Kabul Olmamış Bir Dua Olarak Allah Yazdıysa Bozsun! 

2022 Mayıs’ında vizyona girip pandemi sonrası romantik komediler kervanına katılan Allah Yazdıysa Bozsun yaklaşık iki yıl sonra Netflix’te erişime açılmış ardından televizyonda da yayınlanmıştı. Barış Yöş’ün yönettiği film Box office verilerine göre* parlak bir başarı elde edemese de platformun kitaplığında ilgi görmeyi beklemekte Uzun adından dolayı bundan böyle AYB olarak anacağım filmde başrolleri Gonca Vuslateri, Burak Yamantürk ve Öznur serçeler paylaşırken senaryoyu Gökçe Tezdoğan ile Gökhan Yıldız kaleme almışlar. 

Biraz nostalji biraz en yakın arkadaşın nişanlısına aşk bir de mimarlık ofisi

Filmin konusunu kısaca aktaralım. Zengin bir mimar olan Burak iş arkadaşı Eliz’le dünyaevine girmeye hazırlanıyordur. Çok hızlı ilerlemişler, tanıştıktan kısa süre sonra evliliğin kıyısına gelmişlerdir. Bu ilerlemede Eliz’le Burak’ın mektup arkadaşı olmalarının ve kadının annesinin sayılı ömrü kalmasının etkisi vardır. Aynı şirkette çalışan Irmak da patronu Burak’tan hoşlanmaktadır ancak Eliz en yakın arkadaşı olduğu için kendini bu ilişkiden mümkün mertebe uzak tutmaya çalışır. Çift düğüne doğru sürüklenirken kâh komik kâh üzücü olaylar yaşanır. Tablo göründüğü gibi değildir.

Eliz ve arkadaşları geceyi Eliz’e müstakbel eşi tarafından tutulan lüks villada geçiriyorlar. Yastıklarının altına kendi evlerinin anahtarlarını koyup uyuyorlar ve inanışa göre evlenecekleri kişiyi görüyorlar. Filmin adı Irmak’ın rüyasında gördüğü kişiden kaynaklanıyor.

Çuval içinde koşan bir film

AYB’de öncelikle süreye ve bunun bir yansıması olarak tempoya değinmek niyetindeyim. Romantik olsun aksiyon ağırlıklı olsun komedileri artık yüz dakikadan aşağısı kurtarmıyor! Ticari uzun metraj mantığı epeyce bir süre “90 eksi artı beş dakika” biçiminde ilerlemişti ancak bu durum “yüz artı beş-on dakika”ya kadar geldi. Kısayı toparlamak her zaman daha zordur ama bir anlatıda süre uzadıkça ister istemez sarkmaları da engellemek gerekir. Sadece sette değil masa başında da titiz çalışmak ve işlevsiz sahnelere kıymak lazım gelir. Yanı sıra sürenin ortalama on dakika artması dolgu sahnelerinin artıp da ana aksın korunduğu anlamına gelmez bazen dolgu sahnesi dahi eklenmediği hâlde hikâye toparlanmayabilir. O zaman da bu sürelerin aslında senaryo matematiğinde bir ihtiyaçtan kaynaklı arttığı sonucuna varırız. Her hâlükârda AYB pek çok benzerinde olduğu gibi yüz dakikadan fazla sürüyor. Buna karşın yeni denklemdeki ihtiyaç karşılanmıyor ve olaylar koşturmacayla ilerliyor, özümsenmiyor, sahnelerde duygu oturmuyor. Dolayısıyla yüksek tempolu olmamasına karşın âdeta çuval içinde koşan, büyük hareketler sergileyen, yalpalayan, her an düşecekmiş görüntüsü veren bir film diyebiliriz AYB’ye. Evliliğin hemen arifesinde bulunulması yahut ilişkinin çok hızlı ilerlemesi tempoya dair bu kafa karışıklığını mazur göstermiyor. Bazı noktaların çok hızlı geçildiğini, duyguya zaman ayrılmadığını söylemeli. En bariz kusur da final sahnesi… Her şeyin açığa çıktığı sahnede Burak sürprizi yeterince yaşamıyor. Tamam seyirci biliyor, görüyor ama kahramanın refleksleri de belirleyici. Biz kahramanlarını anlatıya yerleştiremeyen bir film izliyoruz günün sonunda. Ayrıca bazı sahnelerin tempoyu çok düşürdüğü ortada. Özellikle Irmak’ın Burak’tan uzak durmak ya da onu kendisinden soğutmak için oynadığı sahneler Burak’ı kendisinden değilse bile seyirciyi filmden soğutuyor ve uzaklaştırıyor. 

Gonca Vuslateri esas adama âşık Irmak rolünde… Filmin elle tutulur tek yanı Vuslateri diyebiliriz.

Yaklaşım sorunu

Filmin hikâyesine nasıl yaklaştığı, hangi gerilim kalıplarını kullandığı bir diğer sorun. Üzerinde biraz çalışılsa iyi bir ticari komedi çıkarmış. Ama komediye yakışacak bir hikâyeye çok fazla duygusallık ve entrika katılmış. Mektup arkadaşlığı meselesi romantik komedi için her daim risk. Bir zamanlar ülkemizde 90’lar nostaljisi hatta 70’lere, 80’lere uzanan dönem işleri tutuyordu ama günümüzde komedinin dili baskın geldi ve romantik türü de büyük ölçüde kendi gerçekliğine ikna etti. Bu yol benimsenecekse anlatıyı ağırlaştıracak fazla yüklerden kurtulmalı. Mektup arkadaşlığı filmin neredeyse başından itibaren çok önem çıkmasa da kendini hissettiriyor. Bu durum komediyi frenliyor. Eliz’in annesinin sahte hastalığı… Komedide köpürtülebilir ama işlenmemiş. Bir iki bayılma numarası dışında bu konuya eğilmemiş yönetmen. Hâlbuki senarist bu sahte hastalık üzerine bir iki sahne yazsa hatta örneğin Burak’ın dedesinin işlevsiz kalp krizi sahnesi yerine hastanede geçen kısımlar sahte hastalığa ayrılsa daha anlamlı olurmuş. İki işlevsiz hastalık sahnesi anlatının dinamiğini bozmuş, hikâyeyi yavaşlatmış. Kısacası iyi bir ilişki komedisi fazla duygusala bağlanarak harcanmış. 

Öznur Serçeler aldatan, hak etmeyen kadını (Eliz’i) canlandırıyor. Entrikalarla kurmaya çalıştığı yuva bozulan planlarıyla dağılıp gidiyor. Ticari sinema Yeşilçam’dan beri aynı taktiği izliyor. Bir aşk üçgeni kurulacaksa kadınlardan ya da adamlardan birini ahlaksız yapmak yazısız bir kural…

Doğrusu filmin çatışması ve cepheleri de zayıf sayılmaz. Yalanlar var, üçüncü kişi var…. Var da var… Ancak bir kez daha ifade edersek bu yalanların ve üçüncü kişinin komedi yerine entrikaya bağlanması dengeyi bozmuş, çatışmayı zayıflatmış. AYB ismine de sirayet ettiği üzere bir komedi filmi… Ondan entrika çıkarmaya çalışmak öküzün altında buzağı aramaktan farksız. 

Yan karakterlerin hikâyedeki rolü

AYB yan çatışmalarını da kuramayan daha doğrusu “kurmayan” bir film. Tenezzül edilmemiş sanki. Çiftin ailelerinin sade tutulması anlamlı. Eliz’in annesini, Burak’ın dedesini görüyoruz. Aşk üçgeninden dolayı üçüncü bir ana karakterin varlığı bu sadeleştirmeyi gerekli kılmış diyebiliriz. Yine de yan karakterlerin çatışmalarını üstlenen arkadaşlar oldukça zayıflar. Oradan ana hikâyeye desteklenmemiş. Can-Beren atışması saçma sapan bir atışma… Bir nihayet buluyor ama işlendiği sahnelerde filmi düşürüyor. Yararından çok zararı var. Sercan karakteri ana akım ticari güldürülerde hele romantik olanlarında pek görmediğimiz inançlı genç rolünde başlıyor, maç izlerken dua okuyor, Fatiha suresine sahip çıkıyor. Sonra rakı masasına oturuyor. Sercan da özgün bir karakter çizmemiş. 

Nurseli İdiz’e Yalan Dünya‘dan sonra bir kez daha düzenbaz kadın rolleri yazılmış. Komedi işlerinde salt böyle algılanması oyunculuğuna bir haksızlık…

Oyunculuklar üzerine

Çiftin uyumundan başlayalım. Burak Yamantürk filmde kötü durmamış. Oyunculuğu tartışılır elbette ama bu hikâyeye yakışmış. Sadece duruyor, bir şeyler bekliyor. İş bitirici bir karakteri yok. İpleri eline almıyor hiç. Yamantürk de uymuş bu karaktere. Öznur Serçeler evet, dışarıdan bakıldığında “ikinci kadın” hatta “kötü kadın”. İsabetli bir seçim fakat belli ki filmde iyi yönetilmemiş. O da çok pasif kalıyor, giderek silikleşiyor. Film Irmak karakterinde Gonca Vuslateri’ne yazılmış. Bunu hemen anlıyoruz. Vuslateri’ne ayrı başlık açacağız, kısaca diğer rollere değinelim. Filmin erkek castı için zayıf karın diyebiliriz. Burak Yamantürk ve arkadaşlarını oynayan Emre Dinler (Can) ile Emre Bulut’un (Sercan) ses rengi neredeyse aynı ve oldukça erkeksi. Onlar konuştuğunda sanki seyircinin üstüne testosteron serpiliyor! Özellikle Dinler aşırı erkek kaçmış. Tabii Sercan rolüyle Bulut da kadın peşinde koşmak dışında bir şey yapmadığından oyunculuğunu irdelemek kolay sayılmaz. Beren’de Merve Sarıtaş etkisiz. Rolü çok güdük… Yan karaktere eğilip bükülecek bir esneklikte taşımıyor. Pelin Öztekin’den sempatik bir oyunculuk sergilenmesi kadınların aşk hayatında iddiasız olanını canlandırması beklenmiş ama başardığı söylenemez.

Gonca Vuslateri’nin aurası

Vuslateri, Canım Ailem‘de parlayan kadın oyunculardan. Ezgi Mola, Funda Eryiğit, Şebnem Bozoklu orada buluştular. Kariyerleri orada başlamadı elbette ama bir araya gelmeleri anlamlı oldu. Vuslateri de Canım Ailem‘in efsane castından. Vuslateri doğal bir Tim Burton karakteri gibi… Rahatlıkla Burton’ın tuhaf filmlerinde rol alabilir. Bu şüphesiz aurasından kaynaklanıyor. Öğrenilebilir ya da geliştirilebilir değil. Yeteneğinden de bağımsız. Sadece geri planda tutulabilir, üzerine oynanabilir. Kısacası Vuslateri’nden en ideal performans bu aura doğru yönetildiği takdirde alınabilir. Asık yüzü ve durağanlığı çok ön planda. Ona hareket isteyen komediler yazmak riskli. Vuslateri gotik bir ifadeye sahip. Yüzü ölümün soğukluğunu çağrıştırıyor ama daha ziyade çıkıntılıkla yumuşatılarak sunuluyor bu sert ifade. İnsanı bozan rollerde izliyoruz onu. En azından o rollere daha yatkın. Ama bir femme fatale değil mesela. Femme Fatale olacak enerjiden yoksun. Vuslateri’nin aurası bir arabesk aura… Batı’nın değil Doğu’nun soğuğu o. Dolayısıyla mezar kaçkını yerine soğuk nevale demek daha doğru. Her an ağlayacakmış ama gözyaşlarını da kimseye göstermeyecekmiş bir görüntüde. Çatlak sesi de bu aurayı tamamlıyor. “Bir tek dileği var” gibi. Yükselemiyor, o sese çıkamıyor, hiçbir mertebeye edemiyor. Buraya has, bahtsız bir aura… 

Vuslateri’nin soğuk bir ifadesi var ve sesinin rengiyle bir Tim Burton filminden çıkmış gibi. Buna rağmen arabesk ve nispeten sıcak, pazarlığa açık bir auraya sahip. Bu karede de ağladı ağlayacak bir ifade görüyoruz.

AYB’de başarılı. Şaşkın bir rol yazılmış kendisine, film aktıkça aurasına uygun bir duyguya bürünüyor ve biraz daha iyi oynuyor. Ama en kötü sahnelerinde bile çok kötü değil. Bu da Vuslateri olmanın getirisi sanırım.

**

Allah Yazdıysa Bozsun romantik komedi yönünde işlense idare edecek, potansiyelli bir hikâyeyi duyguya boğup heba etmiş bir yapım. Pek artısını sayamıyoruz. Vuslateri’nin romantik komik tonu birkaç sahneye katlanmayı kolaylaştırmış hepsi bu… Anlaşılan dua kabul olmamış ve film seyircinin karşısına çıkmış!

* https://boxofficeturkiye.com/film/allah-yazdiysa-bozsun–2015792

Haydar Ali Albayrak

Perfect Couple Vardır, Kusursuz Suç Yoktur!

Netflix’in mini dizisi The Perfect Couple platform ekranlarında seyirciyle buluştu. Başrollerini Nicole Kidman ile Liev Schreiber’in paylaştığı yapım, polisiye türün doğası gereği düğümü tek sezonda çözüp tadı damakta bırakıyor. Susanne Bier tarafından yönetilen dizi Elin Hilderbrand’in aynı adlı romanından uyarlanmış. 

Burjuva topraklarında hazırlanılan düğün ve kamunun denizinde işlenen cinayet

Dizinin konusu kısaca şöyle. Bir hayvanat bahçesinde çalışan zoolog Amelia (Ewe Hewson) ile burjuva bir ailenin ortanca oğlu Benji (Billy Howle) dünya evine girmeye hazırlanmaktadır. Nantucket’ta, adaya âdeta hükmeden bir konumda, erkek tarafının geniş topraklarında evlilik hazırlıkları sürerken işlenen cinayet çiftin sınıfsal ve kültürel ayrılıklarını geri planda bırakır. Gelinin baş nedimesi, en yakın arkadaşı Merritt (Meghann Fahy) cinayete kurban gider.

Düğün belirsiz bir tarihe ertelenirken soruşturma başlatılır ve Benji’nin çok satan polisiye romanlara imza atmış annesi Greer (Nicole Kidman), mirasyediliğine alkol ve esrar bağımlılığı eklemiş babası Tag (Lieve Schreiber), tuhaf şakalar düşkünü, olgunlaşmamış abisi Tom (Jack Reynor), ergenlik sancıları çeken kardeşi Will (Sam Nivola) ve Shooter Dival (Ishaan Khattar) ile Isabel Nallet (Isabelle Adjani) gibi aile dostları sırayla şüpheli konuma düşer, sorgulanırlar. 

Winbury ailesinin üstüne kara bulutlar çökmez zira paranın verdiği güçle psikolojik üstünlüklerini yitirmezler. Yine de katilin kimliğine dair ihtimaller azaldıkça suçun ardında yatan nedenler gün yüzüne çıkar.

Ölçülü tempo, sade anlatı

Perfect Couple’ı değerlendirmeye temposundan başlayalım. Anlatı son derece sade ilerliyor ve gerilim doğru yerde tırmandırılıyor. Altı bölümlük dizi ilk iki-üç bölümünde cinayetin şaşkınlığını geri dönüşlerle birlikte işleyerek soruşturma henüz derinleşmeden seyirci için zemin hazırlıyor. Kalan bölümlerdeyse “katil kim” sorusunu şüpheliler etrafında çevirip duruyor. Bu manevrayı abartmadan yapıyor. Plot twist peşinde koşup seyirciyi yormuyor, herkesi sorguya dizip takibi zorlaştırmıyor. 

Dizinin çıkış noktası ve Greer karakterinde simgesel bir anlam kazanan kurmacanın olaylara karışmaması Perfect Couple’ı sadeleştirip başarısını artıran unsurlardan. 

Zoolog Amelia (Ewe Hewson) ile kimliğini arayan Benji (Billy Howle)

Dizi sıradan fakat çoğu zaman işe yarayacak bir çıkış noktasından hareket etmekte. Birbirine benzemeyen çiftimiz en az bir tarafın soru işaretleriyle birlikte son düzlüğe çıkmışken iradeleri dışında yaşananlar onları bir kırılmanın eşiğine getirir. Aynı zamanda cinayet de verilen sınava eşlik edip derin bir anlam kazanır; ayrılıkların altını çizer, zaafları öne çıkarır ve bağlılığı sınar. Malzemesi zengin bu tabloda burjuva yaşamın açmazları başka bir sınıfsal ayrılıkla verilmiş. Winburylerin de kendi aralarında bir servet ve iş bölümü söz konusu… Bunu elbette hikâye aktıkça anlıyoruz. Örnek çift olarak dergi kapaklarını süsleyen Greer-Tag aşkının da çilekeş tarafları var ve maddi manevi yük paylaşılmamış. Greer sırtlanmış evin geçimini. Bunun için de sürekli yazmış, çok satan yazar olmuş. Kendine bir kimlik yaratmış. Bu kimliği tamamlayan da eşiyle ideal ilişkisi olmuş. 

Greer evlatlarıyla… Soldan sağa Benji, Will ve Tom…

Bu gösterişli aile birliği anlatının temelini atarken Greer’in kurmacayla ilişkisi rol çalmıyor. Son romanının tanıtım toplantısı da tam anlamıyla climax’e karşılık geliyor. Bu toplantı düğümün çözülmesine katkı sunuyor ve Greer karakterinin dönüşümünü destekliyor. Altı bölümlük bir polisiyeden karakter dönüşümüyle çıkmak ancak özenle mümkün. Perfect Couple bu özeni göstermiş. Hikâyeyi işlerken abartmamış ve soruşturmayı doğru mesafeden, gizem duygusunu koruyarak geliştirmiş.

Eksik yanlar

Olay örgüsüne değinmişken bazı eksiklerden dem vurmalı. Perfect Couple’ın iyi bir çıkış noktası bulup cinayet soruşturmasını hakkıyla işlediği fakat alt metnine karar veremediği söylenebilir. Dizide esas çiftin -damadın anne babasının- sahte mutluluğu çözülüp buradan dram çıkarılırken evliliğe hazırlanan çiftin çatışması sığ kalıyor. Amelia başka bir erkeğe (Shooter’a) ilgi duyuyor daha sonra vazgeçiyor. Tüm o hengâmenin ardından nikâh masasına da oturmuyor. Buradaki bocalayışın altı boş kalmış. Dizi çözüm olarak sınıf farkını veya kadının yaşam alışkanlıklarını, kültürel yaklaşımını önermiyor. Bununla beraber cinayetin ve yürütülen soruşturmanın gölgesini de gerekçe göstermiyor. Sanki Amelia ile Benji düğünden hemen evvel yürütemeyeceklerini anlayıp ayrılmışlar. İlk bakışta birçok sebep saydıracak bu ayrılık havada kalmış. 

En büyük oğlun eşi Abby Winbury ailesinin en küçük üyesini karnında taşıyor. Son Winbury de reşit olmadıkça milyon dolarlar serbest kalmıyor…

Dizinin olay örgüsünde de küçük bir pürüz dikkat çekmekte… Perfect Couple fazladan gizem yüklemese de dizide açıklaması güç bir ayrıntıya yer verilmiş. Merritt’in kanında onu bayıltacak miktarda sakinleştirici bulunuyor. Daha sonra bunların Amelia’nın hasta annesinin ötenazi için sakladığı haplar olduğu anlaşılıyor. Bu hapın dönüp dolaşıp kadının bardağına girmesi pek inandırıcı değil. Zanlı, şayet eşi tarafından evdeki çeşitli ilaçların kutulardan çalınıp bir kesede toplanmasıyla oynanan ilaç ruletinden yararlandıysa keseden aldığı hapın etkisini nasıl öğreniyor ve hangi amaçla kullanacağına ne zaman karar veriyor? Bu meseleler muğlak kalmış. Olaylar spontane gelişmiş görünmekte… Oysa cinayet taze bir bilgi üzerine işleniyor.

Shooter Dival (Ishaan Khattar) ile Amelia…

Her şey sınıfsal guzum ya da sınıf polisiyeleri!

Her şeyin sınıfsal olması (gerçeği ve yorumu bir yana) son yıllarda sosyal medyada üzerine kafa yorulacak hatta bol alıntılı makaleler yazdıracak bir popülerliğe erişti. Ücretli kölelerden mürekkep orta sınıfın, kültürel bağlamda bir yere konumlandırılmasına (kendilerine “numaralı” koltuklar gösterilmesine) karşın yüzleştiği o mülksüzlük ve şu koca hayatta yalnızca borçlu tüketiciye denk düştüğü gerçeği “her şeyin sınıfsal oluşunu” hatırlattı! Borçsuz kalmayıp kredilere inanan, papatya yapraklarını “tüketiyor-tüketmiyor” diye bir bir koparmaya zorlanan, atanmış yahut seçilmiş değil yakıştırılmış bu orta sınıf üyeleri (hayal ve nostalji tüccarlarının referans belirlediği) çocuklukları üzerinden bir kıyasa giriştiler ve uzun süredir içinde bulundukları deneyim yarışı bir çeşit travma arayışına çevrildi. Bu sınıfın çaresizce boy gösterdiği/boy verdiği sosyal medyada kullanıcı kimlikleriyle var olanlar da artık yoksul geçen çocukluklarından travma sağıyor ve görece gelişkin (diğer bir deyişle, bugünkü karşılığıyla “kaliteli bir cumartesi”nde geçen tüm o edimler gibi gelişkin) saydıkları, refah düzeyi yüksek ebeveynler garantörlüğünde yaşanmış deneyimlere hınç duymaya başlıyorlar. Sınıf kini bir kez daha kültürel, güdük bir alana sıkışıyor, esas muhatabını ıskalıyor. Hâl böyle olunca; seyirci/kullanıcı/tüketici her bir kimliğiyle aynı acıları dile getiren orta sınıf üyeleri bir kez daha birbirlerini kırmaya koşullanınca son yıllarda sınıfsal açıklamalar getiren kurmacaların bir yanılsama yarattığı ihtimali de artıyor.

Sınıf kininden ayıklanmış, tehdit içermeyen bu anlatılar; uzay operaları* biçiminde açıklayabildiğimiz Hollywood bilim kurgusunun yüzeyselliğini ve yozlaşmışlığını anımsatan bir çeşit sınıf polisiyesine dönüştüler diyebiliriz. Belki Claude Chabrol’un “son Marksist film” olarak andığı La Cérémonie filminde iyi niyet söz konusuydu, sınıf kini namlunun ucundaydı. Her manada…** Ama sonrası… “Sonrası” deyip ucunu açık bırakmayalım… Son yıllarda festival sinemasının özellikle Asya’nın (Parazit’te ayan beyan görüleceği üzere) sınıfsal açıklamalara girişmesi yine başta İspanyol, Leh, İskandinav ve İngiliz yapımları gelmek üzere Avrupa polisiyelerinin toplumsal sorunları giderek sınıf kökenleriyle birlikte anması bizi bu yakıştırmaya zorlamakta. Görüyoruz ki suça teşvik eden sınıfsal ayrılıklar polisiyelerin zeminini kuruyor. Aslında daha açık söylersek; cinayetler “daha fazla para” yerine “daha iyi bir hayat” için işleniyor. Hayatta kalma güdüsü de bu örnekte rastladığımız hâliyle “iyi hayatta kalmak” yahut alt sınıfların öfkesini yansıtan ve genellikle histerik bir düzeyde ifade edilen “iyi hayata erişmek” gibi motivasyonlar üzerinden yorumlanıyor. 

Tag (Lieve Schreiber) sevimsiz bir mirasyedi. Babasının parasına kavuşmak için en küçük oğlunun reşit olmasını bekliyor. Günlerini ot içerek ve teselliyi alkolde arayarak geçirmekte… Tek eğlencesi denize konan kuşlara golf sopasıyla atışlar yapmak… İyi eğlendin mi bari Tag Winbury?

Perfect Couple bu ilginç eğilimden nasiplenmiş. Öncelikle dizide burjuva ailenin betimi ve çekişmelerin kısırlığı sınıfsal şiddete, entrikaya gerekçe hazırlamakta. Winburyler besbelli kötü insanlar! Roman tanıtım sahnesinde karşımıza çıkan Tag’in kartoneti gibi değillerse de ortak özellikleriyle anıldıkları, bir sepete dolduruldukları ortada… Asalaklık, zalimlik, kibir, ailenin genç üyesinde saflık gibi sınıflarına has marazlar onlarda toplanmış. Tag asalak, Greer zalim diğer aile üyeleri kibirli ve saldırgan… Dizide sadece bir karakter burjuva ailenin Aşil topuğunu çağrıştırıyor, o da küçük oğul Will. Will hukuki prosedür dolayısıyla reşit olduğu gün ailenin tüm sorunlarını çözecek kudrette ve yeni sorunlara, sürprizlere gebe bir karakter. Paraya bu denli yakın oluşu onu simgesel açıdan sınıfının en uzak ve umarsız noktasına taşımış. Dizide hümanist yaklaşımlar sergiliyor, ailenin kibrini reddediyor. Bunu ergen uyumsuzluğuna yormak da mümkün… Öte yandan dizide Greer’in geçmişine dair itirafları ve samimiyeti, finaldeki yumuşaması burjuvaların büsbütün kötü olmasını engelliyor. Fakat Perfect Couple’ın geneline baktığımızda adının seçiminden gösterdiği hedeflere değin burjuvalarla bir sorunu olduğunu öne sürebiliriz. Bu sorun ise sınıf polisiyesi çizgisinin dışına taşınmıyor ve düğüm çözüldüğünde sınıfsal sorunlar da ortadan (en azından rafa) kalkıyor. 

Çok satan polisiye yazarı Greer rolünde Nicole Kidman’ı izliyoruz.

Oyunculuklara dair

Perfect Couple usta oyuncu Nicole Kidman’ın idare ettiği değil hevesle oynadığı bir yapım. Kidman oynamak, role bürünmek istemiş; bu çabası da dizinin geneline yansımış. Ona eşlik eden Liev Schreiber da uyum sağlamış. Sarhoş koca rolünde hayli başarılı. Ortalıkta boş boş gezinen fakat çevresine zarar veren adamın sınırlarını iyi çizerken sinir bozucu sakinliğiyle sorumsuz karakterini perçinlenmiş, bir nevi açıklamış. Abby’de Dakota Fanning öne çıkmamasına karşın içten içe düğümleri atan bir performans sunmakta. “Fettan elti”yi geride bırakan, hırslı ve kıskanç kişiliğiyle insana dair bir çirkinliğe tanık oluyoruz onda.

Merritt Monaco (Meghann Fahy) Tag ile yaşadığı gayriresmî ilişkinin bedelini ağır ödüyor.

Nikâh arifesinde bulunan ikinci çiftimizdeyse; Amelia’da Ewe Hewson’ı, Benji’de Billy Howle’u izliyoruz. Parlamasalar dahi enerjilerini iyi yönetmişler. Özellikle Amelia beylik bir kompozisyon ve arka planı itibarıyla polisiyeden ziyade romantik filmlerde yer bulacak cinsten. Zengin aileye gelin olan uyumsuz gelin rolünde ve bu yönüyle komediye dahi çekilmesi müsait bir stereotip. Nedir ki dizinin komediye mesafesinden ötürü gerilimini koruyor. Hewson ise bu gerilimi iyi yansıtmış.

Merritt’de Meghann Fahy sönük kalmış. O da suç türünden bir tiplemeye uygun düşüyor. Arada kalan kadını oynuyor. Role pek renk katmadığını söyleyebiliriz.

Dergi kapağı için verilen mutlu aile tablosu. Erkekler ayakta, Greer ise biri müstakbel olmak üzere iki gelinini iki yanına oturtmuş. Otoriter, aileyi ayakta tutan kimi burjuva tutuculuklarına ve iticiliklerine sahip bir kayınvalide.

Perfect Couple dengeli bir polisiye… Çıkışsızlık hissiyatını pekiştiren ada polisiyelerine dâhil edilebilir. Soruşturmayı çok yönlü yürüten, yer yer cambaza baktıran fakat ölçüyü şaşırıp seyirciyi bunaltmayan bir anlatıya sahip… Katili ve cinayet motifini uzun süre saklıyor. Gizem duygusunu ne çok kışkırtıyor ne zayıf tutuyor. İyi işlenen hikâyesi ve oyunculukları için izlemeye değer.

* Uzay operası kavramı ilk kez Wilson Tucker tarafından 1941 yılında Amerikan radyo tiyatrolarına (soap operalara) gönderme yapmak amacıyla kullanılmış. Dönemin “arkası yarın” tadında akan radyo tiyatroları günümüzde pembe dizileri karşılarken uzay operası dünyadaki düzenin bilim kurgusal süslerle kopyalandığı, öyküsü oldukça basit ve seyirciyi uyuşturan Star Wars vb. ticari yapımları nitelemekte. İletişim bilimci Ünsal Oskay da Çağdaş Fantazya’da tür sinemasının örneklerine eğilirken bilim kurgu filmlere yönelik bu tartışmaları derleyip yorumlamış.

** https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/02/10/son-marksist-saka-olarak-seremoni-filmi/

Haydar Ali Albayrak

Kaos: Yunan Mitolojisinde Bir Çizgi Belirdi!

Yunan mitolojisini günümüze uyarlayan dizi Kaos Netflix’te yayınlandı. Olimpos ahalisini, çeşitli tanrı ve tanrıçaları insanlarla buluşturan yapımda Georgie Banks-Davies ile Runyararo Mapfumo yönetmen koltuğuna oturmuş. Dizinin yaratıcısı ise aynı zamanda The End of the F***ing World‘ün de senaristi olan Charlie Covell.

Bir çizgi belirir düzen zayıflar

Sahnede Eurydike ile Orpheus görülüyor. Yunan mitolojisinde önemli bir yer tutan ve müzikle özdeşleşmiş Trakyalı ozan Orpheus dizide Villa Trakya’da kalan bir pop müzik ikonu… Mitolojide olduğu bir kez daha ölen eşinin ardından Hades’e iniyor. Üstelik bu kez onu çıkarmaya başarıyor.

Dizinin konusu kısaca şöyle. Girit Adası’nda Kral Minos tarafından despotça yönetilen bir ülkede tanrılar için düzenlenen törende beklenmedik olaylar yaşanır. Bir anıtın açılışı tanrıları kızdıracak şekilde sabote edilir. Tanrıların kralı Zeus alnındaki kırışıklıktan dolayı yıkımını getirecek kehanetin başladığını düşünür. Babasını öldürüp hükümdar olduğu için paranoyak bir ruh hâline sahip Zeus yönetimi karısı (aynı zamanda kız kardeşi Hera) ve kardeşleri Poseidon ile Hades’e pay etmiştir. Yeryüzü Poseidon’a, dünyevi işler Hera’ya, yeraltı (ölüm) ise Hades’e verilmiştir. Ancak Zeus aklı estiğinde kardeşlerini muma çevirmekte, verdiği yetkileri burunlarından fitil fitil getirmektedir. Tanrıların kralı bir yandan da daha fazla sorumluluk isteyen oğlu Dionysos ile sorun yaşamaktadır. 

Zeus Olimpiya Dağı’ndaki iktidarını korumaya çalışırken krallığı yıkmaya yazgılı üç fani de farkında olmadan harekete geçmişlerdir.

Girit’te, her şeyin başladığı yerde!

Girit medeniyetinin doruk noktası sayılabilecek Knossos Sarayı’nın günümüze ulaşan kalıntıları…

Kaos’u değerlendirmeye seçtiği bölgeyle başlayalım. Dizide olaylar Girit Adası’nda geçiyor ki bu topraklarda yaşamış Minos uygarlığı, tarihi Tunç Çağı’na uzanmakla beraber Yunanların en önemli kültürlerinden biri olarak bilinmekte. En büyük sarayı Knossos olan ve Phaistos, Kata Zakros, Malia gibi kompleks yerleşimler barındıran uygarlık döneminin öncülerinden sayılıyor. Girit Heraklion doğumlu arkeolog Stylianos Alexiou Minos Uygarlığı (Minoan Civilization) adlı kitabında medeniyetin kültürel gelişimini saray kalıntıları ve buluntular üzerinden incelemiş. Çalışmayı Türkçeye çeviren Prof. Dr. Elif Tül Tulunay da Ege arkeolojisi hakkında birikim sahibi önemli arkeologlarımızdan.

Adaya dönersek Zeus’un burada, İda Dağı’nda bir mağarada doğduğu efsanesi genel kabul görüyor. Ki efsanesinin diğer yorumlarında da Girit’in özellikle çocukluk yıllarına ve kişiliğinin gelişimine yön verdiği görülüyor. Yani bir bakıma Girit her şeyin başladığı yer. 

Adadaki karanlık dönemi, kültürel gerilemeyi yakınlarda bir adada yaşanan volkanik patlamaya (Thera patlamasına*) bağlayanlar var. Bu iddiaya göre patlama sonrası başta ekonomik faaliyetler tüm yaşam sekteye uğruyor, yerleşimler kül altında kalırken uygarlık geriliyor ve karanlık bir döneme giriliyor. 

Bu iddiadan hareketle söyleyebiliriz ki Girit salt Zeus’un biyografisinde yer tutmuyor, tarihte böylesine bir çapta bir doğa olayıyla karşılaşmış Yunan şehri bulmak da güç. Şehrin tercih edilmesinde bu yıkımın çağrışımı rol oynamış olabilir. Elbette kültürel sebepler ve turizmin canlandırılması için tanıtım çabası öne çıkmıştır fakat Zeus’u en çok kızdıran uygarlıkların başında Minos’un geldiğini akıbetine bakarak kestirmek mümkün. Şüphesiz her şeyi başladığı yerde bitirme dürtüsü galip gelmiş.

Louvre Müzesi’nde yer alan siyah figür teknikle bezenmiş bir amphora… Sahnede Theseus Minotor’u öldürüyor. Dizide bundan farklı olarak Minotor’u babası Minos öldürmekte.

Adım adım kaosa

Kaos’un türüne ve mitolojiyle kurduğu ilişkiye dair birkaç not düşmeli. Covell’ın dizisi malzemesi itibarıyla fantastik, çağdaş bir dünya tezahüründe geçtiği için distopik motifler içeren fakat ana hatlarıyla komedi olmaktan son anda vazgeçip trajik olaylara yaslanarak ilerlemeyi seçmiş bir anlatı… Bir “yaklaşan felaket anlatısı” diyebiliriz Kaos’u tanımlarken. Bittiği yerin kaosun doğası gereği bir çeşit başlangıç olduğunu var sayarsak bu ilk sezonu “yaklaşanın bildirilmesi” biçiminde yorumlayabiliriz. Dizideki türler arası geçiş baş döndürücü bir hızla gerçekleşiyor öyle ki oldukça komik bir tonda başlıyor ve giderek kozmik bir şaka betimliyor. İnsanlık çok tanrılı dinleri aşamasaydı nasıl bir göksel iktidar paylaşım mücadelesine tanık olur ve bu çekişmeden nasıl etkilenirdi? Bu soruya yüzeysel yanıtlar alıyoruz. Tek tanrılı toplumlarda din insanı aldatmanın, uyutmanın ve nihayetinde kullanmanın aracıyken Kaos’ta insanlaştırılmış tanrıların dünyevi görünüşlü, uhrevi kimlikli çatışması dikkat çekiyor ve bir bakıma din araçlık olmaktan çıkıp amaç hâline geliyor, yine siyasetçiler tanrıların kuklasına dönüşüyor. 

Poseidon rolünde Cliff Curtis’i izliyoruz. Dizide Poseidon Hera’yla yasak aşk yaşayan, safahat düşkünü, biraz da vurdumduymaz bir karakter…

Covell’ın dizisinde mitlerle ilişkiyse doğrudan kurulmuş. Tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar… Olimpos ahalisi, Prometheus, Moiralar, Erinyeler, Medusa, Orpheus… Kral Minos, Minotor, Theseus, Daedalus, Ariadne. Troyalılar ve daha birçok antik Yunan kahramanı dizide, efsanelerdeki yerlerine uygun ifade edilmiş. Olimpos ile Hades detaylandırılmış. Troyalılar tanrıların gazabına uğramış bir topluluk olarak öne çıkarken Girit şehrinin kurban adama inanışına ve Hera kültüne dair açıklamalara yer verilmiş. Dizi üç ayrı gerilimi mitleri birbirleriyle ilişkilendirerek yan yana yükseltmeyi başarmış. Olimpos’ta (gökyüzünde) Zeus’un heyheyleri, yer yüzünde (dünya genelinde ve dünyayı temsilen Girit şehir devletinde) Minos’un, ailesini karşısına alacak gözü peklikte buna rağmen Tanrılara karşı boynu kıldan ince bir çerçevede yürüttüğü siyasi ikbal mücadelesi ve yerin altında biraz da Hades’in beceriksizliği, edilgenliği yüzünden giderek bozulmaya başlayan düzen dizide esas hattı meydana getiriyor. Bu hatta Yunan mitolojisinden kader tanrıçaları, intikam tanrıçaları ve ölümlü kâhinler ekleniyor. Temelde ise şu kehanet dizinin arka planında devamlı çalışıyor: “Bir çizgi belirir. Düzen zayıflar. Aile dağılır. Kaos başlar.”

Medusa yeraltında müdür olarak görev yapıyor. Masa başı iş kapmış! Başındaki yılanları ise bir örtüyle sarıyor.

Başarılı Personifikasyon

Dizide üç gerilimin bağlantısı iyi kurulmuş, hikâye hiç düşmemiş. Mitler bilinmesine karşın merak unsurundan faydalanılmış. Yanı sıra mitsel kahramanların ete kemiğe büründüğü noktada da bir başarı söz konusu. Kimliklerin dışına çıkılmamış. Özellikle dış görünüşe özen gösterilmiş. Zeus’u çocuksu, Poseidon’u içten pazarlıklı, Hades’i çekingen yönüyle izliyoruz. Prometheus alaycı ve acımasız. Bu yönüyle bir anlamda ateşi vererek kurtardığı ama türlü dertlere gark olmaktan kaçamayan insanın acılarını temsil ediyor. Hediye ettiği ateşte pişen, geçmişine alayla gülen insanı… Zaten Prometheus için dizide insana en yakın tasvir edilen karakter yorumunu yapabiliriz. Dionysos eğlence düşkünlüğünden ziyade göze girmek maksadıyla giriştiği eylemler ve farklı eğlence anlayışıyla sunulmuş seyirciye. Kaderle oynamaya çalışması, Orpheus’u Eurydike’yi kurtarmak üzere Hades’e göndermesi tam da ondan beklenecek bir hamle. Zira iki dünya arasındaki sınırı ancak bir çılgın hiçe sayabilir! 

Zeus (Jeff Goldblum) ile Hera (Janet McTeer) Olimpos’un tanrı ve tanrıçası… Birbirlerine hem kardeş hem eş olmuşlar.

Hera’ya ayrı bir parantez açmalı. Hera marifetleri pek az aktarılmasına karşın kişiliği oldukça güçlü yansıtılan bir karakter. Saklamaya gerek duymadığı hırsı ve Zeus’u kontrol etmek için yer yer başvurduğu sinsiliklerle güçlü bir kadın figürü. Olimpos’un tanrıçası Hera ailenin dünya üzerindeki hükmünü temsil etmekte. 

Arkeolojik kazılarda elde edilmiş çeşitli nesnelerden ve ortaya çıkarılan kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla tanrı ve tanrıçaların ikonografisi (diğer doğaüstü varlıklarda olduğu şekliyle) büyük ölçüde insanlaştırmaya dayanıyor. Bununla birlikte bugünden geçmişe baktığımızda atribüler de belirliyoruz. Bu atribüler ait olduğu kahramanların niteliklerini özetliyor. Zeus’a şimşek, Athena’ya baykuş, Posedion’a Trident (üç dişli mızrak), Hermes’e kanatlı sandalet en bilinen atribülerden. Kaos’ta bu mitolojik ögeler, insanlaştırılmanın yanı sıra toplumsallaştırıldığı ve (her ne kadar fantastik örüntülerinden soyutlanmasalar da) insan zihni sınırlarına çekildiği için sunak, tapınak gibi ortamlarda bulunan heykellerde karşımıa çıkan ve dinî mekânlarla özdeşleşmiş atribüler kullanılmamış. Onun yerine ironik göndermelere baş vurulmuş. Zeus’un meander motifli, şimşek figürlü ve çağımızın lüks giyim markalarının ürünlerini anıştıran eşofmanlar giymesi, Posedion’un yatı, Dionysos’un siyah bir kedi taşıması bu atribülerin çağdaş ve eğlenceli bir yorumu sayılabilir. Değerli dostum Gürkan Çay’ın benzetmesiyle “Latin Amerikalı uyuşturucu baronları” gibi tasvir edilmiş Olimposlular. Kollarda altın saatler, şatafat düşkünlüğü, bu benzetmeyi haklı çıkarmakta.

Zeus’u canlandıran Jeff Goldblum’dan esinlenerek seyirciyi gülümsetmek maksadıyla yapılmış bir tanrı heykeli. Zeus elinde şimşek tutuyor. Bu şimşeğin fazla stilize olduğunu söyleyebiliriz. Antik heykellerde tanrının atribüsü genellikle bir ışın demeti biçiminde çalışılmış.

Öte yandan Troyalı tasvirinin yetersiz kaldığını belirtelim. Troyalılar ikinci sezon yükselecekler, bu sezon kısa bir giriş yapılmış.

Dizinin zayıf tarafları

Kaos mitolojiyi başarıyla aktarmış fakat işlememiş. Bilgisi olanların dahi tam manasıyla takip edemediği bir kalabalık dikkat dağıtıyor. Bu kalabalığa bağlı bir simgesel yükü taşımaya zorlanmış seyirci. Olaylar birbirine ulanıyor ulanmasına ya bağlantı noktalarını kaçıranlar bir sonraki dönüşe kadar epey yol kat etmek zorunda kalıyor! Hiç bilgi sahibi olmayanlar da sıkıntı yaşıyor çünkü o takdirde dizi bir komik bir trajik ilerleyen bir Netflix dizisine dönüşüyor. Doğrusu hakkını verelim sırf bu bakımdan değerlendirsek dahi estetik bir iş olmuş Kaos. Mitoloji konusunda dozu ayarlayamadığını söylemeli. 

Dionysos’a tanrıların ötekiliğini yakıştırabilir miyiz? Dizide göze girmeye çalıştığına göre bu yakıştırma fazla yersiz kaçmayacaktır.

Oyunculuklar üzerine

Başarılı betimlerde oyunculukların payını yadsıyamayız. Tabii bu betimlerin oyunculara doğru pasları verdiğini de not düşmeli. Karakterlerin öne çıkan yönlerine uygun oyuncu seçimleri olmuş. Kaos doğru yüzleri doğru oyunla buluşturmuş. Zeus rolünde Jeff Goldblum mimiklerini iyi kullanıyor. Özellikle dudakları etrafında çizilen kompozisyonu gücü elinde tutan tekinsiz duruşunu destekliyor. Alnındaki kırışıklığa kafayı takması, alaycılığı ve paranoyaya vardırdığı kuruntulu yapısı iyi işleniyor, bir gerilime bağlanıyor. 

Prometheus rolünde Stephen Dillane fazla öne çıkmıyor fakat simgelediği karakterin hakkını veriyor. Hera’da Janet McTeer tok bir performans sergilemiş. Dionysos’ta izlediğimiz Nabhaan Rizwan da gayet iyi… 

Prometheus’u canlandıran Stephen Dillane muzip bir oyunculuk sergilemiş. Efsaneye göre Kafkas Dağlarında zincire vurulan Prometheus’un karaciğerini bir kartal her gün didikler. Kartal Zeus’un simge hayvanıdır. Cezası sonsuz bir çile biçiminde görünen Prometheus her gün yenilenir ve işkence çekmeye hazırlanır.

Müzikle kurduğu bağ üzerinden mitolojisine uygun ancak alaycı ve güncel bir yorumla pop yıldızı olarak betimlenen Orpheus’ta Killian Scott iyi iş çıkarmış. Hades’teki yolculuğu değiştirildiği için trajedisi yerini bozgun beklentisine bırakıyor. Misia Butler (Caeneus) ile Aurora Perrineau (Euridike-Ridi) da iyiler.

Hades (David Thewlis) ile eşi Persephone (Rakie Ayola)… Hades hayattan bezmiş bir hâlde… Hayattan çok çok uzaklarda olmasının bu can sıkıntısında mutlak bir rolü olmalı!

Kaos zengin mitolojik figürleri, popüler kültüre mal olmuş kahramanları ile Yunan çok tanrılı inancını etkileyici bir biçimde anıyor. Bu inancın siyasetle ilişkisini ise kolay tüketilmesi amacıyla Netflix dizisi basitliğinde ve tek tipliliğinde işliyor. Bu durum iki soruna yol açmış. İlki komedya ile tragedya ilişkisini olanca görkemiyle gözler önüne serme fırsatı kaçırılmış. Diğer yandan çok fazla mitolojik öge kullanılınca din-siyaset ilişkisi bağlamında rastladığımız entrikalar dinamizm kazanamamış.

İkinci sezona kapı aralayan dahası anlattığı bu modern masalı en heyecanlı yerinde kesen Kaos kimi kusurlarına karşın kalburüstü bir yapım. Eğlenceli ve özenli bir çalışma…

* Thera bugünkü adıyla Santorini Adası, Girit’in yaklaşık 110 km kuzeyinde yer almakta. Burada MÖ 17. yüzyıla tarihlenen bir volkanik patlama yaşanmış ve çevre yerleşimlerde depreme, tsunamiye, kül yağmuruna sebep olarak büyük zarar vermiş.

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın