Fatma’dır Benim Adım, Her Yeri Siler Parlatırım! 

Netflix’in son yerli yapımı Fatma ilk sezonuyla yayınlandı. “Toplumsal polisiye” olarak niteleyebileceğimiz dizi temizlikçi Fatma’nın karanlık işlerle uğraşan eşi Zafer ortadan kaybolunca değişen yaşamını konu alıyor. Ancak hikâye naif açılsa bile bir dizi tesadüf sonucu elini seri ve gayet profesyonel bir biçimde kana bulayan kahramanımız Fatma deli dolu bir maceraya sürükleniyor. Dizinin eksilerine, artılarına gelecek, toplumsal polisiye yakıştırmamı da açmaya çalışacağım ancak dilerseniz önce kısa bir özet geçelim.

Kocası kaçmış, oğlunu yeni toprağa vermiş bir “akıllı bıdık” temizlikçi

Özgür Önürme‘nin kaleme aldığı Fatma ölçülü flashback kullanımı ile atlamalı bir zaman kurgusu üzerinden ilerliyor fakat bu durum öykünün anlaşılmasını güçleştirmiyor. Bunu belirterek başlayayım. Fatma (Burcu Biricik) kısa süre evvel bir trafik kazasında otistik oğlu Oğuz’u yitirmiştir. Eşi Zafer ise başkasının suçunu üstlenerek bir dönem hapis yatmış, tahliye olur olmaz sırra kadem basmıştır. Fatma Zafer’in eski patronu Bayram (Mehmet Yılmaz Ak)’ın yardımıyla çeşitli işler bulup geçimini sağlamaktadır. Bir Avm’nin yemek katı da Bayram’ın ayarladığı işler arasındadır. Diğer yandan bağımsız çalışmaya devam eden Fatma (dizide işlendiği kadarıyla) iki ayrı eve daha temizliğe gitmektedir. Bu evlerden biri yazara (Uğur Yücel) aittir. Kahramanımız eşi Zafer’i ararken mafyatik Şevket (Kubilay Tunçer)’i öldürür ve işler geri dönülmez bir hal alır. Dizinin tüm öyküsünü anlatmayacak, baş karakterin çevresel koşullarını, ilişkilerini anmakla yetineceğim. Eşinin kayıplara karışması ve oğlunun ölümüyle İstanbul’da bir başına kalan Fatma yoksul bir mahallede derme çatma bir evde yaşamakta, ev sahibi İsmail’in türlü tacizlerine uğramaktadır. İsmail (Deniz Hamzaoğlu) içip içip kapısına dayandığı Fatma’yı yine karısı Kadriye (Gülçin Kültür Şahin) ile sıkıştırıp evi satmakla tehdit etmektedir. Oğlu Oğuz’a çarpan araba ise inşaat sektöründe faaliyet gösteren Azrah Holding’in veliahtına aittir. Bu genç züppe annesinin nüfuzunu kullanarak cezadan sıyrılmış, kusurun tamamı çocuğa yüklenmiştir. Hatta sigorta şirketi arabadaki hasarın bedelini tazmin etmek için Fatma’ya mahkeme celbi göndermiştir. Fatma’nın ayrıca zengin bir kızkardeşi vardır. Emine’den Mine (Hazal Türesan)’ye geçerek sınıf atlayan bu kadın köy yaşamını-acılı maziyi hatırlattığı için ablasından uzak durmaktadır. Tüm bunlardan yola çıkıp odağını kabaca tariflersek Fatma, bir iktidar betimi; güçlülerin güçsüzlerle görünmez mücadelesini ele alıyor ve yoksulların silik kimlikleri üzerine ilerliyor.

Fatma’nın evinde her şey üst üste dizili. Yoğurt kapları, köşe yastıkları… Oğlu Oğuz dizmiş öylece kalmış. Evladının yasını tutan kadın elinde silah, masada kırmızı kesede uyuşturucu, aklı hayalinin almayacağı işlere karışıyor

Toplumsal polisiye olarak Fatma

Fatma’nın birçok olumlu ve olumsuz yönü bulunuyor. Olumlulardan girelim söze. Evvela Netflix’in Hakan Muhafız, Atiye gibi öykü ve örgü fakiri yerli dizilerinden birkaç gömlek üstün olduğunu söyleyebiliriz, kendi içinde aksayan yanlara karşın diyaloglarında, mekânlarında ve nihayet olayların sahnelenmesinde gerçekçi, kısmen olgun bir üslup tutturuyor. Burcu Biricik’in performansı dizinin kozlarından. Biricik gerek temizlikçi Fatma gerek katil Fatma olurken abartıya kaçmayarak karakterin seyirciye geçmesini sağlıyor. Gelelim aksaklıklara… Fatma toplumsal konumlardan beslenen bir anlatı… Ayakları üzerinde durmaya çalışan Fatma karakteri bile tek başına diziye toplumsal bir nitelik kazandırmaya yetiyor ancak bu diziden kuşkusuz bir Bir Başkadır çıkaramayız. Böyle bir şeye niyetlendiler mi ayrı bir tartışma konusu fakat Fatma’nın gözlem ve söylem bakımından toplumla en azından bir noktaya kadar haşır neşir olması anlatının o yönü tercih ettiği anlamına gelmiyor. Dizi sosyal yapıya eleştirel bir bakış getirmekten ziyade polisiye sınırlarda kalmayı yeğlerken ne tür özelinde ne de malzemesi açısından yeni bir söz söyleyemiyor. Netflix’in birçok yerli yapımında tanık olduğumuz “bölüm geçmek için bütün tuşlara aynı anda basma” eğilimi maalesef Fatma’ya da hakim… Köyde geçen hasarlı çocukluk, günümüze travmalarla yansıyan sistematik taciz vakaları, “çocuk yaşta gelin etme” sorunu, otistik çocuğun dışlanması, herkesin her şeyi bilip susması, ezilenlerin kendi adaletini sağlama çabası ve hepsinin üstüne yoksul kadının görünmezliğiyle yükselen bir cinayet silsilesi. Kadın katilin cezbediciliği, çizgiyi bir kez aştıktan sonra her şeyin çok kolay olması vs. Bu “başlık altı doldurma” kolaycılığına nice madde eklemek mümkün… Yeri gelmişken Fatma’nın bu popülist söylem sağanağında sırıtmayan yegane unsurun stilize edilmemiş cinayetler olduğunu söyleyebiliriz. Neyse ki şiddet gösterileri öne çıkmamış, Fatma “işini görecek kadar” şiddet uygulamış, öldürüp geçmiş!

Kondulardan geliyor Fatma, şehrin pisliğini temizlemeye… Onu farklı kılan şey ise çantasında taşıdığı silah… Görünmez olan Fatma değil Fatma’lar. Suç işleyeceğine dahi inanılmayan, bir köşeye atılacak kadar dahi değer bulmayan Fatma’lar…

Peki, Fatma bir polisiye olarak başarılı mı? Bana göre çevrimiçi platformlarda izlediğimiz Şahsiyet ve Bozkır‘ın başarısına erişemiyor. Zira her iki dizi de polisiyeye sadık bir çizgide ilerliyordu. Fatma’da ise polis olaylara yalnız “çaykolik devlet memuru” kisvesinde karışıyor. Sürekli çay içen komiser (Şehsuvar Aktaş), gözünün önündeki katili görmekten aciz memurlar… Anlayacağınız denge gözetilmemiş ve Fatma adeta bir suç şölenine itilmiş! Hal böyle olunca birtakım mantık hataları göze çarpıyor. En başta Fatma’nın ilk cinayetini çok rahat işlemesi geliyor. Gerçi ona gelmeden şunu da düşünebiliriz. Hadi Bayram Fatma’yı hafife aldığından para dolu kasayı açık unutuyor, onu anladık da kasadan silahı aşırmak nereden aklına esiyor Fatma’nın? Şevket ile işlerin sarpa saracağı içine mi doğuyor? Tamam adamın tekinsiz olduğunu biliyor ama yanında çalıştığı Bayram da ondan alt kalır değil ki? Diğer yandan işlediği cinayetlerden sonra bir değil, iki değil her defasında yakayı sıyırması pek inandırıcı durmuyor. Polis de dahil olmak üzere kimse Fatma’nın cinayet işleyebileceğine ihtimal vermiyor. Ona tetikçilik yaptıranlar bile performansı karşısında parmak ısırıyorlar. Bu görünmezlik, eski tip kimlikteki fotoğrafın silinmiş olması, yine kocası için kayıp ilanı vermesi yani halihazırda dikkat dağıtıcı bir soruşturmanın sürmesi Fatma’nın işini kolaylaştırıyor fakat hakkını yemeyelim, cinayetleri hayli serinkanlı işliyor! Hasımlarının hiç beklemediği anda yapıyor bitirici hamlelerini… Yazarla başına oturduğu satranç tahtasında nasıl doğaçlama ilerleme arzusu duyuyorsa gerçek hayatta da aynı “gerçeğe uygunluk” düsturuyla hareket ediyor. Filin çapraz gitme zorunluluğu yerine cüssesini tanıyor mesela yahut atını doludizgin sürmek istiyor. İstediği kareye, dilediği anda… Hızlı, meşru ve pervasız bir katil Fatma… İtiyor, vuruyor, zehirliyor. Bazen yanlışlıkla öldürüyor, farkına dahi varmadan…

Fatma ile kardeşi (E)mine arasındaki yüzeysel ilişki dizinin eksi hanesine yazılabilir. Ortak geçmişe rağmen birbirinden kopuk iki karakter…

Dizide bu tür mantık hataları dışında derinleşmeyen ilişkiler ve karakterler de dikkat çekiyor. Söz gelimi Bayram… Kıymetli taş kaçakçılığı, çek senet, uyuşturucu… Her türlü pis iş onda… Büyük bir mafyaya (Ekber-Burhan Öçal‘a) çalışıyor ama sürekli bir aforizma, espri, kıssadan hisse… Bayram karakteri Ak‘ın başarılı oyunculuğuna rağmen fazla karikatürize edilmiş bir görüntü sunuyor… Öte yandan Fatma’nın kardeşi Mine ile ilişkisi de çocukluğa dönüş sahneleriyle desteklenmek istense dahi pek oturmamış. Bu oturmamışlık aralarındaki oyunu da olumsuz etkilemiş. Gerilimin yükseldiği sahnelerde verimli paslaşamamışlar gibi duruyor.

Fatma’nın toplumsal karşılığı ve adı Kakılmış olanların yazgısı

Yinelemek gerekirse kafası karışık bir dizi Fatma… Bir yandan feminist propagandaya, meşru özsavunma çizgisine göz kırparken diğer yandan (erkek) seyirciyi rahatsız etmeyecek bir orta yolu benimsiyor. Fatma’nın karşısına dikilen erkekleri teker teker öldürmesi, elinin çamaşır suyuyla “erkek işi temizliklere” kalkışması gücüne işaret ederken çok sevdiği oğlunun kan parasını yiyen, kendisine “çürük” diyen kocasını polise teslim etmekle yetinmesi, ardından “adı batasıca” bile diyememesi dikkatlerden kaçmıyor. Fatma erkek egemen ideolojiden uzaklaşmış, dönüşümünü tamamlamış bir karakter değil. Evet, hayli güçlü, geçmişinden gelen bir kini ve hesabı var fakat “başında bir erkek” aramaktan geri durmuyor. Netflix’in bu ikinci “güçlü kadın temizlikçi” karakterini de ezberden koparmadığı gibi düzenle barıştırmaya çalıştığı görülüyor. Fatma eylemde arşa çıkarken teoride kayda değer bir sıçrama gerçekleştiremiyor ve tam bu noktada bir kez daha “akıllı bıdık temizlikçi” söylemi devreye giriyor. Yazarın üst perdeden süzüp tatlı tatlı horladığı Fatma elbette akıllı! Akıllı olmasa hayatta kalamaz! O fakirlik, o görünmezlikle ne kadar uzun yaşayabilir, öyle değil mi? Bir Başkadır‘da da temizlikçi yoksul bir kadının aslında son derece zeki, akıllı olduğu vurgulanmıştı. Bu “aslında” vurgusu bir önkabule, bir komplekse kapı aralamıyor mu? Okumamış, yoksul kalmış, çocuk yaşta evlenmiş, maddi manevi her türden baskıya maruz kalmış “ama zeki”, “ama akıllı”… Yani normalde öyle olmaması mı gerekiyor? “Benim fakir arkadaşlarım da var, akıllı insanlar” demeye benziyor bu tutum… Düzenin sildiği bu karakterlerin yalnız avmlerde masa mı silmesi gerekiyor? Yani bu mu demek isteniyor, anlamak güç…

Başında eşarbı, sırtında hırkası, yüzünde muzip bir ifade… Yasemin Yalçın‘ın hayat verdiği Kakılmış, evlere temizliğe giden bir kenar mahalle sakini… Ev içi şiddetin tillahını görmüş, feleğin çemberiyle hulahop çevirmiş!

Yazıyı Kakılmış’ı anarak bitirmek istiyorum. Bugünkü akıllı bıdık temizlikçilerin atası Yasemin Yalçın‘ın canlandırdığı Kakılmış’tır. 90’ların ortasından itibaren bir İnce İnce Yasemince skeci olarak popüler kültürümüze giren Kakılmış, kocası İtilmiş’in sırtından sopayı eksik etmediği bir karakterdi; evlere temizliğe gider, elindeki avucundakini İtilmiş’e sayardı. O da anasının gözüydü hani, zaman zaman kocasından intikam almayı ihmal etmezdi! Onu bazen birilerine dövdürür, bazen ise çeşitli vaatlerle kandırıp dövülmekten beter ederdi. Kakılmış yine bir bölümde çalışmak için gittiği büroda yanlış anlaşılıyordu. Tetikçi zannedilen kadına adam “temizliği” nasıl yaptığını sorunca Kakılmış ise “kezzapla, benzinle” cevabını veriyordu. Adam haliyle ürperiyor, yöntemleri vahşi buluyordu. Bugün Kakılmış’ı Netflix dizilerinde görüyoruz. Kondulardan geliyor halk! Bir hışım şehre akıyor… Başta eşarp, sırtta pardesü, dilde hiç değişmeyen bir şarkı! Dün Kakılmış’tı, bugün Fatma… Komiser soruyor: “Sen kimsin Fatma Yılmaz?” Fatma’dır benim adım, her yeri siler parlatırım!

Haydar Ali Albayrak

Nasipse Adayız, Akşama Gelip Oyunuzu İsteyeceğiz!

Ercan Kesal‘ın yazıp yönettiği 2020 yapımı Nasipse Adayız filmine şu aralar Netflix platformundan ulaşılabiliyor. Pandemi nedeniyle sinema sektörünün felce uğradığı bir süreçte film izleme keyfimiz de giderek kaçarken bu tür örnekleri görmek bizi bir nebze olsun rahatlatıyor. Diyeceksiniz ki “bu ne kardeşim, sen de boş durmayıp Ercan Kesal reklamı mı aldın?” Ayrıca yine şunu diyeceksiniz: “Sen eskiden ağzıyla kuş tutanı yererdin ne ara uçan kuşu över oldun! Hayırdır!” Hayır efendim hayır, endişe buyurmayınız! Ben de önümüzdeki seçimlerde bir muhtarlık adaylığı falan kovalamayı düşünüyorum, şimdiden herkesle arayı sıcak tutmaya çalışıyorum! Anlarsınız ya! 

Adaylık için çekilen halaylar ve ağız kokusu…

Filmin havasına “münasip” hani açıkçası pek de güldürmeyen esprilerin ardından dilerseniz filme geçelim. Kesal’ın bugüne dek sinemaya katkıları saymakla bitmez. Oynadı, yazdı çizdi ancak ilk defa yazıp yönetiyor. Bu ilk yönetmenlik deneyiminde başrolü de kendisine uygun görmüş. Belediye seçimlerinde Beyoğlu başkanlığına aday adayı olan Doktor Kemal Güner’i canlandırıyor Kesal; zaten film de adayımızın seçim ajandasından bir günü işliyor. “Muhalif” ve merkez bir partiden, üstelik gözden çıkarılmış, daha doğrusu zafer şansı düşük bir ilçe için aday adayı olunca o yolun çilesine de katlanmak zorunda kalıyor. Kendi deyişiyle hamama girip terliyor. Ücretsiz sağlık taramaları, kahvelerde dağıtılan check-up kuponları, düğün salonlarında yapılan tanıtım toplantıları, hemşehricilik, çekilen tonla halay ve ağız kokusu… Doktor Kemal bir numaranın (parti genel başkanı) gelip adaylığını açıklamasını, artık kesinleştirmesini beklerken çevresini saran takım yüzünden türlü sıkıntılara düşüyor. Muzip bir film Nasipse Adayız, oldukça gerçekçi bir hat izliyor.

Gözler Kemal Güner’e çevrilmiş, inmesi bekleniyor. Asansördeki fazlalık o! Bir o mu ağır geldi saltanat kayığınıza be dümenciler!

Burjuva siyasetin dümenleri anlatının da iskeletini çatıyor ancak Kesal’ın bir anlamda Okmeydanı’nın “yerlisi” olması, orada gerçekten bir hastane işletmesi ve mahalleliyi zaman zaman ücretsiz sağlık taramalarından geçirdiğinin bilinmesi filmi ayrı bir düzleme taşıyor. Seyirci tüm bu verilerden hareketle ve elbette gerçek olaylardan yola çıkıldığı bilgisiyle belki çok kere “Kesal 2004’te CHP’den aday adayı olduğunda acaba bunlar mı yaşandı” sorusuna yöneliyor. Yalnız isimler mi değişmiş? Meslekler aynı kalsa bile isimler değişmiş diyebiliriz, bir de tabi kurmacanın doğası gereği olayların çarpıcı kılındığını, çelişkileri açığa çıkarmak için daha dramatik bir tondan aktarıldığını görüyoruz. Özellikle filmin ikinci yarısında, hırsın ve hüznün yoğunlaştığı noktayı daha iyi betimlemek adına yaşanan gelişmeler dikkat çekici nitelikte.

Doktor Kemal Güner (Ercan Kesal) pr çalışmalarında görülüyor! Kucağında bebek, semt yoksullarının yararlandığı ücretsiz sağlık taramasında poz veriyor.

80’lerin politik güldürülerini anımsatan atmosfer

Filmin tercihlerine kısaca değinmek istiyorum. Kemal Güner’in aday adayı olması ve seçim yerine evvela adaylığı kazanmak için çırpındığı bir günün işlenmesi (elbet Kesal’ın bizzat yaşadığı tecrübelerin de etkisiyle) artı hanesine yazılabilir. Bu durum filmin gerçekçi atmosferini desteklemiş diğer yandan temponun ayarlanmasında belirleyici rol oynamış. Biz seyirci olarak Kemal Güner’i gördüğümüz henüz ilk sahnede ondan pek bir yol olmayacağını düşünmeye başlıyoruz. Güner’de siyasetçi kumaşı yok, bir kere yırtık bir karakterden yoksun, hepsinden öte asistanları Arzu (Selin Yeninci) ve Harun (Kemal Burak Alper)’a yakayı kaptırmış. Şoförü Hayri (İnanç Konukçu) ile fazla samimi mesela, özel hastanesinde de işler pek yolunda yürümüyor. Üstelik bu teslimiyet hali saydıklarımdan ibaret değil. Evinde, iş yerinde iktidar olamayan bir aday adayı Kemal Güner dolayısıyla ataerkil siyasi yapımızda karşılığı yok. Eşinden boşanmış, çocuğuna bakan bir profilden bahsediyoruz. Eski eşi Figen (Nazan Kesal) her ne kadar salon toplantısına teşrif etse de kapıda Rumen sevgilisini bırakıyor ve salona yalnız can sıkıntısı taşıyor. Böyle bir aday adayının şansı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce kotarır mı? Ziyaretler yapıyor. Radyo sahiplerini, dernek başkanlarını, başka ilçe adaylarını kendisine bağlamaya çalışıyor ancak bir şeyler eksik sanki… O eksiklik, gömleğin vücuda oturmama hali filmin temposuna da yansıyor. Ağır aksak ilerliyor Nasipse Adayız, belgesel sadeliğinde, yakın planlar, takip çekimleriyle… Bir yapmacıklığı (Güner’in semt gezilerini ve nihayet salon toplantısını) sahici bir söylem ile belgelemeye çalışıyor film, filmin de bir ideolojisi var yani! Bir yerden alıp bir yere koyuyor, sahteyi “gerçekçi” üslup ile bozdurup sahneye sürüyor! Biraz abartılı bir yorum gelebilir ama Nasipse Adayız’ın yer yer doküdramaya doğru salınırken ölçülü bir mizah tutturması onu ironik kurmacanın sularında tutuyor. Bu ironik hava ise bana 80’lerin “yarı politik” filmlerini hatırlattı. Kemal Sunal’ın başrol oynadığı taşlamaları söz gelimi yahut Selamsız Bandosu‘nu… 80’lerin, politik cambazlıkta bir zirve olduğunu düşünürsek Güner’in sergilediği amatör cambazlığın o yılları hatırlatması dahi filmin bir şeyler başardığını gösteriyor. Nasipse Adayız aslında 80’ler politik güldürülerimizi andırarak ucu açık bir biçimde ve hayal kırıklığıyla bitiyor. Doğrusu besbelli bir kırıklık var ortada ama hayaller kurmaktan da imtina etmiyor başkahramanız, Beckett‘in önerdiği gibi belki “daha iyi deneyip daha iyi yenilmek” için yeniden ve yeniden sıvıyor kolları… İşte tam bu noktada büyük siyaset karşısında amatör siyasetçinin veya herhangi bir vatandaşın (küçük insanın) boyunun ölçüsünü alması 80’ler Güldürülerinin de odağını meydana getiriyor(du). Devletin ve büyük siyasetin, diğer bir ifadeyle sermaye-bürokrasi işbirliğinin ezici yönünü görüyoruz. Nesli Çölgeçen‘in Selamsız Bandosu‘nu hatırlayalım. Haftalarca beklenen, karşılama töreni için hummalı hazırlıklar yürütülen, uğruna gösteriler tertiplenen devlet erkanının treni kasabaya uğramıyordu. Devlet töreni hazırdı ancak devlet treni basıp gitmişti! Hatta onu da bir yana bırakıp Şerif Gören‘in Abuk Sabuk Bir Film‘ine bakalım. Finalde, film boyunca hiç gülmeyen Ademoğlu (Kemal Sunal) bir çocuğun oynadığı film makarasını gösterip “film çeviriyorum” demesi üzerine kahkahayı basmıyor muydu? Selamsız’da öylece geçip giden trene bir yanıt olarak okunabilir bu kahkaha… Yalın, bozulmamış… İronik fakat tadı kaçırmadan… Nasipse Adayız da bu tadı kaçırmıyor.

Sık Sık “Selamsız Bandosu gerçek oldu” haberlerine rastlarız. Siyasiler değişir, şehirler değişir ama haber hiç değişmez. Selamsız Bandosu gerçek olamaz zaten gerçektir ve Nesli Çölgeçen 1987’de filmi çektiğinde aslında bir zihniyet filme alınmıştır.

Düzen siyasetinin sağı solu belli olur! Hatta aynı olur!

Kesal’ın filmi ikinci yarıda hareketleniyor ve burjuva siyasetin çürük dokusu daha bir hissediliyor. Adayımız “onu tanıyorsunuz”* sloganını kullanıyor, bir başka sloganı da “çare doktor”! Hem tanınan bilinen olmak hem çare olacağına ikna etmek tam anlamıyla burjuva siyasetine has bir açıkgözlülük/açgözlülük örneği değil mi? Nedir ki Doktor Güner biraz acemi… Salondaki konuşmayı pek beceremiyor, basmakalıp ifadelere başvuruyor. Diğer yandan ana yemeğin ve tatlının şaşan zamanlaması, “bir numara” gelmeden boşalan salon belki de adaylığa mal oluyor. Her şey bu kadar saçma ve bu kadar pamuk ipliğine bağlı! Çünkü Haydar, Hıdır, Zeynel, Düzgün isimlerinin havada uçuştuğu, Sivas, Erzincan, Malatya, Dersim ittifakının kurulduğu o salon da siyasete sağdan çok farklı bakmıyor. Yemekler yeniyor, rakılar içiliyor. Sonra hadi bize eyvallah! Hakkını yemeyelim, semt radyosunun sahibi Nuri (Muttalip Müjdeci) bu dalavereleri iyi bildiğinden Kemal’e elinden geldiğince yardım ediyor. Rakı sofrasından kaldırıp Osman Hocanın etkinliğine götürüyor. Feyizli amcamızın elini öpüp icazet alan Kemal en büyük kazığı ise yine bir numaradan ve onun danışmanlarından yiyor. Rakibi Sezai Kartal’ın düzenlediği sünnet düğününe giden Kemal sabah kendisine destek sözü verenleri, beş bin oylarını da alıp geleceğini iddia edenleri orada buluyor, öfkesi ve merakına yenik düşüp bir numaranın peşi sıra tuvalete gidiyor ve bir kabinde saklanarak hakkında söylenenlere kulak misafiri oluyor. Danışmanı bir numaraya, doktorun garip bir adam olduğunu söylüyor, gülüp eğleniyorlar. Burada geçen diyalogtan filmin açılış sahnesini hatırlıyor/anlamlandırıyoruz. İki şişe viskiyle il başkanının kapısına dayanan doktor fantezisi de aydınlanmış oluyor. Bir numara bu tutumu pek beğeniyor. Eh, anlaşılan işi kapmış doktorumuz, bir yerine iki şişeyle gidiyor! Demek birini açıp içerlerse diğeri el değmemiş avanta olsun hesabı güdülüyor.

Avantacılar, goygoycular, dernek başkanları, kanaat önderleri… Kimin eşeğine binerse onun türküsünü söyleyenler… Bu kez Kemal Güner’in sofrasında diz kırmışlar.

Oysa Nasipse Adayız yükselen gerilime karşın frene basarak durgun atmosferine sadık kalıyor ve bir bayrak imalathanesinde, manalı bir sonla selamlıyor seyirciyi. Merdivenaltı sömürünün tüm yalınlığıyla karşımıza çıktığı bu tekstil atölyesi Siyahilerin, Orta Asyalıların istihdam edildiği, adeta cehenneme düşürüldükleri yer. Başlarında zebani gibi dikilip sürekli daha hızlı çalışmalarını dikte eden patronları ise Kemal Güner’e siyasetin orada şekillendiğini söylüyor. Kesinlikle haklı! Burjuva siyaset emeğin sömürüsü ile şekilleniyor ve bu sömürü hemen her daim ülke bayrakları, parti bayrakları, aday bayrakları gölgesinde gerçekleşiyor.

*Film İngilizce’ye de “You Know Him” olarak çevrilmiş.

Haydar Ali Albayrak

Yeşilçam: Kan, Ter, Gözyaşı… Kestik!

Bir yıl önce bugün göçen Güladiye Çandır için…

BluTV’nin uzun zamandır beklenen dönem dizisi Yeşilçam, Bir Sinema Hayvanı ilk iki bölümüyle yayınlandı. Bir döneme ve bir kültüre eğilen dizi aynı zamanda eğlence dünyasındaki ilişkileri canlandırıp tematik yönüyle öne çıkıyor ve yerli film sektöründen bir “ayakta kalma” öyküsünü işliyor.

Öyküsüyle ekonomisiyle “efsaneler ve gerçekler”

Diziye geçmeden “Yeşilçam nedir” kabilinde kısa bir “efsaneler-gerçekler” girişi yapmaktan yanayım. Çünkü Yeşilçam denince akla birçok şey geliyor ve bunların önemli bir kısmı seyircinin yakıştırmasından ibaret. İlk olarak ve bana kalırsa esas olarak Yeşilçam’ı dönemlendirme çabası çeşitli yorumlara kapı aralıyor. Kabaca hangi tarihsel aralığa Yeşilçam’ı yerleştirebiliriz? Yahut adını bir zamanlar yapım şirketlerinin merkezi Beyoğlu Yeşilçam sokaktan aldığına inanılan “yerli film sektörü” Türk/Türkiye sinemasının tüm bir üretiminde nasıl bir yer tutuyor? Sinemamıza dair Nijat Özön ve Alim Şerif Onaran gibi isimlerin tarihlendirmesinden yola çıkarak en keskin hatlarla bir özet yazıma varabiliriz. Bu noktada ise bilimsel referanslardan uzak bazı realitelerin yardımına başvurabiliriz. Sinemamıza dışarıdan nasıl görünüyorsa öyle bakıp yorum getirdiğimizde ilk yılları ve Muhsin Ertuğrul dönemini, yönetmenlerin çeşitlendiği ve sinema dili üzerindeki tiyatro hakimiyetinin yavaş yavaş kaybolduğu ve öykünün doğal mekânlarda adeta  kazanıldığı bir dönemin takip ettiğini söyleyebiliriz. 50’lere değin devam eden ekonomik düzlemde ve sanatsal öyküleme bakımından verilen bağımsızlığı kazanma mücadelesi yapım şirketlerinin mevzu bahis sokakta kümelenmesiyle yeni bir yola evriliyor ve “Yeşilçam” dediğimiz süreç aşağı yukarı başlıyor. Demin de bahsettiğimiz üzere bilimsel dayanaklardan, nesnel bakıştan beri kalınan bir anlayışla Yeşilçam’ın esasını 50’li ve 60’lı yılların meydana getirdiğini, 70’ler ile birlikte bu atmosferin dağıldığını, film üretiminin farklı yönlere kırılarak sürse dahi günümüze dek uzanan yeni bir sinema yaklaşımının geliştiğini savunabiliriz. Sanırım kimse böylesi duygusal bir tarihlendirmeye karşı çıkmayacaktır! Peki bunun sebebi, daha doğru bir söyleyişle o “altın çağ” hissiyatının kaynağı nedir? Elbette sektör meselesi, dizinin de eğildiği mesele… Diğer yandan Yeşilçam tartışmasının en önemli ayağını yine bu “sektör sorunu” oluşturuyor desek abartmış sayılmayız. Peki, Yeşilçam nasıl bir sektördü? Sektör müydü? Yeşilçam’ı, kendi ekonomisini kurmuş, öz kaynaklarını kullanan bir organizasyon olarak görmek en hafif deyişle iyimserliğe işarettir. Daha ziyade bir tür “kaptıkaçtı” ekonomisine denk düşmektedir Yeşilçam. Güçlü film şirketlerinin başka faaliyet kollarından gelen zengin iş insanlarınca yönetilmesi, şirketlerin film maliyetlerini yine zengin iş insanlarının sipariş filmleriyle karşılaması, bölgesel işletmecilik dediğimiz sektörel bağımsızlığı engelleyen sistem Yeşilçam’ın genel çizgisini çekmektedir. Üstelik bu çizgi henüz ticari sinemanın çizgisidir ve film sektöründeki özgün çalışmaları, arayışları hiç mi hiç kapsamamaktadır. Uzun lafın kısası Yeşilçam tam da bu üretim yoğunluğu ve kalıpların oturması vesilesiyle dar bir aralığa sıkışmakta ve yerli film geleneğinin tamamına etki edecek bir bütünsellikten yoksun kalmaktadır.

Sahnede dönemin ünlü sinemacılarının jürisinde yer aldıkları bir güzellik yarışması görüyoruz. Bu tür yarışmalar film sektörü için düzenleniyor, jüride yönetmen, yıldız ve yapımcıların yer alması gayet normal. Sonuçta çalışma arkadaşları aranıyor!

Yeşilçam bugünden bakıldığında iki anlamı karşılamaktadır. Bunların ilki az evvel değindiğim Türk sineması iken bir diğeri tüm üretime mal etmek yerine ağır basan nostalji niteliğinin kabullenildiği gösteri dünyasının sevimli hayaleti rolüdür. Günümüze değin taşınan, olmadık yerde karşımıza dikilen bu hayalet bize her defasında yazılmış bir gayrıresmi tarihi hatırlatmaktadır. Bu tarihin özgün koşullar çerçevesinde değerlendirilmeye yine bu dünyaya dair birtakım sözlük maddelerinin ise düzeltiye ihtiyacı vardır. Örneğin “fedakarlık” biçiminde anılan şey genellikle sömürüdür, “pratik zeka” ise bazen türlü üçkâğıtların başarıyla çevrilmesinden ibarettir. Hepsi bir yana Yeşilçam bir uyuşturucu sinemasıdır. 60’larda, siyasetin gerek dünya genelinde gerek yurtta giderek toplumsallaştığı bir tarihsel kesitte basit salon güldürüleri ve son derece şematik melodramlar ile halkı eğlendirmiş, ipte yürüyen cambaz, şapkadan çıkan tavşan olmuştur. Elbette bu niteliği Yeşilçam’ın sinemamız tarihindeki yeri ve öneminden götürmez. Yeşilçam bizimdir, biz de Yeşilçam’ınız… Hani büyük ölçüde!

Yapımcının sinema aşkı, yıldızdan yıldıza kayan gönüller

Bu girişin ardından dizimize geçebiliriz. Çağan Irmak‘ın yönettiği, senaryosu Levent Cantek ile Volkan Sümbül‘e ait Yeşilçam’da başrolleri ise Çağatay Ulusoy, Selin Şekerci ve Afra Saraçoğlu paylaşıyorlar. Genç ve hırslı yapımcı Semih Ateş (Çağatay Ulusoy)’in etrafında dönen dizi sektöre içeriden bakmayı deniyor. Ateş’in film çevirme tutkusu ile dolup taşan bir yapımcıdır. Film şirketini ortağına kaptırmış, borçlarıyla ortada kalmıştır. Buna karşın yeni bir film şirketi kuran Ateş eski eşi film yıldızı Mine (Selin Şekerci) ve yeni keşfi Tülin (Afra Saraçoğlu)’in yardımıyla ayağa kalkmaya çalışmaktadır. Ateş’in en büyük destekçileri yardımcısı, aynı zamanda eski kayınçosu ve arkadaşı olan Hakan (Bora Akkaş) ile çocukluk arkadaşı komünist Turgut’tur. Turgut (Muhammet Kulu) güçlü senaryolarıyla film hayvanını beslemektedir. Dizide elbette Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi kötüler de eksik olmaz. Piyasa kurdu yapımcı Reha (Yetkin Dikinciler), eski ortak “kabzımal” Vehbi (Onur Bilge), sapkın gazeteci Faik (Efe Tuncer), ajanlık yaptığı ortaya çıkan emektar Mümtaz (Altan Erkekli) ve karanlık siyasetçi İzzet (Özgür Çevik) bu kötülerden bazıları… Mümtaz’ın ağır basan vicdanıyla henüz ikinci bölümden iyiye dönen kötülerden olduğunu ve olaylar geliştikçe muhtemelen arada kalıp güme gideceğini söyleyebiliriz. Yine ilk bölümlerden edindiğimiz izlenim kötü kadın rolünün büyük ölçüde Aysel (Selin Kahraman) karakterine ayrılacağı yönünde… Bir dalavere sonucu güzellik yarışmasında birinci seçilen Aysel esas güzel Tülin Saygı’nın ardından işler çevirecek gibi gözüküyor. Öykünün genel itibariyle yapımcıların çekişmelerine odaklanacağını ancak komünist yazar Turgut ve Rum asıllı Nebahat (Nurcan Şirin) vasıtasıyla siyasal yönden de bir ivme kazanacağını şimdiden söyleyebiliriz. Kaldı ki 60’lar Yeşilçam’ında komünist senarist varlığı ve özellikle kamera arkasında azınlık sinemacı istihdamı bilinen meseleler. 6-7 Eylül (1955) yağmasına karşın Rum ve Ermeni teknikerler sinemamıza uzun süre emek verirken Vedat Türkali de 60’larda “toplumsal gerçekçi” Yeşilçam denemesi olarak değerlendirebileceğimiz birçok senaryo yazmıştır: Otobüs Yolcuları, Karanlıkta Uyananlar vb… Türkali’nin Nazım Hikmet gibi Yeşilçam’ın nitelikli öykü sorununa zaman zaman deva olduğu, güçlü senaryolar yazdığı bilinmektedir.

Sinema aşkıyla yanıp tutuşan yapımcı Semih Ateş (Çağatay Ulusoy) ve ekibi… Eski kayınbiraderi çapkın Hakan (Bora Akkaş) ve emektar Mümtaz (Altan Erkekli)

Açeydim gollarımı, o filmi çekeydim! 

Yazıyı noktalarken en şaşalı yıllarda dahi kanayan yaraların başında gelen öykü sorununa ve Çağan Irmak‘a eğilmek niyetindeyim. Atıf Yılmaz, Ertem Göreç, Ayhan Işık gibi sinema tarihimize damga vurmuş isimlerin anıldığı, güzellik yarışmalarından acar gazetecilere, filmcilerin artık sırdaşı olmuş bar sahiplerine eğilen Yeşilçam dizisi iyi bir öykü bulunca gözleri parlayan Semih Ateş ile sektörü yalnız star sisteminin değil senaryoların da ayakta tuttuğunu ortaya koyuyor. Bir kısmı Hollywood’dan aparılan, bir kısmı fabrikasyon usulü yazılan tek tip öykülerin dizide her ne kadar “adi huylu” bir gazeteci tarafından dile getirilse bile sektörün açmazlarından olduğunu, seyirciyi bir süre coşturup, güldürüp, ağlatıp bir süre sonra ister istemez sıktığını belirleyebiliriz. Dönemin senaryolarına, şematik eğilimlerine, seyir kültürünün toplumsal dönüşümüne ve sektörel ilişkilerine Serpil Kırel‘in Yeşilçam Öykü Sineması‘nda* ayrıntılarıyla tanık olabilirsiniz. Akademisyen Kırel kitabında sektörü çok boyutlu ele alırken filmlerin yapım ve gösterim aşamalarını siyasal olaylardan, kent yaşamından besleyerek işliyor.

Dizinin afişi de dönemin ruhuna uygun tasarlanmış. Afişte starlar… En starları daha kalın puntoyla yazılmış!

Biz öyleyse Çağan Irmak’a uzanıp yazıyı bitirelim. Irmak adını görünce sevindim. Dizinin görüntü yönetimini tecrübeli Gökhan Tiryaki üstlenmiş, sanat yönetimi de ilk iki bölümde iyi görünüyordu. Ancak hepsinden öte Irmak adı beni neden sevindirdi, açayım. Çağan Irmak önemli bir yönetmenimiz. Sinemaseverler, okullusu-alaylısı genellikle festival filmlerini, sanat sinemasını takip ediyor (yahut kendilerine öyle bir süs veriyor), çoğu zaman ticari sinema, başka bir deyişle “anaakım sinema” ise ıskalanıyor. Irmak yakın sinema tarihimizde birçok başarılı filme imza attı, yine Babam ve Oğlum‘da seyirciyi yakalamasıyla belki Yeşilçam’a en çok yaklaşan yönetmen oldu. Semih Ateş’in defalarca dile getirdiği “mevsimi değiştiren, hastaları iyileştiren”, salon girişlerinde mendil dağıttıran film tanımını Babam ve Oğlum karşıladı. Diğer yandan Irmak, Asmalı Konak ve Çemberimde Gül Oya gibi ses getiren televizyon dizileri de yönetti. Yeşilçam geleneğinin öykülemeden tutun star sistemine ve çalışma koşullarına kadar günümüz televizyon dizilerinde sürdüğünü dikkate alırsak Irmak tercihinin tam isabet olduğunu kavrıyoruz. Yeşilçam’ın ruhuna dokunabilecek, kendini o dönemle özdeşleştirebilecek bir isim Çağan Irmak… Dönem film ve dizilerinde tecrübeli, öykülemede usta, Yeşilçam’ın tür sinemasına ve popülist kaygılarına hakim. Ayrıca bugün nasıl abartılı Yeşilçam sahneleri tiye alınıyorsa onun Babam ve Oğlum filmindeki acıklı sahne de toplum belleğinde kendine geniş bir yer buldu. Ne denir? Yeşilçam, açeydim gollarımı, bir film çekeydim!

*Serpil Kırel, Yeşilçam Öylü Sineması, Babil Yayınları, 2005

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın