Bir Başkadır Meryem’in Gündelikçi Düşleri

İlkokuldan Mustafa’ya ve annesine… 

Önemli not: Bu yazının yazarı konu edilen diziye dair fikirlerini dilediği zaman değiştirme ve kamuoyuyla paylaşma hakkını saklı tutar. 

Gelin gönül rahatlığıyla söyleyelim: Netflix kedi olalı bir yerli yapım tuttu! Şu sıralar Berkun Oya‘nın Bir Başkadır‘ı hakkında çölde vaha olduğuna dair övgüler duyabilirsiniz. Zira öykü fakiri dizilerin ardından ilaç gibi geldi Bir Başkadır ve seyirciyi diğerleri gibi bölüm sonunu bölüm başına bağlayan kof algoritmalarla sürüklemektense bilincimizde bir yerlere dokunarak farklı bir deneyim sundu.

 Berkun Oya estetiği

Diziye birkaç yönden değinmek istiyorum. Kısacası “başka” olan şeyleri kurcalayağım fakat evvelinde Berkun Oya’dan söz açmak daha uygun… Oya, Ali Atay ile Krek Tiyatroyu kurmuş eski bin yıl kapanırken, Mimar Sinan çıkışlılar… Atay’ı son dönemde daha yakından tanıdık fakat Oya’nın da başarılı ve etkin bir geçmişi var. Tiyatro faaliyetleri zamanla film yapımcılığını (2006) ve yayıncılığa (2008) uzanıyor. Krek oyunlar sahneliyor, Oya yazıp yönetiyor oyunların çoğunu. İyi Seneler Londra (2007)’yı çekiyor. Kadrosu parlak, oyuncu iletişimi güçlü bir film. Bir Başkadır özelindeyse Oya’nın özgün bir sanatçı olduğunu açıkça kavrıyoruz. Estetiğini, dilini belli bir düzeye taşımış Oya. Elbette yer yer bazı sinemacılarımızı andırıyor görüntüleri, göndermeleriyle, eşelediği malzemeyle fakat bunları kendine has ele alıyor, görülmüşü yeniden göstermiyor, yeniden görüyor. Sahneyi ikiye bölüp iki ayrı perdede iki ayrı seyirci kitlesine oynanan Dünyada Karşılaşmış Gibi olgun bir üslubu haber veriyordu. Üslup olgundu çünkü olayları yorumlayış ve aktarışı alıcıyı cezbedecek kimi yenililikler barındırıyordu. Anlatının mekansal ve zamansal ayrımı “anlatılan senin hikayendir”in altını çiziyor ve biz seyirci olarak her iki tarafta hissettiklerimizi birleştirip kendi sonucumuza varıyor yahut kendi başımıza dönüyorduk. Maharet ve cesaret isterdi Oya’nın tercihi… Oya bu hasletlerini Bir Başkadır’a taşırken bir kez daha meydan okumuş, elini görüyoruz! İki anlatı arasındaki benzerliklere değinmeden evvel dizinin öyküsünü geçerek sıvayayım kolları.

Bir gündelikçi, bir bar fedaisi, bir imam, bir de “rezidans adam” bir gün bir başkayken…

Gündelikçi Meryem’in bir rezidans dairesinde bayılmasıyla açılan anlatı bir sene öncesine uzanıp karakterleri ve öykülerini tüm incelikleriyle serimlemeye koyuluyor. Meryem (Öykü Karayel) bir barda koruma olarak çalışan abisi (YasinFatih Artman), bir süredir suskunluğa gömülmüş yengesi Ruhiye (Funda Eryiğit) ve iki yiğeniyle birlikte İstanbul’un taşrasında (Beykoz’a bağlı bir kırsal yerleşimde) yaşamaktadır. Evlilik heyecanı duyduğu anlarda bayılan Meryem sıkıntısının nörolojik olmadığını öğrenince ruh hekimi Peri (Defne Kayalar)’ye yönlendirilir. Böylece Peri ikinci hikayenin kapısını açar. Bir devlet hastanesinde çalışmasına rağmen “aileden Beyaz Türk” Peri türbanlılara karşı içten içe bir öfke, kuşkusuz buna bağlı bir merak ve barışma arzusu duymaktadır. Peri’nin terapi aldığı hekim arkadaşı Gülbin (Tülin Özen) ise üçüncü hikayenin/ailenin temsiline katkı sunar. Gülbin Kürttür, muhafazakar ailesini özellikle bağnaz ve saldırgan ablasını (GülanDerya Karadaş) karşısına alıp kendi hayatını, özgürlüğünü seçmiştir. Maddi anlamda eli güçlü bir aileden gelmektedir Gülbin, kendi ayakları üzerinde duracak şartlara da sahiptir fakat onun da annesinin hamileyken gördüğü devlet şiddetinden ötürü sakat doğan bir erkek kardeşi ve sevgi arayışı vardır. Kardeş (Öner Erkan) 35 yaşındadır, tekerlekli sandalyeye mahkumdur, kendini ifade edemez. Ailedeki gerilim gencin durumunun Gülbin’in verdiği ilaçlar yüzünden ağırlaştığı sanısıyla yükselmiştir. Öykünün dördüncü ailesi ile baş karakter (toparlayıcı karakter) Meryem’in köyündeki imam (Ali Sadi HocaSettar Tanrıöğen) üzerinden tanışırız. İmam, Meryem ve kardeşi Yasin’in eylemlerine icazet veren, dinine bağlı bir ailenin danışmanı olarak dikkat çekerken kızı Hayrunnisa (Bige Önal) çatışmanın bir diğer boyutuna, özgürlük ve başkalaşma çabasına işaret etmektedir. Kısa tanıtımı daha doğrusu bir çerçeve çizme uğraşımı ıssız-rezidans adamımız Sinan (Alican Yücesoy) ve fuckbuddysi Melisa (Nesrin Cavadzade) ile noktalayabiliriz. Sinan hem Meryem’in işvereni hem Gülbin’in arkadaşıdır. Meryem Sinan’a platonik duygular beslerken Gülbin de sıkıntılarını boşaltacak bir dinleyici ve cinsel tatmin aramaktadır. Melisa totale (kendi ifadesiyle gecekondulara falan) iş yapan bir dizide başrol oynuyordur. Yoga seanslarından Peri ile tanışmıştır. Peri daha sonra Melisa’nın da Sinan’ın evine girip çıkan kadınlardan biri olduğunu öğrenir. Üstelik öğrendiği kişi türban takıntısından ötürü görüşmeyi sonlandırmayı düşündüğü Meryem’dir.

Total ve sarmalTürban ile ailelerin karşılaşmasına eğilmek gerekiyor. Oya yakın tarihimize bakarken türbanı ve ailelerin kültürde tuttuğu yeri, kurduğu ilişkileri bir işaretleyici namına kullanarak hepimizin bildiği, bazen girebildiğimiz bazen önünden geçerken bile çekindiğimiz kapılar aralamış. Her iki tarafa da mavi boncuk dağıtmadan yapmış bunu. Bu yönü değerli ve tartışılmaya değer. Ancak Bir Başkadır’ı başka kılan önemli bir unsur da toplumun ana arterlerine girip numuneler toplayarak tamamen duygusal (tamamen sınıfsal) biçiminde duyduğumuz “maddi imkanların çekip çevirdiği dünya” gerçeğini ajitasyona başvurmadan aktarması. Oya bunu yaparken bazen imgeleri simge boyutuna taşıyor bazen de simgelerini dolaşıma sokarak alınan reaksiyonları seyirciyle paylaşıyor. Söz gelimi kavrulan kıyma meselesi… Meryem’in ailesi de kıyma kavuruyor, sınıf atlamış Sinan’ın artık geride bıraktığı annesi de… Kıymanın Meryem’in evindeki karşılığı yoksulluğu ve “idare etme” eğilimini imlerken aynı kıyma Meryem’in özendiği dünyanın sembolü olarak nitelendirebileceğimiz Sinan’a teklif edildiğinde tepkinin, yadsınan, dahası yüz çevrilen bir hayatın kaynağı oluyor. Bir diğer anlatı kolaylaştırıcı ise dizideki total vurgusu… Bir Başkadır bizzat varlığıyla total mevzusuna, televizyona dair birkaç şey söylüyor. Bir online platforma yapılmış Oya’nın dizisi ve belli bir kitleye hitap etmek üzere hazırlanmış. Sofraya gelmeden önce uzanıldı mı ele vurduran bir börek değil de masa masa gezen bir tepside kanepe sanki! Niş bir kitle deyin, butik bir anlayış deyin… Televizyondaki AB-Total ayrımının da ötesinde yeni ayrımları gündeme alan bir sınıflandırma söz konusu. Oysa total, toplumun ortak değeri… Total o çok tartışılan sosyolojinin kendisidir. Total ucuz zevktir, total itiraftır. Total sarmalın cismidir! Sarmaldan kastım çeşitli kesimlerin bir ucundan diğerine dokunması… Transferi, sağlıklı bir iletişimi (alışverişi) reddederek hatları henüz başta çizen fakat çizginin kıvrılıp da çemberin ortaya çıkmasına mani olamayan bir temas zincirinden bahsedebiliriz. Meryem’in rezidanslarda geçen gündelikçi yaşamını devlet hastanesinde çalışıp yalıda oturan, bu haliyle bile çelişik Peri tamamlamaktadır ve her ikisinin rüyası da ilginç bir biçimde ilgi, sevgi görmektir. Öte yandan Peri de Meryem de bir süpervizöre ihtiyaç duyarlar. Peri Gülbin’e, Meryem yoksul mahallesinin imamı Ali Sadi’ye görünür. Süpervizörlerine teslim olmadıkları noktalardaysa Bir Başkadır kendi yolunu çizer. Meryem doktora gittiğini imamdan ve abisinden saklar. Aynı zamanda ablası da başörtülü olan Gülbin Peri’nin türbanlılara duyduğu öfke karşısında hislerini bastırır. Sarmal böylece ulaşma ve yok sayma ile dönedurur. Melisa’nın total dizisiyse kimlik uyuşmazlığını etkisiz kılmanın aracıdır. Diziyi herkes izler! Meryem hayranıdır, Peri’nin hastaları hayrandır, Sinan diziye sahnelerini izlediği Melisa’yı arzulayacak kadar kendini kaptırır hatta Bir Başkadır’ın baş elitisti, yalıda oturan anne bile beğenir oyunculuğunu. Öte yandan totalin eli kolu uzundur ve Melisa’ya yalnız reyting bağlamında değil o sarmal vasıtasıyla da ulaşır. Meryem’in Sinan’a yaptığı portakallı keki her ziyaretinde Melisa yemektedir. Meryem bir üst sınıfa dolaylı erişirken doğrudan çabaları sonuçsuz kalabilmektedir, içinden gelerek açtığı bir tepsi böreği geri çevirir Peri, üstelik profesyonellikle bağdaştırmadığı için. İlginçtir aynı Peri arkadaşına terapiye gitmekte sakınca görmez. Arkadaşının problemlerine tanık olur fakat yine de konuşmaktan yanadır. Peri’nin terapiden kopmak istemeyişi yahut yoga seansı esnasında tanıştığı Melisa ile onu henüz tanımadan bir şeyler içmesi diğer yandan Meryem’in utangaçlığını ve toplumsal uçurumu aşıp Peri’yi dert ortağı bilmesi tek bir şeyi, diyalog açlığını ortaya koymaktadır. Bu sarmal biraz da bu yüzden sarmaldır ve totalin yargılarına, genel geçer doğrulara, “bu ülkenin yüzde bilmem kaçı…” ile başlayan dayatmalara mahkumdur.

Türban ile ailelerin karşılaşmasına eğilmek gerekiyor. Oya yakın tarihimize bakarken türbanı ve ailelerin kültürde tuttuğu yeri, kurduğu ilişkileri bir işaretleyici namına kullanarak hepimizin bildiği, bazen girebildiğimiz bazen önünden geçerken bile çekindiğimiz kapılar aralamış. Her iki tarafa da mavi boncuk dağıtmadan yapmış bunu. Bu yönü değerli ve tartışılmaya değer. Ancak Bir Başkadır’ı başka kılan önemli bir unsur da toplumun ana arterlerine girip numuneler toplayarak tamamen duygusal (tamamen sınıfsal) biçiminde duyduğumuz “maddi imkanların çekip çevirdiği dünya” gerçeğini ajitasyona başvurmadan aktarması. Oya bunu yaparken bazen imgeleri simge boyutuna taşıyor bazen de simgelerini dolaşıma sokarak alınan reaksiyonları seyirciyle paylaşıyor. Söz gelimi kavrulan kıyma meselesi… Meryem’in ailesi de kıyma kavuruyor, sınıf atlamış Sinan’ın artık geride bıraktığı annesi de… Kıymanın Meryem’in evindeki karşılığı yoksulluğu ve “idare etme” eğilimini imlerken aynı kıyma Meryem’in özendiği dünyanın sembolü olarak nitelendirebileceğimiz Sinan’a teklif edildiğinde tepkinin, yadsınan, dahası yüz çevrilen bir hayatın kaynağı oluyor. Bir diğer anlatı kolaylaştırıcı ise dizideki total vurgusu… Bir Başkadır bizzat varlığıyla total mevzusuna, televizyona dair birkaç şey söylüyor. Bir online platforma yapılmış Oya’nın dizisi ve belli bir kitleye hitap etmek üzere hazırlanmış. Sofraya gelmeden önce uzanıldı mı ele vurduran bir börek değil de masa masa gezen bir tepside kanepe sanki! Niş bir kitle deyin, butik bir anlayış deyin… Televizyondaki AB-Total ayrımının da ötesinde yeni ayrımları gündeme alan bir sınıflandırma söz konusu. Oysa total, toplumun ortak değeri… Total o çok tartışılan sosyolojinin kendisidir. Total ucuz zevktir, total itiraftır. Total sarmalın cismidir! Sarmaldan kastım çeşitli kesimlerin bir ucundan diğerine dokunması… Transferi, sağlıklı bir iletişimi (alışverişi) reddederek hatları henüz başta çizen fakat çizginin kıvrılıp da çemberin ortaya çıkmasına mani olamayan bir temas zincirinden bahsedebiliriz. Meryem’in rezidanslarda geçen gündelikçi yaşamını devlet hastanesinde çalışıp yalıda oturan, bu haliyle bile çelişik Peri tamamlamaktadır ve her ikisinin rüyası da ilginç bir biçimde ilgi, sevgi görmektir. Öte yandan Peri de Meryem de bir süpervizöre ihtiyaç duyarlar. Peri Gülbin’e, Meryem yoksul mahallesinin imamı Ali Sadi’ye görünür. Süpervizörlerine teslim olmadıkları noktalardaysa Bir Başkadır kendi yolunu çizer. Meryem doktora gittiğini imamdan ve abisinden saklar. Aynı zamanda ablası da başörtülü olan Gülbin Peri’nin türbanlılara duyduğu öfke karşısında hislerini bastırır. Sarmal böylece ulaşma ve yok sayma ile dönedurur. Melisa’nın total dizisiyse kimlik uyuşmazlığını etkisiz kılmanın aracıdır. Diziyi herkes izler! Meryem hayranıdır, Peri’nin hastaları hayrandır, Sinan diziye sahnelerini izlediği Melisa’yı arzulayacak kadar kendini kaptırır hatta Bir Başkadır’ın baş elitisti, yalıda oturan anne bile beğenir oyunculuğunu. Öte yandan totalin eli kolu uzundur ve Melisa’ya yalnız reyting bağlamında değil o sarmal vasıtasıyla da ulaşır. Meryem’in Sinan’a yaptığı portakallı keki her ziyaretinde Melisa yemektedir. Meryem bir üst sınıfa dolaylı erişirken doğrudan çabaları sonuçsuz kalabilmektedir, içinden gelerek açtığı bir tepsi böreği geri çevirir Peri, üstelik profesyonellikle bağdaştırmadığı için. İlginçtir aynı Peri arkadaşına terapiye gitmekte sakınca görmez. Arkadaşının problemlerine tanık olur fakat yine de konuşmaktan yanadır. Peri’nin terapiden kopmak istemeyişi yahut yoga seansı esnasında tanıştığı Melisa ile onu henüz tanımadan bir şeyler içmesi diğer yandan Meryem’in utangaçlığını ve toplumsal uçurumu aşıp Peri’yi dert ortağı bilmesi tek bir şeyi, diyalog açlığını ortaya koymaktadır. Bu sarmal biraz da bu yüzden sarmaldır ve totalin yargılarına, genel geçer doğrulara, “bu ülkenin yüzde bilmem kaçı…” ile başlayan dayatmalara mahkumdur.

Bir kulaklık, bir jeep; üç örtü, üç bone…  Peki gerçek İslam ne?

Bir Başkadır’da öyküyü bağlayıp karakterleri ve ailelerini ayrıştıran bir öğe olarak baş örtüsünü sayabiliriz. Üç başörtüsü üç ayrı çizgiyi temsil ediyor. İmam Ali Sadi’nin kızı türbanını çıkararak Hayrunnisa’dan Nisa olma sürecine ilerlerken Gülbin’in ablası Gülan mağduriyetten mağdur edene kayan, jeepli ve Başakşehirli siyasal islamı, uçsuz bucaksız Anadolu muhafazakarlığını simgeliyor. Bu iki türbanlının safları açık çizilmiş ancak muallak bir türbanlı daha var ki o da zaten anlatının baş kahramanı Meryem… Oysa Meryem toplumsal dönüşümün en belirgin yüzü… Laik cephe tarafından pek anlaşılmayan tabanın temsili… Geniş yığınların neden “gerçeği” göremediklerinin ve belki neden hâlâ AKP’ye oy verdiklerinin izahatı… O anlaşılmıyor ama onun anlaşılmadığını hemencecik anlıyoruz! Oya ötekileştirme argümanını kaba hatlarıyla öne sürüp bana kalırsa asıl kozunu yine sınıfsal tercihlerden yana oynuyor. Geniş yığınları dışarıdan (öteki kutuptan) gördüğü baskı ile betimlemek işin kolayı, Oya kolayın peşisıra zoru da kovalıyor ve meselenin iç yüzünü gösteriyor. Meryem’in özgürlüğüne engel olan şey yahut türbanı taktıran şey Ali Sadi Hocanın baskısı değil, olaylara tamamen dini duygu ve açıklamalarla yaklaşması… Ali Sadi Hoca inancı doğrultusunda konuşuyor ve aslında hekimlerin yaptığı işten farklısını yapmıyor. Hoca dini referans alıyor; öte dünyayı, günah-sevap ikilemini… Hekimler ise kendi terimleriyle yaklaşıyorlar hastalara. Dahası hocanın tutumu için daha insancıl bile diyebiliriz! Tıp terapide de açıktan ifade etmese dahi “hasta” kabulüyle yaklaşıyor insana. Dindeyse “kafası karışmış kul” biçiminde tanımlanıyor dara düşen, aman dilenen her kimse. Meryem’i ele alalım. Bir fanatik değil fakat yengesi namaz kılarken kıbleyi şaşırdığı için dehşete kapılabiliyor. İşte bu durum “beyni yıkanmış” basitliğiyle değerlendirilemez. Meryem kendi değerlerine sarılıyor. Üstelik gündelik yaşantısını gayet sıcakkanlı ve hazırcevap bir mizaçla sürdürürken dini hükümlere (inancın tabiatı gereği) dogmatik yaklaşıyor. Bu tutumuyla toplumda bir kesime denk düşüyor Meryem… Din işleriyle gündelik yaşam ayrışıyor fakat nedir ki abisi Yasin’in huzur arayışı ve yengesinin ruhsal çalkantıları dinin aile yönetiminde baskın bir rol oynamasına neden oluyor. Burada ise bir ekonomik gerilemeden söz açabiliriz. Yasin askerliğini komando olarak yapmış, yakın geçmişte babasını yitirmiş, işlerini batırmış bir marangoz eskisi. İflas ona “maneviyata sarılma” imkanı tanımış, diğer bir deyişle sığınacak alan açmış. Üstelik bu durum kültürel çatışmayla birlikte gelmiş. Artık bir barda çalışıyor Yasin, bir zamanlar kendi aleminde bir mobilyacının düşmek isteyeceği son yer herhalde! Bir hasır sandalyeye oturup tespih sallamak, çay içmek ister çoğu zanaatkârımız boş vakitlerinde.

Adem’in elmasından Jung’un çokomeline: İnşaat ya Resulallah! 

Dizinin Türkiye okumaları hiç şüphesiz tartışma konusu oldu ve ilginçtir toplum gibi diziyi izleyenler de ikiye bölündü. Bir kesim Oya’nın mağdur iktidar algısına hizmet ettiğini, elitizmin Kemalizmle, Yılmaz Özdil ve Halk TV şablonlarıyla örtüştürülemeyeceğini ileri sürerken bir kesim ise dizinin eli yüzü düzgün siyasal tespitlerde bulunduğunu söylüyor. Kendimi ikinci kesime daha yakın buluyorum doğrusu. Oya toplumdan birçok portre sergiliyor, onları izole etmeden, ailevi ilişkileriyle aktarıyor, en kalabalık şehrimizin en sakin ve en kalabalık mekanlarını çatıştırarak, Beykoz’un karşısına Mecidiyeköy’ü koyarak. “Neden taşradan çıkamıyorum” başlıklı yazımı “kendinizi Mecidiyeköy ışıklarda hayal edin” diye bitirmiştim. Oya öyküsüne tam da oradan başlamış! Bu tavrı cesaretini sergiliyor. Dönüşümü ifşa etmenin akılcı yolu göç hareketlerini, göçmen sorununu, yabancı işçi kümelerinin varlığını ilk görüşte tanıyabileceğimiz bir semte odaklanmak. Bu anlamda İstanbul’un birkaç merkezinden biridir Mecidiyeköy ve iş dünyası denince hatırlanır. Eminönü veya Kadıköy gibi merkezler de geliyor akla. Eminönü yoksul halkın uğrağı, Kadıköy biraz daha orta sınıfın belki ama Mecidiyeköy herkesin yolunu kesiştiriyor. Mecidiyeköy’e güneşin doğduğunu düşünmeyenlerdenim! Her daim gri, kasvetli… Her daim çalışma var. Her daim acele var… Bir Başkadır oranın dokusunu gayet ölçülü işliyor. Ne elinde kalacak kadar uğraşıyor ne çok uzaklardan bakıyor. Oralı ama “oralı” değil! Mesela 24 numaralı otobüs ve alt caddeden geçen minibüs sorunsalı anlatıda işlevsel kılınmış. Mecidiyeköy “ulaşım problemi” olan bir yer. Trafikten söz etmiyorum. Kimse yuva bellemiyor Mecidiyeköy’ü, günün sonunda evli evine köylü köyüne gidiyor! Orada’n geçerek… Fakat Oya dizide özü ifade eden ve pek yaratıcı sayılmayan, anlamını açık edildikçe kazanacak bir kompozisyon daha çiziyor. Altıncı bölümde cami minareleriyle vinçleri aynı karede görüyoruz. Dediğim gibi çok yaratıcı değil ama iş görüyor. Marmara İletişime gittiğim dönem okuldan Fulya’ya inen yokuşta inşaat vardı. Her yanımız inşaattı! Sonrasında yönetim kampüsü elden çıkardı, akıbetini bilmiyorum. O dönem hafriyat tozlarını yuta yuta şöyle bir proje düşünmüştüm: İstanbul’un yükseklerine çıkıp şehri fotoğraflamak… Derdim vinçleri saymaktı. Düzenli aralıklarla belirlediğim sekiz on tepeden şehrin siluetini arşivleyip vinç sayısını karşılaştıracaktım. Projemi hayata geçirmedim. Oya ise dizisinde sayım döküm işine girişmese dahi şehrin çekişmesini, kutuplaşmasını tek bir karede veriyor. “Bugün budur…” diyor Oya ancak dünden imtina etmiyor. Bölümlerin sonuna nostaljik öğeler serpiştiriyor. 80’lerden Ferdi Özbeğen konseri, Cahit Berkay‘ın harika parçası (Arkadaşım filminden) ve muhtemelen 70’lerden derlenmiş İstanbul görüntüleri… “Şehir buydu, bu oldu” demenin estetik yolunu izliyor. Dönüşümün diğer yüzünü tabandaki sapmalardan seziyoruz. Ali Sadi Hocanın yanında yetişen Hilmi (Gökhan Yıkılkan) edebince flört eden bir din adamı! Meryem’e yaklaşımı sosyal medyada sürekli alay konusu olan türden, “düşürmeye” yönelik. Edepli çelmeler takıyor Hilmi, press uyguluyor karşı cinse. Otobüse kadar bırakıyor örneğin ve bir anlamda geleneksel yöntemlere çağdaş yorumlar ekliyor. Jung’un görüşlerini açıyor Meryem’i etkilemek adına. Bunları ezberlemedim, kendim ölçüp biçtim demeye getiriyor. İşte bu çizgi genç imamların ancak küçük bir kısmına mal edilebilir yahut Hayrunnisa’lara mal edilebilir fakat hayal mahsulü değildir! Öte yandan İmam Hatiplerin Jung okuru kadar, en az o kadar ateist yetiştirdiğini biliyoruz. Yani biliyoruz dediysem, duyuyor ediyoruz! Lise zamanı dershanede felsefe dersine giren hocam imam hatip mezunu bir ateistti mesela ve bugün hepimizin sık zikrettiği bir yargıyı savunarak “İmam hatipler en sağlam ateistlerin yetiştiği yer” derdi. Elbette AKP kirli politikalarıyla imam hatiplerin ateist yetiştirme katsayısını yükseltti! Kaş yapayım derken göz çıkardı iktidar, İHL mezunlarının önünü tıkayan katsayı problemini çözüp tüm eğitim sistemini oraya kanalize etti, bir nesli heba etti. Bunu söyleyebiliriz. Yine Jung bilen imama “arak” demeyelim fakat Ahlat Ağacı (Nuri Bilge Ceylan, 2018)’nda entelektüel bir imam görmüştük ve orada da imamların kuşak çatışması bir yan öyküyü temellendiriyordu. Pantolonunu ilikleyemeyen imamın karşısına dini, kitabı okumakla yetinmeyip yorumlayan, tartışan imamlar konumlanıyordu. Hilmi de Meryem gibi bıcır bıcır bir zekaya sahip, çorapları delik ama aile gibi kutsal değerleri yabana atmıyor, ilkin çokomel hediye ettiği Meryem’e hayali olan yüzüğü de bir çokomel ambalajına sarıp veriyor. Utangaç ve naif bir çağrı onunkisi üstelik kadın-erkek ilişkilerindeki yasak sınırları hatırlatıyor Berkun Oya, Meryem iştahla ısırırken çokomeli. Bir bakıma Adem’in elmasından Jung’un çokomeline varıyoruz. Çağ bunu şart koşuyor, biz de çağa diş uyduruyoruz!

Zoom in-zoom out, tümdengelim-tümevarım, yargılar ve önyargılar

Bir Başkadır’ın dikkat çekici bir yönü de biçemindeki hoşluk. Bu hoşluk tüm tercihlerin kusursuzu aramasından ileri gelmiyor bilakis birbirine kenetlenebilecek parçaların dizilimi ile sağlanıyor başarı. Dizinin sosyolojik önermeleri en altta yargı-önyargı meselesini yapıtaşlarına ayırırken yeni Türkiye’nin harcına göz atıyor. Ön yargı biçiminde anılan düşüncelerin artık kemikleştiğini ve toplumun harcına düşmanlık olarak katıldığını gözlemliyoruz. Buradan elde ettiğimiz yargılardan tüme varıyor bazen de genellemelerden özele uzanıyoruz. Bir Başkadır bu sıçrayışları görüntülerine de yansıtıyor. Çekimlerdeki hareketlilik olay örgüsüyle uyum halinde… Zoom in ve zoom outlar şehrin dönüşümünü belgeliyor adeta. Camiler, vinçler, plazalar, sisli gökyüzü ve çarpık kent… Dingin kamera kullanımı ile elde edilen detaylarsa şehrin insanlar üzerindeki etkisini veriyor. Camdan bakışlar mesela… Cama yapışmış alınlar vs. Açılışın uzun yürüyüşlerle biraz yorduğuna değinip geçelim. Ayrıca soluk renkleri ve soğuk atmosferiyle Zeki Demirkubuz‘un ilk filmi C Blok‘u anımsattığını belirtebiliriz. 

Eksikler, olumsuz bakışlar… 

Bir Başkadır’ın eksik bulunabilecek veya benimsenmeyecek tarafları yok mu? Olmaz olur mu? Laik cephenin iki silahşoru Peri ve Sinan yüzeysel kalıyorlar mesela. Hadi Sinan’ı, bütün o ağlama zırlamalarını bir kenara bırakıp zaten yüzeysel bir adamdı diyerek geçelim, Peri’yi ne yapacağız? Ana çatışmada baş kahramanlardan Peri’nin başörtüsü düşmanlığından başörtüyü bağra basmaya dek uzanan duygulanımını pek çözemiyoruz. Bu gizem ruhsal açıdan bir travmaya bağlanırken siyasal bakımdan da karmaşa yaratıyor. Peri’nin itici ailesi yalısında oturmuş Halk TV izlerken CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi sosyal medya hesabından diziyle şakalaşabiliyor. Bir tarafta sıkıntı var ama! Asıl sorun daha evvel ifade ettiğim üzere dizinin, Kürt siyasal hareketinin talihini paylaşarak laik Türk seçmeni, işbirlikçi olmadığına bir türlü ikna edemeyişi! Halbuki dizide “türbanlılar mağdur ediliyor” şeklinde bir çıkış yok. Birçok türbanlıyı türbanından azade kılarak gösteriyor Oya ve ekibi, ezen ve ezilen hüviyetinde… Kaldı ki Gülbin’in, kardeşi Gülan’ı celladın tarafını tutmakla suçlaması siyasal iktidarın kayığına binilmediğini savlıyor. Tabi bunların dışında öyküyü yaralayabilecek karakter yüklemeleri de mevcut. Hayrunnisa mesela… Türbanını çıkarıp sevgilisiyle kaçıyor. “Otobüste özgürlüğe kaçış” teması eski fakat yorum da fazla yeni, fazla aşırı… Hayrunnisa bir erkekle binseydi otobüse “Yeşilçam işte” der geçerdik fakat bir kadınla (Esme Madra) biniyor. Yani bizim toplumumuz bir tabunun yıkılmasını zor kaldırıyor, “iki tabu birden” kampanyası yapılmış!

Oyunculuklara dair: Sinematografi insan yoksulluğudur! 

Ve dizinin yere göğe sığmayan oyunculuklarına gelelim. Öykü Karayel başta olmak üzere kadronun tamamı alkışı hak ediyor. Fakat tek tek değerlendirmekte fayda görüyorum. Meryem’i yaşayan ve yaşatan bir Karayel var, soyadıyla müsemma, esmiş de esmiş! Ruhumuza kar kış getirmiş! Diğer yandan umut… Arada bir gülümseyerek, abisi Yasin’e kafa tutarak, hekim Peri’ye “ayar vererek”. Zabitlerini atlatabiliyor Meryem fakat abi evinden bunalmış, çareyi evlenmekte arıyor. Yüzük seviyor örneğin, ilgi alaka istiyor. Peki neden kıyameti kopardı Meryem rolündeki performans? Neden bu denli beğenildi? Ben biraz da türbanın rol aldığını düşünüyorum. Bergman‘ın “sinematografi insan yüzüdür” aforizmasını karşılıyor Meryem. Karayel karşımıza ne salt kendi yüzü ne Meryem’in yüzüyle çıkıyor. O, yoksulluğun başkaldırısı sanki… Bir başka ve bir başkaldırıdır Meryem! İfadelerini öyle güçlü kullanıyor ki yüzü yetiyor derdini anlatmaya. Beden diliyse sinematografiyi tamamlıyor. Peri’nin karşısında yahut hocanın yanında boynunu eğiyor Meryem ancak abisine ve talibi Hilmi’ye alaycı yaklaşıyor, Sinan’a eriyip bitiyor. Var oluyor o bedende, bütün bir ruhuyla salınıyor. Ruh demişken Ruhiye’yi canlandıran Funda Eryiğit’ten devam edelim. Oynayana değil oynatana bakacaksın! Eryiğit bir diğer Netflix dizisi Hakan Muhafız‘da dökülürken Bir Başkadır’da döktürüyor. Yüzüne manasız güzellik katmış Eryiğit, baygın bakışlarını konuşturmuş, manasız suskunluklar ettirmiş ona ama bu cansızlığı kararında yoğurmuş. Oyunculuk, tezatı çizebildiği ölçüde dikkat çeken bir marifet. Eryiğit susarak bakıyor, boşluğa bakıyor ama hayata dönmekten de geri durmuyor. Oğluna sarılıyor, köyüne sarılıyor, sarsıntısına sarılıyor. Bige Önal bir diğer Hakan Muhafız kurbanı. Orada konu mankeniydi, Bir Başkadır’da bakışlarını konuşturanlardan o da… Bakışları sustuğunda ise kulaklığını takıp yabancı şarkılar eşliğinde oynama başlıyor. Bu dünyada, bu ailede Hayrunnisa ama bu kadere razı değil! Önal bu uyumsuzluğu doğru aktarmış. Settar Tanrıöğen ve Defne Kayalar üzerine düşeni yapmışlar. Tanrıöğen’in çehresi bir Türkiye kesiti zaten! Neyi oynasa hakkını verir! Ama o daha ziyade aileden ve kızından yana dertli rollerin adamı! Berkun Oya için en azından… Dünyada Karşılaşmış Gibi’de benzer bir rolde, bu kez başka bir toplumsal amiri, polis komiserini canlandırıyordu. Ilımlı Hoca’yı yaralarının kabuğu üzerinde gezinen tırnaklarıyla oynamış. Defne Kayalar da donuk bir suçluluk (kısmen aşağılık) duygusuyla geziniyor Peri rolünde. Anne babasına tepkili, işinden yılmış, yargılarından bezmiş ama hepsinin ötesinde dostsuz. Gülbin içten içe onun bir frijit olduğunu düşünse bile durum sanılandan vahim. Kayalar bu vahametin altından kalkıyor. Finale doğru ağlayarak arınmasını da yaşıyor ve o donu isabetli bir biçimde, doğal yollardan çözüyor: Si.erim mesleğini de glutenini de! Ne yalan! İnsan yoruluyor oyuncuları değerlendirirken! Hepsi de “hakkımda söz edilmesini hak ediyorum” mesajı vermiş. Tülin Özen hakeza. Kürtçesi ve kavga sahnelerindeki duygusu zayıf kalmış ama delip geçen derin ve manasız bakışlarıyla bu gediği onarabiliyor. Fatih Artman ile bitireceğim oyunculukları fakat önce Nesrin Cavadzade’ye birkaç satır ayırayım. Oyunculuğunu hiç beğenmem. Fettan yahut “karakterli” kadın rollerinde görüyoruz sık sık. Yüzünü doğru kullandığını düşünmüyorum. Yüzüyle savaşıyor sanki. Duru desen değil, bir renkten yoksun… Oysa Bir Başkadır’da sevdim; sıcak geldi bana büründüğü karakterin samimiyeti, ayırtına varılmamış ikiyüzlülüğü, nevrotik yalnızlığı… Belgesel tadında oynadığında cezbediyor Cavadzade. Fatih Artman ise Bir Başkadır’ın spot ışıklarını üzerinde gezdirenlerden; oyun yükünü sırtlamış, can alıcı tiratlar ona yazılmış. Tirat atmak zorunda çünkü eşi Ruhiye karşılık vermiyor! Artman’ın Yasin’i klişelere saplanmadan ilerliyor. Ona baktığımızda askerliğini komando olarak yapmış bir adam görmüyoruz. Askerliğini komando olarak yapmış fakat şu sıralar bar fedailiğiyle meşgul bir adam görüyoruz. Bunu şundan dolayı söylüyorum. Artman iş yeri sahneleri pek az çekilmesine karşın bir korumanın gerginliğini yansıtıyor. Artık Harun Komiseri aşmış, klasman atlamış Fatih Artman! Eşine yönelik “kafanın içine kışla kurmuşsun” sitemini ağdalı, bıçaklandıktan sonraki sakinliğini yersiz buldum ama oraları dahi iyi oynadı diyebiliriz.

Bağlarken ya da Bir Başkaydı Çarşamba! 

İlkokulu Fatih Çarşamba’da okudum. Draman, Karagümrük, Hırka-i Şerif, Edirnekapı… Gidin yürüyün sokaklarında, sağın kalesidir oralar. Karagümrük’te MHP güçlüdür, Edirnekapı’nın hemen her köşesinde İslami bir dernek bulursunuz. Draman… Cüppeli Ahmet Hoca diyeyim, siz anlayın. Evet, Ali Sadi Hocalar mumla aranır oralarda ve Çarşamba yeni nesil bir komünistin(!) besmele çekmeden dolaşabileceği bir yer değildir! Ama ben size buralardan değil de Camcı Yokuşundan söz edecek, sözü öyle bağlayacağım. Yazının başlığını “Meryem’in Gündelikçi düşleri” diye attım. Onun uzun uzun ketıla dalıp gündüz düşleri kurduğunu bildik ancak daha çok gündelikçi gerçeklerini izledik. Oya’ya ve ekibine teşekkür ediyoruz, bize Meryem’i tanıttığı için. Ya düşlerini hiç bilmediklerimiz? Bir Mustafa vardı bizim sınıfta, öğretmenimiz ha bire döverdi. Kim sıçtı Mustafa sıçtı! Bize de vururdu bazen, hak geçmesin! Ama Mustafa şamar oğlanıydı! Mustafa Camcı Yokuşuna çıkan bir ara sokakta otururdu, annesi çarşaf giyerdi. Bizim hoca Atatürkçüydü ya Mustafa’yı annesi çarşaf giydiği için dövmezdi çünkü başka çarşaf giyenlerin çocuklarını el üstünde tutardı! Mustafa’nın annesi de Çarşambalı anneler gibi giymezdi o çarşafı, belki yoksulluğunu örterdi, kimbilir. Bizim Hocanın nazarında Mustafa’nın annesi bir böcekti ama “ıyy Kara Fatma” kabilinden değil alelade bir böcek… Başı açık bir yoksul da böcekti ona göre ve ne üzücü, bizim hoca dizideki Melisa gibi tuhaf taksonomisinin farkında bile değildi! Bizim hocaya kalsa Mustafa’nın annesini veli toplantısına almazdı. Alsa ne gam, onu hiç görmezdi. Bense bugün yazıyı Mustafa’ya ve annesine ithaf ederken elbette bir Peri ezikliği yaşamıyorum. Ailem yalı sakini değil çok şükür! Ama ben yine de mahcubum! Mustafa’ya bugün arkadaşım diyemediğim için… Facebook’ta bile arkadaş değiliz, onu hiç görmedim ilkokuldan sonra… Bugün kime oy veriyordur acaba? Bunu da merak etmiyorum yahu! Acaba sobalı bir evde mi oturuyordur? Boynu eğik midir hâlâ?

Haydar Ali Albayrak

Saygı: Seyretilmiş Gotham’dan Manzaralar

Rabia Naz Vatan’a ve Nadira Kadirova’ya…

BluTV’nin son yerli dizisi Saygı’ya dair ikinci yazımı kaleme alıyorum. İlkini Ercüment Çözer’in Behzat Ç.’den koparak müstakil bir karakter oluş sürecine ayırmıştım. Bu yazıdaysa dizinin ilk bölümlerinden hareketle daha çok söylemine ve kavramsal tartışmasına odaklanmaya çalışacağım. Diziyi ikiye ayırıp incelemek isabet olacaktır. Bir dizi olarak yani Helen ve Savaş’ın yer aldığı ana öyküsüyle öte yandan Çözer’in mihmandarlık ettiği, sakalları popülizm tasına batmış, bolca yargı dağıtıp “aforizma kasan” öyküsüyle… Bu öyküden anladığımız, Saygı oyunda bölümü geçmek için tüm tuşlara aynı anda basan çocuk acemiliği sergiliyor. Müge Anlı tipi kendin pişir kendin ye adaletiyle günümüzün en popüler ve liberal söylemlerinden sayabileceğimiz saygıyı bir potada eritiyor. Saygı meselesine eğileceğiz fakat evvelinde Gotham meselesini irdeleyelim.

Seyreltilmiş ve çarpıtılmış Gotham, tuhaf malikaneler, eşofmanlı Alfredler…

Saygı dizisi ile Batman anlatısı arasında keskin bir benzerlik öne süremeyiz. Kaldı ki Batman de artık Batman’i aşarak bir nevi güncellendi ve anti kahramanı Joker’in öyküsüne eğilmeye başladı. Malumunuz, Batman’de ana karakterler kadar adını gotik akımdan esinlenerek almış Gotham şehri de belirleyici bir pozisyonda bulunuyor. Dar sokaklarıyla iç karartan ve artık her türlü suçla bütünleşmiş, sokak şiddetinden devlet dairelerinde rüşvete değin tepeden tırnağa pisliğe bulanmış, diz çökmüş bir şehir. Kurtarıcı arıyor. Suçlularla mücadelede demokratik kamuoyunun baskısı ve iktidar araçları aciz kalıyor. Bu karmaşada kahramanını yaratıyor Gotham ve ultra zengin Bruce Wayne geceleri yarasa kostümüne bürünüp (bir başka gotik gönderme) şehrin semalarında uçarak adalet sağlıyor. Gotham’da zenginlerin suça bir kıyısından bulaştığını ve toplumsal çürümede başrol oynadıklarını görüyoruz. Buna karşın bir başka zenginin karşı tarafa (halkın yanına) geçmesi “tüm burjuvalar kötü değildir” propagandasının yanı sıra öykünün heyecanlı bir hal almasını sağlıyor. Wayne de şehri kasıp kavuran suç fırtınasına sırt çevirerek malikanesine kapanabilirdi. Yapmıyor. Sosyal sorumluluğunu hukuka sponsor(!) olarak yerine getiriyor. Saygı’nın Ercüment Çözer’i de tüm statü ve sınıflara eşit mesafede kalarak Bruce Wayne’liğe öykünüyor. Peki bizim şehrimizin suçları nelerdir? Bunu saymak Helen (Miray Daner)’e düşüyor. Çocuklara tecavüz ediliyor, köpeklere tecavüz ediliyor, kadınlar öldürülüyor. Biz devam edelim. “Değişim saati” efsanesiyle müşteri seçen taksiciler haydutluk yapıyor, kimse trafik kurallarına uymuyor, şehir magandaları her yerde karşınıza çıkabiliyor. Maçlardan sonra kornaya, asker uğurlamalarında tetiğe asılanlar gırla… Toplu taşımada erkeklerin çoğu bacaklarını ayırarak oturuyor. Yasalar yaptırım gücünü yitirmiş ve kanaat haklıdan değil güçlüden yana kullanılıyor. İşte bu koşullarda yerli ve tersten Wayne şeklinde ifade edebileceğimiz Ercüment meşruiyet kazanıyor. İnsanlar geniş yığınlar biçiminde anıldıklarında onları bir dizide, bir filmde anlatmak çok kolaydır. Örneğin televizyondan haber izler bir kahvehane dolusu insan yahut bir evde emekli bir çift… Haberi sunan spikerin sesi kısıldığında başlarını sallarlar, yetmezse kendi aralarında konuşurlar. Eylemleri onaylamaktadırlar. İnsanların “geniş yığınlar” olduğu yerde onlara zaten her şeyi yaptırabilirsiniz. Yeri gelir şiddete katılırlar; bir yağmada, bir galeyanda ana gövdeyi oluştururlar. 6-7 Eylül’de (1955, Beyoğlu) azınlıklara ait meskenleri yağmalayanların veya 2 Temmuz günü (1993, Sivas) Madımak Otelini kuşatanların çoğu yaşamları boyunca belki hiç hırsızlık yapmamış, hiç cinayet işlememişlerdir ama bahsi geçen saldırılarda suçun kitleselliği kinlerini bileyip tereddütlerini ötelemiştir. Bir anlamda evet, “gerçek halk” budur. Adaleti sağlayan alternatif bir gücün varlığı ise geniş kitlelerde her daim huşu uyandırır, en azından uyandırdığı düşünülür. Yine kitleselleşip toplu çaresizliğe dönmüş bir pasif agresif tavrın isterik reaksiyonudur bu onaylama, vekaleten rahatlar şehir halkı. Onaylamak edilgen bir tutumdur; başı yakmaz, eli ateşe sokmaz. Ayrıca güçsüzlüğün yeniden hatırlanışı ile vatandaşların vatandaşlık görevlerine niçin sarılmadıklarını bir kez daha açıklamış olur. Vatandaşlar şehirlerinin güvenliğinden, adalet mekanizmasının işleyişinden sorumlu tutulamaz çünkü imkanları hayli kısıtlıdır. Onların yerine kaynağı belirsiz bir güç sahne almaktadır. Saygı’da kaynağı belirsiz güç Ercüment Çözer’dir, o da Wayne gibi malikanelerde yaşar, onun da Alfred gibi (YavuzErkan Can) her an elinin altında bulabileceği sadık bir işbirlikçisi vardır. Bu anlamda Behzat Ç’de Çözer’i frenleyen, sağduyusunun sesi olan Memduh Başgan‘ın vazifesini Saygı’da Yavuz üstlenmektedir. Fakat ayrımlardan söz edebiliriz. Çözer’in malikanesi Wayne’inkine kıyasla daha saldırgan… Bir kere “rehabilitasyon” adı verilmiş bir hapishanesi var ve bu hapishanenin avlusu mezarlığa dönüştürülmüş. Her gün cesetler gömülüyor buraya. Çözer ve cevval ekibi her gün infazlar gerçekleştiriyor. İlgimizi çeken bir diğer nokta ise bu tür yapımlarda mekanların eziciliği ile ürkütücülüğünü birleştirme çabası… Bu tür mekânları Yeşilçam’da daha masum görürdük. Yine kötü’lerin kullanımında olurdu. Mesela Bizim Aile filminde fabrikatör (Hani Yaşar Usta’nın gözlerinin içine bakarak “sen mi büyüksün yoksa ben mi” diye sorduğu fabrikatör) Saim Bey lüks bir evde yaşar. Gelgelelim o evler zenginlerin hayat standardını yansıtmakla birlikte fazladan sembolik bir değer yüklenmez, servetin niteliğine dair ipucu vermez. Günümüz öykülerindeyse bu mekanların suç barındırdığı hissine kapılıyoruz. Bu durumu son dönemde zenginlerin bir suçlu olarak çizilmelerine paralel okuyabiliriz. Wayne iniyor Joker çıkıyor, diğer yandan Avrupa’da yılların işçi filmi yönetmenleri Ken Loach, Dardenne Kardeşler gibi yönetmenlerin tarzı yerini yeni ve karikatürize edilmiş bir anlatıya bırakıyor. Daha kör hatta iğdiş bir zengin-fakir çelişkisi… İşçi bile yok. İşsizler üzerinden… Anonim kent yoksulluğu üzerinden… Delik deşik edilmiş bir sınıf bilinci vasıtasıyla… Bu değişimin mekânlara yansıması yeni Gotham’ların kuruluşunu da müjdeliyor. Ercüment’in malikanesi törensel bir hava taşıyor. Ve elbet bir karmaşa hakim… Masonik mi bu adam? Hristiyan mı? Kamera evin içinde gezindikçe Hallelujah diyesimiz geliyor yahut pelerin giyip altın kadehlere kan akıtasımız falan!

Müge Anlı’dan yardım alan Ercüment Çözer yahut Çözer’den Müge Anlı türevi yaratan aciz karanlık

AKP’nin ilk yılları Seda Sayan programları gibi geçti! Sabah şekerleri kıvamında… Haraç mezat satılan son kamu kuruluşları, kesintisiz pompalanan Arap sermayesi, kentsel dönüşüm adı altında yoksullara saldırı, zenginlere saltanat getiren inşaat sektörü… Yerinde bir ifadeyle bir silaha dönüştürülen inşaat sektörü! Mahallenin dönüşümüne paralel küçük esnaf kümelerine açılan örtük savaş, lonca anlayışının tasfiyesi, buna karşılık Anadolu kaplanlarını İstanbul’a salan Kobi atılımı… Krediler, ihaleler, vergi afları… Ekonomide işler tıkırındaydı. Yandaşa hortum bağlanmıştı. Şimdilerde AKP’nin has adamı Devlet Bahçeli “bunlar kendilerine bağladılar hortumu” diyordu. Hem iktidar henüz kaba yüzünü göstermemiş, İslamcı parti kimliğine yönelmemişti. 2010’ların başında son altın çağlar da yaşandı ve yarılma başladı. Hakan Fidan çekişmesi, Gezi ayaklanması, cemaat-devlet çatışması… Ülke Seda Sayan havasından çıktı. “Bacım bacım” yerini giderek acım acım’a bıraktı. İnsanlar artık acı çekiyor, açlık da eksik olmuyordu. Bombalanan köyler, ilaçsızlıktan ölen çocuklar, 2015 seçimleri sonrası ateş topuna dönen Güneydoğu… Mitinglerde patlayan bombalar… Mitinglerde patlayan bombalar… (Unutup tekrar yazmadım. Sade bir vatandaş olarak utanayım diye yazdım. Zira bu korkunç olayları dahi kanıksadık; kulağımızın üstüne yattık, ne ayıp!) Darbe girişimi, OHAL uygulamaları… Bunlar yalnız gelmedi kuşkusuz ve ülkeyi Müge Anlı atmosferine kaybettik. Üstü kapanan cinayetler, şüpheli olaylar… Rabia Naz mesela, Nadira Kadirova… Kadına yönelik şiddet… Müge Anlı, psikiyatristinden hukukçusuna şovunu tastamam bir mahkemeye çevirdi. Savcı da oldu hakim de… Bazen avukatlığa soyundu. En çok da toplum vicdanını temsil etti. Zaten Saygı özelinde bizi ilgilendiren kısım biraz burası… Televizyon stüdyoları şebekleri indirip toplumsal vicdanı taşıdı podyuma, cisimleştirdi. Anlı yalnız Anlı değil, gizemli Anadolu’ydu.. Farz-ı misal Bozkır… Bozkırdan Neşet Ertaş‘ı çıkardığımızda geriye kalanlar tüyler ürpertiyordu. Popüler kültür elde kalan malzemeden bir çeşit Müge Anlı yemeği çıkardı. Her öğün yemeye koyulduk. Sadece Bozkır mı? İç Anadolu mu? Ne münasebet! Çılgınlık ülkenin her karış toprağına sirayet etmiş, cıva gibi zehirlemişti her yanı… Müge Anlı Rabia Naz meselesini kurcaladı fakat ne hikmetse sustu ya da susturuldu. İşte onun bıraktığı, bırakmak durumunda kaldığı yerlerden devam ediyor Saygı dizisi, onun girişemediği davalara da yelteniyor Savaş ile Helen… Ercüment Çözer de Müge Anlı aslında. Şikayet dinliyor, haklı-haksızı ayırıyor ve ondan farklı olarak cezayı da bizzat kesiyor. Saygı’nın popülist ve liberal bir zemine oturduğunu söyleyebiliriz. İtiraz edebilirsiniz; bu nasıl bir liberalliktir ki acımasız cezalar veriyor Ercüment Çözer? Aslında çok basit, yargıyı özelleştiriyor Ercü! Nasıl artık iki bin avukat toplayan kendi barosunu kurabiliyorsa bir cezalandırıcıya dönüşmeyi arzulayan zengin caniler de kendi mahkemelerini düzenleyebiliyor. İdamın devletin kestiği cezalar arasında (henüz) yer almayışı Ercüment’in mahkemesini parlatıyor. Onun insan hakları gibi çekinceleri yok, vakit kaybına tahammül göstermez. Bir savaş veriyor aslında. İlkel bir savaş ancak günümüz liberalizminden destek alarak, tüm prosesleri lağvedip bir kan davasını yine kanla boyayıp süsleyerek çağdaş kısaslar üretiyor! Sen hırsızlık mı yaptın, elini kesiyorum! Sen taciz mi ettin, bilmem nereni kesiyorum! Ne diyor Çözer “şiddet nokta atışı olmalı!” Pek yaratıcı değil ama günümüzde gider. Gotham’da yaşıyoruz nasılsa! Helen ve Savaş’ın öyküsü tam da mağduriyetlerinden doğuyor. Zira Çözer mağdur değil, o gönüllü bir savaşçı! Bize mağdur da lazım, öyleyse Savaş ile Helen anlatacak saygının erdemlerini! Dahası uygulamalı olacak dersimiz! İlk derste Savaş (Boran Kuzum) kendisini taciz eden bir taksi şoförünü öldürüyor, Helen ise tecavüze yeltenen arkadaşını. Böylece yolları suç düzleminde de kesişiyor. Bir özel üniversite arşivinde çalışan lise mezunu Savaş okulun tiyatrocusu, hem ana hem baba baştan ayrı dünyalar’ın insanı Helen’e abayı yakıyor. Belki zıt kutuplar birbirini çekiyor. Oyunu defalarca izliyor Savaş. Nihayet bir gece tanışıp arkadaş oluyorlar. Fakat günümüz tek gecelik ilişkileri uyarınca hızla gelişen bu arkadaşlık uğursuzluk getiriyor, başları derde giriyor.

Saygı: İnsanlığın en uyduruk kavramlarından… Ve saygı: Egemenin maşası, iki ucu boklu değnek, üç kağıt…

Saygı sanırım insanlık tarihinin en uyduruk, en insan eli-insan aklı kavramlarından biri… Uyduruk tabirini küçümsemek maksadıyla yazmadım, aksine alet yapan insanın duygu ve güdülerini aşıp bazı kavramlar yarattığı, onları alet niyetine kullandığı söylenebilir. İnsan iletişimde kullanıyor bu tür biçimsiz görünen, zamanla işlevsellik kazanan şeyler’i ve o takdirde, kavramsal tartışma geri çekilince varlığı dayatılan hayaletler ile karşılaşıyoruz. Saygı o hayaletlerin başında geliyor. Bana kalırsa iletişimin ötesinde bir iktidar aygıtıdır saygı… İktidardakileri iktidarsızlara karşı korurken iktidarsızlara avuntu sunar. İki beylik yargı ile devam edelim. Ne derler? “Sevmiyorsan bile saygı duyacaksın!” İktidar der bunu, yardakçılarına da sık sık dedirtir. “Beni sevme ama biat et” demenin perdahlanmış halidir. Oysa iktidarsızlar için saygı daha hayatidir. Suskunluklarını açıklar. Susar iktidarsızlar, güçsüzler ve çapsızlar susar. Uzun uzun susup şöyle buyururlar: “Düşüncesine katılmayabilirsin ama saygı duymalısın!” Neden? Katılmadığım bir düşünceye saygı duyuyorsam kepengi kapatıp gideyim! Neden saygı duyayım? Bu kadar ezik miyim? Bu kadar soluk muyum? Hayat üzerimden geçse diğer yüzümü mü dönüp yatacağım? İki ucu boklu değnek olan saygının bir tarafı yeniğin/inançsızın boyun eğmesini, tevekkülünü işaret eder, diğer tarafı ezenin üç kağıtçılığını. İktidar bu üç kağıdı öyle güzel yürütür ki insanın ruhu duymaz! Mesela en mahrem ilişkilere değin sokar ideolojisini. Şöyle denir: “İlişkide her şeyden önce saygı gelir, saygı bitti mi o ilişki bitmiştir.” Yahu güzel kardeşler, sevginin olmadığı yerde kuru saygı neye yarasın! Yuva dediğiniz yer devlet dairesi mi? Eh, sevişirken önümüzü de ilikleyelim bari! Yahut bir düğmeyi koparmak kaç yıldan başlasın siz söyleyin! İşte böyledir saygı; bir egemenin prezervatifidir aslında ama gariban halkımız korunduğunu sanır onunla! Halkımız saygının özünde var olma hakkı anlamına geldiğini inkar eder. Saygı yönetenlerin elinde ilkel dünyanın modern sopasıdır. Birini ekarte edeceksen onu ortadan kaldırmazsın da saygı duymasını sağlarsın. Saygı dururken neden elini yakasın! Fakat bununla kalmaz. Saygının iki önemli işlevi daha bulunur. Toplumun bireyin iç dünyasına katılımı yine saygı vesilesiyle gerçekleşir. Öz saygı, self esteem denir, “kendine saygısı olmayanın kimseye saygısı olmaz” denir.. Denir ya asıl dert kişinin kendisi falan değildir. Kişinin serseri mayın olması istenmez. Talep edilen saygı toplumsal düzenin devamlılığına yöneliktir, kişinin öz saygısına aldırış etmez kimse. Yine saygı düzeni korumak bakımından anlamlıdır. Tersini düşünelim, saygı duyunca etkileyici olmuyor! İnsanların saygısız yaşadıkları bir toplum düşünelim. Ürkütücü… Öte yandan saygı kavramı hak kavramını da çağrıştırıyor. Birbirine ulanmışlar adeta. Saygısızlığın olduğu yerde hak gaspı yaşanacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bize hep ne öğretildi, hatırlayalım. “Senin özgürlüğün başkasının özgürlüğü ile çatışmamalı. Özgürlüğünüz bir başka özgürlüğün sınırlarına girerse son bulur.” Bu öğütleri dinleyerek büyüdük. Günümüzde insanlık tarihiyle neredeyse eş zamanlı gelişegelen saygı kavramını da özgürlük tartışmasının tam göbeğinde buluyoruz. Oysa saygı yavan bir kavram ve temel bir değer olan özgürlüğü ikame edemez. Öyleyse saygının iki niteliğini saptayabiliriz. Öncelikle güç ile ilişkili, iktidar mücadelesinin motifi saygı meselesi. Devam edersek saygının özgürlük, adalet gibi hayli doğal ve toplumu bağlayan değerleri yozlaştırdığı, tam da kendisinden beklendiği üzere kavram kargaşasına yol açtığı anlaşılıyor. Kısacası Ercüment’in motivasyonu pek masum sayılmaz. Zaten Ercüment kirli de bir karakter… Faşist bir karakter… Kendi doğrularını dayatıyor ve bir tür üst insan tarifi vaaz ediyor. Bu kirli karakterin yüceltilişini çağımızın kaotik duygusallığına yormak mümkün… Halk yığınları hâlâ Batman’lerden, Joker’lerden vazgeçebilmiş değil, maalesef halkın bindiği bisiklette o emniyet tekerlerini çıkarmak için erken! Maalesef (bu tuzaklara) düşebiliyor halkımız!

Savaş ve Helen’in ailevi sorunlarını Ercüment bile çözemez!

“Bu işi çözse çözse Ercüment Çözer” deniyor karakterin gücüne atıf yaparken… Alfred’i Yavuz ile kör satranç oynayan, klasik müzik dinleyen, kılıktan kılığa girebilen biri… Zengin, nüfuzlu, diplomatik dilden haberdar, centilmen, hatta biraz da hümanist! (burada hümanizmi tırnak içinde değil de demin andığım faşizm kavramıyla örtüştürerek kullanıyorum) Daha ne olsun! Ancak kazın ayağı başka! Ercüment iyi de işte öyküsü biraz kötü! Biraz aksak… Yani şu kertede değerlendirmek ne derece doğru bilemiyorum ama aksayan taraflar ağırlığını hissettiriyor. Saygı’nın kuşkusuz Ercü himayesinde olması fakat öykünün Savaş-Helen çiftiyle akması gerekiyor. Seyirci Ercü’nün malı mülküyle çenesini yorar, caniliklerine hayranlık da besler amenna! Fakat yetmez! Ercü bize başka bir dünya sunmayacaksa anlamını yitirecektir. Ve bu dünya “başka bir Ercü” söylemiyle sınırlanırsa hata olur. Gündüz insan gece hırt diye bir çizgi romanı vardı hani Suavi Sualp‘in… Başka Ercü bu mudur? Gündüz iş adamı, gece katil… Açıkçası biraz daha farklı hikayeler, çatışmalar görmeliyiz. Behzat’ın cinayet amiriyken yaptığını Ercü katil kimliğiyle yapmalı. “Değiştir-değiştir” modunda farklı saygısızlıklara yol almalıyız ama yalnız başına yaparsa sıkacaktır. Bununla birlikte baş karakterin çizimi de önem arz ediyor. Yılın iş adamı seçilen Ercü ödül töreninde çiğnediği sakızı cam kapıya yapıştırıyor, mütedeyyinlerin çevrelediği bir masada votka içiyor, plaketini ilk fırsatta çöpe atıyor. Çözer’e göre basit eylemler… Gerçek Ercü’nün o pozları kesmesi değil, oraya gitmesi şaşırtıcı. Dahası çocukluğuna gidilip silik bir tip olduğunun görülmesi (gözümüze dek sokulması) yahut numaralandırılmış hücrelerde  boy boy saygısızların kalması, uzun loş koridorlarda kan sıçramış duvarlar… Sevilen deyişle öyküyü destekleyen renk paleti… Tamam bütün bunlar gotik meskeni tamamlıyor ancak anlatıya da hormon basıyor. Savaş ile Helen’in aşkı belirleyici olacak. Onun da bir Shakespeare eserinden (Fırtına oyunu) başlaması yaratıcı sayılmaz. Helen’in ailesi çok zengin; sevgi vermeyen bir babası var, üvey kardeşi doğmuş fakat Helen’in sevmesine dahi izin yok. Savaş da babası tarafından sevilmeyen bir evlat… Fark etmişsinizdir, son dönem dizileri nefret edilen babalardan geçilmiyor. O babaların güzellikle yola geldiği de oluyor, iplerin koptuğu da. Erkek düşmanı, baba düşmanı bir söylem revaçta… Ancak bu anlatıların hiçbiri kadın cephesinden ele alınmıyor. Dikkat ettiyseniz baba düşmanı anlatılarda kahraman istisnasız babadır. Popülizmin yemi aslında… Eril anlatıyı baba düşmanlığı ile tahkim etmek… Örneğin Saygı’da iki kötü baba figürü dikkat çeker fakat babasıyla savaşanlara yine Ercüment babalık edecektir. Onun da biricik dostu Yavuz’dur. Oysa erkeklerin terapist işlevi gördüğü bir dünyada Ercüment kadınlara pek hoş yaklaşmaz. İlk bölümde tacizci bir akademisyeni cezalandıran Çözer, Müge Anlı taklidi sunucu Hasret Yakar (Rojda Demirer)’a ise pragmatik yaklaşır, kişiliğini göz ardı eder. Erkek bir karakterdir Çözer. Savaş ve Helen burayı dengeleyebilecek mi mesela? Onların da kendi hikayelerine dair ciddi sorunları var ve böyle giderse diziyi Ercüment’in karizması bile kurtaramayabilir!

Dün yarasa adam bugün kurt adam… Gariban desen hep aynı gariban! 

İki sahne ile anlatalım meramımızı. Helen’in karanlık tarafa geçtiği, içindeki sadisti azad edip saldırganını öldürdüğü “nefsi müdafaa” sahnesi çok amatör duruyor. Sahne, gelişimi itibariyle nefsi müdafaaya göz kırpıyor fakat acelecilik kurbanı olmuş. Helen’in patlayıcı kişiliği seyirciye geçsin diye tecavüze kalkışan şahıs ilkin etkisiz hale getirilmiş ardından vahşice bıçaklanmış. Hızlı akmış sahne. Savaş’ın baba ile çatışması da olgun bir dille aktarılmıyor. Akşam oturmuşlar evin salonunda, baba TV izliyor. Babaların yüzde 99’u gibi… Çocuk işten geç dönmüş, arkadaşlarıyla eylenmiş. Baba fırsatı kaçırmayıp sataşıyor. Hep aynı ithamlar… Evin harcamalarına ortak olmuyorsun, yiyicisin, el alemin oğlu bak nereye vardı. Aslında tanıdık! Diplomalı işsiz ordusunun apoletsizleri her akşam duyuyor bunları. Duyuyor ya, babanın/babaların ne istediği az çok biliniyor. Bu babalar kötücül olsun olmasın memnuniyetsizdirler ve çocuklarına çatarak var olurlar. O yüzden Savaş’ın “baba benden ne istiyorsun” isyanı çiğ duruyor. Babanın ne istediği belli yahu! Sevimsiz sevimsiz konuşmak, sıradaki portakal (yerine göre elma) dilimini ağzına atmak, prostatının kurbanı olmamak, mide ekşimesini hayra yormak… Orta yaş ve üstü bir baba bunları ister, ne istesin! Saygı’nın otobüs sahnesiyse gayet iyi çekilmiş. O sahnede de olaylar hızlı gelişiyor ancak tarafların diyaloğu, tepkiler asla uygun. Belgeseli andırmasını bekleyemeyiz neticede, her anlatının kendine özgü bir dinamiği vardır. Otobüs sahnesi Saygı’nın arka planını gündelik yaşamdan örnekler ile öreceğini ortaya koyuyor. Otobüs yolcusu bir hödüğün karşısında oturan kadına “kalk buradan, abdestim kaçacak” demesi gündelik yaşamdan bir saldırı örneği… Bir saldırı ve psikolojik şiddet… Saygı ilerleyen bölümlerde her türlü şiddeti; mobingini, şusunu busunu fazlasıyla ele alacak gibi gözüküyor. Bakalım fragmanlarda uluyan Ercüment Çözer yarasa adamın kurt adam versiyonu olabilecek mi? Garibanlar? Garibanlar mı? Kuru saygı kemirmeye devam!

Haydar Ali Albayrak

Snowpiercer: Makinistler Moskova’ya!

Parazit’in yönetmeninden… Bu ibareyi son dönemde pek sık duyar olduk. Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho, Altın Palmiyeli, Oscar ödüllü filmiyle epey üne kavuştu. Onun Avrupa sinemasına, oradan online platform işlerine geçişi ise 2013‘te Snowpiercer ile başlıyor. Bir Fransız çizgi romanını (Le Transperceneige) uyarlıyor Joon-ho ve devamında Okja (2017) geliyor. Yine kapitalizm eleştirisi… Bu kez Asya’dan Amerika’ya dünyayı dolanan, Batıyı hedef gösteren cinsten… Her iki filmde sınıfları, sistemin işleyen dişlileri biçiminde ifşa eden yönetmen Parazit ile minimal bir zemine ayak bastı ve çatışmayı kişilikler üzerinden sergiledi. Kişilikler, eğilimler, kültürel yorumlar, “coğrafya kader midir” klişesi vs. Konumuz Parazit değil. Hatta bırakın şimdi yazmayı, 2019’da Parazit ve Joker sinema yazınını kasıp kavururken çıtını çıkarmayan azınlığa dahildim. Biraz da mutluyum bu halden. Parazit üzerine yazmadım çünkü fırtına kopmuştu, göz gözü görmüyordu. Öte yandan filmi beğendim, kötü sonuna rağmen… Ancak her şeyden öte bir çığır film, bir eşik film Parazit, aldığı ödüllerden fazlası… Sosyal adaletsizlik eleştirileri bir çizgi çekiyor öykü krizine giren sinema dünyasında… Bir tür asla rücu olarak yorumlayabiliriz bu yeni çizgiyi. Sınıf ayrımı özellikle gösteriye dayalı sanatların vazgeçilmez kozu… Onu işleyen birçok sahne performansı izledik, izliyoruz, izleyeceğiz. Sinemada Chaplin‘in Modern Zamanlar‘ı hâlâ güldürüyor çünkü işçisi patrona kafa tutuyor. Peki işçilerin patronunu tiye aldığı Parazit’e nasıl geldi yönetmen? İşte bu Snowpiercer’larla falan geldi! Biz dizisini konuşacağız, filmini değil fakat yine de Bong Joon-ho’dan gireyim istedim. Zira Parazit’in, günümüzde sevilen deyişle “yeni normal” olduğu anlayışa nasıl gelindiğine bakmak gerekiyor. Baştan birkaç şey söyleyeyim. Dizi bir çizgi romandan uyarlanışının hakkını veriyor. Anlatıya sinmiş o hava. Bunu bir dezavantaj saymamak lazım. Joker filmi çizgi romanların sosyal eleştiri getirebileceğini kanıtladı. Bilhassa çağımızın bu tür yeni söylemlerle ilerleyeceği anlaşılıyor. Snowpiercer da dönemin ruhuna uygun… Bir kere tür bakımından sınır tanımıyor. Polisiye gibi başlıyor fakat polisiye diyemiyoruz. Distopya mı demeliyiz? Distopya ki arayış ürünüdür ve geçiş dönemlerinin alametifarikasıdır. Metropolis (Lang, 1927) iki dünya savaşı arasında kalıp ikinciyi haber verdi. Fransız yönetmenler savaştan yıkıntıyla çıkmış Avrupa atmosferinde distopyalar çekti, Alphaville (Godard, 1965) ve Fahrenheit 451 (Truffaut, 1966) gibi… 60’ların ikinci yarısında Hollywood Rönesansı (New Hollywood) geldi ve ticari sinema dilinde sanatsal iyileşmeler yaşandı. Blade Runner (Ridley Scott, 1982), 1984 (Michael Radford, 1984) ve Brazil (Terry Gilliam, 1985) gibi Amerikan filmleriyse çözülen Sovyetlerin arifesinde üretildi/tüketildi. Bu filmlerde bilimkurgu ağır basıyor ve genel manada otoriter yönetimler eleştiriliyor, yahut kaotik bir atmosfer çiziliyor. Snowpiercer da otorite meselesine eğiliyor, kaosu gösterip düzene razı ediyor fakat sınıf savaşını vurgulaması yönünden bir nebze yenilik taşıyor. Buraya değinmeliyiz. Snowpiercer katıksız bir distopya değil. Bir distopya kendi zaman ve mekânını yaratır. Bizim öykümüz güncel korkulardan o denli bariz besleniyor ki tam bu noktada ister istemez çizgisel zamanı hatırlıyoruz. Sanki 50 yıl sonramız Snowpiercer yahut 150 yıl sonramız… Dizideki öyküde dünyanın yok oluşundan 7 yıl sonrası ele alınıyor. Ama bir kırılmadan yoksun, daha ziyade bir aşınma sonucunda, günden güne kötüleşen iklim krizi sonucunda kuruluyor atmosfer. Tüm distopyalar mevcut korkulardan az çok iz taşır fakat alegorik üslubun eksikliği zaman ve mekan algısının yeniden üretilemeyişine yol açarsa kör göze parmak bir günümüz fantazyası çıkar ortaya. Bu durum Snowpiercer’ın sınıf savaşımına yaklaşımını da açıklıyor. Bir distopyada sınıfların olduğu gibi yansıtılması sıkıntılı bir durum. Ortada bir türbülans var. İklim krizi dünyayı felakete sürüklemiş ve bu felaket tüm toplumsal tabakaları etkilemiş. Türbülanstan yeni sınıfların çıkması beklenir. Muğlak ikinci ve üçüncü vagon yolcuları ise yeni bir sınıfın eşkalini karşılamaktan uzak. Fakat bu tercihin ideolojik bir boyutu olduğunu zannediyorum. İklim değişikliğinden sorumlu tutulması gerekenlerin yine baş köşeye oturarak kenara çekildiği bir distopya her şeyden evvel “böyle gelmiş böyle gider” mesajı taşıyor.

Devrime akan kompartımanlar ve çelişik bir seyahat

Çağımızın gösteri dünyasına ait distopyalar halihazırda kötü olanın daha kararmış tablosunu sunarken Snowpiercer hem distopik yaratı bakımından sınıfta kalıyor hem yeni bir perspektif önermeyerek tarihsel misyonunu yerine getiriyor: Sınıf gerçeğini kafaya vura vura öğretiyor! Oysa öykü klişe diyebileceğimiz bir çatlaktan (“sınıflar ve sınırlar üstü” bir krizden) serpilse dahi vurucu bir anlatıma sahip… Küresel ısınma sonunda dünyayı felakete sürüklemiş, ısıyı düşürmek isteyen bilim insanları ayarı kaçırınca bu kez ekosistem iflas etmiş, dünya çekirdeğine dek soğuyup bir buz devrine girilmiştir. Buz devri tüm canlıların sonu getirirken Modern Nuh şeklinde anabileceğimiz Wilford adlı tasarımcının 1001 vagonlu, iki katlı treni donan yeryüzünü sürekli gezerek enerji dönüşümünü ve yaşamın devamlılığını sağlamaktadır. Bu tren sahiden devasadır. Üst katlar gündelik yaşama alt katlar teknik uğraşlara ayrılmıştır. Birinci mevki projenin yatırımcılarına başka bir deyişle eski dünyanın kodamanlarına tahsis edilmiş, ikinci mevki nitelikli çalışanların ve sınıf atlayabilenlerin meskeni haline gelmiştir. Üçüncü mevki ise sınıf atamanın hayli güç olduğu ayaktakımını karşılar. Trenin bütün işlerini çekip çeviren, enerjisinden gıdaya tüm ihtiyaçlarını gideren bu mevki aynı zamanda neşenin de kaynağıdır. Eski dünyaya dair anıların çağrıldığı bir zevk odası, genelev, striptiz kulübü ve bar işletilmektedir. Anlatıyı dolayısıyla treni tamamlayan ise kuyruk kısmıdır. Adından da tahmin edileceği üzere burası trenin benimsemediği bir yerdir. İnsan evriminde kuyruğunu nasıl attıysa tren de krizden kurtulup kuyruğu attığını umarken yanılmış, araca son anda atlayan bu davetsiz misafirler enerjiye ortak çıkmıştır. Kuyruk Antik Yunan demokrasindeki kölelerdir aslında. Hiçbir hakka sahip değillerdir, buna karşın trenin emrinde boğaz tokluğuna çalışırlar. Bazen kanlı isyanlara kalkışsalar dahi trenin yalnız cop ve kesici alet kullanan kolluk güçlerince (polis: frenci ve asker: postal) bastırılırlar. Trenin nüfusu böyle idare olurken bir de bürokrat ve teknokratlardan meydana gelen yönetim kesimi vardır. Lokomotif ve konaklama adı verilen bu iki daire trenin irili ufaklı sıkıntılarını çözmekte, seyahati daim kılmaktadır. Birinci mevkide güç Folger ailesindedir, treniyse projenin kurucusu Wilford adına Melanie Cavill (Jennifer Connelly) yönetmektedir. Melanie’nin baş yardımcıları Ruth (Alison Wright) ve Makinistler Juan ile Bennett‘dir. Bennett (Iddo Goldberg) lokomotifte, Ruth ise trenin idaresinde sağ kol vazifesi görmektedir. Bir bakıma Bennett dış işlerden sorumludur, uyduyu takip eder, teknik donanımı yönetir, trenin raydan çıkmasını engeller; Ruth ise hırslı ve Wilford hayranı bir kraldan çok kralcıdır. Melanie arkadaşının bu zaafından faydalanarak onu iletişiminin pek güçlü olmadığı Kuyruğa gönderir, tabiri caizse kötü polisliği ona yaptırır. Diğer yandan kolluk kuvvetleri ve birinci mevki ile yakından ilgilenmesini teşvik eder, bir çeşit koordinatörlük verir. Nüfus planlamadan, enerji tüketimine, gıda kullanımından eğitime ve sağlığa dek her şey kendini üstü kapalı da olsa Wilford’un gölgesi ilan eden Melanie’nin kontrolündedir. Melanie her mevkide yolcular ajanlaştırmış, doktorundan öğretmenine, mühendisinden ordu mensubuna her kesimi etrafında toplamış totaliter bir figür olarak boy göstermekle beraber sınıflara yaklaşımı eski dünyanın standartlarından ayrılmaz. Birinci mevki ile iyi geçinilir, kuyruğa hoyrat davranılır. Yine de dizideki olayların filmdeki kadar zalimane geçmediğini hatta karakterlerin daha insaflı çizildiğini not edebiliriz.

Biletli yolculuk hırsızlıktır!

Dizinin tetikleyici olayı kuyruğu trene tam manasıyla bağlayan bir cinayettir. Melanie’nin muhbirlerinden biri uzuvları ve cinsel organı kesilerek öldürülür. Melanie bu cinayeti aydınlatması için kuyruktan eski dünyada polislik yapan Andre Layton (Daveed Diggs)’ı getirir. Böylece Layton trende geçen 7 yılda başarısız oldukları isyanların intikamını alma fırsatı yakalar. Cinayeti çözer, isyan için işleyişe yönelik bilgi toplar fakat tren yönetimindeki kimi tuhaflıkların da farkına varır. Kuşkusuz bunun bedelini uyutularak (trendeki bir idam biçimi) öder. Dizi Layton’un öncülüğünde evvela bir cinayetin aydınlatılmasını ardından bir isyanı işler ve yıkımdan sonra dünyanın pek değişmediğini, hâlâ ders çıkarılmadığını gözler önüne serer. Koronavirüs salgınının ilk aylarında “dünya artık eskisi gibi olmayacak, doğal yaşama saygı duyulacak” rüzgarı kapitalizmin yeni düzene ayak uydurmasıyla dindi ve gündeme taşınan “esnek çalışma” burjuvazinin bir krizi daha lehine çevirmesinin ifadesiydi. Krizlerden kendi üstün becerisiyle değil de her kesimden (sağdan-soldan) şarlatanlarının manipülatif gücü ve karşıtlarının beceriksizliğiyle çıkan burjuvazi küresel ısınmanın açtığı yıkımdan da neredeyse alacaklı çıkıyor! Trenin yönetimi bunu son derece çarpıcı gösteriyor. Kuyruktakilerin hırsız, gaspçı olduğu söyleniyor. Doğrusu anarşist kuramcı Proudhon‘a ait ünlü ve kışkırtıcı “mülkiyet hırsızlıktır” söyleminin “Wilford treninde biletli yolculuk hırsızlığın daniskasıdır” biçiminde güncellenebileceği türden bir anlatı Snowpiercer. Esas hırsızın insanlığı sürdürme hakkını servetleriyle kazandıklarını zanneden burjuvalar olduğu anlaşılsa dahi bu asalak sınıfın trenden dışlanışı nice sarsıntıya yol açıyor. Melanie’den evvel Bess (Mickey Sumner) gibi karakter sahibi kollukların isyan birliğine katılışı ve dayanışmayı simgeleyen “tek kuyruk” sloganının tek tren’e evrimi dikkat çekiyor. Bu bir devrim temsili… Çözülmeleri, karşı taraftan desteği ve savaşa niyetlenen cephenin berkitilip çıkarlarda asgari birlik sağlanması bir devrimin öz niteliklerini vurguluyor. İki meseleye bakmamız gerektiğini düşünüyorum: Kaybedecek zincire ve proleterya diktatörlüğüne.

Kuyruğundan başka kazanacak bir şeyi kalmayan tren ve proleterya diktatörlüğü

Dizide bir dünya düzeninin olduğu gibi tren yaşamına uyarlanması tarihsel pratikleri de değerlendirmenin doğal tarafı kılıyor. Elbet bu pratiklerin bazı kalkış ve varış noktaları var. Kaybedecek zincir meselesi de trendeki isyanın anahtarı adeta… Öykü, gelişimleri sınırlı aktarsa dahi üçüncü mevkinin (ayaktakımının) grev yaparak hayatı yavaşlatması ve böylece bu yavaşlamanın, hareketin hayati bir anlam taşıdığı trende fren vasfına bürünmesi günümüz dünyasında da grevlerin çelimsizliğini gözler önüne seriyor. Örneğin orijinal metnin yazıldığı Fransa’da genel grevler ve son süreçte Sarı Yelekliler’in yarı düzenli kalkışması “hayatı durdurma” hedefini koyuyor önüne. Fakat bir ileri iki geri süregiden kazanım mücadelesinde “yeterince” büyük hamleler gelmiyor ve belli aralıklarla mücadele sistem tarafından çekilen bentlere tosluyor. “Kaybedecek şeyi olma” meselesini mücadelenin sonraki aşamaları için yorumlamak ne kadar doğru? Belki de Fransa’da greve çıkanlar sonu belli bir maceraya girişiyorlar her defasında ve kazanımlarının kayıpları altında kalacağını kavradıkları anda basit bir hesapla masadan kalkıp çekiliyorlar sokaktan. Snowpiercer özelindeyse kuyruğun (her milletten ezilenlerin, yok sayılanların) ve üçüncü mevkinin (daha toparlayıcı ve açıklayıcı bir çağrışımla üçüncü dünyanın) isyan arifesindeki çekinceleri yol gösteriyor. Üçüncü mevki yemek yiyebiliyor, bir yatakta yatabiliyor dahası bu tür temel ihtiyaçlarını kollukla takışmadan giderebiliyor. Üçüncü mevki mevcut konforunu kaybetmek istemiyor. Kuyruk ise çıplak yaşamından gayrısına erişemeyenlerin, işkenceye, hakarete uğrayanların, boğaz tokluğuna köleliği bile nimet sayanların yurdu… Bu bağlamda demokrasi getirilen, ilkin uçaklardan bildiri atılan, ardından değerleri sömürülüp kuru ekmeğe talim ettirilen bir Ortadoğu ülkesi mesela… Bir Afrika ülkesi belki… Zincirinden başka kaybedecek bir şeyi kalmamış kuyruk kesilip atılmayı bekliyor. Her an trenden ayrılmayı… Yahut kolları kesiliyor hak arayanların… İkinci mevkinin devrime yaklaşımı ise çıkarlarını iyileştirmek üzerinden… Aslında ikinci mevki nitelikli emek sahiplerinin ikameti ile üçüncü mevkiye daha yakın olması beklenirken birinci mevkinin ağzına bakar hale getirilmiş. Orta sınıfın kaypak yapısını ikinci mevkide görebiliriz. Fakat devrimin kaderini belirleyenler üst düzey yöneticiler oluyor. Mühendis takımı mesela… Bunlar ikinci sınıfa dahil edilemez. Nasıl bir CEO beyaz yakalı çalışanlarla aynı kefede tartılmıyorsa trenin makinistini gıda mühendisi ile bir tutmak da doğru olmaz. Hani stoklar tükenirse insanlar iyi kötü birbirini yer (kuyrukta daha önce yamyamlık yaşandığı belirtiliyor) ama tren raydan çıkarsa kimse hayatta kalamaz! Aslında kalifiye eleman ihtiyacının belirleyici oluşu ve tekniğin boğucu üstünlüğü öyküdeki karanlık havayı destekliyor. Bilimin yok ettiği dünyada yine bilime mahkum kalmak, kaosun dahi kontrol altında yaşanması bir tür kabus! Snowpiercer’da kaybedecek zincir meselesinin tezadı şeklinde yükselen proleterya diktatörlüğünü görüyoruz. İlk sezonun finalinde Kuyruk, kaybedecek şeyi olanların desteği ile trenin yönetimini ele geçirirken bunun bir yanılsama olduğunu anlamakta gecikmiyoruz. Kuyruk ve üçüncü mevki bir devrim gerçekleştirse bile “hümanizm” gibi zaafları olan liderleri Layton’ın önderliğinde lokomotife ve konaklamaya teslim oluyorlar. Sıcak savaşı kazanıp masada kaybetmek tam da bu olsa gerek! Devrimin sadece işçiler ve işsizlerle yapılamayacağını öğretiyor Snowpiercer’ın başarılı görünen başarısız devrimi. Çünkü Proleterya diktatörlüğü kurmak sanıldığı kadar kolay değil. Sadece proleterlerle bir diktatörlük kurmak ise handiyse imkansız! Devrime proleterlerin, servetten payını alamayanların katılımı hayati olmakla birlikte emeğin proleterleştiği ölçüde bilinç düzeyine yansıması gerekiyor. İkinci mevkinin, dahası birinci mevkinin kuklası yöneticilerin safını doğru tutarak her kesimi memnun edecek bir gelecek üzerinde uzlaşmaları hiç değilse zaman kazandırıyor ve vahşi sömürünün baltasını taşa vuruyor.

Wilford’un tanrısallığı

Filminin aksine dizide Wilford iktidar savaşından dışlanmış. İlk sezonun sonunda ancak giriyor öyküye, elbette dönüşü muhteşem oluyor! Treni sömürecek bir trenle geliyor. Wilford’a hayranlık ve burjuvazinin Wilford’un varlığına sonsuz imanı incelemeye değer. Bu kişi yeni dünya/felaket sonrası dünyayla yani trenle öyle hemhal olmuş ki  eski dünyada Hristiyan oldukları düşünülen yolcular haç çıkarmak yerine göğüslerine W çiziyorlar. Wilford bir Mesih’ten veya Nuh’tan fazlası… Yeni bir Tanrı… Bir anlamda ilkelliğe dönüş, kurtarana tapılması ve insanlığı ilerleten buluş, gelişim gibi faktörlerin dizginlenişi biçiminde yorumlanabilir. İnsanlık gündelik yaşamını çekip çeviren unsurlara örneğin ateşe veya toprağa tapmayı bir müddet sonra terk edip nasıl göksel bir yaratıcıya yöneldiyse Snowpiercer’da da yaşamın devamlılığını sağlayan makine dairesine, makiniste değil onları da yönlendirdiği düşünülen büyük bir güce sığınıyor. Ancak işin ilginç tarafı yeni tanrılarını hiç sorgulamayışları… Bu kopukluk Melanie’nin Wilford’suz treni nasıl rahatça yönettiği de açıklıyor. İnsanlar Wilford’a ulaşamıyorlar. Trene binerken oradaymış, hatta Ruth gibi bazı çalışanları bizzat işe almış, bir zamanlar kanlı canlı karşılarındaymış işte! Fakat o kadar… Kimse adamın son halini merak etmiyor. Arada Melanie eski ses kayıtlarını montajlayarak güncel gelişmelere dair görüş bildiriyor, rutin moral konuşmaları yapıyor. Wilford’un tanrılığını reddedenler de var kuşkusuz. Açıktan muhalefet yürütmeseler bile onu finanse ettiklerini düşündüklerinden bazı kararlarına itiraz getiriyorlar. Folger’lar kızları (LJ FolgerAnalise Basso) cinayete azmettirmekten suçlanınca Wilford’a ulaşmak istiyor. Zaten birinci mevkinin tavrı ilginç bulunabilir. Diğer mevkilerin büyük şefe ulaşma şansları yok fakat birinci mevki yolcular hele hele Folger gibi projeye kaynak aktaran azgın burjuvalar neden merak etmiyor Wilford’un son halini? Dilerseniz usta yönetmen Bunuel‘in El Ángel Exterminador (Yokedici Melek, 1962) filmini analım. Film burjuvaların davetli oldukları bir konaktan çıkamayışlarını ele alıyordu. O konakta da cinayet işleniyor nedir ki burjuvalar hiçbir kapı kilitli olmamasına karşın tuhaf bir esaret yaşıyorlardı. Filmin sonunda çıkıp bu defa kilisede mahsur kaldılar. Bunuel’in sınıfın yozlaşmış yapısına yönelik göndermesini saf bir eblehlik belirtisi biçiminde yorumlamak da mümkün ama burjuvaların hazıra alışmış bilinçlerini göz ardı edemeyiz. Onlar birilerine vekalet vermeye alışmış. Onları konaktan birilerinin çıkarmasını bekliyorlar. Kendileri yalnızca yemek yiyip dedikodu yapabiliyor, fazlasına harcayacak enerjileri yok. Snowpiercer’da ise vekalet Wilford’a ve yöneticilerine verilmiş. Ne zaman bu yöneticiler birinci mevkiyi karşısına alıyor o zaman işin rengi değişiyor. Birinci mevki yolcular tüm trenin erişilmez tanrısını sorgulamaya koyuluyor. Wilford ile Melanie, Ruth ve Bennett gibi üst düzey yöneticilerin varlığı başlı başına ilgi çekici. Burjuvalar para verip düdüğü çalmış, dünyadaki son insanları güvence altına alan trene kapağı atmış fakat tek başlarına bir hiçler. Mesele çalışmaları, enerji üretmeleri falan da değil, zorda kalsalar neden yapmasınlar? Mesele burjuvaların diğer mevkiler sayesinde ayrıcalıklı bir konuma yükselmeleri… Burjuvayı burjuva yapan parası değil artık. Treni post apokaliptik bir mekân kisvesinde değerlendirirsek Burjuvalar kefene cep dikememişler ve orada burjuva kalmalarının tek olanağı diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurmaları. Bu tahakkümü de kolluk kuvvetleri ve tren yöneticileri vasıtasıyla kuruyorlar. Aslında bir kez daha alt sınıfların emeği ve varlığı olmaksızın burjuvazinin hiçbir koşulda direnç göstermeyeceğini özümsüyoruz.

Makinistler Moskova’ya!

Snowpiercer’a yönelik sözleri toparlarsak bir post apokaliptik anlatı olduğunu nedir ki distopya niteliği taşımadığını söyleyebiliriz. Kendi zamanını yaratamayan dizide mekânın kuşatıcı etkisi de yeterince kullanılamıyor. Trenden çıkanların anında donması veya bir ceza olarak kuyruktakilerin kollarının dışarıya, -120 dereceye çıkarılması çarpıcı fakat dış dünya daha iyi betimlenebilirdi. Dizide zaman zaman donan gökdelenleri yahut bahçeli evleri görüyoruz. Daha ilerisine gitmiyor çünkü dışarıda bir yaşam yok dolayısıyla bir görüş alanından söz edemeyiz. Evet, yolcular dışarı çıkamıyor, gezemiyor dilediğince ama dışarısı neden yolculara gelmiyor? Mesela sadece çığ düşmez de bir gökdelen devrilir raylara! Tren rayına mahkum, yolcularsa trene… Bu açmaz hiç bozulmasın istenmiş. Bir çelişkiden yararlanılmış dizide… Tren hareket edecek fakat hep aynı hareketi. Esasen gidişi değil de büyük bir duruşu imleyecek. Yılın yeni tarifinin de artık anlam ifade etmeyen güneşin etrafında tam tur yerine dünyayı dolaşan trenin ilk hareket noktası Chicago’ya gelişi olması donmanın insanları aslında sanılandan çok daha fazla sınırladığını ve alışkanlıklarını değiştirip yeni bir kültüre sevkettiğini ortaya koyuyor. İnsanlık tren yaşamına ve dayattıklarına çarçabuk uyum sağlıyor. Hani evrim dedikleri… Adaptasyon dedikleri… Öyleyse yazıyı anlatının devrim sorumluluğu yüklediği makinistlere bir çağrı ile bitirelim. Rusya’da alabildiğinize kar buz bulabilirsiniz, lütfen tası tarağı, treni rayı toplayıp oraya gidin! Makinistler Moskova’ya!

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın