Saygının Sınıfsal Aidiyeti ve Siyasi Bir Figür Olarak Ercüment Çözer

Bu yazı yaşam hakkına saygı gösterilmeyerek katledilen kargo işçisi Mehmet Ali İbin‘e adanmıştır.

Saygı dizisinin ilk bölümü yayınlandı, çürümüş bir sistemde mevcut aygıtların reddi ve adalet sağlama temasıyla ilerleyeceği anlaşılıyor. Bir başka yazıda Saygı’nın iç dinamiklerini, kavramlara yaklaşımını ve güncel yorumunu değerlendirmek istiyorum. Fakat ilkin “Ercüment Çözer başımıza nasıl bela oldu” kabaca bakma taraftarıyım. Zira Behzat’ın Ercüsü’nü yorumlamadan Saygı’yı anlayabileceğimizi düşünmüyorum.
“Bir Ankara polisiyesi” olarak hayatımıza giren, özgün konusu ve hırçın cinayet amiriyle tanınan Behzat Ç. geçtiğimiz yaz (2019 yazı) uzun bir aranın ardından yeni sezonuyla BluTV’de yayınlanmış ancak aksi yönde açıklamalara rağmen devamı gelmemişti. İlgiyle beklenen dizi platformun abone sayısını artırsa da oyuncular arasında yaşandığı sanılan bazı sorunlar aşılamamıştı. Yeni Dönem Behzat Ç.’nin gelecek sezonu duyurulurken daha doğrusu (büyük ihtimalle) sorunlar aşılmaya çalışılırken bir dizi daha tanıtıldı: Saygı. Bu yapım Behzat’ın spin off’uydu ve sevilen Ercüment Çözer (Nejat İşler) karakterine eğiliyordu. Sonrası biliniyor. BluTV Behzat’ın yeni sezonunu iptal etti, Saygı ise korona virüs salgınından ötürü gecikmeli de olsa yayın programına hazırlandı. 8 bölümlük Saygı dizisinin tutacağını dahası tadı damakta bırakacağını şimdiden söyleyebiliriz, bana kalırsa asıl irdelenmesi gereken Behzat’ın yeni yayın döneminde iktidarı kaybediş koşullarıdır. Neticede Saygı dizisi bir anda doğmadı, baş karakteri yerini sağlamlaştırarak geldi. Bu bakımdan Ercüment Çözer zamanla Behzat komiserin tahtına ortak oldu, yeniden ekrana dönüşteyse onu gölgede bıraktı. Tam altı yıl sonra yeni bir seyir deneyiminde, internet platformunda yayınlanan yeni sezon köprünün altından çok sular aktığını da haber veriyordu. Dizinin yaratıcısı yazar Emrah Serbes (sonunda T var ya da yok) alkollü araç kullanırken ölüme sebebiyet vermekten tutuklanmış, diğer yandan ülke daha çok demokrasi kaybı yaşamış, otoriter eğilim hakimiyet kurmuştu. Bu ciddi gelişmelere dizi karakterlerindeki kayıplar da eşlik ediyordu. Örneğin çekirdek kadrodan Harun Komiserin eksikliği hissediliyordu. Üstelik Harun bir anlamda Behzat’ın sağ koluydu ve dizinin en duyarsız karakteri gibi görünmesine karşın duygusal yükü çekenlerin başında geliyordu. Harun’u canlandıran Fatih Artman ile Behzat amir Erdal Beşikçioğlu arasında sıkıntı yaşandığı biliniyor. Anlaşılan Behzat Ç.’nin karakterleri arasındaki çatışma diziyle sınırlanmıyor, onları canlandıranların arası da açılabiliyordu. Bu çatışma yeni sezonda farklı bir boyut kazandı ve dizi Behzat amirin dizisi olmaktan çıktı, başka bir deyişle Behzat Amir dizideki ağırlığını önemli ölçüde yitirdi. Ercüment Çözer antikahramanın antisi olarak tüm dikkatleri ve ışığı üzerinde toplamaya başladı. Meselenin bir diğer boyutu ise öyküde çıktı karşımıza. Behzat, kızı öldürülmüş kendi halinde bir cinayet baş komiseriyken derin devletin oyuncağı haline gelmişti. Malum bu derin ağları onun başına ilk ören Ercüment Çözer’di. Daha sonra Behzat’ın annesi üzerinden derin devlet bağlarını derinleştirmeye uğraştılarsa da Memduh Başgan (Güven Kıraç)’la unutulmaz bir ikili olan Çözer dizinin eksenini kaydırmıştı bir kere.

Ercüment’in diziye girişi: Ergenekon-cemaat gerilimi ve devlet yönetimine talip klikler… 

Ercüment Çözer dizide ilk kez boy gösterirken uzun soluklu mu düşünüldü kestirmek güç. Onun devamlılığında yapımcısından senaristine birçok faktör rol oynamış olabilir. Yine bir sezon boyunca hikayeye damga vurduktan sonra geri çekilerek yıpratılmayışında benzer kaygıların varlığını öne sürebiliriz. Çözer’den sonra Behzat Amir’in karşısına onu zorlayabilecek çapta yalnız Barbaros doktor (Serdar Orçin) ve hademe Muzaffer (Gökhan Yıkılkan) ikilisi çıktı. Bu ikili kendi değer yargıları doğrultusunda seri cinayetler işlediler, amirimizi epey yordular.Ercüment Çözer bir cinayet soruşturması ile girdi diziye. Behzat Ç. karakterlerinin öyküsünü arka planda çevirirken her bölüm yeni cinayetlerin çözümüyle ilerliyordu. Bölümlerin gidişatı aşağı yukarı aynıydı. Cinayet işleniyordu. Gözaltılar yapılıp ifadeler alınıyordu, çok geçmeden itiraf geliyordu. Ercüment Çözer diziye girdiğinde bu aşamalar geçildi fakat bir terslik vardı. Çözer sorgu odasından sonra bu kez bir pavyonda takıştığı amire “sen benim kim olduğumu biliyor musun” edasında konuşmuştu. Sahi kimdi bu Ercüment Çözer? Öğrenmekte gecikmedik. Ankara’yı tek başına terörize edebilen, kaprisleri için son derece şahsi cinayetler işleyen bir silah kaçakçısıydı. Hem uluslararası bağlantılar kuran bir iş adamı hem de psikopattı. Onun devletle ilişkisini ise eski bir komando olan Memduh Başgan sağlıyordu. Başgan tam bir başkandı doğrusu! Her türlü sağ ocağın başkanlığını yapabilirdi. Halkın dilinden konuşuyordu, mizahı güçlüydü fakat acımasızdı; önüne çıkanı öldürürken gözünü dahi kırpmıyordu. Kuyruğuna basılmadıkça dünyanın en sevimli insanlarındandı ancak olur da karıştığı ihaleye teklif verin, yandığınızın resmiydi, bir anda pençelerini çıkarıyor, dağlarda yılan yiyen “vatansever” Başgan’dan eser kalmıyordu. Başgan devletin hâlâ hizmetindeydi. Bazı derin abileri tanıyor, onlar için çalışıyordu. Behzat’a Ercüment’in musallat olduğu dönem Ergenekon soruşturmasının tam gaz sürdüğü bir dönemdi ve cemaat polis teşkilatına egemen olmuştu. Cemaat gerçekliğine Ergenekon söylemi ile derin devlet canavarı da eşlik ediyordu. Veli Küçük‘ler, Yeşiller, şunlar bunlar… Susurluk kazası nasıl Deli Yürek tipi devlet-mafya ilişkisine yoğunlaşan dizileri yükselttiyse yakın siyasi tarihimizde ikinci derin devlet dalgası biçiminde anacağımız Ergenekon soruşturması da kendi yağında kavrulan bir Ankara polisiyesine işte böyle gölge düşürdü.

Sağcı Ercüment solcu izleyici nasıl mest etti?

Çözer sağcı bir karakterdi. Kapitalistti, eski tetikçilerle hareket ediyordu, kendi ordusu vardı. Ama o tek başına geziyor, her türden tehlikeye meydan okuyordu. Bu tavrı ona bir sevimlilik kazandırdı. Bizim millet iktidar hayranı olmasına karşın korumayla gezenlere pek itibar etmez. Çözer’in bu tek kişilik gövde gösterisine itibar gösterdi seyirci fakat yetmedi elbette. Behzat Ç. seyircisinin ortalama televizyon seyircisine kıyasla daha sol tandanslı olduğu ön kabulünden yola çıkarsak gençleri kazanmanın bir yolu daha bulunmalıydı. Aranan kan Çözer’in polis öldürdüğü bir bölümde akademisyen kılığına girip üniversitede derse sokulmasıyla bulundu. Polisin ölümü sembolik bir anlam taşıyordu. Çözer sağcıydı, iktidara ortaktı fakat kendisine yanlış yapanı affetmiyor, bu kişi polis (müttefiki) olsa dahi canice katlediyordu. Ders esnasında sürekli saygıdan bahseden Çözer “tarihin en büyük saygısızları” diyerek Che Guevara, Karl Marks gibi ortaokul son seviyesi solcu hayranlığını besleyecek isimler üzerinde durdu. Çözer kendi sınıfına saygısızlık yapan bu isimleri sayıyor öte yandan kendini de onların yanına koyuyordu. Bir tür göz boyama hamlesiydi bu! “Bilinç düzeyim yüksek” mesajı veriyordu. Seyirci yemi yutacak, acımasız cinayetleri, birbiri ardına sayılan isimlerin isyankar tavrıyla özdeşleştirecekti. Bir bakıma biçim ile özü, eylem ile teoriyi katıp karıştıracaktı. Çözer derse geç gelip özür dilemeyen bir öğrenciyi de katletti çünkü onun sağı solu yoktu, saygı takıntısı vardı, söz konusu saygısızlık olunca babasını dahi tanımazdı. Saygıya duyduğu inanç onun için var olma yöntemiydi. İnancı gereği cinayet işliyor, ritüelleri yerine getiriyordu.

Siyasi bir figür olarak Ercüment Çözer

Çözer’in kendisini yeni bir güç odağı şeklinde sunması dönemin siyasi kargaşasıyla açıklanabilir. Devletin dört başı mamur bir güç tarafından değil de klikler marifetiyle yönetildiği bir dönem 2010’lu yılların başı… Bu yönüyle 90’ların kırk yamalı bohçasını andırıyor. Ancak kesin şeyler de eksik kalmıyor. Mesela Cemaat AKP iktidarıyla birlikte gerçekleştirdiği atılımı artık zirveye taşıyarak iktidara ortak olmuş. Bir dönemin tasfiye edilen derin devleti nerede, kimsenin haberi yok. “Ergenekon soruşturması” o devletin ne kadarını kapsıyor ayrı bir muamma… Başka bir deyişle Ergenekon gerçek bir hesaplaşma mı? Kestirmek zor… İşte bu koşullarda Çözer’in siyasi figür olmaya soyunması şaşırtmıyor. Boşluğu dolduruyor aslında. Kuşkusuz karakterin dengesizliği ile çapası atılmamış siyaset, o kaynağı belirsiz gerilim hali birbirini tamamlıyor. Pamuk ipliğine bağlı her şey. Nitekim cemaatin kalkıştığı 2016 darbe girişimi geldi takip eden yıllarda. Ercüment’ler ise çözülmedi. Dizi yeniden ekranlara döndüğünde cemaate ve siyasi iktidara eşit ölçüde omuz atıyordu Ercü! O kazanmaya alışmıştı!

Her devrin adamları, her devrin sahipleri

Doğrusu Ercüment Çözer’i ifade eden replik Behzat Ç. Ankara Yanıyor (Serdar Akar, 2013) filminde karşımıza çıkmaktadır. Film adından da anlaşılacağı üzre Ankara’ya, kirli ilişkilere vurgu yaparken Gezi İsyanının bir görüntüsünü yansıtmaktadır. 2013 yazında çekilmiş, perde arkasında siyasi kargaşa evresinin yerini sokak olaylarına bıraktığı bir dönemi ele almıştır. O filmde Ercüment iş yapacağı bir derin devlet adamına (Savaş Bey) “İzmir İktisat Kongresinden beri her devir bizim zaten” der. Yıllar önce Cengiz Gündoğdu‘nun kaleme aldığı Sapak adlı oyunu izlemiştim. Oyunda Cumhuriyetin burjuvalara nasıl peşkeş çekildiği işleniyordu. Ercüment de o oyundan fırlamış adeta! Bu itiraf Cumhuriyetin asıl sahiplerini işaret ediyor. İzmir İktisat Kongresi Ercüment’lerin yolunu açıp onların sırtını sıvazlıyor. Öyleyse Çözer saygı takıntısı olan şımarık bir züppe midir yoksa “saygın” bir cumhuriyet beyefendisi midir? Ankara polisiyesine damga vuran karakteri işte bu soru bağlamında okumak faydalıdır. Kaldı ki saygın bir iş adamının saygı beklentisi patolojik olduğu ölçüde sınıfsaldır da. Çözer ülkenin esas sahibi olduğunu düşünüyor, bir nevi modern şehzade o. Kibri eleştirirken kendisi arş-ı alaya çıkıyor! Tipik bir Osmanlı tavrı değil mi? Dördüncü Murat’ın bağımlı olduğu maddeleri tebaaya yasaklaması gibi Ercüment Çözer de kibrinin üstüne kibir tanımayarak yaşıyor. O muhteşem repliği hatırlayalım öyleyse. “Ağanın boku üstüne bok olur mu?” Olmaz! Öyleyse saygısızlığı da Ercü yapacak, onun hakkı…

Yerine göre silah kaçakçısı yerine göre cani: Kariyer de yaparım katliam da!

İşin diğer yanı ise patolojik elbette. Meselenin obsesyonu aşıp kompulsiyona ilerleyişi Çözer’in eylemlerini açıklıyor. Seri katil anlatılarında bu baş karakterlerin genellikle iki temel özellik taşıdığını görüyoruz. Çocuklukta sıkıntı yaşamışlardır, kendilerini somut bakımından ifade aracına, başka bir deyişle anlaşılmaya ihtiyaç duymaktadırlar ve aşkın bir güç atfederler eylemlerine. Avrupa merkezli suç filmlerinde psikolojik altyapının yanı sıra Hristiyanlığa atıf öne çıkar. Günahkarları cezalandırmaktadır seri katil. İşin ilginci Saygı dizisinde Ercüment’in bu alana kaydığını görüyoruz. Oysa taş yerinde ağırdır! Ercüment hobi olarak cinayet işliyor, gücünü de bu “cool” hal tavırlardan alıyordu. Onun kendince dahi ulu bir amaca hizmet etmesi, iyice sıyırıp bir cezalandırıcıya hatta cezalandırıcıların sponsoruna dönüşmesi karakterine pek uymuyor. Fakat şöyle de bir şey var ki “Ercü’nün gerçek hayatı bu” diyerek tanıtıyorlar diziyi. Gerçek Ercü bu mu, değil mi takip eden bölümlerde göreceğiz.

Haydar Ali Albayrak

Çağımızın Yasemin Yalçın’ı yarışması sonuçlandı!

Başlığı okuduğunuzda şöyle bir “ne oluyor yahu” demişsinizdir, inkar etmeyin şimdi! Doğru söylemek gerekirse başlığı yazıya başlamadan attığım için ben de bir şaşırdım ilk satırları yazarken. Yazı mı? Evet, öncelikle bu yazı tuhaf bir yazı ve böyle bir yarışma yok kuşkusuz. Var ama benim düzenlediğim bir yarışma, size gelmez! Özünde Onedio tipi listeleme mantığına benziyor fakat söylemi bağlamında ayrıksı bir yazı ile karşı karşıyasınız… Belki Onedio listelerine teslimiyete itiraz biçiminde yorumlanabilir mini yarışmam. Biraz bahsedeyim. Yarışmanın jüri başkanı benim. Jürinin tek üyesi de benim. Ayrıca ön seçici kurulda bizzat bulundum. Yine tek başımaydım, elimi taşın altına soktum anlayacağınız! İnce eleyip sık dokuduktan sonra adaylar belirledim, peşi sıra adayların performansını değerlendirip hızlıca bir neticeye vardım. Diyeceksiniz ki “madem kimi seçeceğin belliydi, eh, direk onu çağın Yasemin Yalçın’ı ilan edip gerekçelerini açıklasaydın ya! Diğerlerini de “işte bunlar da var ve bence iyiler, hani fena değiller” deyip anardın, olur biterdi. Yahut Onedio gibi ondan geriye saysaydın, hiç mi internete girmiyorsun!“. İyi diyorsunuz, hoş diyorsunuz, ancak! Bir kere kimi seçeceğim belli değildi, adayların her birine eşit mesafedeydim! İkincisi Yasemin Yalçın’ı genç okurların (15-30 yaş aralığı diyeyim) bildiğini pek düşünmüyorum. En fazla adını duymuşlardır. Oysa ben 90’larda, ilkokula giderken her hafta onun skeçlerine güler, yeni programını iple çekerdim! Dolayısıyla amacım hem Yasemin Yalçın’ı yaşatmak (ki kendisi hayatta, bu vesileyle uzun ömürler diliyorum) hem dönemimizin yükselen kadın komedyenlerini naçizane değerlendirmek. Kısacası bir taşla iki kuş!

Kavuk, komik, avam… Sen, ben, Türkiye…

Peki neden Yasemin Yalçın? Malumunuz, Kavuk meselesi kamuoyunu işgal ediyor. Düzenli aralıklarla… Devir teslim dönemlerinde Dümbüllü‘nün kavuğuna dair polemikler alıp yürüyor. Son devir esnasında ise böyle bir kavuğun hiç olmadığı dahi iddia edildi, tartışma alevlendi. Fakat elbette tüm iddia, eleştirilere karşın tören yapıldı ve Münir Özkul‘dan Ferhan Şensoy‘a, ondan Rasim Öztekin‘e geçen Kavuk son sahibi Şevket Çoruh‘a ulaştı. Kavuk, ödül gibi bir şey değil; daha itibarlı, bayrak aslında. Bayrağı taşıyor, geleneği yaşatıyor sahibi. Temaşa dünyamızın bir nişanı gibi… Göğüs yerine başa takılmış. “Kim ne kadar hak ediyor” mevzusuna girmeyeceğim. Hoş, girsem kaç yazar, kim tanıyor ki beni? Ama hazır kimse tanımıyorken, sektörden kimsenin elini sıkmamışken “atış serbest” diyerek kadın komedyenlerimizi anayım istedim. Neden Yasemin Yalçın adına veriyorum ödülü? Neden Demet Akbağ değil mesela? Sebebi basit… Akbağ da son derece değerli bir kadın komedyenimiz fakat o sadece komedyen değil komple bir oyuncu… Örneğin Siti Ana‘yı da başarıyla canlandırıyor. İkincisi onun metinlerini yazan Yılmaz Erdoğan 90’ların başında Yasemin Yalçın’ın yanında boy gösteriyordu, “çırağıydı” demek belki maksadı aşar ama eni sonu gölgede kalıyordu; Haşlama Taşlama‘nın yahut Yaseminname‘nin yıldızı yine Yalçın idi. Yalçın 80’ler artık sona ererken sinema oyunculuğu ile başlamıştı kariyerine ve bir anlamda Müjde Ar‘ın tezadını ifade ediyordu. Ar balık etli drama oyuncusuydu; Yalçın ise balık etli, hafif gıdılı bir komedyendi. Çok yetenekliydi fakat yuvarlak yüz hatları mizaha uygundu ve yüzün oyunculukta nasıl belirleyici olabildiğini şahsında somutluyordu adeta. Yalçın; Levent Kırca, Gani Müjde ve Hamdi Alkan gibi isimlerin temsil ettiği mizahı temsil ediyordu, bir bakıma eski Türkiye’yi! Skeçler ve karakterlerle dönemin siyasi atmosferine, toplumsal meselelerine ayna tutuyor, sorunları karikatür düzeyinde ele alırken tiplemelerini popüler kültüre angaje ediyordu. Bir alışveriş mizahıydı 90’lar mizahı… Mizahçılar toplumdan almadığını vermiyordu. En halktan uzak olanları bile… Oğuz Aral‘ın, Gırgır‘ın güçlü gözlemciliği, 80’lerin reklamcılığı kışkırtan liberal aurasıyla yeni bir muhalif mizah dili harmanlamıştı. Bu dilde birçok unsur rol oynuyordu. Bazen abartı tiplemenin istismarına dek uzanıyordu. Fakat 90’larda yeni şeyler oldu. Televizyonda skeç programları başı çekerken bir damar daha görüldü. Talk show’du bu damar ve skeçlerden destek alıp daha liberal (boş konuşmanın özgürlüğü anlamında) bir düzleme denk düşüyordu. Okan Bayülgen, Cem Özer, Beyazıt Öztürk program yaptılar, bazıları skeç kullandı, bazıları zamanla bu işi bıraktı. Ancak 2000’lere geldiğimizde skeçler artık müstakil formunu yitirmiş, gece programlarının yedeğine düşmüştü. Haliyle Hamdi Alkan’ın, Levent Kırca’nın, Yasemin Yalçın’ın devri kapandı, Gani Müjde mizahı miadını doldurdu fakat değişim bununla sınırlı kalmadı. Yukarıda adı geçen şovmenler de popülaritelerini yitirdiler ve y kuşağının yavaştan kemale ermesi, evlenip çoluk çocuğa karışması gece şovlarını takip eden kitlede hatırı sayılır bir erozyona yol açtı. Daha vahiminiyse stand up’ın bir numarası, “siyah tişörtlü” Cem Yılmaz yaşadı. Reklam dünyasından sinemaya, sahne şovundan stand up gösterisine hemen her alana damga vuran Yılmaz da yeni kuşağın acımasız mizahına ayak uyduramadı. Defalarca “internette rezil oldu” türünden yorumlar okuduk. Mesele Yılmaz’ın yaşı değil, mizahının giderek abisi Can Yılmaz‘ınki kadar naif kalması ve eski Türkiye’ye dair olmasıydı. Öte yandan eveleyip gevelemeden dünyanın gülme anlayışını değiştirdiğini, tüm sonuçların bu sebepten temellendiğini saptayabiliriz. Hâlâ güldüren bin yıllık şeyler var, doğrudur, fakat 15-20 yıl önceki sabun köpüğüne maalesef gülünmüyor. Yeni kuşak her şeye gülmüyor çünkü “yıkık” diye bir şey var mesela, “toksik” diye bir şey var ve bunlar “loser” söyleminin çok daha pervasız kullanımına denk düşüyorlar. Yeni kuşak acımasız, sadece başkasının ayağını kaydırmıyor; ilginçtir, bindiği dalı da kesiyor. Bir tarafıyla özeleştirel kültürün bıçkın bir yorumunu temsil ediyorlar. Hayli dinamik ve asimetrik bir özeleştiri… “İyi” olmayanın anında silindiği… “Ofansif” tabirinin değersizleştirme politikasıyla omuzdaş olduğu ve eski insan’a karşı bir çeşit koçbaşı vazifesi gördüğü…

2000’ler: Anlatının yenilgisi, gül-geç’in, goygoyun hakimiyeti

Konuyu fazla dağıtmadan, 2000’lerde televizyonun durumuna bir bakalım. Neler oldu 2000’lerde? Evvela geniş kadrolu skeç programları genç oyunculara hem sahne hem ekran deneyimi kazandırdı. BKM’si, Anında Görüntü Şov‘u, Güldür Güldür‘ü… Hatta yetenek programlarını da sayabiliriz. 2000’ler bir melezleşme dönemi… Popstar gibi yarışmalar canlı sahne şovunu bir kez daha öne çıkardı ve yekpare anlatımın “çağdışı” kaldığı kavranınca fragmantal bir anlayış benimsenerek büsbütün skeçlere bağlandı güldürü. Devamında televizyonun yenilgisi geldi. İnternet güldürüyü tekeline aldı. “Komik videolar” sabun köpüğü ihtiyacını tek başına karşılamaya başladı. Bu videolar, tekstin önemini yitirdiği yeni formatları da tetikledi. Kamera şakaları vs. Televizyona yapılan işler dahi cam ekranın kendine has ruhundan uzaktı artık. Biri daha popüler olmak üzere iki eleştiri geldi aynı dönemde. Okan Bayülgen 90’ların sembolüydü, bir televizyon çocuğuydu ve değişim karşısında kayıtsız kalmayıp Kanal(i)zasyon (2009) adlı bir film çekti. Başarısız oldu gişede. Yeni dile yatkın olan Şahan Gökbakar ise TV programlarını tiye aldığı bir konsept geliştirdi: Dikkat Şahan Çıkabilir (2005). Buradan çıkan karakterler uzun yıllar güldürdü. Recep İvedik gişe güldürüsünde zirveye yerleşti. İki eleştiri aslında televizyonun yenilgisini haber veriyordu. İnternet her eve dahası her cebe girdi, yeni bir kuşak yetişti, böylece geldik bugünlere.

Sınıflar, kimlikler ve bir ayrışma unsuru olarak mizah üretim süreci

Bugün ne var? Tiktok var. Tiktok avamın güldürüye müdahalesi ve demokratik bir zemin sağlıyor… Geniş kesimler kendi mizahlarına yine kendileri gülüyor… Yeni kuşağın onaylanma ihtiyacı duymayışının da payı büyük bu rahatlıkta. Öte yandan bu ayrışma Tiktok dilini daha da sivriltiyor. Ancak yalnızca Tiktok’tan bahsedemeyiz. Yeni nesil kahvecilere benzeyen yeni nesil stand up sahneleri (Kısmet Şov, Tuz biber örneğinde) orta-üst kesime sesleniyor. Siyah tişörtün ticari değilse bile mental yenilgisi küçük sahnelere oduncu gömleği’ni çıkaran butik anlayış ile geldi. Beyaz yakalılar da kendin pişir kendin ye bakışını içselleştirerek avamın Tiktok’u ele geçirmesine benzer bir şekilde Kadıköy, Beşiktaş gibi kendi kültürünü kuşanmış “elit” semtlerin sahnelerini parselledi. İki eğilimin ötesine geçtiğimizdeyse ortalamayı görüyoruz. Televizyonu, sinemayı ve anaakım interneti… Youtube komedyenleri alıp yürüdü. Bunlar çeşitli uygulamalardan geldiler, Vine’dan örneğin… Yahut daha ağırbaşlı ve ticari olan Youtube’da başladılar faaliyete fakat her iki durumda da en geniş kitleye ulaşacak dili tutturdular. Bazıları leş filmlerde rol aldı. Halil Söyletmez (Cumali Ceber) gibi… Bazıları ehven-i şer kaldı; Cem Gelinoğlu gibi. Hatta Caner Özyurtlu gibi işe TV dizilerinden başlayıp internete yönelenler de oldu. Günün sonunda yeni tipler türedi. BKM desteği alanlar var aralarında. Örneğin Yılmaz Erdoğan’ın güncel versiyonu diyebileceğimiz Hasan Can Kaya Konuşanlar adlı programıyla interaktif bir gösteri sunuyor. Süreli internet performanslarını TV dizilerine, filmlere taşıyanlar da eksik kalmıyor. Fark etmişsinizdir, şu ana dek hep erkekleri saydım. Oysa kadınların günümüz mizahında etkin olduğunu görmek güç değil. Üstelik Gülse Birsel tipi cemiyet (kapalı devre) güldürülerinin de eskidiğini ve yepyeni bir mizah dilinin öne çıktığını söyleyebiliriz. Mizah yapma kanallarının çeşitlenişi, nispeten demokratik koşulların doğuşu kadınları daha görünür kıldı. Birsel’in güldürüsü biraz da bu yüzden yitirdi cazibesini. Rekabet arttı, gençlik kendini dayattı; Birsel de bir türlü yenileyemediği mizahını rölantiye aldı. Ve biz bugün çağımızın Yasemin Yalçın’ı Gülse Birsel’dir diyemiyoruz. Hatta çağımızın Gülse Birsel’i bile Gülse Birsel olmayabilir! Sanırım vakti gelince bir parantez de ona açacağız.

Yasemin Yalçın güldürüsünün sacayakları: Egzajere karakter, gözlemcilik, özetleme gücü

Peki günümüz Yalçın’ı olmanın kıstasları kabaca nelerdir? Bir karakter yaratmak ilk kıstastır. Yasemin Yalçın’ın nice karakteri kazınmıştır hafızalara. Alican, İtilmiş, Gülazer, Hamsiye, Sürahi Nine, Başbayan ve Şuayip bunlardan bazılarıdır. Bu karakterler büyük ölçüde egzajeredir. Toplumla bağı şive üzerinden kurarlar, Alican’ın konuşması bir çocuğun konuşmasını çağrıştırır. “Örtmenim” der Alican. Başbayan ise Tansu Çiller parodisidir ve onun ses tonunu taklit eder. Şive kullanımı ve diğer örnekler Yalçın’ın mizahında taklidin önemini vurgulamaktadır. Diğer yandan ise gözlemi sayabiliriz. Yalçın mizahı sosyolojik saptamaları terkisinde taşır. İtilmiş, kent yoksullarının yaşamına mercek tutar. O bir gündelikçidir. Varoştan gelip söyler sözünü. Onun kusuruna bakılmaz. Hâlbuki bugün yayınlansa cinsiyetçi bulunacak, kadına şiddeti meşrulaştırdığı söylenecektir. Bir skecinde cinsiyet değiştirme ameliyatı olmak için kliniğe gelen kişiyi kararından vazgeçirmiştir İtilmiş, kadınlığın zorluklarını anlatarak. Bugün yayınlansa homofobik ilan edilir. Sürahi Nine ise Yalçın’ın en sevilen karakteridir çünkü “kral çıplak” demektedir. Emekli maaşının evdeki yansımasıdır Sürahi Nine… Torunlara para karşılığı iş yaptırmanın, geline eziyetin, oğula naz niyazın… Acıklı bir tablodur. O da değişen bir Türkiye yüzüdür! Şehirleşme aile büyüklerini üç aylıklara indirgemiştir. Oğlu Haşmet’in her defasında “aman be Anacığım” deyişi, tatlı sert eleştirileri, torunların dalavereleri, gelenek göreneklerin İstanbul’da pek yüz bulamadığını göstermektedir. Hamsiye tipik şive komedisidir, yerelden de destek alır. Karadenizlilerin silaha düşkünlüğünü işler. Yalnız o mu? Hamsiye’nin abisi Laz müteahhittir. Bu Hamsiye her bölümde rastgele ateş açar ama hiç tutuklanmaz çünkü ülkeyi Karadenizliler yönetmektedir! Yalçın bunu açıktan demez fakat politik bir söylem tutturur. Başbayan skecinde Tansu Çiller ile dalga geçer. Şuayip uyanık ve tacizci küçük esnaf tiplemesidir. O da bugün yayınlansa RTÜK’ün hoşuna gitmeyecektir. Gülazer ise hırsız çingene’den fazlasıdır. Devlet ile halkın iletişim sıkıntılarını resmetmektedir. Komiseri hem de karakolunda soyan Gülazer “işini bilen halk”a örnektir. 80’lerin memurları işini bilip köşeyi dönmüştür, 90’ların memurlarıysa kazıklanmaktadır. Gülazer o kazığı atan, mevzuatta bir açıktan yararlanan, rüşvetle işini yaptıran anlayışın sembolüdür. Yasemin Yalçın hem gözlemci hem popülist hem cesurdur. Zaten değeri de bu nitelikleri birbirine boğdurmayışından ileri gelir. Cesur dili onu slogan atmayan fakat boyun da eğmeyen bir muhalif çizgiye konumlandırır. Dahası Levent Kırca ile birlikte Yalçın mizahı da halkın siyasete katılım simülasyonudur. Bugün Tiktok vb. kanallar simülasyonu ortadan kaldırarak avamın mizahını doğrudan yansıtır ancak 90’larda, 70’lerin dergi mizahının etkilerini sezmek mümkündür. İşte biraz da bu gerekir Yalçın olmak için. Belli eğilimleri, belli kesimleri özetlemek gerekir. Leb demeden leblebiyi anlatmak gerekir. Şimdi bu üç kıstas (egzajere karakter-halkçı öyküleme, gözlem gücü, sembolik düzeyde özetleme becerisi) aracılığıyla günümüz kadın komedyenlerine bakabiliriz.

Çağımızın Yasemin Yalçın’ları

Evvet, zurnanın zırt dediği yerdeyiz! Osuruğa kahkaha atan bir millet olarak gelin o zırt’a da gülelim, içimizde kalmasın! Ve devam edelim yola. Kimin yarışma dışı kaldığını açıklayarak başlayayım. Binnur Kaya, Hasibe Eren gibi isimleri gerek diğerlerine kıyasla tecrübeli olduklarından gerek oyunculuklarını birçok alanda ispatladıklarından salt komedyen sıfatıyla değerlendirmeye almadım. Adaylarımın soyadlarını ise alfabetik sıra yaptım, öyle sıralayacağım. Haydi rastgele!

 
Çağla Alkan

Açıkçası bu kadın komedyeni neden adaylar arasına aldım hiç bilmiyorum. Bir ihtimal aday listesi kalabalık görünsün diye almışımdır! Neredeyse hiçbir kıstası karşılamıyor. Ucundan kıyısından gözlem belki… Hiç canlı izlemedim, (gerçi adayların hiçbirini canlı izlemedim) Youtube’da birkaç şakasını gördüm. Konuşurken nefes nefese kaldığını anlıyoruz. Butik stand up tarzının yıldızı Deniz Göktaş’ın da başka bir videoda belirttiği üzere tam bir Beyaz Türk… Koç Üni’de öğretim görevlisi… Murat Boz‘un adını daha önce duymamakla övünüyor. (Şimdi Murat Boz’u daha önce hiç duymadığına mı sevinelim yoksa bundan espri sağdığına mı üzülelim, bilemedim) Alkan, karakter falan da yaratmamış. Buna karşın kıvrak bir zekası var diyebiliriz. Gülse Birsel’e yakın. Beyaz Türk bir kere, Sarıyer’de oturuyormuş! Halkın içinden değil, Sarıyer’den geliyor!


Simay Dal

Tiktok kökenli ve adaylar arasında yaşı ve mizahı itibariyle yenilikçi vizyona en yakın komedyen… Öyle ki ona komedyen demek ne kadar doğru? Bu konuda bile bir mutabakata varacağımızı sanmıyorum. Dal hünerini gözlem yapma ve karakter yaratma noktasında sergiliyor. Henüz karakter olamamış, tipleme aşamasında bırakılmış ham bir malzeme ile çalışıyor… Yine de toplumun çeşitli kesimlerine karınca kararınca bakmayı deniyor. Erasmus öğrencisi, final notu değerlerdiren kıl akademisyen, falcı kadın Fındık Abla tiplemelerinden bazıları… Twitter’da da boy gösterdiğini belirtelim.


Ecem Erkek

Son dönem kadın komedyenler arasında en beğenileni diyebiliriz. Güldür Güldür Show’da canlandırdığı Naime ile Altın Kelebek kazandı. Naime çok tuttu. Tutması da şaşırtıcı değil. 90’lardan günümüze rastladığımız bir çizgiyi yansıtıyor. Arzuları bastırılmış avamın kristalize hali Naime… Demet Akbağ’ın Feriştah‘ı ile günümüz magandasının bir sentezi… Erkek de dizilerde küçük rollerden geldi. Birçok oyunda sahneye çıktığını okuyoruz biyografisine baktığımızda. Ancak görünürlüğü için söylersek oyunculuğunu çeşitlendirmezse belli skeçlere sıkışıp kalabilir. Bu bağlamda derin bir karakter havuzundan yoksun duruyor. Dili çok güzel yoruyor, eğip büküyor, yoğuruyor. Şivesiz şive diyebileceğimiz suni ve sempatik bir söyleyişi var fakat repertuvarı geniş değil. Farklı karakterleri aynı enerjiyle canlandıramıyor.


Aslı İnandık

İnternette ve Güldür Güldür Show’da eş zamanlı bir üretim sergileyerek öne çıkan kadın komedyenimiz. Özellikle sosyal medyada yarattığı tiplemeler hayli başarılı… Son dönemde gözlemcilik yönünden İnandık’ın eline su dökebilecek bir komedyen yok. Güçlü gözlemini karakter yaratma anlamında bir zıplama tahtası niyetine kullandığını fark ediyoruz. CHP’li teyze örneğin veya fesat kadın Çenenay Karakaya… (Serenay Sarıkaya‘ya dair dil oyunuyla da Yalçın’ın komedisini hatırlatıyor) İnandık tam manasıyla Tiktok gençliğine dahil edilemez. Ankara DTCF mezunu, oyunculuk eğitimi almış fakat yeni neslin değişim talebini de karşılıyor. Alaydan değilse bile alayda! Dinamik, yeni mecralara uyum sağlıyor. İnandık 90’lar karakterlerini biçim ve içerik bakımından revize ederek çağımızın sorunlarını işliyor. Çağrı merkezi meselesine eğiliyor mesela… 90’lardan keskin bir ayrılışı da söz konusu. Politik değil İnandık’ın mizahı… Bu da çağın geçersizleştirme politikasıyla açıklanabilir. Soluk filminde başrol oynadı ayrıca. Aslı Gibidir‘den sonra ilk oyunculuk deneyimi… Onu donuk yüzüyle festival filmlerinde sık sık görebiliriz.


Buse Sinem İren

Oyunculuğa Çocuklar Duymasın‘da başladı, artık kazık kadar olan Havuç’ın eşi rolünde. Karadeniz şivesi yapıyor dizide fakat üzerine oturuyor bu şive… Bir de Kim Milyoner Olmak İster’de Selçuk Yöntem’in karşısına çıkmış. Ona “fekat siz bunu hak etmediniz Ednan Bey” demiş, Aşk-ı Memnu‘ya gönderme yaparak. En büyük artısı taklitten ziyade doğallık… Youtube’dan izlediğim videolarında yine şivenin ve Karadeniz kızı tiplemesinin ekmeğini yiyor, ananesini taklit ediyordu. Herhangi bir karakter yarattığı söylenemez, birkaç esprisi var; hostes oluyor falan ama bunlar karakter olgunluğuna erişmiş sayılmaz. Son olarak Menajerimi Ara dizisinde baş rolün ev arkadaşı Meral rolünde… İren’in Yalçın’a en çok benzediği nokta yüzü… Bu yüzle esas kız olma ihtimali düşük. Üstelik rol arkadaşı Ahsen Eroğlu da fiziğiyle değil duru yüzüyle parladı. Eroğlu’nun yaptığını İren yapamayacak gibi duruyor.


Gupse Özay

Bir Gülse Birsel dizisi olan Yalan Dünya‘da parladı. Zengin ve yapışkan bir karakteri canlandırıyordu. Birsel de karakterden ziyade karikatür seven bir komedyen ve Özay’a çizdiği karakter bu tercihten nasibini almış. Ancak Özay orada kalmadı ve dizideki karakterinin daha uç versiyonunu görümce, elti gibi roller üstlendiği filmlere uyarladı. Öte yandan Deliha karakterini yarattı ki Deliha’yı 90’lar Yasemince’sine koysan kesinlikle sırıtmaz. Tam bir Erkek Fatma! Bitirim… Hatta biraz Alican’ı andırıyor. Ne var ki Deliha sınırlı bir karakter… Bir sahneye çıkarsan uzun süre konuşamaz; mevcut siyasal çekişmeden destek alarak, ötekileşen halkın figürü olabilir en fazla. Özay’ın gözlem bakımından ise başarılı olduğunu, canlandırdığı karaktere fazladan bir şeyler kattığını söyleyemeyiz. Şablonlara bağlı hareket ediyor Özay.


Yasemin Sakallıoğlu

İren gibi o da Karadenizlilik üzerinden ilerliyor. Edho dizisinde evin hizmetçisini oynadı. O ne uzar ne kısalır kabilinden rolü Karadeniz şivesiyle kaptığını tahmin edebiliriz. Ancak hakkını verelim, yetenekli bir oyuncu… Recep İvedik’in dişi versiyonu Zengo‘yu gayet iyi canlandırdı. Avamla bütünleştiğini sucuk reklamında oynamasından çıkarabiliriz. Bu da aslında Yasemin Yalçın’ın birçok vasfını taşıdığını gösteriyor. Girdiği karakteri abartıyor, gözlem yeteneğine de sahip… Tek handikabı tek tip kalması… Şiveli hödük kadının ötesine geçemiyor ve çoğunlukla bağırarak rol kesiyor. Çok bağırması uzun vadede seyircisini uzaklaştırabilir.

Zaten yeterince uzun olan yazıyı daha fazla uzatmayacağım. Çağımızın Yasemin Yalçın’ı olarak Aslı İnandık ve Gupse Özay‘ı seçiyorum! Sade bir törenle kendilerini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.

Haydar Ali Albayrak  

Rüzgarda Salınan Nilüfer ya da Burjuvazinin Gizemsiz Pespayeliği

Denizli’de neden maske takmıyorsun diye soran valiye “canıma yetti, gebermek istiyorum” yanıtı veren esnaf Üzeyir Yazır’a

Seren Yüce‘nin ikinci ve son filmi Rüzgarda Salınan NilüferÇoğunluk (2010) ile tanıdık yönetmeni. Hap haline getirilen bir bilgiyle dolaşımdaydı o zamanlar. “Mikro faşizmi anlatıyordu” bize Çoğunluk, çekirdekten nasıl bozulduğumuzu. Babası müteahhit olan Mertkan’ın, orta üst sınıf mensubu bir ergen irisinin öyküsünü anlatıyordu film. Onun büyüme sancıları, karşı cinsle ilişkisi… Filmi izlemeyenleri yanlış yönlendirmeyeyim, “ergen” dedim ya kazık kadar adamdı Mertkan (Bartu Küçükçağlayan), olgunlaşmamıştı sadece. Yüce uzun süre uzak kaldı sinemadan ve 2016’da Rüzgarda Salınan Nilüfer ile döndü. Ayrıca Masum dizisinin yönetmen koltuğunda oturduğunu not düşüp filme geçelim. RSN (Rüzgarda Salınan Nilüfer) yakın dönem sinemamızda “sol”dan burjuvaya ikinci bakış denemesi… Kendini Dev-Yol geleneğine yakın bulan Ateş İlyas Başsoy da Bir Avuç Deniz (Leyla Yılmaz, 2011) filminin yapımcılığını üstlenmişti. Seren Yüce de Başsoy gibi reklam yönetmeni ve sol değerlere yakınlık duyduğu anlaşılıyor. Peki Burjuvaziye bu merak neden? Üstelik sermaye sınıfının arzıendamı büyük ölçüde televizyon anlatıları (Günümüz Yeşilçam’ı)na terk edilmişken? Yüce için söylersek o yarı belgeselci bir sinema anlayışına sahip, sahadan fotoğraf çekmeyi seviyor ve sinemasını kesitin aktarımı biçiminde inşa ediyor. Çoğunluk da benzer gelişiyordu. Elbette finaller biraz daha sembolik ama anlamı pekiştirmeye yarayan bağlaçlar gibi, onları anlatıdan çıkardığımız takdirde çarpıcı bir değişim yaşanmayacağını öne sürebiliriz. Söz gelimi RSN’yi üç-beş sahne erken bitirsek, bu aldığımız sahneleri bir parça değiştirip başa eklesek ne değişir? Aslında iki şey değişir. Filmin sonundaki kırılma eksik kalacağından dramatik yapı sakatlanır ve başta verilen çürüme kılavuz niteliğini yitirir. Öyleyse RSN nasıl başlıyor, nasıl gelişiyor bir bakalım. Orta-üst sınıfa mensup iki aile… Birer çocukları var çiftlerimizin… Yakın arkadaşlar, çocukları da birbirleriyle vakit geçiriyor. Kaynaşmışlar iyice, hafta sonlarını birlikte geçiren tiplerden… Korhan (Tolga Tekin) ve Handan (Songül Öden) daha zengin olanları, Şermin (Tülay Günal) ile Aykut (Eraslan Sağlam) anlaşıldığı kadarıyla grafik tasarım işleriyle uğraşan görece orta halli ve entelektüel bir aile… Aykut ve Korhan yakın arkadaşlar ki açıkçası filmde bu yakınlığı pek hissedemiyoruz. Handan ise Şermin ile eski arkadaş, aralarının bir dönem açıldığını veya herhangi bir sebepten ötürü koptuklarını, tekrar buluştuklarını anlıyoruz. Filme başlamadan yükün hangi çatışmaya bindiğini belirleyelim. Bu film Aykut-Korhan’ın rekabetine mi yoksa Handan-Şermin çekişmesine mi odaklanıyor? Bana kalırsa ikisi de değil, RSN çocukların öyküsü aslında… Büyükler çocuklarda ele alınmış. Mikro düzey… Seren Yüce anlatısının maymuncuğu da bu zaten. Olabildiğince minimal ancak matruşkaesk bir minimalizm… Çoğunluk’ta faşizmi Mertkan’da cisimleştiren Yüce RSN’de orta-üst sınıf ilişkilerin çıkmazını ailelerin çocuklarında özetlemiş fakat bu kez açık kapı bırakmış. Çocukları yorumlayacağız. Filme bir yol girelim. Korhan tuvalette küçük ihtiyacını görüyor, fermuarını çekiyor. Çıkmasını bekliyoruz fakat o da ne! Kirli sepetinden bir kadın donu alıp kokluyor. Seyirci haliyle şunu düşünüyor. Adam kendi evindeyse ve ilişki halinde olduğu kadının donunu kokluyorsa aralarında sağlıksız (sapkın) bir iletişim var demektir. Fakat akla daha yatkını Korhan’ın misafirlikte olması… Nitekim Korhan misafirlikte ve yakın dostu Şermin’in çamaşırını kokluyor. Korhan’ın bir tesisatçı, tamiratçı olamayacağını ancak misafirlikte bulunacağını temiz giyiminden anlıyoruz. Çürümeyi veriyor Yüce, daha doğrusu orta-üst sınıfın ilk fotoğrafını çekiyor. İlk fotoğraf neden koklanan don? Bu sınıf, ahlaksızlığıyla ünlü değil mi? Yüce en bilindik yerden başlıyor filmine: Ahlaksız orta-üst sınıf…

Rüzgarda salınan orta-üst sınıf ve burjuvazinin kağıttan kaplanı

İlerlemeden bir kafa karışıklığını gidermemiz isabet olacak. Biz bu karışıklığı çözümleyemeyiz elbette! Sosyal bilimciler hayli uzun zamandır, neredeyse masallarda zaman birimi niyetine kullanılacak denli uzun zamandır çözümlemeye çalışıyor orta sınıfın sınırlarını. Hoş, muhtemelen çabalarından vazgeçtiler çünkü bir sınır bulamadılar. Peki filmimizdeki aileler burjuva mı? Burjuva, doğrudan iktisadi ve diğer yönden büyük ölçüde de kültürel bir niteleme… Toplumumuz netameli burjuva adlandırması yerine zengini, varlıklıyı yer yer de varsılı yeğliyor. Ve iktisadi açıdan en belirgin değerlendirmeyi belki sermayedar olarak görüyoruz. Mesela her sermayedar burjuva mıdır? Su götürür? Ama nereden baktığınıza göre değişiyor “zenginlik” dediğimiz şey. Açlık sınırında yaşayan ücretli köle için evi, arabası olan zengindir. Burjuva ise hep aynıdır. Onun için de herkes için de burjuva yine ve her zaman Koç’tur! Zaten burjuvanın en kayda değer işlevi proletarya gibi dünya servetinde bir kutbu tarif edebilmesi… Hani Baudelaire demiş ya “şeytanın en büyük avantajı insanları olmadığına inandırmasıdır” diye. Burjuvanın en önemli avantajı da insanları varlığına inandırmasıdır! “Kağıttan kaplan” yakıştırması ve üretimden gelen güç kullanımı da buradan şekillenmiştir diyebiliriz. Tam bu noktada ara katmanlar devreye giriyor. Bana kalırsa çoğunlukla orta sınıf biçiminde tanımlanan tüm bu ara katmanlar karşılıksız çeke benziyor ve orta sınıf namlı zıkkım, yoksullar yoksulluğunu anlamasın diye zenginler tarafından uydurulmuş geçersiz bir öbek! Nereye çeksen oraya gidiyor bu ara katmanlar ve demin söz ettiğim “zengin kimdir” karmaşasına yol açıyorlar. Bu karmaşayı Leyla Yılmaz’ın yönettiği Bir Avuç Deniz’de yaşamıyorduk. Oradaki karakterler keskindi. Lüks spor arabaları, köşkleri, tekneleri falan vardı. Tüm göstergeler burjuvaziye dairdi. Filmimizde ise Korhan’ın tedirginliğine şahit oluyoruz. Aşırı para harcanmasından rahatsız. Bu, zengini zengin yapan türden bir cimrilik değil; hani öyle olsa biliriz, halden anlarız! Korhan RSN’nin en peşin satanı olmasına karşın hâlâ üç kuruşun derdinde; demek ki bu çiftler de yerini yurdunu tam belirleyememişler, orta üst sınıf söyleminin süper muallak konutlarında ikamet ediyorlar! Bu “üç kuruş avcılığı”nı orta üst sınıf gözlem dosyasına iliştirelim. Yüce’nin incelikli gözlemlerine değineceğiz, üst yapıda az daha eylenelim.

Yüce filmlerinde öyküye hizmet eden “hizmetçi” ve baş karakterlerin olgunlaşma-içselleştirme problemi

Hizmetçi meselesine eğildiğimizde yönetmenin ikinci maymuncuğu ile karşılaşıyoruz. Yüce anlatısında sınıfları boyamak için bir ajan kullanıyor. Bu ajan hizmetçi.. Çoğunluk’ta da hizmetçi vardı, psikolojik zulüm görüyordu. RSN’nin hizmetçisi (Ayşe Tunaboylu) de azarlanıyor fakat kaşla göz arasında kulağımıza bir şeyler fısıldıyor. “Hayır” diyor “bunlar has burjuva değil”. “Neden” diye soruyoruz hizmetçiye, diyor ki bize “has burjuvanın hizmetçisi sahiplidir ve o sahibini her koşulda savunur”. Bu hizmetçinin çizdiği profil haksız sayılmaz. Yeşilçam burjuvazi betiminde hizmetçiler daima sevimlidir ve tamamen teslim olmuş bir çizgide aktarılır. Bu betimin politik bağlamda daha olgununu 12 Eylül sonrası sinemamızda patronuna körü körüne bağlı hizmetçide görürüz. 60’larda ev sahibinin haşarı çocuğuyla köşe kapmaca oynayan hizmetçi (aşçı, dadı, uşak) darbe sonrası sinemamızda sahibinin çilesine ortak olan sırdaş portresine evrilmiştir. RSN’nin hizmetçisiyse çatışmayı örten değil tetikleyen bir roldedir ve filmin sonunda üzerine vazife olmadığı halde şahitliğini bildirir hanımına. Ve yavaştan filmin mesajlarına geçebiliriz. İlk elden ailelerin ayrıştığını fark ediyoruz. Yüce bunu başarıyla yapmış. Üç buçuk baş kahraman kullanmış filminde. Korhan-Handan çiftini baştan sona işlerken diğer çiftin temsilini daha baskın bir kişiliğe sahip olan Şermin’e vermiş. Aykut silik kompozisyonuyla entelektüel ve gururlu çifti tamamlamış. Neden öyle dedim? Korhan-Handan çifti tam manasıyla zengin fakat bir o kadar gurursuz bir çift! Yeşilçam’ın şematik kötülerini andırıyorlar. Şermin ve Aykut ise aksine iyi’ler. Kimseye zararları yok, geri plandalar ve bunu sindiriyorlar. Geri planda kalışlarında kültürel iktidarlarının payı yadsınamaz. Hani şu AKP’nin hep almak isteyip de alamadığı kültürel iktidar var ya! Şermin-Aykut çifti bağırmadan da derdini anlatabiliyor, karşı tarafa dert olabiliyor. Yükte hafif pahada ağırlar. Yüce anlatının merkezine Korhan-Handan çiftini koyarak bir mesaj veriyor aslında. Bu çift hiçbir anlamda pişmemiş. Bu çift Çoğunluk’taki Mertkan’ın izdüşümü… Boş teneke ses çıkarır misali; gözümüze batıyorlar ama iyi taraflarından ziyade kusurlarıyla… Orta-üst sınıfın teşhiri bu çift üzerinden gerçekleşiyor. Aslında politik bir tercih bu… Vurun abalıya durumu! Kültürel açıdan zayıf, bulunduğu konumu özümseyememiş, başka bir açıdan ise yozlaşmış bir çiftin okka altına gitmesi şaşırtmıyor. Yönetmen bu teşhiri entelektüel çift vasıtasıyla derinleştirmiyor ve ilginç bir yönelim sergileyerek (ileri giderek) onları mağdur düzlemine taşıyor. İkinci mesaj şu: Orta-üst sınıf yalnız ahlaksız değil aynı zamanda yozlaşmış ve çürümüştür de. Çürüktür çünkü işlemez. Yüce’nin Korhan Handan tercihi daha net kavranıyor. Şermin-Aykut ikilisi masalın kırmızı başlıklı kızı ve büyükannesi! Korhan-Handan ise işlemeyip pas tutan bir demir plaka adeta. Korhan işe gitse de üretim sürecine dahil değil hatta yönetim sürecine bile dahil olduğu söylenemez. Handan ise maymun iştahlı, “zengin bir kociş” bulmuş kendine, şimdi de vaktini hoş geçirmek maksadıyla kafe açmanın hesabında… Hazıra o kadar alışmış ki kiralık dükkanlara dahi eşinin bakmasını istiyor. Korhan-Handan’ın hayatı inanılmaz sıkıcı… Cinsel hayatları yok, hiçbir şey paylaşmıyorlar, aynı evin içinde iki yabancı gibiler…

Ayşecik’ten Aleyna’ya burjuva çocukların talihsiz(!) serüveni

Çiftin kızları Aleyna (Duru Lal Pekel) da bu yabancılığı pekiştiriyor. Nereden nereye! Yeşilçam’ın Ayşecikleri burjuva ailelerinin dirlik düzeni için insanüstü emek sarf eder, bazen anneyi bazen babayı eve getirmenin yolunu arardı. Aleyna deseniz evdeki üçüncü yabancı, hatta yaşayan ölü! Bir sahnede tablet bilgisayarlarına gömülmüş anne-babasını cep telefonuyla kaydediyor. Çürümenin sac ayağı oluyor. Şermin’e göre o daha on yaşında! Lakin Ayşecik de on yaşındayken sokaklara düşüp yaşam savaşı veriyordu; üstüne ailesini barıştırıyor, tek başına mutlu son getiriyordu. Aleyna kızımıza maşallah! Bir elinde piyano tuşları ötekinde ayna, umurunda mı dünya! Şüphesiz Ayşecik ile Aleyna’yı dönemlerinden bağımsız okuyamayız. Ayşecik’in 60’ları yerli burjuvazinin kök saldığı yılları karşılamaktadır. Burjuvazi hırslıdır, gözü aç, bileği kuvvetlidir. Patronların işçilerle birlikte tezgah başında çalıştığı filmler izleriz. İşçiyi küstürmeden sömürmek esastır. Günümüzdeyse burjuvazinin gözü doymamıştır fakat yasal zırhından ötürü savunma şevkini, sınıfsal reflekslerini bir ölçüde yitirmiştir. 12 Eylül sonrası zaten hizmetinde bulunan devlet kişi ve kurumlarını tamamen güdümüne alarak yeni dokunulmazlıklar kazanmıştır. Ki bu hal onları ister istemez rehavete sürüklemiştir. Yılmaz Güney‘in Arkadaş filmine yine geleceğim ama önce basit bir ayrım yapayım. Arkadaş’ın burjuvazisi epey ahlaksızdır, manen yozlaşmıştır fakat madden çürümemiştir. Kaidesini korumak zorundadır çünkü fabrikalarda toplumsal mücadele neticesinde bilinçlenen işçilerin grevleri almış yürümüş, kora kor bir savaş başlamıştır. Bu sınıf gardını indiremez oysa RSN’deki orta-üst sınıf ihtiyatı elden bırakmıştır. Korhan’ın müsriflik karşıtı birkaç itirazı dışında herkes sınıfının sonsuz bir güvence sağladığına inanmaktadır. Handan’ın iş kurma sevdası da bu rahatlıktan ötürüdür. Tekrar 60’lar temsiline dönersek havai davranış ve tutumları ayıplayan burjuvalar boşa geçirecek bir anlarının bile olmadığını savunurlar. Üçüncü mesajın yine kültürel iktidar doğrultusunda verildiğini belirleyebiliriz. Kadın figürünün işlenişi her iki ailede farklı… Şermin güçlüdür ve yazar karakterin filmdeki en güçlü kişi olması anlatının ideolojisine de uygundur. Handan ise her şeye heveslenir, kıskançtır, dedikoducudur, tüm kötülükleri toplamıştır. Filmin zayıf bir yanı olarak Korhan-Handan çiftine fazla oynamasını sayabiliriz. Bu çift her iki taraftan da uçlaştırılmış, kendilerine alternatif bir yaşam olanağı sunulmamıştır. Diyalektiğe aykırı bir durum söz konusudur. Öte yandan RSN Aleyna ve Poyraz (Taha Yusuf Tan)’ın öyküsüyle alt metnini güçlendirmiştir. Korhan-Handan çiftinin çocukların dostane ilişkisine müdahalesi filmde güçlü ve kötücül olan kesimin bilincine dair ipucu taşımaktadır. Bu çift suçluluk psikolojisi içindedir ve gerginlikten faydalanarak vicdan azabından sıyrılmayı arzu etmektedir. Korhan tuvalette Şermin’i sıkıştırır. Handan bundan haberdar değildir zira kıskançlığından burnunun ucunu göremez haldedir. O da Şermin’in kitabından kopya çekmektedir. Aleyna ile Poyraz ise büyümüş de küçülmüşlerdir. Aileleri onlara bir misyon yüklemiştir. Bu olumsuz imaja bir kez daha Korhan-Handan çiftinde rastlarız. Aleyna şımarık ve utangaç bir çocuktur. Ebeveynlerin komplekslerine kapılmıştır. Annesini taklit etmektedir. Diyet yapmaktadır. Piyano kursu almakta, meşgale aramaktadır. Proje çocuk pratiğine örnek verilebilir fakat üzerine titrenen bir çocuk denemez.

Çürümenin hal-i pürmelali: Kibir, haset, öykünme ve filme alınmayacak birçok şey

Tekrar Arkadaş filmini analım. Vurucu bir sahnesinde Azem eski arkadaşı Cemil‘i kınıyordu. Sahnede Cemil dost meclisinde “karısı güzel olanların karımı öpmesinde bir sakınca yok” diyordu. Bu ödeşme önerisi RSN’de çocukları da denkleme sokan bir biçimde gündeme gelmiştir diyebiliriz. Korhan Şermin’i öpmek istemiş, Şermin’in oğlu Poyraz da Korhan’ın kızı Aleyna’yı öpmüştür. Korhan-Handan çifti pişkin bir tutum takınarak ufacık bir çocuğun masum öpücüğünü kendi dünyalarındaki sınırlara yorup, tıkanan ilişkilerini açmaya koyulmuştur. Poyraz’ın Aleyna’yı öpmesi öncelikle Korhan’ın işine gelmiştir. Böylece Şermin’den uzaklaşmaya bahane yaratmıştır. Bu fırtınada meseleyi aklıselim karşılayan tek kişi Şermin’dir ki daha evvel belirttiğim üzere Şermin yönetmenin temiz tuttuğu aydın karakterdir ve bozulmuşluğu karşılamaz. Çatışmanın olumlu tarafındadır, üretkendir Şermin, yeni kitabını yazmakta, zamanını kıymetli harcamaktadır. Bu yönüyle ayrıştığı çevresi onu alabildiğine kıskanır. Yalnız Handan değil bir diğer ortak dostları Nilüfer (Sezin Bozacı) de kibirli bulur Şermin’i. Fakat asıl sıkıntı Şermin’in cesur hareket edip bir değer yaratması, amiyane tabirle kendi ayakları üzerinde durmasıdır. Yüce’nin filminde kıskançlığın öne çıktığını görüyoruz. Yıkıcı bir tutku kisvesinde kıskanmak… Zeki Demirkubuz, filmografisinde en aykırı eseri, Nahid Sırrı Örik‘in Kıskanmak adlı romanından uyarlamış (2009), aynı adı taşıyan filminde 30’lı yıllar Cumhuriyetine, Zonguldak’a uzanmıştı. O filmde de “ileri gelenler” sırtlıyordu öyküyü ve temeldeki aile burjuvaziye değilse bile orta-üst sınıfa konumlanırken iki kardeş arasında gelişen kıskançlık duygusu özellikle kız kardeşin saplantılı tavrı yıkıcı bir sonuca ilerliyordu. Kıskançlığın orta-üst sınıfa dair anlatılarda başat öğe olması, sınıfın karakteristik sönüklüğüyle açıklanabilir. Bu sınıf genel itibariyle sönüktür. 30’lar orta-üst sınıfıyla günümüzdekini elbet bir tutamayız. Zira 30’lar orta-üst sınıfı zamanla burjuvaziye doğru kayarak iktidarını sağlama almıştır, dolayısıyla kurucu bir vasıf da taşımaktadır fakat günümüz orta-üst sınıfı taşıma suyla dönen değirmene benzemektedir. Buna karşın kendilerini kıskançlıkla ifade edişleri, attıkları o çığlık son derece dikkat çekicidir. Hazır yiyici bir düzlemde var olmaları, kimliklerini öykünme yoluyla bulmaya yöneltmiştir onları. Kıskançlık rolünün yalnız Handan’a biçilmediğini hatırlatalım. Korhan da kıskanç bir karakter… Karısını kıskanıyormuşçasına poz keserek bir sahnede kızının piyano öğretmenini hedef alıyor fakat özünde o da Aykut’u kıskanıyor. Aykut’u belli ki ilkel bir saikle kıskanıyor. “Şermin gibi bir kadının sahibi” görüyor Aykut’u… Korhan modern gözüküyor fakat insan ilişkilerine yaklaşımı sahiplenme, edinme gibi ilkel güdülerden motivasyon buluyor. Aykut’un daha zor şartlarda geçinmesine karşın “daha az bıktıran” bir kadına (Şermin’e) sahip olması öfkelendiriyor Korhan’ı. İçten içe “benim neyim eksik” düşüncesinde… Doğrusu bu durumu cinsel gerilimin bir çıktısı kabul edebiliriz. Eril bir çıktı… “Ellere şapır şupur bize yarabbi şükür” bayalığında…

Yüce’nin gözlem gücü, filmin muhasebesi

RSN yönetmenin gözlem yeteneğini sergiliyor. Yüce de bir Umut Sarıkaya gibi malzemesini gözlemlerinden süzerek devşirmiş. Gözlem ne kadar matahtır ayrı bir konu… Analizden yoksun gözlem bir eseri baştan sona çekip çevirebilir mi? Tartışılır. Bu bakımdan RSN’nin de yargısız hatta savsız bir film olduğunu, analizden mümkün mertebe kaçındığını saptayabiliriz. Evet, finaliyle bir şeyler işaret ediyor. Durağan diliyle konu aldığı sınıfın ataletini yansıtıyor, en azından fikir veriyor; ama bütünü değerlendirdiğimizde kopuk ve isteksiz bir örgüyle karşılaşıyoruz. Kahramanlarımız “bir yere gitmiyor” hatta “bu kadar para insana dert yahu” dedirttiriyor. Burada da yönetmenin içerik tercihini masaya yatırabiliriz. Burjuvaziyi usta yönetmen Luis Bunuel de anlattı fakat sınıfa çatarak, meydan okuyarak. El, Arşibaldo de la Cruz’un Suçlu Yaşamı, Tristan gibi dingin eleştirel filmler de çekti, Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği, Özgürlük Hayaleti gibi saldırgan filmler de. Ancak nasıl çekerse çeksin hükmünü bildirmekten imtina etmedi. Seren Yüce’nin bu anlamda çekingen ve hantal kaldığını söyleyebiliriz. Yüce taraf tutmuyor, örneğin “geminiz batacak” demiyor fakat orta-üst sınıftan ilişkiler işleyip yorumu tamamen seyirciye bırakmak risk taşıyor. Bunuel’in burjuvasında gizemli bir çekicilik var, iyi kötü bir yolda yürüyor burjuvalar; Yüce’nin burjuvası ise arabasız bir yere gidemiyor, çok çok nefes almak adına Cadde’ye yemeğe çıkıyor. Gizemsiz ve geçimsiz bir pespayelik sinmiş hayatlarına… Gelgelelim bu koşullar öyküyü kısıtlarken oyunculuğu yükseltmiş. Filmdeki yarı belgesel havası rollerin inandırıcılığına da katkı sunuyor. Bilhassa Tolga Tekin ve Songül Öden ayakta boş boş dikilmekten tutun kendilerini dalgın halde bir koltuğa bırakmaya değin karakterlerini ete kemiğe bürüyorlar. Tülay Günal oyunsuz bir oyunculuk sergiliyor; rolü içselleştirmiş; fazla süsleyip kendinden menkul etkisini kırmıyor. Aleyna’yı canlandıran Duru Lal Peker de kuşağının sıkılganlığını başarıyla aktarmış. Görüntüler için de olumlu konuşabiliriz. RSN iç mekânlarda yakın plan çekimler üzerinden akıyor ve bu seçim karakterlerin donukluğunu daha da kışkırtıyor. Kafede, meyhanede, caz barda geçen sahnelerdeyse çiftler yahut Handan ile Şermin çevrelerinden başarıyla izole ediliyorlar. Çiftlerin toplumla kurdukları ilişkinin kamusal planlarda dahi detaylanmayışı ve iç çekişmenin yüzlere hâkim kılınışı filmi giderek bir cemiyet tahliline dönüştürüyor. Filmin en değerli yanı ise Seren Yüce’nin henüz ikinci denemesinde bir standarda eriştiğini görmemiz. Sık film çekmeyen yönetmen beklentileri artırıyor. Yazıyı Şermin’in Handan’a uyarısıyla bitirelim. Nilüfer çiçeği suda yetişir, rüzgârda salınmaz. Onun kendine yakıştırıp söyleyemediğini de biz söyleyelim: Alışmadık g.tte don durmaz!

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın