Metot: Gri Gömleklere Beyaz Yakalar!

Jordi Galceran‘ın 2003’te yazdığı Grönholm Metodu adlı eserden çevrilen/uyarlanan ve uzun süre Semaver Kumpanya tarafından sahnelenen Metot bu kez çevrimiçi platform Gain için mini dizi olmuş. Oyun gibi diziyi de Serkan Keskin yönetiyor. Zaten dizinin kağıt üstündeki tek farkı öyküdeki kadını Sezin Bozacı yerine Şebnem Hassanisoughi‘nin canlandırması.

Metot Keta adlı uluslararası bir şirketin satış müdürü seçmek için yaptığı toplu mülakatı konu alıyor. Mülakata katılan Ferhat (Serkan Keskin), Engin (Mustafa Kırantepe), Kadir (Sarp Aydınoğlu) ve Merve (Şebnem Hassanisoughi) bir pencereden atılan zarflarla türlü oyunlara sürükleniyor. Bu talimatları daha en başta bağlayıcı kılan unsur ise katılımcıların her ne sebeple olursa olsun salonu terk ettikleri takdirde (simgesel bir biçimde “o kapıdan çıktıkları takdirde”) geri dönemeyecekleri. Dizi henüz ilk talimattan hatta adayların ilk karşılaşmasından sonra tam anlamıyla bir açmaza, bir gerilime sürükleniyor. İçlerinden birinin şirket çalışanı olduğuna dair ortaya atılan iddia ve onu bulmaya yönelik çabalar, her adayın profiline göre seçilmiş, bir bakıma kişiselleştirilmiş zafiyetler üzerinden grubun geri kalanını ikna turlarına devrolarak sürekli diri kalıyor.

Kurumsal bir çürüme olarak “İnsan Kaynakları”

Metot beyaz yakalıların trajedisine eğilirken “insan kaynakları” denen kurumsal çürümeyi ve kapitalizmin toplumsal değerleri rekabet ve hırs düzleminde nasıl tahrip ettiğini ustaca işliyor. Bir yönüyle çağımızın yırtıcı iş insanını, satışçısını, pazarlamacısını yani bir bakıma sermayedarın “yönetici” süsü vererek güzellediği avcı köpeği’ni betimleyen dizi diğer yandan ise her çeşit işe alım sürecini ve beyaz yakalılığın o süreçler sonunda giderek griye çalışını gözler önüne seriyor. Metot, en kestirmeden ifade edersek bize, vaat edilen topraklar (imkânlar) ile sunulanların taban tabana zıt olduğunu ve “bu dünyada” cennetten arsa/yaka satmanın yeni eğitimli kesimde artık kimliğin-sosyal statünün cahil cesaretine dönüştüğü evreleri, nihayet doyumsuz bir batağa saplanıldığını gösteriyor.

Metot’ta gerilim henüz ilk sahnelerden, mülakata katılan adayların birbiriyle tanıştığı o ilk anda yükseliyor

Katalan Galceran’ın oyunu kuşkusuz Avrupa coğrafyasının kültürel koşullarını ve “New Millennium” üst başlığında pazarlanan neoliberal pohpoh sekansının can çekişen ruhunu yansıtıyor ancak beyaz yakalı kesimin tüm dünyada standart bir edimler kümesine sıkıştığını göz önüne alırsak yıllar geçse, mekânlar ayrışsa bile anlatının karşılığında dramatik bir değişim yaşanmadığını söyleyebiliriz. Buna karşın beyaz yakalılığın kültürel ve yapısal düzeylerde telafisi güç hasarlar aldığı, tüm dünyayı etkileyen ekonomik krizlerden hayli etkilendiği de ortada… En basitinden Türkiye için yorumlarsak suni refah döneminin beyaz yakalılığı ile günümüzün asgari ücretle aynı noktada kaldığına yakınan “isyankar” beyaz yakalılığı arasında kayda değer farklar bulunuyor. Dahası beyaz yakalılığın bu topraklarda yol açacağı zihinsel tahribatın, hayal satmanın kolay olduğu yıllarda (2000’lerin başından Gezi’ye kadar yaşanan süreçte, başka bir deyişle kısa süre önce 140 Journos yapımı belgeselde gündeme gelen Kemal Derviş reformlarının gölgesinde) doruğa çıkıp zamanla alçaldığı ve geriye yalnız hayal kırıklığının, işsizliğin, alkolikliğin kaldığı öne sürülebilir. Yahut denebilir ki günümüzde beyaz yakalılık bir alev çemberinin ortasına düşmüş akrebi andırıyor ve o akrep ancak kendini zehirliyor. Bunu neden söylüyorum? 2015 Güzünde bir yazıda, Ataşehir’de bir restoranda meydana gelen asitli saldırıyı konu almıştım.* O dönem Türkiye hızla mutsuzluğa sürükleniyordu. Siyasi iktidarın demokratik seçimlerin sonucunu bir anlamda tanımayarak yeniden tek başına hükmetme olanağına kavuşması, ekonomide tatlı uykulardan kalkılması “durgun ve çürük su” beyaz yakalılığı etkilemeye başlamıştı bile… Bir şirketin pazarlama müdürü lüks bir restoranda çocuklara ayrılan oyun alanına girmiş, eniştesi olduğu bir çocuğun yüzüne asit dökmüştü. Akılla vicdanla izah edilemeyecek bu vahşi saldırının ardında yöneticinin ruhsal problemleri yatıyor olsa da çalıştığı pozisyonun, temsil ettiği rekabet kültürünün ve yozlaşmanın (kısacası altyapının) payı da yabana atılamazdı. Günümüze gelindiğindeyse o asidin küpüne verdiği zararı tamamlayarak kabından taştığını, tepeden tırnağa tüm bir beyaz yakalı kesimin üzerine döküldüğünü görüyoruz. Maaşlar aşınıyor, home office’ler, kısa çalışmalar, şunlar-bunlar derken beyaz yakalı kesim her geçen gün köşeye sıkışıyor. Ayrıca beyaz yakayı kültürel bakımdan var eden başat öğenin-umudun sönümlenip hayallerin suya düşmesi ciddi bir bunalımı işaret ediyor. Metot günümüzü belki tam anlamıyla değerlendirmiyor, hani belki bir yükseliş dönemine dair belirgin izler taşıyor fakat bu durum değerinden düşürmüyor, kılavuz niteliğinden kaybettirmiyor.

Hangisi sahtekar? Hangisi İK’cı hangisi gerçek aday? Dizide oyundakinin aksine kadın karakteri Sezin Bozacı yerine Şebnem Hassanisoughi canlandırıyor

Oyun içinde oyun, ava dönüşen avcı… Pürüzsüz oyunculuklar ve teatral hava

Oyun olan Metot’u izlemedim, kısmet olmadı fakat dizisini pek beğendiğimi belirtmeliyim. Birkaç noktaya değinmek istiyorum. Öncelikle dört bölüm süren dizide heyecan bir an olsun düşmüyor. Bunda da dört karakterin birbirlerine karşı pozisyon almalarının, yine o pozisyonları devamlı yenileyerek bir bakıma “sandalye kapmaca” oynamalarının rolü büyük. Ne yalan diyeyim, oyunun ününü duysam dahi dizinin beni bu kadar sürükleyeceğini tahmin etmezdim. Bir bölüm bakarım diye başladım, soluksuz izledim! Metot kartlar açıldıkça bir oyun içinde oyuna, av-avcı hikayesine dönüşüyor ve doğru kırılma anlarında doğru hamleler üzerinden detaylanıp seyirciyi gizemine ortak etmeyi başarıyor. Aslında öyküde de atıf yapılan bir Agatha Christie vakası çözmeye çalışıyoruz sanki. Bana eksilen ve failin hedef şaşırttığı örgüsüyle On Küçük Zenci‘yi hatırlattı. Metot’un en önemli artışı ise seyirciyi harekete geçirip oyunun işleyen/düşünen/salınan bir parçası haline getirmesi. Empati meselesine vurgu yaparak sona eren metin karakterleri kadar seyirciyi de kıran kırana bir iş görüşmesinin atmosferine taşıyor. Böylece seyirci hem büyük vakayı, işaret edilen bilmeceleri çözmeye, yapbozu tamamlamaya çalışırken hem de karakterlerin derinliklerinde kendi kuytularını keşfe çıkıyor. Dizinin politik ve ahlaki sorgulayışları gündeme taşıyan metni dışında tekniğine de eğilmeliyiz. Zira bu tekniğin metni tamamladığını, enerjiyi uygun kullandığını söylemek mümkün… Anlatının tek mekânda geçmesi, olay örgüsünün şapka giyip nutuk atma vb. fiziksel oyunlarla desteklenmesi yine plan tercihlerinin sahnenin ihtiyacı olan duygu ve aksiyona yönelmesi teatral havayı öne çıkarıyor. Metot pürüzsüz oyunculuklarla “oyun içinde oyun” karmaşasasının da üstesinden geliyor, bazen bu karmaşayı avantaja çeviriyor. Beyaz yakalıların rekabet etseler dahi ortak bir mevziyi (toplumun alt katmanlarından üstün oldukları yanılgılarını), plastik bir görüntüyü (seçici ve arzulu gösterilerini) koruma kaygıları onları tek bir tipte toplarken satır aralarındaki duygusal/cinsel gerilimlerden yeni ayrışmaların körüklenmesi ancak yetenekli oyuncularla mümkün oluyor. Onlar hem aynı hem farklılar! Hem av hem avcılar… Hem kurt hem kuzular! Oysa şu acımasız oyunu, puslu vadiyi terk edip bir tepede bağdaş kurmalı, sigara tüttürmeli belki de!

https://www.insanbu.com/eski/a_haber8fb3.html?nosu=1887

Haydar Ali Albayrak

Dönüşen Mekân ve Düşkün Zaman Hayaletler’i

Sulukule Mon Amour ve Küçük Kara Balıklar gibi kısa filmleriyle tanınan Azra Deniz Okyay‘ın ilk uzun metrajı Hayaletler MUBİ platformunda gösterime girdi. Geride bıraktığımız aylarda ulusal-uluslararası birçok festivalden ödülle dönen film insanımızı soluksuz bırakan siyasal dönüşümün İstanbul’daki yansımalarını kaosa sürüklenen kent, Suriyeli göçmenler, kadın mücadelesi, ötekiler ve genç kuşakların “dipten gelen dalga” hüviyeti kazanacağı bir perspektif üzerinden yorumluyor. Adeta doğal sosyal ışıkta fotoğraf çeken filmde bu belgeselvari havaya kurmacayı hissettiren kurgu oyunları da eklenmiş, böylece Hayaletler dinamik bir noktaya evrilirken fotoğrafın dinginliğini korumayı başarmış diyebiliriz.

Filmden bir kare… Kadın örgütleri yaptıkları basın açıklaması ile Nevin Yıldırım’a sahip çıkıyorlar.

Fikirtepe’de yoksul bir mahallede, yıkımlar ve yıkıntıların gölgesinden kesitler aktarıyor Okyay’ın filmi ancak toplumsal malzemesini bu alanla sınırlamayıp orta sınıf entelektüel kesim ile de ilişkiler kuruyor. Filmin konusunu ve karakterlerini kısaca aktaralım. Genç Didem (Dilayda Güneş) arkadaşı Ayşe ile hiphop dans grubu kurmuş, yarışmalara katılmaktadır. Didem’in komşusu, temizlik işçisi İffet (Nalan Kuruçim) ise hapishanede zor günler geçiren oğluna para bulmak için uğraşmaktadır. Bu iki kadın etrafında gelişen Hayaletler’in iki önemli karakteri daha var: Ela (Beril Kayar) ve Raşit (Emrah Özdemir). Ela feminist ve LGBTİ örgütlenmelere/eylemlere katılan, diğer yandan kentsel dönüşüm üzerine çalışan özverili, genç bir aydındır. Raşit ise Ela’nın tam zıttı düzlemde “Yeni Türkiye”nin bayrağını taşıyan uyanık bir muhafazakardır. Kayığına bindiğinin türküsünü söyler, her zaman çıkarına bakar ama işleyeceği günaha bile bismillah diyerek başlar! Film bu dört karakterin dünyalarını bir araya getiriyor, ayırıyor, tekrar birleştiriyor. Hayaletler tüm bu atmosferi kaotik bir düzlemde işliyor. Ülkede elektrik sıkıntısı çekilen bir günde geçiyor olaylar. Bir anlatı aracına dönüşen radyo haberlerinde kesintilere dair sabotaj ihtimalinin dillendirilmesi, yine yağma ve hırsızlık olaylarının yaşanması, bir anlamda gözlerin kapatılıp “Yeni Türkiye”nin, “yağmalanmış İstanbul”un hayal edilmesini sağlıyor. Hamaset ve rantla zehirlenmiş siyaset, yoksula düşman barınma politikaları, dışlananların sistematik bir şekilde sömürülmesi filmin de hattını kuruyor.

Hayaletlerin ve hayallerin meskeni Fikirtepe

Filmi irdelemeye Fikirtepe’den başlayabileceğimizi düşünüyorum. Fikirtepe bir tür sıfır noktası, bir yandan ise ufuk çizgisi… Tüm duygu ve düşünceler orada kırılıyor, her şey orada başlayıp orada devam ediyor, doğrusu bir çember dönüp duruyor orada. Devasa bir şantiye Fikirtepe, yeni Türkiye orada inşa halinde fakat bir türlü tamamlanmıyor büyük resim ve alacakaranlık hüküm sürüyor semtin her karış molozunda. Bu yarım yamalak hal Hayaletler’in gerek özüne gerek biçemine geçiyor. Mekânın hayal kurmayı teşvik eden çoraklıklığı ile itilenlerin, bastırılanların hayalet belirsizliğine geriletileşi bir araya gelip öz olarak karşımıza çıkarken Ayris Alptekin‘in (Antalya Altın Portakal’da en iyi kurgu ödülü de kazanan) bir ileri-bir geri kurgusu hayaletlerin zamanını da vurguluyor. Artık bir referans halini almış Fikirtepe, leb demeden leblebiyi anlatmanın ikameti olmuş. Arz fazlasını ifade ediyor, ana arterlerin betonlarla kuşatılmasını ifade ediyor, konut satın almak isteyen beyaz yakalıların pembe rüyalarını ifade ediyor. Birçok şeyi hatırlatıyor. Taşı toprağı altın İstanbul’un yaldızı uçmuş, taşı toprağı boşaltılmış Fikirtepe’ye ve köyden kente göçü simgeleyen Haydarpaşa Garı merdivenlerine bırakılan valiz, Fikirtepe’de duvara indirilen bir balyoz darbesine çevrilmiş. Nesneler, eylemler ve her sınıftan umutlar devingen bir kimlik kazanıyor Fikirtepe’de. Hayaletler mekânın anlamını “içeriden” ve içten öyküsüyle pekiştiriyor. Gökdelenlerden aşağı bakmıyor, gökdelenlere de bakmıyor. Düşey bir bakış hakim filme… Bazen telefon kamerasıyla dikizleyerek, bazen “pek yakın” plan yaşayarak, dosta-düşmana gözlerini kaçırmadan, devirmeden bakan bir üslup… Fikirtepe’yi, o dönüşümü kavramak belki de ayakları yere basıp o tozu yutmaktan, yana yöreye bakmaktan geçiyor yahut çürümeye ilkin en yakınımızda, burnumuzun dibinde tanık oluyoruz.

Didem (Dilayda Güneş) Fikirtepe’nin altında ezilmiş… Yahut Fikirtepe bir ceset gibi şişip Yeni Türkiye’nin kıyısına vurmuş… Viyadükler, gökdelenler, toz toprak çamur… Bir de alçak uçuş yapan polis helikopteri

Yeni Türkiye: Allahın Çingeneleri, Göçmen sömürüsü ve Korospular

Filme ayrıca “Yeni Türkiye” söylemi ve karakterlerin bu söylemdeki konumlanmışı bakımından eğilebiliriz. Yeni Fikirtepe’nin Yeni Türkiye karşılığına yükseldiği, siyasi dönüşüm ile özdeşleştiği Hayaletler mahalle yaşantısını da toplumsal dokunun analizine ayırıyor. Bir kenar mahalle anlatısına kapılıyoruz. O cazibeye… İçinde olsak dahi ancak bize anlatıldığında ilgimizi çeken, yanakların okşanmak yerine sert tokatlarla uyarıldığı, şiddet-suç-yoksulluk sarmalına uzanıyoruz. Kenar mahallede şematik karakterlere pek rastlayamazsınız, daha ziyade boyun eğmişler ve ötekiler dikilir karşımıza. Filmin karakterleri de gerçekçi bir düzlem sunarken her dönemin kendine has uyanıklarını es geçmiyor. Amiyane tabirle “çakal” diye anabileceğimiz Raşit tam da böyle biri ve otomatik vites SUV aracıyla, ağzına sakız ettiği “Yeni Türkiye” ile ortalama kötüyü temsil ediyor. Ne var ki ortalama kötülük yoksul yerleşimin vahşi doğasıyla birlikte ele alındığında birtakım sınırlarla yüzleşiyoruz. Muhafazakarlık, nefret suçları, kadını hor görme ve göçmen düşmanlığı bu sınırlardan yalnızca birkaçı… Çarpıcı bir ötekileştirme hamlesine ise boş arsada dans eden genç kadınların polis tarafından “Allah’ın Çingeneleri” diye çağrılmasıyla tanık oluyoruz. Bu çağrı, bu itip kakma hali Sulukule Mon Amour’un gerçek kahramanlarınca da dile getiriliyor. Allah’ın Çingeneleri… Sonra Allah’ın Suriyelileri mesela, sonra elbette Çingeneleri ve Suriyelileri dışlayan yerli ve milli yoksullar… Nihayet o yoksulların sırtından geçinen parazit Raşitler.

İffet (Nalan Kuruçim) diken üstünde, bıçak sırtında bir yaşam sürüyor. O kadar çaresiz ki uyuşturucu kuryeliğini kabul ediyor.

Peki, Hayaletler’in kadına, ötekilere bakışını nasıl değerlendirebiliriz? Özellikle dansöz kadının iş kıyafetiyle görüldüğü sahne ve mini Korospular konseri filmin politik duruşunu sergiliyor. Okyay tarafını belli ediyor fakat ben filmdeki kadınların “güçlü” yahut “kendi ayakları üzerinde duran” gibi alışıldık sıfatlarla nitelemek yerine umutla bir tutulmaları gerektiğini öneriyorum. Evet, filmde tüm erkekler kötü çizilmiş, buna karşın kadınlar öne çıkmış ancak kadınların gücünü vurgulamaktan öte çürümenin panzehiri gibi hayati bir rol üstlendiklerini de belirtebiliriz. Didem’in finalde “hayalete dönüştüğü” veya başka bir deyişle “hayalete/hayaline” kavuştuğu sahne “Yeni Türkiye” karanlığına karşı bireysel bir başkaldırı anlamı taşıyor. Üstelik umutsuzluğun, karanlığın orta yerinde gerçekleşen bu dönüşüm tüm o korkunç dönüşümlerin üstesinden gelebilecek bir iradeyi de işaret ediyor. Sulukule’nin dansçıları dans etmekten vazgeçmeyecek!

Didem’i sevgilisi Kaan’ın dövüş köpeği Kont ile görüyoruz. Bir buluşma adresi olarak “araba” ve ondan geriye kalanlar…

Hayali bir kafa karışıklığı, soğuk anlatı

Hayaletler’in olay örgüsü, plan tercihleri, baskın renkleri, karakter açılımları, tepede sürekli pata pata dolaşan polis helikopteri ve elbette tüm bunların toplamında filmin tekniği anlatılanla dinleyen arasına belli bir mesafe koyuyor. Ben mesafenin (anlatılan) dinleyen/izleyenle korunmasını olumsuz bulmuyorum. Didem’le (yahut İffet’le) özdeşleşmek seyirciye bir şey kazandırmaz oysa Didem’in İffet’e mesafe koymayışı, daha açık ifade edersek karakterlerin fazladan kalın çizgiler çekmeye alet olmayışı, ana fikri, ana duyguyu destekliyor. Filmin yüzeyleri ise kuşkusuz soğuk ve sonlara doğru tempo kazansa bile hızlı geçişler, sekanslardaki anlam bütünlüğünü seyirciye aktarmaktan uzak. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu ileri sürebiliriz. Okyay belli ki hayaletler’in anlatısına da sirayet etmesine izin vermiş ve bizi bir çeşit “örgüüstü”, soğuk ve belirsiz bir filme çağırmış. Açıkçası filmin malzemesini içten seçtiğini, o malzemeyi işlerken soğuk bir tutumun benimsendiğini düşünüyorum. Yazıyı noktalarken Hayaletler’in kurmaca ile gerçek/ideal arasına bir kasap perdesi gibi astığı belirsizliği beğendiğimi yineleyeceğim. Genel olarak başarılı bir film Hayaletler, hatta sürekli dönüşen mekâna ve içinden geçtiğimiz düşkün zamanlara kesilen elektriğiyle nöbet geçirtiyor.

Haydar Ali Albayrak

Bir Kilo Orhan Pamuk Mu, Yağcı Tarafından Erkan Oğur Mu?

Başlığı görenlerin önemli bir kısmı “bak hele densize” demiştir, “kendisi kim oluyor da iki büyük sanatçımıza pespaye benzetmelerde bulunuyor?” Sahi ben kimim? Çöpçüler Kralı‘ndaki o meşhur mahalle sakiniyim galiba. Gördüğü sıkıntıları gazetelere yaza yaza hükümet düşürüyordu hani! Ondan tek farkım herhangi bir gazeteye yazmamam ve hükümeti düşürememem! Şimdilik tabi! Yaza yaza düşürücem! 

** 

Peki mesele nedir? Yazar Orhan Pamuk‘un müzisyen Oğur ile ilgisi ne? Hangi paydada buluşup hangi ortak değerde bakıştı bu zatlar? Kimin kesişim kümesine kışt dediler de kümesteki tavuklar tekmili birden kanat çırparak hazin sonlarını, yani uçamadıklarını hatırladı. Kuşkusuz tavuklar uçamıyor ve bu sanatçılarımız da bugün gündemdelerse bile yarın yine siyasetin baş döndüren temposuna yenik düşerek, uzun bir süre daha – toplumun ilgisini çekecek başka bir olaya imza atmadıkça- yalnız sanatlarıyla (belki de olması gerektiği gibi) yad edilecekler.

Vasat’ın işlevi, gündelik yaşamda yeri ve önemi

Söze Pamuk’tan başlamak istiyorum. Son kitabı Veba Geceleri yayımlandı, okumadım. Doğrusu Pamuk’un hiçbir postmodern romanını okumadım (postmodern romanlara karşı bir garezim yok, öyle anlaşılmasın). Yaklaşık on beş yıl önce, henüz lise çağlarımda iken ilk romanları olan Cevdet Bey ve Oğulları ile Sessiz Ev‘i okumuştum. Yazarın sonrası; 90’ları ve daha ötesi yoktur bende. Dolayısıyla Pamuk’un edebiyatı ilgi alanıma girmiyor diyebilirim. Anlatımını, eleştirecek, “kendimce vasat bulacak” kadar dahi bilmiyorum. İlk romanlarını okurken belli bir akıcılığa sahip olduğu, okuru sıkmayan, yormayan güçlü bir ifade tutturduğu kalmış aklımda. Nobel ödülü alırken linçlemedim (zaten kaç yaşındaydım ki), müzesini de hiç gezmedim. Benim Orhan Pamuk konusunda söyleyeceklerim ancak “ön yargı hakkı” savunmama girer, müsaadenizle o hakkı savunacağım. Elbet hakkı savunmadan neden savunmak durumunda kaldığımı belirtmem gerekiyor. Son roman vesile oldu diyelim. Gerçi Veba Geceleri’nin kopardığı yaygaradan da haberdar sayılmam, bazı satırlar üzerinden Kemal Atatürk‘e hakaret ettiği intibası uyanmış bir kesim okurda. Taşı da zaten en günahkârımız Ahmet Hakan atmış ve romandaki asker Kolağası Kamil’in bir Mustafa Kemal karikatürü olduğunu öne sürerek yazarı hedef göstermiş. Bu iddiaya, mevzu bahis karakterin çocuklukta kovaladığı bir karga delil gösterilmiş sanırım… Pamuk cephesinde sular halihazırda bulanıktı, birkaç ay önce “kendisinden başka kimsenin sevmediği” Rasim Ozan Kütahyalı ile fotoğrafı epey konuşulmuştu. Keyifli bir akşam yemeğinden alınan karelerde ağzı kulaklarında bir Pamuk vardı. Kütahyalı, 83 milyonu aynı anda tiksindirebilen nevi şahsına münhasır surat ifadesiyle iştirak ediyordu izahı güç, yenilip yutulması imkânsız tabloya. Bu fotoğraf Pamuk severleri bir nebze üzdü, başı eğik Pamukzedelere çevirdi, sevmeyenleri ise coşturup adeta kendinden geçirdi. Pamuk’a yüklenecekler, yeni bir mevzi bulmuşlardı, keyiflerine diyecek yoktu. Belirttiğim üzere iki tarafa da dahil değilim, benim derdim liberal şarlatanlıkla. Ancak bu liberalliği ve şarlatanlığı Pamuk ile ilişkilendirmeyeceğim. Pamuk’tan çok Pamukçuklara, bilimum pamukçuklara üzülüyorum. Devam edeyim. Pamuk’un yeni bir roman yazması sevmeyenlerini bir tür “Kütahya muharebesi zaferi*” sayabileceğimiz Kütahyalı morali ile taarruza sevk etti. Pamuk yine hedef alındı. Tabi bu salvolara yanıt gecikmedi. Liberal şarlatanlar cephesi şarladı bir kez daha!

Bu kadar vasatlık ancak bu kadar okumakla mı mümkündür? Sadece soruyorum!

Türlü internet gazetelerinde yazılar, çiziler… Aman yarabbi! Hatta liberal entelektüel camia tüm çabasına karşın davasında zayıf görünmüş olacak ki Tekâlif-i Milliye kararlarını andıran bir refleksle derhal destekçiler toplandı, omuz yanına omuz kondu. Omuza değen omzu tanımadan falan… Adanmışlıkla, tabi biraz da bilinçsizlikle… Köşesinden Pamuk’un başarılarını hatırlatanlar, karınca kararınca sosyal medyada kanaat bildirenler… Mesela bir oyuncu (Meriç Aral) tweet attı, had bildirdi Pamuk karşıtlarına… Efendim Orhan Pamuk’a vasat demek de ne bileyim biraz… Bu minvalde bir şeyler işte. Durun, ekran görüntüsünü paylaşayım. 

...abilirsiniz, …ebilirsiniz diye başlayan “ama”, “ancak”, “fakat” diye devam eden sıradan bir kalıp… Meriç Aral bu tweetinde bize dilbilgisi öğretiyor. Dersimiz yeterlilik fiilleri ve bağlaçlar

Vasat ve hadsizlik ifadelerini yan yana görünce ne yalan söyleyeyim, kışkırdım. Vasat olma/ bulma/görme halini insanlar ne kadar yanlış anlıyorlar! Vasat yakıştırmasını fena bir şey sayıyorlar; halbuki vasatlık sık kullanıldığı şekilde hakaret değil, dahası bir değerlendirme ölçütü bile değil özünde bir “ilgilenmiyorum” şerhidir. Zira bir eser, bir eser sahibi hakkında “vasat” diyenler aslında çoğu defa “eseri de sahibini de bilmem etmem, beni bağlamaz; eh beni de bağlamıyorsa vasattır (ayrıca bknz: “bence artık sen de herkes gibisin” dizesindeki duygudaşlık)” demeye getirir. Eleştirmenler çok zaman tembelliğe yenilip vasat ifadesini kullansalar da bu gerçek değişmez. Vasat yani “ortalama” dediğimiz, kabul ettiğimiz şey bir kaçınma çabasının çıktısıdır. Bir örnek verelim. Ahmet adında bir ebru sanatçımız olsun, kendisini uzaktan tanıyayım. Ben Ahmet’in çalışmalarını göreyim bir vesileyle. Az buçuk da bilgim olsun ebru hakkında, “az buçuk” derken sahiden az buçuk ha! İşte ebru sanatını konu alan birkaç belgesel falan izlemiş olayım. Fikrim sorulduğunda önüsonu diyeceğim şudur: “Ahmet’in çalışmalarını gördüm, vasat ya” Nasıl vasat? “Bayağı vasat işte… Bildiğimiz vasat…” Oysa zannedildiği gibi kan dondurucu bir anlamda, aşağılamak, yerin dibine sokmak için kullanmam bu ifadeyi. Ben ebru nedir bilmem ki Ahmet’in çalışmasına vasat diyeyim. Hal böyle olunca buradaki vasat ifadesi Ahmet’in çalışmasını değerlendirmekten ziyade “dostlar, rica ederim bana ebru sormayın” anlamı taşımaktadır. Ebrudan anlayan bir kişi ise Ahmet’i eleştirirken genellikle vasat ifadesine başvurmaz, çünkü vasatı işaret etmek, işaret muhataplarının kaideyi bilmesini de şart koşar. Kamuoyunun kaideyi bildiği nerede görülmüştür! Ebrudan anlayan kişi vasatı kestirip atmaz, açıklar bize. Gerekçeli vasat… Şu şöyle, şu da şöyle… “Yargılarken öğretir” anlayacağınız. İşte tam bu noktada Aral’ın dilinde “destursuzluk” ve “hadsizlik” olarak karşılığını arayan motivasyon da ön yargılarımızdan ibarettir. Bilmediğimize “vasat” der, geçeriz. Başımız ağrımaz, kokmaz bulaşmaz. 

Bu doğuma Rasim Ozan Kütahyalı mı katıldı acaba?

Yoksa siz hâlâ ön yargısızlaştıramadıklarımızdan mısınız?

Liberal şarlatanların varoluş sebeplerinden biri de ön yargı hakkımızı gasba yeltenmektir. Tüm ön yargıları olumsuzlayarak yaparlar bunu. Söz gelimi ön yargı denince akla evvela toplumların ötekilerine yönelttiği çirkin düşünceler gelir. Fakat ön yargı bu dar anlamının ötesinde insanlık tarihi için hemen her daim hem toplumsal bir anlaşma niteliği taşımış hem de kişinin bireyselleşmesi, beğenilerini öznelleştirmesi yönünde önemli bir entelektüel çaba olagelmiştir. Yanlış okumadınız, ön yargıyı en az yargı kadar entelektüel çabanın bir parçası görüyor, hararetle sahipleniyorum. Bana kalırsa ön yargısız insanların eleştirel ağızlarından tüm dişler sökülmüştür ve sistematik bir “ön yargısızlaştırma hareketi” taşları bağlayıp köpekleri serbest bırakan, sunulan her şeyin sorgusuz sualsiz bağra basıldığı zihinsel bir fakirliğin habercisidir. Bu fakirlikte gerici taraflaşmaları besleyen ve kişiyi birey olacak yetkinlikten uzak tutan, ona sürekli kendi programı doğrultusunda birtakım etkinlikler dayatan, tepeden tırnağa silahsızlaştıran liberaller rol oynamaktadır. Uzun lafın kısası ön yargı, iyi veya kötü anlamıyla yargıya doğru atılan bir adımdır ve onsuz yargıya ulaşmak pek mümkün değildir. Liberal şarlatanların “kimseye vasat demeyin, aa çok ayıp” söylemi ise esasen “sizin için vasatı da biz belirleriz, siz arkanıza yaslanıp dizi izler gibi izleyin” anlamına gelmektedir. Diğer yandan sizin vasatı “belirleyecek” umursamazlığınızı, vurdumduymazlığınızı da ön yargısızlaştırma hareketiyle yine bu liberal şarlatanlar körler. Böylece piyasa hakimiyetleri ve ideolojik iktidarları ne kitlesel ne bireysel bir çerçevede artık sorgulanamaz bir güce erişir. Yazının Orhan Pamuk faslını “beni ben yapan yargılarım kadar ön yargılarımdır” diyerek bitirmek istiyorum. Üstelik hangi liberal ön yargılarıma zincir vuracakmış şaşarım!

Akçeli işler” şüphesi ve hiç’in kenarında çekincesiz bir düzenleme 

Gelelim Erkan Oğur’a. Değerli bir müzisyenimiz kendisi… Salt sol cenahın değil tüm müziğinin ortak değeri, icracı ve kurucu bir sanatçı. Ne oldu da eleştiri okları üzerine çevrildi? Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın‘ın Hiç Oldum parçasını düzenlemiş. “Eh, ne var bunda” deyip geçelim mi? Acaba biz düzenleyemediğimiz için mi kıskanıyoruz? Çok uzatmadan Ara Güler polemiğini anımsayalım. Güler de Tayyip Erdoğan‘ı ziyaret etmiş, fotoğraflarını çekmişti. Bu ziyaret ve “fotoğrafçılık hizmeti” o dönem kıyasıya eleştirilmişti. Elbette eleştirilerle birlikte “sanatçının sanatı ve yaşamı ayrıştırılmalı mı” gibisinden yersiz bir soru da tekrar gündeme getirilmişti. Yani bunları niye tartışıyoruz? “Sanat toplum için midir yoksa sanat için midir” kadar bayat bir soru bu… “Vasat” bir soru! Bayat ve vasat… Sanatçının sanatı ile yaşamını nasıl ayrıştıralım yahu! Sanatçı ölüyken mi yapmış yapacağını! Öldükten sonra badem gözlü olan körleri, şimşir tarak hediye edilen kelleri çok duyduk da öldükten sonra sanatını icra edenlere biraz yabancıyız!

Erkan Oğur, değerli bir müzisyenimiz…

Ara Güler’e dönersek; ben kendi adıma netim, adam işini yaptı kardeşim! Ziyaretini yadırgamamıştım, hâlâ aynı çizgideyim. Fotoğraf çekerken, başka bir deyişle belgelerken, tarihe not düşürürken “şu insanı epey takdir ediyorum, hadi bari güneş kaçmadan birkaç poz alayım mı” diyoruz? Yoo… Öyleyse? Güler’in ziyaretini de ziyaret ettiği kişinin siyasi pozisyonunu onaylamaktan ziyade bir çeşit habercilik, arşivcilik faaliyeti biçiminde ele almak daha mantıklı… Fakat Oğur’un düzenlemesi için aynı şeyleri söylemek güç. Güler “ben herkesin fotoğrafını çekmekle mükellefim” diyebilir, ona kızamayız ancak Oğur “ben herkesin parçasını düzenleyeceğim, bu işimin bir parçası” derse kendimizi tutamaz, kahkahayı basarız. Böyle bir mesleki zorunluluğu yoktur ve evet, maalesef Kalın’ın parçasını düzenlemek, onun özdeşleştiği düzene ucundan kıyısından bulaşmak demektir. O düzene bulaşmak ise Berkin ile, Roboski ile, Soma ile, Çorlu ile, “128 milyar dolar” ile anılmak, müzisyenleri intihara sürükleyen koşullara bulaşmak demektir. Lamı cimi yoktur, bu denli ağırdır vebal. Oğur da kuşkusuz hesap kitap yapmadan girişmemiştir bu işe… Söylenti ama bakarsınız Bodrum Gümüşlük’teki okulunun sıva işleri vardır. Akçeli işler anlayacağınız (!) Boya badana, sıva… Yıkama yağlama… Düzenleme… Günahını almayalım, şüpheden yola çıkıp yine şüpheye varmak yakışık almaz. Biz iyisi mi Oğur’un düzenlemesini bu şüpheden bağımsız ve doğasındaki pervasızlık ile değerlendirelim.

İktidarın iyi becerdiği işlerden biri, karşı mahalleyi bölüp parçalaması, bir kaşık suda fırtına koparması… Sabah gazetesine verilen pazar röportajları, geleneksel iftarlarda görmeyi ummadığımız sonra zamanla alıştığımız isimler, sektörel toplantılara, çalıştaylara koşar adım icabet edenler… Vicdanlı dediklerimizin safımızdan çekilip alınması… Birer birer koparılması… Erkan Oğur meselesi de böyle ilerleyecek gibi gözüküyor. Bu düzenleme hoş karşılanmayacak, Oğur’un sanatçı duruşu tartışmaya açılacak. Ancak bu sırada Oğur’a liberal şarlatan desteği de eksik olmayacak… “Linç ediyorsunuz” diyecekler/diyorlar. Öyle ya liberallere göre eğer işlerine gelmiyorsa en ufak bir eleştiri dahi linç anlamı taşıyor. Bu noktada esas meselenin Oğur’un rahatlığı olduğunu düşünüyorum. Vicdan mahallesi iktidar gücünden belki yoksun fakat mental üstünlüğü ile ayakta kalıyor, kalabiliyor ancak görüyorsunuz insanlar bu üstünlükten ne kadar kolay vazgeçiyorlar? İlkeli bir tutum hattı neden örülemiyor? Bunda “Erkan Oğur is Erkan Oğur” tarzı sırt sıvazlayan yaklaşımın cesaret verici payı bulunmakla beraber sorunun çok daha derinlerde ve daha yapısal bir düzlemde yaşandığını öne sürebiliriz. Dünya malı dünyada kalsa dahi dünya şöhreti/nimeti göz karartabiliyor ve binilen itibar dalları iktidarın kör testeresine feda edilebiliyor. O dallar kesilirken yine biz inciniyoruz, ses yine bizden çıkıyor, ah ediyoruz her defasında, eksiliyoruz, gönül tellerimiz kopuyor. Haydi gelin düzenleyin şimdi! Bozmak kolay da düzenlemek zor!

*Ulusal Kurtuluş Savaşının bir faslı olan Eskişehir-Kütahya muharebelerini (1921) Yunan ordusu kazanmıştır.

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın