Dev Bir “Üst Kat Komşu” Meselesi ve “Sıçmak Da Yasak Mı Kurban” Muhalefeti

Pandemi sürecinde intihar eden müzisyenlere…

Ortanın hafif solu olarak gülümsetip çerçeveleyebileceğimiz sosyal medya kullanıcılarının iki tipik davranışı vardır. Birincisi yeşil ışıkta bekleyen köpekleri çok sever, videolarını layka ve elbette tartışmaya boğarlar; ikincisi otobüse binen, markette sıra bekleyen Avrupalı üst düzey yönetici fotisi paylaşmaya bayılırlar! Burada bir çelişki göze çarpmaktaktadır. İlk örnekte dolaylı da olsa “devletin büyüklüğü” köpeğe dahi söz geçirmesinden geçerken ikinci örnekte “bireylerin eşitliği” yani devletin organize eden ve denetleyen vasfı yerine “adaletin tokmağı önünde kaynaşmış toplum” efsanesine dayalı kudreti ön plandadır. Çelişki gibi görünse de her iki örnek devletin ve makamların tartışılmaz üstünlüğünü esas alıyor. Yazıya buradan devam etmeyeceğim fakat bir çelişki var sahiden. Yaman bir çelişki… Doktriner bir sol kitlenin sosyal medyada “yasak gören masum şehirli”ye dönüşmesi dikkatimi çekiyor doğrusu. Özünde ne kadar düzen taraftarı olduğunu fark edemeyen bu kullanıcıların dizine vurulmadığında bile liberal refleksler sergilemesi ibretliktir diyebiliriz.

Eşitliği savunan bu kullanıcılar övdükleri vatandaşlık bilincini dahi bir kenara bırakıp “kullanıcılığı” sineye çekerler. Köpeği dahi kurallara uyduran zorbalık/kurallara bağlılık onları da korkak ve yoz kimselere çevirmiştir. Silivri’nin soğuk olduğunu hatırlayarak tweet atarlar mesela… Sınırlarını bilirler. Vatandaş değil kullanıcıdırlar, hesaptırlar. Hani account dedikleri! Zaten uyduruk temeller ile yükselen “sosyal medya demokrasi”sinin azıcık totaliter yönetimlerde bir çeşit account acziyetine dönmesi ise kaçınılmazdır. Bu acziyet ortanın solu muhaliflerini Silivri korkulu sosyal medyaya kapatırken yani orada bile kısıtlı bir özgürlük ile ifade bulurken toplum gerçeklerinden (yahut dönüşen toplumdan) izole halleri de kendi “doğru” çizgilerinde ısrar etmelerine yol açar.

“Ortanın hafif solu” sosyal medya kullanıcıları kırmızı ışıkta bekleyen köpek haberlerine hayrandır! bu karedeyse kırmızı ışığın yandığı köpeğimizin ise hareketine henüz başladığı görülüyor.

C.başkanı Erdoğan’ın “kusura bakmasınlar, kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yok” diyerek gece 12’den sonra müzik yayınını yasaklaması (mevcut yasağı ideolojik gerekçelerle sürdürmesi) bu kesimde “üst kat komşu” göndermesi ile karşılığını buldu. Müzikten rahatsız olan, apartmandaki çeşitli kültürlere saygı duymayan, dahası kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan bu üst kat komşu benzetmesinin boş bir muhalefet olduğunu görmek bu kadar güç mü? Bu ülkenin büyük bir kısmı “üst kat” değil mi? Pasif agresif cenneti/cehennemi’nde yaşamıyor muyuz? Biraz da dişleri sıka sıka “Ah şu koltukta ben oturacaktım ki” ile başlayıp doludizgin ilerleyen önerilerin iktidara gelindiği takdirde estirdiğini, estireceğini bilmiyor muyuz? Öyleyse bu türden bir muhalefetin yankı uyandırmayacağını, salt tespite yarayacağını söyleyebiliriz. Yeri gelmişken muhalefetin ilk açmazının da ha bire tespit yapmak ve yapılan tespitlere parmak basmak olduğunu belirtelim. Tespit muhalefeti… Bir tür mühür muhalefeti… Geçersiz cinsinden! “Kindar ve dindar nesil yetiştireceğiz” söylemi ile zaten seneler önce buzdolabına asılan bir “yapılacaklar listesi”ni “üst kat komşu” seviyesine indirmek ve etimizin gıdım gıdım koparıldığını yok saymak her şeyden evvel bir ciddiyet kaybı anlamına geliyor yahut savaştan kaçmak… Açıkça ifade edilen politik kinin karşısına çıkamayanlar fırsat bu fırsat deyip üst kat komşularına laf çakmakla tatmin oluyorlar! Bu doğrusu çetin bir açmazdır ve mecranın (sosyal medyanın) erişim izni verdiği görüşten ziyade liberal üst çizgisine hizmet etmektedir.

Kibar Feyzo filminde Feyzo aynı tarlada çalıştığı karısına bakmak isteyince Ağanın has adamı tarafından durdurulur: “Bakmak yasak!” Feyzo “sıçmak da yasak mı kurban” diye cevap verse de feodal rejimlerde çare tükenmediği için rüşvet verip doya doya bakar sevdiceğine!

Account muhalefeti isyanda: “Sıçmak da yasak mı kurbanya da “yeter kendimizi kesicez artık!”

İkinci açmazın da mecranın pasifize eden doğasından şekillendiği anlaşılıyor. Ben bu tavra en cılızından en ses getiren hashtag çalışmasına değin “sıçmak da yasak mı kurban” muhalefeti demek istiyorum! Alaycı, yenilgiyi kabullenmiş hatta yenilgisinden haz duyan (o malum sözü geçirmeyeyim ama ister istemez çağrışım yapıyor) bir muhalefet bu… Yıllarca ana muhalefet partisine dönük “muhalefet etmek için varlar” yargısının esas muhatabı… Tek bir farkla… Bu kesim muhalefet etmek için dahi yok, yalnızca söyleniyor. Hani Kibar Feyzo filminde köyden kovulmak için her yolu denediği halde ağanın cezalandırıp çift sürmeye koştuğu Feyzo (Kemal Sunal) tarlada çalışırken ağanın has adamına (İlyas Salman) “sıçmak da yasak mı kurban” diye soruyor ya… O hesap… Her şey art arda yasaklanıyor ama bizim muhalefet “sıçmak da yasak mı kurban” diyor. Aslında bu noktaya gelinmesinin şöyle güzel bir tarafı var. Siz sosyal medyada ne savunursanız savunun, niyetinizden ve savunduğunuz şeyden öteye, liberal bir çizgiye savruluyorsunuz ve tam da bu yüzden “sıçmak yasak değil kurban, çatır çatır sıçacağız” diyen solcu ile ironik soruyu soran ortanın hafif solcusu aynılaşıyor. Oysa devletin cevabı dünden hazır! Ne diyordu Salman “yok, sıçmak yasak değil” Doğru, sıçmak yasak değil. Henüz yani! Ama bu kafayla devam edersek ağzımıza salıncak kurmaları da maalesef mümkün…

Salıncak ihalesine girmek için başvurmuş bazı girişimcilerimiz

Tespitle yürüyen peynir gemilerini yakmakBir daha tespit yapamayalım diye…

Peki ne yapılabilir? Tespitle peynir gemisi yürür mü? Yahut soruyu şöyle sorabiliriz: Kültürel açıdan iktidarda mıyız? Sürekli “kültürel iktidar bizde, söylem üstünlüğü bizde. Sağ sol penaltı gol” demenin kime ne faydası olacak? Bir kere sağın sahasında oynadığımız gerçeğini yabana atamayız. Yani mesele üst kat komşu meselesi değil, dev bir apartman meselesi… Bu apartmanda azınlığız. Bunu “coğrafya kaderdir” pasifizmi veya  “bu ülke düzelmez” pesimizmiyle falan söylemiyorum. Olayımız tespitse ya şimdi yapmalı ya sonsuza kadar susmalıyız! İşin şakası bir yana “üst kat komşu bizden rahatsız oluyor” dediğimizde bizi sadece bizim gibi üst kat komşularından rahatsız olanlar duyuyor. Yani azınlığa sesleniyoruz. Bu noktada öne sürdüğüm görüşe “gücümüzü küçümsüyorsun” gibi bir eleştiri gelebilir. Öyle ya “yüzde elliyiz en az…” Ama sahiden öyle miyiz? Muhalefetin önemli bir kesimi, hani sayısal tahminde bulunursak en az üçte biri üst kat komşu kümesine dahil edilemez mi mesela? Üst kat komşu’dan sağı kastediyoruz aslında ve sağın içimizde de olduğunu, en çok orada olduğunu unutuyor, unutmak istiyoruz. Üst kattan bahis açtığımızda kendi cephemize bile seslenemiyoruz. Karşıtın tamamen konsolide olduğu (olmak zorunda kaldığı) bir süreçte zihinsel ayrılığımızı körüklüyoruz. Ne yani sağcılaşalım mı? Ne münasebet! Ama konforumuzu bozup daha nitelikli söylemlere başvurmamız gerekiyor. Tespitle peynir gemisi yürümüyor ve kuşkusuz apartman toplantısı yaklaşıyor!

Not: Bu yazıyı pandemi yasakları kalkmadan evvel yazmıştım, şimdi yayınlıyorum. Gündem o kadar hızlı değişti ki değişmekte ki yazının güncel bir tarafı yok açıkçası. Zaten şu dönemde yazılan herhangi bir yazının güncel olma ihtimali bulunmuyor. Yangınlar, seller, göçmen sorunu, yağma, nitelikli yağma derken “12’den sonra müzik yasağı”nı kimse hatırlamıyor bile. Öyle ya artık Almanya yenilince değil mesela Amerikan destekli Afganistan yenilince falan yeniliyoruz! Taliban kazanınca biz de yeni sorunlar kazanıyoruz!

Haydar Ali Albayrak

Geçen Yaz Kimi Öptüğünü Biliyorum!

Ozan Açıktan‘ın yönettiği ve genç hatta gencecik bir oyuncu kadrosuna yer veren Geçen Yaz Netflix’te gösterime girdi. 97 yazında, Bodrum’da bir tatil sitesinde geçen film 16 yaşındaki Deniz’in büyüme öyküsünü anlatıyor. Anne babası ve ablası Ebru (Aslı Malbora) ile birlikte tatile gelen Deniz (Fatih Şahin) büyümüş’tür. Fazla kilolarını atıp elini yüzünü düzeltmiş bir delikanlıdır artık. Çocukluğu geride bırakarak ergenliğin cinsel baskısını yaşamaya başlayan Deniz sitenin alımlı kızı Aslı’dan (Ece Çeşmioğlu) hoşlanır. Film boyunca hem Aslı ve çevresindekilerin ilgisini çekmeye hem de abla gölgesinden kurtulup bağımsızlığını ilan etmeye çalışan Deniz bu uğurda rekabete tutuşur. Yalnız kendi sınırlarını aşmakla yetinmez, yaşıtlarından koparken popüler büyükler’in dünyasına dalar.

Sosyal çevreyi değiştirmek, büyüme sancıları ve popüler çocuk olma sevdası

Senaryosunu Açıktan ile Sami Berat Marçalı‘nın kaleme aldığı Geçen Yaz’ı tür bakımından değerlendirerek başlamak istiyorum. Bir gençlik filmi ve güncel bir dilden besleniyor. Bu açıdan Amerikan Pastası gibi vıcık vıcık bir seks ortamı yerine romantik notalarla desteklenmiş bir erotizmden yol alıyor. Açıktan’ın filmini bitirdiğimizde aklımızda hiçbir şey kalmıyor fakat izlediğimiz sıra (üstelik ilk bakışta birbirine benzemeyen) birçok film ve diziyi anımsıyoruz. Romantize ve erotize edilmiş büyüme öykülerini işleyen Call Me By Your Name, Normal People veya We Are Who We Are aklıma ilk gelen yapımlar… Derinlikleri ve üslupları kısmen farklı bu üç öykünün havasını filmde solumak mümkün…

We Are Who We Are sadece büyümeye değil aynı zamanda cinsel kimlik bulmaya eğilen bir gençlik dizisi ve bu yönüyle yeni gençlik yapımlarının özgürlükçü çizgisine işaret ediyor

Peki özgünlük kaybına işaret eden bu üslup benzerliği diğer taraftan başarı sayılır mı? Neden olmasın? Açıktan demek ki formülü iyi uygulamış, o atmosfer seyirciye geçiyorsa doğru bir yol izlemiş. Fakat sahte parfümler gibi kokuyu az buçuk tuttursa da kalıcılığı sağlayamayan başka bir deyişle kültürel yenilik sunmayan, türe katkı yapmayan bir film Geçen Yaz… Yanı sıra bir yerellik içermiyor. Filmdeki mekânları alıp dünyanın herhangi bir orta üst sınıf yaşam alanına koyun olayların seyri değişmeyecektir. Bu durumda büyüme öykülerinin standartlaşmasının payı yadsınamaz. Giderek öze dönüyoruz. Kayalıklardan suya atlayan Deniz ilkel insanın güç gösterisi ile erginleşme törenini sergilerken bir cemaate mensup olma, rüşdünü ispat etme kaygısının en kaba çizgilerini çekiyor. Cemaatin, küçük grubun tüm yerel etkilerden soyutlanıp her üyesinin kanının kaynadığı “genç arkadaşlar” biçiminde karşımıza çıkarılması ister istemez hormonların direksiyona geçtiği standartları dayatıyor. Büyüme öyküsünün tamamen güdüler ve duygular ile yönlenmesi, asiliğin bu bağlama sıkışıp kalması dönemler ve kültürler üstü bir söylemi vurguluyor. Deniz filmin her karesinde tüm dünyada (dünyanın seküler yaşam sürülebilen kısmı olarak düzelteyim) yaşanabilecek bir öykü anlatıyor.

Deniz kendisinden iki yaş büyük ablasıyla tatlı bir sürtüşme halinde… Ablayla geçinememek de büyümenin doğal bir sonucu…

Kendisi kadar büyüyemediğini düşündüğü arkadaşlarından kopma, karşı cinsten kendisine ilgi gösterene sırt dönme, büyüklerinin zevklerine öykünme, aile bağlarını bir raddeye kadar yok sayma gibi semptomlar gösteren Deniz cinselliğinin farkına varır ve yaz aşkına kapılır. Deniz’in arkadaş grubunda aykırı karaktere yönelmesi “popüler çocuk olma” refleksinin tezahürü olarak da değerlendirilebilir. Birçok film ve dizide popüler çocuğun aklını çelen aykırı kadın şablonu çıkar karşımıza. Deniz de aslında grubun dışlanan üyesiyken kabul edilme yolunun güç göstermekten geçtiğini kavrayıp hamle yapmıştır. Haliyle karşısına grubun en güçlü üyeleri olan ablasının sevgilisi Kaan ve arkadaşı Burak (Halit Özgür Sarı) çıkar. Kaan Deniz’in ablasıyla flört ederken ailesini bir trafik kazasında kaybeden Burak da Aslı ile yakınlaşır. Bu noktada filmin diğer kahramanı Aslı’ya geçebiliriz. Aslı ve arkadaşları üniversite sınavına girmiş, tercih sonuçlarını beklemektedir. Gençlerimiz büyümeden ziyade artık bir yol ayrımındadır. Kaan ve Burak gibi tipler baba parasıyla uğursuz, havai bir yaşam sürerken ebeveynleri aydın olan kesim üniversite heyecanına kapılmıştır. Aslı sitenin popüler tiplerine belli bir mesafe koyar, yakın arkadaşı Ebru’nun hızlı ilerleyen ilişkisini de onaylamaz fakat içten içe o da yaşının enerjisini taşımakta ve bekaret şakalarının eğlence ortamına egemen olduğu koşullarda karşı cinsin çekimine kapılmaktadır. Elinde büyüyen Deniz’e başta uzak dursa bile zamanla onu etkilemeye çalışır. Deniz’in gözü zaten Aslı’nın kalçasından başka kalça, memesinden başka meme görmemektedir! Deniz hem cinsel hem duygusal bir açlığın pençesine düşmüştür, buna büyüme sancıları da eklenince Aslı’nın her hareketi büyüleyici anlamlar kazanır.

Aslı (Ece Çeşmioğlu) Deniz’i böyle karşılıyor. Yanağından makas alarak… Ancak Deniz artık “sevilmeyecek kadar büyümüş” ve daha fazlasının peşinde...

Eksikleri ve artılarıyla Geçen Yaz

Geçen Yaz’ın doğru yaptığı birkaç şey sıralayabiliriz. Demin sözünü açmıştım, devam edeyim. Her şeyden önce taklidin hakkını vermiş Açıktan. Günümüz gençlik filmlerini yalnız öyküleri bağlamında değil teknik yönden de uyarlamış. Işık ve renk kullanımı, dış mekân-gündüz çekim yoğunluğu dikkate değer… Kalabalık sahnelerdeyse Deniz’in Aslı’yı dikizleyişini öne çıkaran görüntüler aralarındaki gerilimi kışkırtırken öykünün farklı kanallardan gelişimine de mani oluyor ve film bir süre sonra esmeli coşmalı gençlik filminden ilk aşk romantizmine kayıyor. Bu kaymanın dışında 90’ların abartılı işlenmeyişi de Geçen Yaz’ın artıları arasında… Sarı buğulu cam fincan dönemi yeterince yansıtıyor! Pop şarkılara abanılmamış, örneğin yaz gecelerindeki Akdeniz Akşamları egemenliği anılmış fakat abartılmamış. Şarkıyı duymuyoruz mesela, varlığını biliyor, popülerliğini kavrıyoruz ancak onu dinleyip klişelerde boğulmuyoruz. Aslında Açıktan’ın bir diğer önemli başarısı da klişeler ve nostaljiyle kurduğu insaflı bağ…

Deniz (Fatih Şahin) ve Burak (Halit Özgür Sarı) aynı havuzun başındalar. Bir çöplükte bir horoz ötüyorsa bir havuz başında da bir popüler çocuk olur!

Buna karşın Geçen Yaz’ın eksiklerinden de söz etmeliyiz. Örneğin Deniz’in ailesi çok sıradan çizilmişler. Evet, bir ebeveyn olarak bir gençlik filminde rol çalmamaları doğal karşılanabilir fakat baba aşırı rahat, anne deseniz ajite olmuş, pireyi deve yapmaktan başka işlevi yok anlatıda. Oysa bu haliyle dahi annenin babayla geçinemediği, daha doğrusu iletişime geçemediği anlaşılıyor. Film bu geçimsizliğe eğilebilirdi. Hani öyle uzun boylu değil, bir sahnede belki, bir patlama düzeyinde… Dostlar alışverişte görsün misali seyirci çatışmada görsün! Diğer yandan Deniz’in karton bardak, küp şeker gibi eline ne geçerse üst üste dizmesi de bir yere bağlanmamış. Hoş, böyle bir gereklilikten bahsedemeyiz! Açıktan eksik bırakılan karakteri işlemiş fakat aynı hassasiyetin Aslı’ya gösterilmediği açık. Yer yer Deniz’in gözünden ortak olduğumuz anlatı filmde ilişkiyi öne çıkarsa bile ilişkide dengeyi yakalayamıyor ve seyirci yalnız Deniz’le bağ kurabiliyor. Geçen Yaz kuşkusuz onun hikayesi ancak bana kalırsa Aslı’nın Deniz’e yaklaşımı da derinleştirilmeliydi. Geçen Yaz’ın bu haliyle yukarıda adlarını geçirdiğim örneklerden ayrı olarak türün eril bakışından daha fazla etkilendiğini görüyoruz. Aslı “kuyruk sallayan dişi köpek”ten fazlası değil midir? Onun alt üst oluşları, sınavdaki başarısızlığı, karışan kafası yalnız Deniz’in teskinleri ve girişimleriyle mi açıklanacaktır? Kadını metalaştıran, erkeği ilişkilerde cinsel ve sosyal hakim kılan gençlik film anlayışı günümüzde biraz olsun aşılıyor, biliyorsunuz. Geçen Yaz da biraz aşmış fakat eklektik durmuş. Örneğin Burak’ın masum bir öpücüğü Deniz’in dudaklarına yapışarak göstermeye çalışması öyküde hiçbir şeye hizmet etmiyor. “İki erkek öpüşsün adet yerini bulsun” mantığıyla alınmış, filmin duygu karmaşasına pek hizmet etmeyen bir sahne…

Aynı adı taşıyan 2019 yapımı bir gençlik filmi… The Last Summer da Netflix’ten izlenebilir. Denizde öpüşmeye ne demeli? Geçen yaz denizler ne öpüşme yapmış öyle!

Unutulan, unutulmak istenen yazlar, ilk aşklar ve öpücükler… Yaz aşkı mı? “Evet, o da sınıfsal!”

Geçen Yaz esas olarak orta-üst sınıfın gençlik ilişkilerini, eğlence anlayışını konu alıyor diyebiliriz. 90’larda geçmesi teferruat… Fakat gençlik heyecanının Aşk Bodrum’da Yaşanıyor Güzelim‘e daraltılması bir yandan üzücü… Bağcılar’da yazlar nasıl geçiyor? İlk öpücükler unutuluyor mu? Mesela denizde değil de konfeksiyon atölyesinde karşı cinsi öpmek mümkün mü? Bakın, hemcinsten bahsetmiyorum bile! Diyeceksiniz ki “Kardeşim yeter yahu! O da sınıfsal bu da sınıfsal, anladık. Bırak da iki saatimiz akıp gitsin işte!” Akıp gitsin elbette… Bu filmler bunun için çekiliyor zaten. Ama başka bir Türkiye de var yani… Geçen Yaz kimin yanına çırak verildiğini biliyorum gibisinden!

Haydar Ali Albayrak

Gelincik: Toros’un Egzoz Dumanı Ormanın Sisine Karışırsa

12 Eylül darbesini konu alan Bu Son Olsun (2012) ile tanıdığımız ardından bir dizi ipe sapa gelmez ticari film çeken Orçun Benli son filmi Gelincik‘te tekrar politik bir hatta dönüp 90’ların faili meçhul cinayetlerini öykülemiş. Senaryoyu Şükrü Üçpınar ile birlikte kaleme alan Benli bu kez öyküyü birkaç kulvardan ilerletip zamanlar arası sıçramalara başvurarak dilini de geliştiriyor; daha doğrusu Gelincik’te artık özgün bir dile yöneldiğini, ticari sinema deneyimini kenara bıraktığını görüyoruz. Az karakter ve doğal mekan kullanımı ile girişilen bu yöntem başarılı olurken filmin sürpriz finaline hizmet ediyor. Bu tarza yeniden döneceğiz, evvela Gelincik’i özetleyelim. 

Gelincik 90’larda “hızlı” bir TEM polisinin düşmanlarından korunmak için çekildiği ormanda başına gelenleri anlatıyor. Polisi Kaan Yıldırım canlandırıyor.

Ayhan (Kaan Yıldırım) 90’larda görev yapmış, görevi gereği öldürmüş, işkence etmiş, cinayetleri devlet tarafından karartılmış bir faildir ve bu karanlığa uygun şekilde ağaçların gölgesinde kaybolan, elektrik ihtiyacını ancak jeneratörle karşılayan bir kır evine yerleşmiştir. Bu tercihte/tecritte şüphesiz sol örgütlerin misilleme faaliyetleri rol oynamaktadır. Burada çıktığı av esnasında Karadayı (Ahmet Mümtaz Taylan) lakaplı biriyle tanışır Ayhan. Karadayı sürekli tekinsiz hikayeler anlatan, korkutucu bakışları ile dikkat çeken, her an her şeyi yapabilecekmiş gibi duran orta yaşlı bir adamdır. Ayhan Karadayı ile dost olmasa bile mutlak yalnızlığının etkisiyle zaman geçirmeye başlar. Balığa çıkarlar, rakı içerler, ormanda gezinirler. Ancak Karadayı’nın gelincik göndermesi üzerinden intikam vurgusu ve sıkça başvurduğu imalar Ayhan’ı rahatsız etmeye başlayınca artık hesaplaşmaya karar verir. Oysa hesaplaşmada kimin soran kimin yanıtlayan taraf olduğu belirsizdir. Yaşam Ayhan için artık çözülenin kaybedeceği bir işkenceye dönüşmüştür; ya konuşacak ya konuşturacaktır.

İki süper intikam birden ya da kılıçla yaşayanın kan damlayan kılıcı

2020 yapımı Gelincik odağında intikam duygusunun, politik mesajında ise Pers hükümdarı Kserkses (Serhas)’in manidar yenilgisinin yer aldığı bir film. Kısa süresiyle öne çıkıyor. Karmaşık öyküsünü ve iç içe geçmiş kurgusunu rahatlatan, ortaya doygun bir anlatı çıkaran bir seçim bu. Göndermeleri yoğunlaştırmadan az lafla çok iş görüp 90’lar siyasi atmosferi gibi derin bir alana seslendiğinden (süslersek; hani bir vadiye bağırdığından) az alt metinle çok söz söyleyebiliyor. Yine başarı hanesine intikam olgusunu kavramsal ve eylemsel yönden irdeleyip bir noktadan sonra karşı karşıya getirmesini, iki ayrı intikam tezahürünü çatıştırmasını yazabiliriz. Ancak eksiklerinden de bahsedilebilir. Film intikam gibi kolay görünmesine karşın işlemesi oldukça zor bir mesajı eksenine yerleştirince politik duruşunu berrak sergileyemiyor. Benli ise filmine dışarıdan bakıp belirsizliği giderememiş. Ayhan zulmünden zerre pişmanlık duymayan soğukkanlı bir “emir kulu”, Karadayı ise anlaşılacağı üzere onun vicdanını temsil ediyor. Buraya kadar en azından ortalamacı bir siyasi hat çiziliyor diyebiliriz fakat “tepedekilerin hiç zarar görmemesi” gibi birkaç cılız değini dışında 90’ların sistematik işkence ve faili meçhul pratiğine tespitler yöneltmiyor. Film bu alanı boş bırakırken kuşkusuz bürokratik işleyişe ve çarkın en zayıf halkalarına işaret ediyor. Biz Gelincik’te kendi haline bırakılmış, sınırsız suç işleme hakkı tanınmış fakat eni sonu maaşla geçinen bir TEM ekibi izliyor; emir verenleri veya cinayetlerin hangi gerekçelerle azmettirildiğini görmüyoruz. Filmi meydana getirenlerce yeğlenmiş, bilinçli bir sığlık söz konusu ve esas dert tepedekilerin iktidar çekişmesinden ziyade hamasi nutuklarla eşilmiş bir toplu mezarın dehşetini öykülemek. Bu mezarı kazan ellerin giderek kirlenmesine karşın bedel ödenmeyişi sistem içi bir kırılmaya ve ruhsal sarsıntılara yol açıyor. Hayatımız boyunca en az bir defa işittiğimiz “O savaşta Doğu’daymış, delirmiş” ifadesinin şehir versiyonu ile karşılaşıyoruz. Ayhan’ın konumu her ne kadar ur Yücel‘in mayınlı meseleleri irdelediği Yazı Tura (2004) filmindeki somut ve soyut kayıplara denk düşmese de mekanın git gide silikleşip zamanın inceldiği yerden kopacak kıvama gelmesi vicdan ve akıl çekişmesini deliliğe vardırıyor. Vicdanın dönüşü aklın yitimiyle mümkün oluyor. Salt bu yönüyle bile cinayetlerin rasyonel bir çerçevede sunulduğunu söyleyebiliriz. “Hak etmişlerdi. Biz onları öldürmesek onlar bizi öldürecekti” savunması “vatan millet Sakarya” uğruna can alıp verenden ziyade bir lejyonerinkine benzerken işkence esnasında ailelerin geçim sıkıntılarını paylaşmaları, çocuğun okul masrafından yakınmaları mesleki yabancılaşmayı ürkütücü boyutlarıyla gözler önüne seriyor.

Gelincik TEM polislerini vahşileştirecek bir şiddet döngüsünü de ortaya koyuyor. Baskın sırasında patlayan bombalar politik art planından yalıtılıp bir bakıma yargısız infazların açıklaması haline geliyor. Yine de filmde karşımıza çıkan işkencecinin ipsiz sapsız Şefik (İnan Ulaş Torun) olması ve çerçeveli gözlüğü, temiz yüzüyle Hollywoodvari sapıkları andırması aile babalarını sadist olmaktan kurtarıyor (!) Ayrıca Ayhan’ın infazlardan önce alyansını çıkardığını belirtelim. Hani son derece naif bir katil! Bu aileye düşkünlük alametleri bir zafiyete dönüşerek “eve iş getirmenin sakıncaları” üzerinden bir mevzi savunmasına kayıyor ve böylece intikamın aile bağları öne çıkarılıyor. Gelinciğin eşinin intikamı için musallat olması, yine Ayhan’ın ailesiz kaldığının/kalacağının her karede hissedilmesi filmdeki öç çabasını siyasi argümanlardan sıyırıp duygusal bir alana hapsediyor. Yahut iki ayrı intikamdan bahsedebiliriz. Bunlardan ilki Ayhan’ın kabusunda ensesine dayalı silahla politik bir çerçevede gerçekleşiyor ve Ayhan tam da bu korkularından ötürü diğer intikama güdüleniyor. Silahının kayıp olması ise ilginç bir ayrıntı olarak değerlendirilebilir. Silahın yokluğu tekinsiz atmosferde “ölmemek için öldürmek” anlayışının her daim güncel kaldığını, düşman kim olursa olsun görevde sivilde fark etmeksizin artık bir yaşam savunmasına evrildiğini ortaya koyuyor. Kılıçla yaşayanın kılıçla ölmesi adetten!

Siyasal göndermeler

Orçun Benli görüldüğü gibi olmayan bir yönetmen. Hep Yek‘inden Gulyabani‘sine birçok ucuz film çekmiş. Ekmek parası diyebiliriz ama ilk filmi Bu Son Olsun da politize yönünü tam anlamıyla karşılamıyor. Benli “daha radikal” görüşlere sahip. Elbette (siyasal) filmlerinde slogan atmak yerine olgun öyküler anlatması olumlu bir özelliği. Gelincik’te de bu dengeyi tutturmuş, üstelik daha gerçekçi bir dil yakalamış. Ayhan adlı polis akıllara itiraflarıyla ünlü özel harekatçı Ayhan Çarkın‘ı getiriyor mesela. Bu isim bilinçli mi tercih edilmiş söylemek güç fakat yine Karadayı lakaplı bir polisin 90’larda işkenceci olduğu bilinirken aynı polisin Küçük Armutlu’da bir gecekondu baskınında Dilek Doğan‘ı öldürdüğü öne sürülmüştü. Öte yandan filmdeki baskın sahnesinde ölen militanın kanıyla duvara son sözünü “D.S.” yazması dönemin Devrimci Sol’una yönelik seri operasyonları hatırlatıyor. Filmde bir örgüt açıkça belirtilmese dahi kanla DS yazıldığında neyin kastedildiği anlaşılıyor. Aslında demeye çalıştığım tam olarak bu… Benli filminde duvara DS yazacak kadar politik fakat Hep Yek‘i yönetecek kadar da “sinemacı”. “Zaten sinema dediğimiz şey büyük ölçüde ticari bir faaliyet değil mi?” deyip geçelim bir kez daha.

Atmosfer yaratmada başarı ve uyumlu oyunculuklar

Gelincik’in başarısında atmosfer yaratımı ve sürenin ekonomi kullanımı rol oynuyor. Zaman zaman farklı türlere göz kırpan, örneğin ormanda var olduğuna inanılan hortlaklarla seyirciye “acaba iş doğaüstü bir noktaya mı gidecek” dedirten film sapmayarak, oyalanmayarak psikolojik gerilimin hakkını veriyor. Orman ise ara sıra “küçüklüğü” hatırlamak, ibret almak için bakılan ve ceset gömülen yer olmanın ötesinde bir örtü vazifesi görüyor. Ayhan’ı vicdanından, belleğinden ayırıyor. Elbette “ormanın bu bölgesine sadece ben gelirim” diyen Karadayı’yı da Ayhan’a yakınlaştırıyor. Bu derece işlevsel kılınmış bir doğal mekâna karşılık aynı özenin kişisel ayrıntılara yansıdığı söylenemez. Ayhan’ın Pontiac model arabaya binmesi, tanıdık tarzda döşenmiş kır evi ve oyuncak bebek kafaları gibi bazı klişeler Amerikan gerilim filmlerinin havasını estiriyor.

Ormandaki hesaplaşmanın tarafları Karadayı (solda, Ahmet Mümtaz Taylan) ve Ayhan (Kaan Yıldırım) bir av esnasında tanışıyorlar

Son olarak oyunculuklara değinmek istiyorum. Ahmet Mümtaz Taylan paslaşarak oynadığında, iyi pas alıp dağıttığında maksimum verim sağlayan bir oyuncu. Onu ikili atışmalarda keyifle izliyoruz. Diğer yandan ikili suskunluklarda da işinin ehli çünkü duruşu, bakışı ile hayli etkili oluyor. Sert yüzünü ses tonu ve yumuşak ifadeleriyle dengeleyebiliyor. Gelincik’te Daha filminde olduğu gibi bir hesaplaşmanın/restleşmenin tarafı, tavizsiz bir karakter ve yine babayı canlandırıyor. Kaan Yıldırım ise soğukkanlı katile pek bir şey katamamış görünüyor. O da uzun uzun bakıyor, tedirgin oluyor, diyalogu çok az (zaten karakteri de suskun)… Fakat bu travmalı rolü yeterince işlememiş gibi. Filmde diğer oyuncuların ise pek ağırlığı bulunmuyor. Hande Doğandemir ve Nilperi Şahinkaya aile kontenjanından serpiştirilmişler adeta… Oyunları bir karaktere, bir kimliğe erişmekten yoksun. Benzer şeyleri Kenan Komiseri canlandıran Bülent Emrah Parlak için de söyleyebiliriz.

Bir taraflaşma mekânı olarak “hepimizin ormanı”, gömenler ve gömülenler!

Toparlarsak Gelincik politik mesajının belirsizliğine rağmen kendini izleten ve bu yönüyle Benli’nin filmografisinden ayrılsa dahi aynı zamanda sinema tecrübesinden de izler taşıyan bir film. Kısa süresi, yormayan ancak sürprizlere zemin hazırlayan kurgusu ve etkileyici atmosferi ile dikkat çekiyor. 90’ların ölümcül vatanseverliğine içeriden, üniformasız kolluk gözünden bakmak da cabası. Yazıyı ilginç bir göndermeyle bitireceğim. Finale doğru bir sahnede TEM şefi “90’lara döndük” diyor. Bir çelişkiden ziyade ironik alabiliriz bu çıkışı. Gözümüzün içine baka baka dalga geçiyor! “90’lara döndük…” Mevcut siyasal atmosferimizi de özetliyor bu alaysı yakınma… Değil mi ki mevcudumuz kayıp hanesine yazılı bir anlamda ve hepimiz az çok o ormana gömülüyüz!

 Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın