba, İkinci Bahar, Yeditepe İstanbul, Ekmek Teknesi… Nice dizi sayılabilir. Şunu da söylemek gerekir ki “mahalle samimiyeti” üzerinden bir öykü anlatmak, sitcomlara karşı bir tepki barındırıyordu. O yüzden mahalle komedileri bu ülkenin topraklarına ait olarak sunuldu hep. Aksak’ın ve Aydemir’in mahalleyi yeniden keşfettiğini söyleyemeyiz ama ona yeni bir bakış kattıkları da ortada… Mahalle iyidir evet ama her zaman çalışır mı? Her mecrada çalışır mı? Onur Ünlü‘nün ilk yerli platform yapımı örneklerinden olan Dudullu Postası da bir mahalle öyküsüydü ve Serkan Yılmaz‘ın mizah köşesinden yola çıkmıştı, iş yapmıştı ama öncüydü, bir deneme mahiyeti taşıyordu ayrıca karikatüristlerin mahalle öykülerindeki başarısı Geniş Aile dizisinden de kanıtlanmıştı. Bilindik bir yerden yürüdü, başarı kazandı. Ancak aynı şeyleri Aksak’ın mahalle dizisi için söyleyemiyoruz çünkü “yıkıma alternatif yollardan direnmeye çalışan mahalle”yi yine kendisi 2015’te Bana Masal Anlatma ile anlatmıştı. Zaten 50 m2 bir sahnesinde filme gönderme yapıyor. Aksak seneler evvel pişirdiği bir malzemeyi yeniden kullanmak isteyince haliyle tadı kaçmış, artık aşina olduğumuz oyunlar izliyoruz. Yine de meseleyi Aksak’ın malzemeyi daha evvel yorumlamasıyla sınırlandıramayız öte yandan kentsel dönüşüm anlatılarının cazibe yitirdiğini de not düşmek gerekiyor.

Mahalle, cenazenize o katılır, tabutunuza o el atar! Peki oradan mı kaçsak yoksa oraya mı kaçsak? Ah, bu soruyu da bir cevaplasak!

Projelerin, yıkımların en azgın dönemini geride bıraktık. Hazır parayla dönen inşaat sektörü öyle kolayından atlamayacağı bir durağanlığa gömüldü, bunların da ötesinde örneğin Fikirtepe bir itirazın simgesiyken bir kabullenişin adresine dönüştü. Kent dönüştü, kentsel dönüşüme karşı koyma pratiği de dönüştü ve itiraz önemli ölçüde geri çekildi. Zaten bu kabullenişin izlerini başta muhtar olmak üzere Güzelce Mahallesi sakinlerinin tavrından sürebiliyoruz. Gitmek istiyorlar aslında. Kalmanın kendilerine yalnızca zarar vereceğini düşünüyorlar. Haksız sayılmazlar hani! Çevre it kopuktan geçilmiyor, otopark mafyası çökmüş, hırsızlık ve uyuşturucu kullanımı yaygın. Kim çocuğunu bu türden bir ortamda yetiştirmek ister ki? Hadi muhtar bunu başarmış, duygularına yenilip her defasında kalmış, kızı da bir pastane işletiyor, iyi kötü kazanları kaynıyor. Ya diğerleri ne yapsın? 50 m2’nin inandırıcılığına bir darbe de bu çelişki vurmuş diyebiliriz. Güzelce’de kalınsın mı, terk edilsin mi? Seyirciye sorsak ne der acaba? Esasen Aksak’ın iki anlatısı arasındaki farkı böylece belirleyebiliriz. Bana Masal Anlatma Suriçi’nde, Sirkeci-Yedikule sahil hattında geçiyordu ve evet oralarda da halkı yıldırma politikaları uygulandı. Örneğin bir diğer sahil bölgesi olan Unkapanı-Ayvansaray arası uzunca bir süre tinercilere terk edildi. Üstelik aynı tarihlerde UNESCO bölgede tarihi evler için restorasyon projelendiriyor, bölge hızla kiracı hatta mülk sahibi yoksullarından arındırılıyordu. Orada bir direniş hattı kurmak, bölgenin tarihi ve kültürel dokusuyla birlikte ele alındığında daha mümkün ve vazgeçilmez görünüyordu. Aynı şeyi Fikirtepe vb. semtler için söyleyemiyoruz. Tüm o saldırılardan sonra maddi manevi savaş alanına dönen bir semti bırakmak bırakmamaktan kârlı geliyor insanlara… Tabi Aksak’ın suya sabuna dokunmama çabasından bahsetmezsek olmaz. Mahalleyi yıkmak isteyen kötü adamlar var. Bana Masal Anlatmada’da varlardı. Tamam, bunlar varlar ve daima olacaklar, aksini öne sürmez kimse ancak sormak lazım, olan bitenin sorumluluğunu bu aç gözlülere, kötü adamlara yıkmak ne denli gerçekçi? Hükümetin hiç payı yok mu mesela? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce Hasan Kaçan ekranlara çıkıp emlak barışı reklamı yapmıştı. O barıştan yararlandığı iddia edilen bir apartman ise İstanbul Kartal’da çökerek kişiye mezar olmuştu. Depremle korkutulup barışla ikna edilen, sürekli dönüştürülen, hafriyat tozuna bulanmış bir şehir gerçeği duruyor karşımızda. Tam manasıyla mahvedilmiş bir şehir fakat meseleyi “İstanbul’u mahvettiler” romantizmiyle yahut sosyal medyada eski ile yeni çehreleri kıyaslayan nostalji hesaplarıyla çözmemiz de imkansız. Öyleyse sözler söylenmiş, eller açılmışken bir çözüm önerisi, ayrıksı bir yaklaşım getirmemek ortadaki kuyunun yanından geçmek mantığıyla bağdaştırılabilir. Bana Masal Anlatma’da Cengiz Bozkurt’un yıldızlaştığı dövüş sahnesinde de vardı böyle bir kuyu, hatırlarsınız. Aksak kuyunun etrafından dolaşıyor, eski sözleri yineleyip duruyor.

Karakterler ve oyunculuklar

50m2’de karakterlerin çoğu oturmamış, yazının başında karton dedim, karikatür dedim. Bu hoş olmayan ama alternatifi de bulunmayan tabirleri cömertçe kullandım. Daha ne diyeceğim? Bu karton halin oyunculuklara olumsuz yansıdığını gözlemliyoruz. İsimleri çizgi romandan alınmışa benzeyen Gölge, Leke, Azrail, Muhtar gibi karakterlere nasıl inanalım veya onlar bu rolleri nasıl kotarsın? Gölge, isimsiz, yeraltı dünyasının karanlık işlerini gören, kapalı bir mekana sızma ustası bir adam, amenna adını karşılıyor ama Leke, Azrail bunlara daha yaratıcı isimler bulunamaz mıydı? Muhtara ne demeli? “Sen samimi olacaksın adam” denmiş adeta! “Sen samimi olacaksın, mahallenin başında duracaksın! Sen muhtarsın, mahallenin muhtarı olacaksın! Evinin babası, mahallenin muhtarı!” Cengiz Bozkurt ne yapsın? Üçkağıtçı veya “saf samimi bıyıklı” rolleri arasında gidip geliyor. Açıkçası oyunculuğunun bu kadar sınırlı olduğunu düşünmüyorum; iyi yaptığı şeylere demirlemiş, maceraya atılmıyor.

Başrolde Engin Öztürk’ü izliyoruz

Ama genç yakışıklı başrolde Engin Öztürk de pek parlak bir performans sergilemiyor. Duygusuz adamı canlandırsa dahi tutarlı bir duruşu olduğunu söylemek zor. Burada karakterin dönüşümünden söz etmiyorum kuşkusuz. Kürşat Alnıaçık… Yılmaz Güney‘in Umut filmindeki çocuk oyuncu büyüdüğünde kötü adam rollerinin vazgeçilmezi haline geldi. Bana kalırsa bakışları ve sesindeki kıvraklık bu tür rollerde başarı kazanmasını sağladı. Onu Süper Baba’da zengin ve şımarık kötü adam olarak tanımıştık, psikopat eğilimlere sahipti, devamında Deliyürek geldi. 50m2’de de işini yapıyor. Gençleştirildiği sahneler de fena sayılmaz. Ancak esas iki karakter öne çıkıyor ki bunlardan biri MesutTolga Tekin Mesut karakterinde kendi tarzına uygun bir iş çıkarmış. Mesut’un diğerlerinden farkı ayaklarının az çok yere basması. Mesut’ların her mahallede mantar gibi bittiğini biliyoruz. Bu kentsel dönüşümün simgesi haline gelmişler. Çeteciliğin görünen yüzleri Mesutlar. Tabi bir Mesut gönlünü kodaman bir avukata kaptırır mı orası ayrı. Diğer karakter ise Özgür Emre Yıldırım‘ın canlandırdığı Civan… Civan anlatının anahtarı aslında zaten finale doğru patlamayı o gerçekleştiriyor. Özgür Emre Yıldırım Civan rolünde doyurucu bir oyunculuk ortaya koymuş. Buna karşın mahallenin topalı, sürekli itilip kakılan Civan kafayı kırıp da babasını öldürürken Aksak’ın “tezatlatıyla belirgin kılınmış mahalle” şematizmine yeniliyor. Aksak kötünün dönüşümünü Gölge ile verirken iyinin dönüşümünü ise arkadan sessiz ve usulca yaklaşan Civan’a yüklemiş. Bir dönüşümün bir karaktere yüklenmesi ister istemez sorun yaratıyor. Anlatının komik ve samimi adamı Muhtar, Sergio Leone tarzı bir sınıflandırmaya gidersek “çirkini de Yakup (Yiğit Kirazcı)… Bu haliyle 50 m2 adeta “ben bir setim” diye bağırıyor.

Bitirirken

Maalesef hâlâ iyi şeyler söylemedik, bitirirken de söyleyemiyoruz. Netflix’e akıl vermek bize düşmez. Dahası onlar anlaşıldığı kadarıyla programına aldıkları işler için yakışıklı karakterin yurtdışı pazarında izlenirliğini ölçüt alıyorlar ve bu bakımdan doğru yoldalar. 50 m2 özelindeyse mahalle mizahının zirveyi gördüğünü ve artık onu toparlamanın, eski günlerine kavuşturmanın hele de politik söyleyişe hiç bulaşmadan, çay, bilge imam, kalbi temiz muhtar retoriğiyle övgü toplamanın kolay olmadığını söyleyebiliriz. Bir de içimde kalmasın, o ağacı muhtar dikmiş olamaz ya! Nerden baksanız yüz yıllık ağaç!

Haydar Ali Albayrak

Bonkis: Menemenini Avokadolu Yiyenlerin Dizisi

Geçtiğimiz günlerde Deniz Tezuysal‘ın kaleme alıp başrolünü oynadığı, Emre Erdoğdu‘nun yönettiği Bonkis BluTV seyircisiyle buluştu. Henüz üç bölümü yayınlanan dizide olaylar Kadıköy Moda’da, batmak üzere olan bir kafe etrafında geçiyor. Bu diziyi esasında yeni bir format ve seyirci alışkanlıklarındaki değişim başlığında incelemek gerekiyor zira online platformların bir süredir yeni bir dil denediği görülüyor. 10-15 dakikalık diziler, Gain platformunun yılbaşı gecesi “Kadıköy tayfa”nın şovuyla yayına girmesi yeni bir dilin gelişmekte olduğunu gösteriyor. Oraya değinmeye çalışacağım fakat öncelikle Bonkis’i biraz masaya yatıralım. 

Bonkis: “Menemen soğanlı mı soğansız mı” tartışmasına hiç girmeyen avokado tabakanın dizisi

Nedir bu Bonkis? Deniz Tezuysal kafe çalışanı arkadaşına “biz menemen yapamayız, Bonkis avokado yiyen insan demek” diyor. Zaten ilerleyen bölümlerde kafenin de avokado alımından epey zarara girdiğini öte yandan müşterilerinin de avokado tüketecek bir yelpazede bulunmadığını ancak işte kapı önünde bayılanlar ve “garson kızı kesmeye gelen” tüpçü mahdumları olduğunu öğreniyoruz. Peki dizi olarak Bonkis nedir? Birkaç bilgi verelim. Bonkis Blutv’nin Bartu Ben tarzında, gerçeklerin kurmacaya köprü kurduğu türden bir dizi. Baş karakter Deniz gibi onu yazan ve canlandıran Deniz Tezuysal da Moda’da Bonkis isminde bir kafe işletmiş, ortağı ise Tezuysal’ın çocukluk arkadaşı, oyuncu Öykü Karayel‘miş. Tezuysal aynı zamanda bir mimar, dizideki Deniz gibi o da İTÜ mezunu… Yani bir bakıma kendini oynuyor yahut daha doğru bir ifadeyle kendinden büyük bir parça oynuyor. Bir diğer “Kadıköy çocuğu” Bartu Küçükçağlayan, Tezuysal’dan daha tanınır olduğundan haliyle bu kez “Deniz ben” demek yerine mekânın adı kullanılmış dizide. Sanırım insanların “Deniz kim” yerine “Bonkis nerede” diye sormaları yeğlenmiş. Bu mekâna gittiğimi zannetmiyorum ama açık olsaydı gitmek isterdim. Atmosferi bir de yerinde görmek iyi olabilirdi. Kapanmış, kısmet değilmiş deyip işin kurmaca kısmından devam edelim. Dizi Deniz’in 35. yaş günüyle açılıyor. Ne fena bir yaş! Simgesel… “Bu yaşın simgesel kılınmasında emeği geçen herkesin…” diye başlayası geliyor insanın. Artık Dante mi ortasında yolun yoksa başkası mı anlamam! Ben de bu yaşın epey yakınındayım, tedirginim, o yüzden az evvelki kabalığımı maruz görün. Evet, ne diyorduk? Deniz 35’inde, tercihen bekar bir yaşam sürüyor, bir nevi ilişki detoksunda… Kafe işletiyor, arkadaşları var. Biri menajer (Vildan Atasever) ötekiler kafenin aşçısı (Sergen Deveci) ve garsonu (Öykü Naz Altay)… Kendi avokadolarında kavrulup yine kendi Modaya çıkan yokuşlarında yuvarlanıp gidiyorlar işte! Deniz ilk bölümde ailesinin aşırı modernliğinin etkisiyle eski sevgilisinin (Onur-Burak Sevinç) nişanına düşüyor ve yine tesadüfen onun müstakbel kayınbiraderi (Özgür-Serhat Parıl) ile arkadaşlık kuruyor. Deniz’in ailesi zengin… Daha sonra buralara değineceğim.

Soldan sağa kafenin garsonu, sahibi ve aşçısı… Yakın arkadaşlar…

Hoşgörüden Horgörüye öze dönüş yahut dobarlanıb kendine gelen elit lakırdılar

Başlıktan da anlayacağınız üzere birazcık dizinin bende uyandırdığı duygu ve düşünceleri paylaşacağım. Dolayısıyla yazının bu kısmı sevgili okurlarımızı sıkabilir, dileyen doğrudan son başlıklara yönelebilir. Buraları okuduğunuzda “ulan zaman kaybettim” diyebilirsiniz, siz bilirsiniz yani benden uyarması…İki binlerin başında gösteri dünyası popstar yarışmalarıyla avamın keşfedilmemiş yeteneklerini ararken orta-üst sınıf entelijansiyası da Müslüm Gürses‘lere kucak açıyordu. Gürses’in bir Teoman klasiği olan Paramparça‘yı yorumlaması üstelik bunu kendi üslubunu zerre bozmadan yapması entelijansiyayı heyecandan kıpır kıpır ediyordu. Oysa köprünün altından çok sular aktı. Bir kere değerli Müslüm Gürses’i kaybettik, ülke tek partili dönemde kalıcı olmaya karar kıldı. Bu uzun süreçte orta-üst sınıf haliyle çeşitli travmalar yaşadı, güldü ağladı, öptü kokladı falan. Bugün ise etrafına ördüğü barikata her fırsatta bir taş daha koyuyor. O barikat onları herkesten, herkes olmaktan ayırıyor. Tabi yerseniz! Orta-üst sınıf beni her ne kadar tiksindirse dahi onlardan epey öykü devşirdiğimi söyleyebilirim. Onları seviyorum aslında! Seviyorum çünkü tanımıyorum. Tanısam sevmezdim! Gezi zamanı tuhaf isim tamlamalı müzik gruplarının rüzgarı sert eserken bir parça vesilesiyle bir film sinopsisi yazmıştım. Üstelik bu sinopsisi sahne alan kitle hareketinin siyasal eleştirisi bağlamında kaleme almıştım. Gezi, sesi kısılmış, kısılmak istenen kesimlerin, çıkışı itibariyle büyük ölçüde orta sınıfın isyanı kimliğindeydi ancak önemli bir nokta da eylemci kitlenin ayrıcalıklı bir kesimin mekânlarını kullanması, oralara konuk olmasıydı. “Direnişçilere kapılarımızı açtık” meselesi vardı, anımsarsınız. Kapılar çalınıyor, bazıları açılıyordu çünkü Taksim çevresine kümelenen Cihangir, Teşvikiye, Kurtuluş, Bomonti vb. muhitler adeta direniş alanına çevrilmişti. Hatta bugün o sokaklarda gezdiğimizde Gezi’den ve 1 Mayıs zorlamalarından kalma yazılamalara rastlarız hatta ve hatta bazı imzaların artık siyasetten çekildiğine veya yola başka isimlerle devam ettiğine tanık oluruz. Yerliler ile şakilerin bu teması kısmen dahi olsa irdelendi. Örneğin filmi çekildi: Taksim Holdem… Belki izlemişsinizdir. Eh, benim öyküm de biraz boşa düştü haliyle ki tek özgün yanı bir şarkıya, Son Feci Bisiklet‘in Bu Kız parçasına odaklanmasıydı. Neyse efendim, yıllar geçti, ben bu kez bir kısa film senaryosu yazdım: Buradada rahat yok. Umarım çekilir. Gün ola harman ola! Burdada’yı bilerek yanlış yazdım, rahatsız etsin diye. Evet, ne tuhaf! Tabi diğer yandan da üzücü! Gezi gibi bir isyanın rahatsız edemediği yahut şöyle bir edip geçtiği, sokaklara dökmesine karşın bir müddet sonra (tabiat gereği) evlerine soktuğu o kitle artık burdada’ya, yanlış bir kullanıma inanılmaz bir tepki veriyor. Yenilik sayılmaz. Bu hassasiyetin üzerine gidilmesi, orta sınıfa buradan vurulması, hırpalanmaya çalışılması yenilik sayılmaz fakat anlaşılan o ki; Bonkis dizisi ve Gain platformu örnekleri gösteriyor ki Gezi bu cenahta geniş çaplı bir sorgulamaya yol açmamış. İkincisi, tam aksine ülkenin giderek gericileşmesine, rejimin sertleşmesine karşı bu cenah konsolide olmuş. İlkinin sonuçlarını “solun yenilgisi” üzerinden de okuyabiliriz. Yalnız gülünç gelecektir, milyonlar sokağa döküldükten birkaç yıl sonra sol namına bir şeyin “kalmaması”. Dünyanın neresinde anlatırsanız anlatın herhalde gülerler buna. Mesele kitlelerin geri çekilişi değil elbette. Kitle bu, gider de gelir de! Dünyanın birçok yerinde hemen her dakika halk isyan ediyor sonra isyan duruluyor… Çok normal fakat çekirdek genellikle korunuyor. Bizde ise bu çekirdeğin korunduğunu söylemek güç. Tabelalar hâlâ asılı ama ortada çekirdek yok. Solda bir çözülmeden geçiyoruz ve bu çözülmeyi kitlelerin ters istikametteki yoğunluğuna koşut sayabiliriz. Orta sınıf cenahında da hatırı sayılır bir toparlanma yaşanıyor.

Bartu Ben’de olduğu gibi Bonkis’te de bar kültürü ve alkol tüketimi öne çıkıyor

Orta sınıfın ortak paydası olarak alkol, -de’yi, -da’yı ayrı yazanlar, YAE’ciler ve Vahşi Batıcılar…

Gezi sonrası orta sınıf konsolide olurken Bu cenahın liberalleri günah keçilerini verdiler. Yetmez ama evetçilerdi bu keçiler. Bugün kendileri baskılanıyor fikirleri iktidarda… Şaka şaka! Fikirleri falan yok, kullanılıp atıldılar. Öte yandan orta sınıftan Atatürkçüler liberallerle giriştikleri mücadeleden haklı çıkmanın gururu ve kıvancıyla alkole sarıldı. Hadi onların üzerine çok varmayayım. Bu hesaplaşmasız arınma ve kaynaşmadan sonra ikinci bir şey daha oldu ve belki -hani bazılarınıza “yok artık“, bazılarınıza “sallama lan bu kadar da zorlanmaz ki” dedirtecek bir tespit yaparsak- liberallerin moral kaybetmesi Batı kültürünün kayıtsız yüceltilişini de beraberinde getirdi, Doğu’ya açılım yerini tekrardan Batı’ya emekleme gayretine bıraktı. Dolayısıyla iki binlerin başında hoş görülen Müslüm Gürses’ler yeniden hedefe kondu. Orta sınıfın yüzünü çağdaşlaşmaya dönmüş katmanları, laik seküler azınlık, adına ne derseniz deyin işte o kesim 90’lara yani özüne yöneliyor. Yeniden aşağılıyor, horluyor. Bonkis’in ilk bölümünde “uyudun mu” şeklinde bir mesaj atma önerisinin kıroca bulunması da tamamen bundan… Nedir ki bu kesim özünde maalesef cehalete saplanmıştır. Çok şey bilirler. Karakterimiz Deniz gibi İTÜ mimarlık mezunudurlar, İngilizceleri deseniz sular seller gibidir ama bir yandan da “hiçbir şey” bilmezler. Bunu bir küstahlıkla, bir kindarlıkla söylemiyorum. Bir yorum benimkisi… Sanki -de’yi, -da’yı ayırarak var olmaya çalışıyorlar. Bana öyle geliyor. Tabi bu yorumuma delil sunacak yeterlilikte değil ama küçük bir örnek sunmak isterim. Bonkis’in (kafe olanının) Facebook hesabında en son 28 Ekim tarihinde bir paylaşım yapılmış. Şöyle deniyor: “Nası yani bonkis diye dizi mi çekiliyo?? Kim ya bu hadsiz bize sormadan Bonkisin adını kullanıp senaryo yazan?? Aa ben mişim. Mişim ayrı olmicak yalnız. Yalnız doğru. Yalından gelir. Bonkis de bizden gelir, ona göre…” Neticede dile gerçekten çok duyarlı bir kesimden söz ediyoruz. Eklere dikkat eden ama özgürlükçü ve gündelik hayatçı bir bakış… Mesela “nası” diyor, “çekiliyo” diyor, “olmicak” diyor. Bu esnek kullanımlardan geri durmuyor fakat mişim’i yanlışlıkla ayırdığı düşünülürse diye de müthiş bir endişeye kapılıyor veya dildeki hakimiyeti belirleyecek sözcükler üzerinde duruluyor. Yalnız da bunlardan biri… Yalnız “yalnız” yazılır ve yalından gelir bilgisiyle yola devam ediyoruz.

Mutenanın avamlaşma korkusu ve “içerideki hırsız”ın popüler kültüre açtığı kapı

Biz tekrar Bonkis’e dönelim. Ona buna ayranın ekşi demek kolay. Ama kaide dediğimiz şey acımasızdır. Kaide yahut popüler olana ait olan, dair olan ne varsa acımasızdır. Mutenanın dilinden konuşmaya başlamak da bu bağlamda neredeyse imkansız. Taklit edebilirsiniz dahası taklit ettiğinizi sanabilirsiniz ama katışıksız bir dil konuşamazsınız (veya elimizdeki örnekte öyle görünüyor). Dizide “uyudun mu” mesajını kıro bulanlar seksi bir naber‘in iş göreceğini düşünüyor. Şeytanın aklına gelmez değil mi seksi bir n’aber?! Bir sığlığı başka bir sığlıkla kapatmak diye bir şey yoktur, o çabanın adı kaidedir. Alaaddin’in uçan halısıdır o kaide ve sizi bir noktadan diğer bir noktaya en hızlı şekilde ulaştırır ki amaç kestirmeden işi görmektir. Bu örnekte o işin sevişmek için iletişim kurmak olduğu biliniyor. Peki bu kesimde neden artık dile bu kadar kolay tav olunuyor? Sebebi üzerine kafa yorulabilir. Fail belki de “gergedan tipi” dergicilik… Ot veya Öküz değil, Gergedan. Açıkçası yaşım itibariyle o dönemleri bilmem, ben doğmadan yayınlanmış ilk sayısı ama anladığım kadarıyla hani göz gezdirdiğim bir kaç sayısı üzerinden Gergedan’ın, “12 Eylül sonrası sanatı popülerleştirme” uzun bir koşuysa bu koşunun en güzel yüz metresini koştuğunu gözlemliyorum. (Bartu Küçükçağlayan olsa “görüntülüyorum” derdi herhalde) Alanlarında ustaların, isim sahiplerinin, önem atfedilenlerin doldurulduğu bir sepet adeta bu Gergedan. Gergedan tipi dergiciliğin vardığı noktada ise bir melezleşme söz konusu ve kendilerini kokteyllerde izole edenler dahi popülist dile maruz kalıyor, beklenen elit seviye bir türlü yakalanamıyor. Kaçınılmaz olan bu… Ot dergi kültürünün yarattığı şiir sokakta artı kitap-çay-kahve kombinasyonu o denli güçlü ki ve sosyal medya o denli bir görünür olma/var hissetme alanı ki avamla haşır neşir olmaktan, avamlaşmaktan kaçamıyor kimse. Tiktok karma sergilerden bildiriyor mesela! Bildirmediyse de eli kulağındadır! Ancak daha önemlisi insanın, farklı kültürel çevrelerde gelse dahi özünde üç aşağı beş yukarı aynı varlık olmasıdır. Sevişmek ihtiyacı da her sınıf için aynıdır. Biri bastırır, biri görece rahat yaşar; birine abaza derler, birine azgın teke… İfşalarlar, şu olur, bu olur… Eni sonu Bonkis bir ayrıştırma dizisi gibi görünse bile insanın ortalamasını yansıtıyor. Elbette kendi cephesinden/barikatından bakarak. Gözcülük yaparak.

Bonkis tam anlamıyla bir Kadıköy dizisi ve Kadıköy’cülerden destek görüyor. Onların son dönem sembolü haline gelmiş Bartu Küçükçağlayan diziyi tanıtırken…

Bir soru: Bizim babalarımız neden Bodrum’a geçemiyor?

Kendi ayakları üstünde durmaya çalışan zengin çocuğu profili günümüzde hayallerinin peşinden giden zengin çocuğuna dönüştü ve yine eskiden fabrikatör Hulusi Kentmen‘in çapkın oğulları da karşımıza artık evlenmek istemeyen, “teenager’lığı atlatamayan” çocuklar olarak çıkıyorlar. Şımarıklık değişmese bile bir modernleşme söz konusu. İş “erkek yapar, elinin kiri” mevzusunu aşmış, zengin kızları da ailelerine tatlı restler çekiyorlar artık. Zengin çocuğu olmak bir fantazya… Borçlarını bir çırpıda kapatacak bir anne babanız varsa gayet özgürce borçlanabilirsiniz. Yeşilçam’da demin bahsettiğim bu evlatlar kumar borcu yapmaktadır fakat artık batık kafe borcu yapıyorlar. Ee devir değişiyor! Yeni çocuklar burnundan kıl aldırmıyor, onları Hulusi Kentmen gibi dövüp hizaya getirecek bir babaları da yok. Hayallerinin peşinden gidebiliyorlar. Fotoğrafçılık falan yapıyorlar mesela… Bu başlığı dizideki bir diyalogtan (-baban Bodrum’a geçti) esinlenerek attığımı belirtip geçeyim.

Bonkis’in düşündürdükleri

Bonkis’in üç bölümü yayınlandı. Yaklaşık on beş dakika sürüyor bölümler. Bu ülkemiz eğlence dünyası için yeni bir eğilim… Yayına yeni başlayan Gain platformunun da kısa içerikler ürettiğini görüyoruz. Daha doğrusu öykülerin platformlar vasıtasıyla ve hızla içeriğe dönüştüğü, eğlence anlayışının değiştiği bir dönemden geçiyoruz. “İnternetin etkileri” olarak okuyabiliriz bu dönüşümü… Bonkis de dönemin o “gül geç” ruhunu yansıtırken Deniz Tezuysal’ın hem yazıp hem oynaması, Deniz karakterinin kendini uyumsuz ve yer yer çaresiz hissetmesi, butik kafenin batıyor oluşu ve ebeveynle kurulan ilişki bakımından Fleabag‘i andırıyor. Buna karşın Bonkis’in özgün bir iş olduğunu söyleyebiliriz. En azından söyleyişi bakımından özgün duruyor. Yine erkeklerin konsa çıktığı “feminist pavyon” ve “intermittent fasting yapan çocuklar” hoş fikirler olarak göze çarpıyor. Diğer yandan Bonkis söz gelimi Yeşilçam’dan yadigar sayabileceğimiz “yavrusunu evlendirmek isteyen zengin ebeveyn” yahut “alımlı kızdan hoşlanan tüpçü oğlu” gibi karakterleri, çatışmaları muzip fikirlerle yan yana getirmiş. Bu muziplik bazı eski çatışmalara yeni bir his de vermiş. Deniz’in, eski sevgilisinin müstakbel kayınbiraderiyle sevişmesi dizide absürt değil de daha ziyade muzip bir anlam kazanıyor ki bu durum dizinin genel dokusuyla uyumlu… Zira dört başı mamur bir Batılı anlatıyla karşı karşıyayız. Belli bir kesimi anlatan ve belli bir seyirci kitlesine, biraz açarsak platformların da kendi AB’sine hitap eden Bonkis dar bir öyküyle yola çıktığından bir süredir boş bırakılmış bir alana, Gülse Birsel‘in o “sınırlı mizah” alanına taze bir soluk getirebiliyor. Birsel’in Avrupa Yakası ve Bonkis’e yakınlığı bakımından özellikle Yalan Dünya dizileri de tatlı bir dünyayı anlatıyordu. “Bizi bize” değil de hani “onları bize” anlatıyordu. Doğrusu Bonkis de “onları bize” anlatan bir öykü…

Bonkis’te oyunculuklar: Başkası olma kendin ol, böyle çok daha elitsin!

Oyunculuklara gelirsek Deniz Tezuysal’a başarısız diyemeyiz fakat sanki çok “oynuyor”. Sadece konuşarak (en azından şimdilik) oynadığı için bu “fazla oynama” hali zaman zaman sırıtabiliyor. Oyunculuğundan daha doğrusu konuşma tonundaki oyunculuktan biraz kıssa isabet olur diye düşünüyorum. Bu samimi, patlamalı, işveli konuşma konusunda Kelebekler filminin pavyon sahnesi ders niyetine okutulabilir. O sahnede Tuğçe Altuğ tabiri caizse döktürmüştü. Tezuysal da yer yer Altuğ’un o performansına yaklaşıyor fakat erişemiyor. Bu durumda kuşkusuz iki anlatının ve iki karakterin farklı yerlerde durmasının payı yadsınamaz. Peki Sergen Deveci gelecek vaat ediyor mu? Vallahi ediyor! Güldürüyor. Dizide değilse bile (dizide şu ana dek belirgin bir rolü olmadı) internette kısa videolarla güldürüyor. Deveci’nin özgün bir yüzü ve sesi var. Açıkçası yüzü ile ses tonunun çelişkisini avantaja çeviriyor Deveci. Dizinin geniş ve dinamik bir oyuncu kadrosu var aslında ama onlara tek tek değinmeyecek, Lale Mansur‘a bir parantez açmakla yetineceğim. Deniz’in annesi rolünün Mansur’a verilmesi yerinde olmuş. Mansur peltek (buradaki pelteği derdimizi ifade edebilmek adına “ağdalı” biçiminde de kullanabiliriz) konuşması ve duruşuyla orta üst sınıf kadınına çok yakışıyor. Bir TRT dizisi olan 2013 yapımı Beni Böyle Sev‘de de benzer bir anneyi canlandırmıştı. Oyunculuk bahsini toparlarsak Bonkis’te çok parlak bir oyunculuğa ihtiyaç duyulmadığını söyleyebilirim. Dizi hakkında okuduğum birkaç yorumda, eleştiride oyunculuğun güçlü olması ve başrolde sergilenen amatörlüğün kadronun geri kalanı tarafından kapatılması gerektiği vurgulanıyordu. Bu görüşte büyük olasılıkla Bonkis’in Fleabag’e, Deniz Tezuysal’ın ise Phoebe Waller-Bridge‘e benzetilmesi pay sahibi… Oysa Bonkis derdini öyküsüyle anlatıyor. Derdini iyi ifade ettiğini düşünüyorum. Öykü tıkanmıyor, sıkmıyor.

Deniz Tezuysal… Bonkis’in yaratıcısı…

Öyküden devam edip artık noktalayalım. Bu yazıyı okuyana kadar bir bölüm Bonkis “atardınız” zaten! Dizide hoş sahnelerle karşılaşıyoruz. Tezuysal’ın oyunculuğu bir parça karikatürize dursa da “zabıtaya yanlışlıkla rüşvet verme” sahnesi güldürüyor ancak biraz acar gazetecilikten sonra bu tip olayların Tezuysal’ın başına bizzat geldiğini fark ediyoruz. Dört yıl önce Milliyet Bonkis’in ortakları Öykü Karayel ve Deniz Tezuysal ile bir röportaj yapmış. Tezuysal orada sahte bulaşık makinesi servisince nasıl dolandırıldıklarını anlatıyor. 500 lira çarpılmışlar. Makineyi götürmüşler, yaptık deyip getirmişler. Anlaşılan Temizuysal Bonkis’i yazarken kendi deneyimlerinden faydalanmış ve bu samimiyeti dizinin artı hanesine yazabiliriz. Zaten kendisi de kafede yaşanan olaylardan yola çıktığını belirtiyor. Sonuç yerine ne söyleyebiliriz? Bonkis dobarlanıb kendine gelen ve Cihangir’den Moda’ya göç eden elit yahut zorla elitleşmiş, kendini elit hissettirilmiş bir kesimin kendine dönük taşlamalarıyla, gündelik hayatta karşılaştığı ilginç olaylarıyla bugününü anlatıyor. Bu açıdan değerli olduğunu düşünüyorum.

Haydar Ali Albayrak

Dört Ayaklı Dostlarımızla Söyleştik!

Pandeminin dünyamız üzerindeki olumsuz etkileri son hız sürerken biz de dört ayaklı dostlarımızla konuştuk; dertlerini dinledik, dertlerimizi ilettik. Keyifli ve samimi sohbetler gerçekleştirdiğimize inanıyoruz, umarız siz okurlar da keyif alırsınız.

Sokak köpeğiyle söyleştik.

Gündemdeki bir konudan başlamak istiyorum. Neden kağıt toplayıcılara havlıyorsunuz?
Hav hav hav! hav hav hav! (seri havlamalar) 
Aynı meseleden devam edeceğim. Bir soru daha… Moto kuryelere neden havlıyorsunuz?
Hav hav hav! havhavavavavavav! Havavaahavavahavvvaa!
Hiç kazaya yol açtığınız oldu mu?
Havhavavhavhavavavhavahavavavavhavavhahav (köpükler, köpükler.)
Anladım, teşekkür ederim. Başka bir konuya geçelim. Sürü psikolojisine yatkın bir doğanız var. Yalnızken dünyanın en sevimli yaratığısınız ama kendiniz gibi iki üç tane daha buldunuz mu aslan kesiliyorsunuz, neden?


Vıııyk Vıııyk… Hav… Hav! (Başını öne eğip sürtünüyor.)


Çok sadık olduğunuz, bazı türleriniz dışında aptal olduğunuz söylenir. Öte yandan insan soyunun lügatına genellikle olumsuz benzetmeler için girdiğiniz görülüyor. İşte “köpeklik etme” gibi deyişler var… Bu iddialar hakkında ne diyorsunuz?


Ulumalar… Auuuuuuuuuuuuuuhavhavhavauuuu (parıldayan dişler ve salyalar)

Tamam yahu, sinirlenmenize gerek yok. Ben Türler Arası Diyalog Derneği’nden geliyorum, iyi niyet köprüsü kurmak için buradayım. Paçamı bırak! Paçamı bırak! Ulan haydut, soruları anlıyorsun da bunu mu anlamıyorsun! Bırak diyorum!


Hırrrrrr!


… Devam edelim mi?

Hırr…

Dilerseniz devam edelim. Köpek olmasaydınız ne olurdunuz? 
Ulumalar
Kedi mi mesela? Kediyse iki kere havlayın… Kargaysa üç kere…
Havhavahavahahavhavavahavhav Random hav… Random hav… Vavavavav vav vav
Bir fotoğrafınızla gündeme geldiniz. Kuru ekmek kemirdiğiniz bir fotoğraf hani. O fotoğraf gerçek mi? Fotoşop gibi duruyor… 
Havhavavahavahabahababhavavshavavahavav!
Anladım, gerçek diyorsunuz. İnsanı ve köpeği derinden yaralayan bir fotoğraftı. Biraz da koşullarınızdan söz edelim. Maddi sıkıntı yaşıyor musunuz! Hele kışları yiyecek ve barınma ihtiyacınızı nasıl karşılıyorsunuz?
Hırrrrrrrrrrr! Harrrrrrrrrrr! Havhavahavahavabavhav!
Pandemi yaşamınızı nasıl etkiledi? Sokakta yaşamanız bulaş ihtimalini artırıyor mu?Haaaaaauvahahahhahahhavahavahavavhavhahaahvahavhavahvahav! Peki, son bir soru… Delikanlı mısınız lan siz! Allahınız var mı lan sizin?
Pis sesler, tehdit içeren birtakım hayvani gösteriler…

Bekçi köpeğiyle söyleştik.

Öncelikle şunu soracağım. Özel bir eğitim aldınız mı?
Havahahahahahahavhavhav
Sahibiniz sizin için ne anlam ifade ediyor? Onun için ölür, öldürür müsünüz?Havahahahahahahahav (salyalar, köpükler)
Adınız kont mu?
Rırrrrrrrrrrrrrrr!
Pardon ifşa etmek istememiştim, özür dilerim. Ama yani ne bileyim bir sürü köpeğin adı Kont sonuçta.
Rırrrrrr!
Tamam tamam, bir daha kont demeyeceğim. Bir daha kont demeyeceğim! Kont! Kont! Oğlum! Oğlum! Oğlum! Kont! Aferin Kont’uma! 
Havhavhavhavhavahavavavavavahavavavavahav!!!!!!!!!
Ekmek bulamadığınızda pasta yiyor musunuz? Şekere karşı zayıf bir bünyeniz olduğu söyleniyor, şekerli gıdaların karaciğeriniz için zararlı olduğu öne sürülüyor. Bu iddialar doğru mu yoksa şehir efsanesi mi?
O pasta makarna demek değil mi?
Bilmem, öyle mi? Ben size soruyorum.
Havhavhavhavhavavava…
Oradaki ifade brioche olarak geçiyor. Pasta diye çevrilmiş. Baktım sözlüğe brioche de bir tür ekmekmiş. Pasta da değil yani… Daha lezzetli bir ekmek diyelim.
Havahavhavhavhavhavhav! Bak, aşağı kasımpaşav!
Geçiyorum. Özel bir soru, dilerseniz yanıtlamayabilirsiniz. Daha önce hiç hırsız yakaladınız mı, birine zarar verdiniz mi?
Hııııı hııııııı…
Anlamıyorum. Ne diyorsunuz? 
Buralara girme, buralara girme! 
Tamam. Samimi bir soruyla noktalayalım. Şimdi bekçi köpeği de çok geniş bir kavram… Bahçeli evi olan orta sınıf aileler de köpek besliyor, kodamanlar da… Siz nasıl bir ailenin yanında büyüdünüz? 
Havhaavvavav! 
Çok havlamadınız, herhalde orta halli bir ailede büyüdünüz. Söyleşi için minnettarım. 
Minnethav! 

Süs köpeğiyle söyleştik.

En can alıcı yerden giriyorum. Diyelim vahşi bir ortamda bir dağ kedisiyle karşılaştınız, hanginiz alırsınız? 
Hevehehevejebevej
Aslında tabiatta süs köpeği diye bir şey yok. O bir yakıştırma fakat sizin de narin cinslerden olduğunuz söylenebilir. Halinizden memnun musunuz? Hiç arkadaşlarınız arasında dalga konusu oluyor musunuz? Veya arkadaşınız var mı?
Hevehevehevevevevevehevev
Sesiniz araba alarmı gibi, maşallah! Eğitimimiz var mı? 
Yüksek Lisav! Hev! Hevhevvehevvevev…
Hangi alanda?
Biyoloji…
Aileniz mi yönlendirdi, köpeksiniz diye… Şöyle sorayım, isteyerek mi bu bölümü seçtiniz?
Hevehevevejeveve… Ben aslında arkeoloji havlamak isterdim. 
Anladım ama sizin yapınız arazi şartlarına pek uygun değil. Zorluk çekerdiniz. Bence isabet olmuş. Ayrıca size önlük de yakışır. Malum sahipleriniz sizi soytarı gibi giydiriyor. Sözüm meclisten dışarı tabii, yanlış anlamayın! Herkesin merak ettiği bir soruyla devam ediyorum. Büyük köpeklere havlıyorsunuz ya hangi cesaretle?
HAV HAV!
Hevden hava geçtik yani. Üstelik ses tonunuz da değişti. İlginç bir tarafınız var gerçekten. Son bir soru… Süs köpeği olarak anılmaktan rahatsızlık duyuyor musunuz?
Yoooohevheveevevehev… Son hevi de yazdınız mı?
Yazdım yazdım… Kaydı kapattım, özel bir soru sorabilir miyim?
Hevhevevhev… Ne soracağını biliyorum, ısırırım bak!
Hiç sormadım sayın ki zaten sormadım.

Avcı köpeğiyle de konuşmak istedik fakat gündemi yoğun olduğu için yüz yüze söyleşi gerçekleştiremedik onun yerine online iletişim kurduk.

Merhabalar sayın avcı köpeği! 
Hav hav!
Çok saygılı ve disiplinli bir köpeğe benziyorsunuz.
Hav hav! Ne sandın! Vaktim hav.
Anlamadım.
Vaktim hav! Çabuk ol!
He vaktiniz az… 
Ben ne havladım?
Okuma yazmayı nerede öğrendiniz? 
Sahibim öğretti. Klavye de kullanabiliyorum. 
De ayrı mı oradaki? 
Ayrı… Oradaki ki de bitişik ayrıca, doğru yazdın. Sıfat yapan ki neticede… Bravo!
Şaştım doğrusu! 
Şaşırmavv! Öğretmenim ben, formasyonum var yav! 
İlginç cidden… 
Hem avcıyım hem öğretmenim. Avcı öğretici yani… Atanamayınca avcılık yapmaya karar verdim.
Asıl mesleğinizi yapmak ister miydiniz? Ya da şöyle sorayım. Bir fırsat çıksa avcılığı bırakır mısınız?
Zannetmavv… Hav hav hav hav hav hav! Yalımı buradan kazanıyorum, neden maceraya atılayım? 
Sizde haklısınız havvv!
De ayrı olacak hav!
Havladığıma takılmadınız da ona mı takıldınız?
Biz neler gördük! Mesleğimiz gereği…
Burjuvalara mı hizmet veriyorsunuz? Soruyu böyle sormamda bir sakınca yok değil mi? Belli ki politik bir köpeksiniz! 
Hayat politik, ben ekstradan politik değilim. Sorunuzu yanıtlayayım. Evet, burjuvalara hizmet veriyorum. Av partilerinde eşlik ediyorum onlara. Tam anlamıyla düzen köpeğiyim! Şu güne değin de işimi iyi yaptığımı düşünüyorum. Öğretmen olsaydım yine burjuvazinin hizmetinde olacaktım ancak işte aydınlık geleceğe hizmet ettiğimiz falan söylenecekti. Oysa düzeni ayakta tutacak bireyler yetiştirecektim.
Hayvan bireyler mi insan bireyler mi? 
Hayvan bireyler elbette… Sizin hiç hayvan öğretmeniniz oldu mu? 
Çoğu hayvandı aslında… Ama diğer yandan sizin bir çok insan öğretmeniniz oluyor.
Hav hav hav! Ha ha ha! Buna gülerim. Bizi eğittiğinizi sanıyorsunuz ya bayağı safsınız! Hele biz avcı köpekleri sizden iyi eğitimliyiz! 
Ağzımı bozduracaksın şimdi! Yüz verdik eşşeğe alnımıza değdi yani… O eşek gerçi ama sen de az çıkmadın it herif!
Hahavavhahahahaavvahavavahav!
Sus lan! Teşekkürler! Senin gibi iti ciddiye alan da kabahat!
Da bitişik hav! Hav hav! Hav!

Pittbulla söyleştik.

En çok şunu merak ediyorum. Kendinizi köpek olarak görüyor musunuz? 
Hırrrrrr gırrrrrrr vrrrrrrrrrrrr hırrrrrrrrrrrr! 
Hımm… Evet, ben sizi anlayabiliyorum ama okurlarımızı da düşünmek durumundayım. Biraz daha açar mısınız? 
Salya sümük, köpük kıyamet… 
Tamam orada kalın lütfen! Bu kadar sinirleneceğinizi tahmin etmemiştim. Herhangi bir yerde adınız geçtiğinde ilk olarak laboratuvarda üretildiğiniz ve çok vahşi bir tür olduğunuz konuşuluyor. Bu iddialara yanıtınız nedir?
Hırrrrrrrrrrrrrrrrr! 
Anlaşıldı, sizinle konuşmak pek mümkün gözükmüyor, yine de sormak istediğim bazı sorular var elbette… Çocukları kıskandığınız doğru mu?
Havhahaavahahahahahavahavavahavhavahavahahav! Vavavavaavavvvavavvavvava! Havvvvhavavavvaavhav! 
Neyse en azından havlatabildik sizi. Demek çocuklardan pek hazzetmiyorsunuz. Ben bunu anladım. Siz de boş boş havlamak dışında bir şey havlamadınız açıkçası. Havavavavhavhwvahahav. Çocuklar hav! Hav! Hav hav! Gırrrrrrr! 
Biz size söz hakkı tanıdık ama bunu değerlendirdiğiniz söylenemez. Yine de teşekkürler… Çocuklarımızdan uzak dur aşağılık köpek! 
Havhaavavahajabajaba! Random hav×100
Hoşt hoşt! hoşt!

Son olarak Çin aslanı ve Kangal köpeğiyle aynı kulübe etrafında bir araya geldik.

Hoşgeldiniz! Daha doğrusu ben hoşgeldim! Bu kulübe kimin? 
Kangal yattığı yerden hav!
Size ait yani?
Hav hav! Bin kere havlasak da gerçek değişmez. Hav!
Çin Aslanına sormak istiyorum? Hocam gerçekten Çinli’misiniz?
Elbette hav!
Yarasa çorbası içiyor musunuz? Çinlilerin bu tür vahşi hayvanlara diyetlerinde yer verdikleri biliniyor. Siz de sonuçta Çinli bir hayvansınız, bu konudaki görüşleriniz neler?
Havahahavavav! Benim gibi olgun bir hayvanı bile havlattınız ya helal olsun! Şu an  tamamen ırkçılık havlıyorsunuz!
Yoo! Ben başka havlayanların yalanhavcısıyım!
Yarasa yemem, etini sevmiyorum.
Tekrar kangala dönüyorum. Siz vahşi hayvan tüketiyor musunuz?
Domuz eti yemem! Havavavhav! Bu Çinliler bizim etimizi yer mesela! 
Onu da soracağım. Her şey sırayla… Şu anda gündemimiz korona salgını olduğu için yarasa meselesini açarak başladım! Çin Aslanı başınızdan böyle bir tehlike geçti mi? Daha net ifade edeyim. Sizi hiç yemeye çalıştılar mı? 
Havhahaahvahavajaba hayır! 
Peki sizi yemiyorlar, onu yemiyorlar, bunu yemiyorlar; kimi yiyor bu Çinliler? 
Bilgim yok! 
Bana biraz koruyorsunuz gibi geliyor. 
Size yalan borcum mu hav! 
Kangal bey… Beysiniz değil mi bu arada? 
Hav! Sapına kadar hav!
Ne sapmış hav! Neyse… Kangal Bey Sivas’ın neresindensiniz? Kangal mı yoksa başka bir ilçede mi büyüdünüz? 
Kanghav Çetinkayav! 
Olsun! Olsun! Sevgili Çin Aslanı, çok tatlı bir köpeksiniz. Yüzünüz biraz aslanı andırdığı için size aslan diyorlar. Bu sıfattan gurur duyuyor musunuz? 
Andırmıyorum havlında… Öyle yakıştırdılar bir kere, üzerimize yapıştı. Havhavahahavahav hav!
Ülkemize ilk ziyaretiniz mi?
Hav havhavahvavahavvava! Daha önce de geldim! Doğu Perinçek’in davetlisiydim.
Tanır mısınız kendisini?
Hav hav! Çok iyi bir siyasetçidir! Çin’de sevilir, sayılır! İnsanlar da köpekler de çok sever! Hav hav hav!
Seçimde oy kullanabilseydiniz kendisine oy verir miydiniz?
Havhavhahavava vermem.
Neden ama çizgisini beğendiğinizi söylediniz?
O başkav bu başkav!
Anladım. Siz sayın Kangal? Siyasetle aranız nasıldır?
Çizgimiz belli gardaş!
Belli derken….
Biz birinin itiyken başkasının kapısında havlamayız! Anlatabildim mi?
Çok iyi anlattınız, teşekkür ederim. İkinize de şu soruyu sorarak söyleşimizi sonlandırmak istiyorum. En sevdiğiniz hayvan nedir? Önce siz yanıtlayın Çin Aslanı…
İnsanı çok severim. Yanlışları da olsa iyi bir hayvandır…
Siz Kangal Bey?
Hayvan ayırt etmem, hepsini severim. Ayrıca et balık kelle bunlar yenir elle!
Teşekkürler her ikinize de değerli vaktinizi ayırdığınız için.
Havhahvhahvavhavahvahavhavahvavahav! Çeşitli ulumalar…

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın