2022 Mayıs’ında vizyona girip pandemi sonrası romantik komediler kervanına katılan Allah Yazdıysa Bozsun yaklaşık iki yıl sonra Netflix’te erişime açılmış ardından televizyonda da yayınlanmıştı. Barış Yöş’ün yönettiği film Box office verilerine göre* parlak bir başarı elde edemese de platformun kitaplığında ilgi görmeyi beklemekte Uzun adından dolayı bundan böyle AYB olarak anacağım filmde başrolleri Gonca Vuslateri, Burak Yamantürk ve Öznur serçeler paylaşırken senaryoyu Gökçe Tezdoğan ile Gökhan Yıldız kaleme almışlar.
Biraz nostalji biraz en yakın arkadaşın nişanlısına aşk bir de mimarlık ofisi
Filmin konusunu kısaca aktaralım. Zengin bir mimar olan Burak iş arkadaşı Eliz’le dünyaevine girmeye hazırlanıyordur. Çok hızlı ilerlemişler, tanıştıktan kısa süre sonra evliliğin kıyısına gelmişlerdir. Bu ilerlemede Eliz’le Burak’ın mektup arkadaşı olmalarının ve kadının annesinin sayılı ömrü kalmasının etkisi vardır. Aynı şirkette çalışan Irmak da patronu Burak’tan hoşlanmaktadır ancak Eliz en yakın arkadaşı olduğu için kendini bu ilişkiden mümkün mertebe uzak tutmaya çalışır. Çift düğüne doğru sürüklenirken kâh komik kâh üzücü olaylar yaşanır. Tablo göründüğü gibi değildir.

Çuval içinde koşan bir film
AYB’de öncelikle süreye ve bunun bir yansıması olarak tempoya değinmek niyetindeyim. Romantik olsun aksiyon ağırlıklı olsun komedileri artık yüz dakikadan aşağısı kurtarmıyor! Ticari uzun metraj mantığı epeyce bir süre “90 eksi artı beş dakika” biçiminde ilerlemişti ancak bu durum “yüz artı beş-on dakika”ya kadar geldi. Kısayı toparlamak her zaman daha zordur ama bir anlatıda süre uzadıkça ister istemez sarkmaları da engellemek gerekir. Sadece sette değil masa başında da titiz çalışmak ve işlevsiz sahnelere kıymak lazım gelir. Yanı sıra sürenin ortalama on dakika artması dolgu sahnelerinin artıp da ana aksın korunduğu anlamına gelmez bazen dolgu sahnesi dahi eklenmediği hâlde hikâye toparlanmayabilir. O zaman da bu sürelerin aslında senaryo matematiğinde bir ihtiyaçtan kaynaklı arttığı sonucuna varırız. Her hâlükârda AYB pek çok benzerinde olduğu gibi yüz dakikadan fazla sürüyor. Buna karşın yeni denklemdeki ihtiyaç karşılanmıyor ve olaylar koşturmacayla ilerliyor, özümsenmiyor, sahnelerde duygu oturmuyor. Dolayısıyla yüksek tempolu olmamasına karşın âdeta çuval içinde koşan, büyük hareketler sergileyen, yalpalayan, her an düşecekmiş görüntüsü veren bir film diyebiliriz AYB’ye. Evliliğin hemen arifesinde bulunulması yahut ilişkinin çok hızlı ilerlemesi tempoya dair bu kafa karışıklığını mazur göstermiyor. Bazı noktaların çok hızlı geçildiğini, duyguya zaman ayrılmadığını söylemeli. En bariz kusur da final sahnesi… Her şeyin açığa çıktığı sahnede Burak sürprizi yeterince yaşamıyor. Tamam seyirci biliyor, görüyor ama kahramanın refleksleri de belirleyici. Biz kahramanlarını anlatıya yerleştiremeyen bir film izliyoruz günün sonunda. Ayrıca bazı sahnelerin tempoyu çok düşürdüğü ortada. Özellikle Irmak’ın Burak’tan uzak durmak ya da onu kendisinden soğutmak için oynadığı sahneler Burak’ı kendisinden değilse bile seyirciyi filmden soğutuyor ve uzaklaştırıyor.

Yaklaşım sorunu
Filmin hikâyesine nasıl yaklaştığı, hangi gerilim kalıplarını kullandığı bir diğer sorun. Üzerinde biraz çalışılsa iyi bir ticari komedi çıkarmış. Ama komediye yakışacak bir hikâyeye çok fazla duygusallık ve entrika katılmış. Mektup arkadaşlığı meselesi romantik komedi için her daim risk. Bir zamanlar ülkemizde 90’lar nostaljisi hatta 70’lere, 80’lere uzanan dönem işleri tutuyordu ama günümüzde komedinin dili baskın geldi ve romantik türü de büyük ölçüde kendi gerçekliğine ikna etti. Bu yol benimsenecekse anlatıyı ağırlaştıracak fazla yüklerden kurtulmalı. Mektup arkadaşlığı filmin neredeyse başından itibaren çok önem çıkmasa da kendini hissettiriyor. Bu durum komediyi frenliyor. Eliz’in annesinin sahte hastalığı… Komedide köpürtülebilir ama işlenmemiş. Bir iki bayılma numarası dışında bu konuya eğilmemiş yönetmen. Hâlbuki senarist bu sahte hastalık üzerine bir iki sahne yazsa hatta örneğin Burak’ın dedesinin işlevsiz kalp krizi sahnesi yerine hastanede geçen kısımlar sahte hastalığa ayrılsa daha anlamlı olurmuş. İki işlevsiz hastalık sahnesi anlatının dinamiğini bozmuş, hikâyeyi yavaşlatmış. Kısacası iyi bir ilişki komedisi fazla duygusala bağlanarak harcanmış.

Doğrusu filmin çatışması ve cepheleri de zayıf sayılmaz. Yalanlar var, üçüncü kişi var…. Var da var… Ancak bir kez daha ifade edersek bu yalanların ve üçüncü kişinin komedi yerine entrikaya bağlanması dengeyi bozmuş, çatışmayı zayıflatmış. AYB ismine de sirayet ettiği üzere bir komedi filmi… Ondan entrika çıkarmaya çalışmak öküzün altında buzağı aramaktan farksız.
Yan karakterlerin hikâyedeki rolü
AYB yan çatışmalarını da kuramayan daha doğrusu “kurmayan” bir film. Tenezzül edilmemiş sanki. Çiftin ailelerinin sade tutulması anlamlı. Eliz’in annesini, Burak’ın dedesini görüyoruz. Aşk üçgeninden dolayı üçüncü bir ana karakterin varlığı bu sadeleştirmeyi gerekli kılmış diyebiliriz. Yine de yan karakterlerin çatışmalarını üstlenen arkadaşlar oldukça zayıflar. Oradan ana hikâyeye desteklenmemiş. Can-Beren atışması saçma sapan bir atışma… Bir nihayet buluyor ama işlendiği sahnelerde filmi düşürüyor. Yararından çok zararı var. Sercan karakteri ana akım ticari güldürülerde hele romantik olanlarında pek görmediğimiz inançlı genç rolünde başlıyor, maç izlerken dua okuyor, Fatiha suresine sahip çıkıyor. Sonra rakı masasına oturuyor. Sercan da özgün bir karakter çizmemiş.

Oyunculuklar üzerine
Çiftin uyumundan başlayalım. Burak Yamantürk filmde kötü durmamış. Oyunculuğu tartışılır elbette ama bu hikâyeye yakışmış. Sadece duruyor, bir şeyler bekliyor. İş bitirici bir karakteri yok. İpleri eline almıyor hiç. Yamantürk de uymuş bu karaktere. Öznur Serçeler evet, dışarıdan bakıldığında “ikinci kadın” hatta “kötü kadın”. İsabetli bir seçim fakat belli ki filmde iyi yönetilmemiş. O da çok pasif kalıyor, giderek silikleşiyor. Film Irmak karakterinde Gonca Vuslateri’ne yazılmış. Bunu hemen anlıyoruz. Vuslateri’ne ayrı başlık açacağız, kısaca diğer rollere değinelim. Filmin erkek castı için zayıf karın diyebiliriz. Burak Yamantürk ve arkadaşlarını oynayan Emre Dinler (Can) ile Emre Bulut’un (Sercan) ses rengi neredeyse aynı ve oldukça erkeksi. Onlar konuştuğunda sanki seyircinin üstüne testosteron serpiliyor! Özellikle Dinler aşırı erkek kaçmış. Tabii Sercan rolüyle Bulut da kadın peşinde koşmak dışında bir şey yapmadığından oyunculuğunu irdelemek kolay sayılmaz. Beren’de Merve Sarıtaş etkisiz. Rolü çok güdük… Yan karaktere eğilip bükülecek bir esneklikte taşımıyor. Pelin Öztekin’den sempatik bir oyunculuk sergilenmesi kadınların aşk hayatında iddiasız olanını canlandırması beklenmiş ama başardığı söylenemez.
Gonca Vuslateri’nin aurası
Vuslateri, Canım Ailem‘de parlayan kadın oyunculardan. Ezgi Mola, Funda Eryiğit, Şebnem Bozoklu orada buluştular. Kariyerleri orada başlamadı elbette ama bir araya gelmeleri anlamlı oldu. Vuslateri de Canım Ailem‘in efsane castından. Vuslateri doğal bir Tim Burton karakteri gibi… Rahatlıkla Burton’ın tuhaf filmlerinde rol alabilir. Bu şüphesiz aurasından kaynaklanıyor. Öğrenilebilir ya da geliştirilebilir değil. Yeteneğinden de bağımsız. Sadece geri planda tutulabilir, üzerine oynanabilir. Kısacası Vuslateri’nden en ideal performans bu aura doğru yönetildiği takdirde alınabilir. Asık yüzü ve durağanlığı çok ön planda. Ona hareket isteyen komediler yazmak riskli. Vuslateri gotik bir ifadeye sahip. Yüzü ölümün soğukluğunu çağrıştırıyor ama daha ziyade çıkıntılıkla yumuşatılarak sunuluyor bu sert ifade. İnsanı bozan rollerde izliyoruz onu. En azından o rollere daha yatkın. Ama bir femme fatale değil mesela. Femme Fatale olacak enerjiden yoksun. Vuslateri’nin aurası bir arabesk aura… Batı’nın değil Doğu’nun soğuğu o. Dolayısıyla mezar kaçkını yerine soğuk nevale demek daha doğru. Her an ağlayacakmış ama gözyaşlarını da kimseye göstermeyecekmiş bir görüntüde. Çatlak sesi de bu aurayı tamamlıyor. “Bir tek dileği var” gibi. Yükselemiyor, o sese çıkamıyor, hiçbir mertebeye edemiyor. Buraya has, bahtsız bir aura…

AYB’de başarılı. Şaşkın bir rol yazılmış kendisine, film aktıkça aurasına uygun bir duyguya bürünüyor ve biraz daha iyi oynuyor. Ama en kötü sahnelerinde bile çok kötü değil. Bu da Vuslateri olmanın getirisi sanırım.
**
Allah Yazdıysa Bozsun romantik komedi yönünde işlense idare edecek, potansiyelli bir hikâyeyi duyguya boğup heba etmiş bir yapım. Pek artısını sayamıyoruz. Vuslateri’nin romantik komik tonu birkaç sahneye katlanmayı kolaylaştırmış hepsi bu… Anlaşılan dua kabul olmamış ve film seyircinin karşısına çıkmış!
* https://boxofficeturkiye.com/film/allah-yazdiysa-bozsun–2015792
Haydar Ali Albayrak





















