“Neden intihar etmiyorum?” mektubu

Hakan Taşdemir’in anısına, ölüm yıldönümünde…*

Öncelikle şunu belirteyim; ben etmiyorum ama kimseye de önermiyorum bu etmeme halini. Etmeniz veya etmemenize dair ne diyebilirim ki? İnsanlara akıl vermek bana düşmez. Neticede intihar toplumsal boyutunun yanı sıra (hiç değilse bir ölçüde, insaf edin!) bireysel yanlar barındırır ve herkesin derdi, zevki, isyanı kendinedir. Kuşkusuz her birey de kendi boynundan asılır. İnsana ve urgana dair susmak gerekiyor. Susmalı ki çelebi saysınlar.
Ayrıca meseleyi; var ve yok oluşa aynı ölçüde yaklaşma imkânı sunan ahlaki boyutu üzerinden yahut “bayağı bir tartışma” biçiminde nitelendirdiğim, hepimizin bir kulpundan asıldığı cesaret-korkaklık karşıtlığında ele almadığımı söylemeliyim. Öte yandan mektubuma hayli değer veriyorum çünkü insanlar intihar ettiklerinde neden ettiklerini az çok biliyoruz. Yazıyorlar, konuşuyorlar, susuyorlar… Ancak etmediklerinde neden etmediklerini kavramak güç… Mevzuyu çözebilmek için kişiyi yakından tanımak da işe yaramaz, zannetmiyorum. Herhalde kahin olmak falan lazım. O yüzden diyorum keşke yaygınlaşsa bu tür mektuplar… Yusuf Planlama Teşkilatı kurulsa ve içimizde açılan kuyular kurusa…

Şimdi ben neden intihar etmediğimi madde madde yazacağım.

1. Yaşamayı seviyorum! Sürdüğüm yaşama bayılmıyorum belki ama “hayatta kalmak” fikri pek fena sayılmaz, insan tüm doğrultularını yitirse bile ayaklarını bastığı noktaların uzaya dahil olmasından (basacak yerden bağımsız hani salt ayakları olmasından, belki ayaklarının bilincinden ve baş olmaya dönük sevincinden) memnuniyet duyuyor.

2. Henüz ölecek kadar yaşlandığımı düşünmüyorum. Tamam, gençliğin fırtınası bir nebze dindi, kabul… Hatta tahminim odur ki bedenim yaşıtlarıma kıyasla alabildiğine hantal, hani koşsam inanın pek zorlanırım, hepsine amenna! Ama yani ne bileyim “otuzlar” iyi bir dönem ve onu maddi manevi yönlerden değerlendirmek isabet olur.

3. Canım tatlı… Ek olarak korkuyorum. Ölümden sonraki boşluk beni ürkütüyor ve aslında biraz da bu anlamsızlık yüzünden yaşama saplantı derecesinde bağlıyım. Belki herkes kadar… Belki herkesten biraz daha fazla… Şimdilik bilmiyorum bu saplantının derecesini ve umursamıyorum elbette.

4. Bana inanan insanları (ki doğrusu yalnızca bir kişiden söz ediyorum) yarı yolda bırakmak istemiyorum. Burada inanmak’tan kastım yarı yol benzetmesine de uyan o “yoldaşlık” durumudur. Yoldaşımı neden yalnız bırakayım? Yoldaşımla kendi sınırlı sonsuzuma yürümek isterim.

*Bir yöntem yakıştıramıyorum. Sanırım ölümsüz olduğumu falan düşünüyorum. Onca yöntem arasından uygununu seçemediğime göre… Ölümsüzüm… Ölümsüz değilsem bile ölmeye niyetim yok.

5. Ardımda kalacak pisliği göz önünden ayırmak başka bir deyişle o pislikten ayrılmak işime gelmiyor. Hele ardımdaki pislik, canımı sıkan koşullar sürecek ve tüm o bataklık nefes almayı sürdürecekken… Kabarcıklar şişip patlayacak, kendine özgü bir ses, bir koku yayacakken… Şimdi ben gideyim ama bu habitat var olsun öyle mi? Var mı öyle Yağma Hasan’ın böreği? Haksızlık değil mi bu?

6. İntihar edecek kadar ünlü değilim. Tanınmayan bir yazarım ama bu yazarlık hâli aslında teferruat. Tanınmayan bir elektrik teknisyeni de olabilirdim, civarda tanınan bir değnekçi de veya şu sıralar arkadaşlarıyla toplanıp batak atmayı özlemiş bir üniversite öğrencisi de… Yeterince tanınmıyorum…. Asıl mesele bu… İntihar dediğimiz şey eni sonu bir bildirge ise bu bildirgenin kaç kişiye ulaşacağını ölçüp biçmek gerekiyor? Dolayısıyla ünsüz insanların intihar etmesine karşıyım. Tabii “ünlüler etsin” gibi bir şey de demiyorum, yanlış anlaşılmasın.

7. Yukarıdaki madde ile çelişmesine rağmen bir endişem de beni tanıyıp tanımayan birçok kişinin arkamdan atıp tutma ihtimalidir… Mesela ağzı bir canavarın ağzına benzeyen bu güruh, böğürtünün yanında bülbül şakıması kalacağı türden ses sahipleri, dilsiz ve dişsiz çıbanlar, emerek ve kıvrılarak ilerleyen irin seli… Bir mağaranın derinliklerinde yaşayan bu it takımı, bu Kerberos kafaları çoğu kişinin intiharını zayıflık sayıyor. Yok mücadele edilmeliymiş de yok yaşam güzelmiş de bilmem neymiş de… Size ne lan! İsteyen istediğini eder, sizden icazet mi alacaklar!

8. Normal şartlarda suratına tükürmekten imtina edeceğim kişilerin gündemine hangi yolla olursa olsun girmek istemem. Varlığıyla midemi bulandıran (midemi bulandırdıklarına göre benim için önemliler demek ki) birçok insan vardır. Iyyyk!

9. Kazananların daima haklı olduğuna ve tarihi yine onların yazması gerektiğine can-ı gönülden inanıyorum. Kaybedenler ise haksız değil ama biraz çirkinler. Zaten kaybetmek başlı başına çirkin bir his…

10. Ölümün geride kalmış bir yaşamı politik özneye dönüştürmesinden rahatsızlık duyuyorum. Soldaki şehitlik mertebesi için de benzer şeyler düşünüyorum. Körün ölüp badem gözlü olması sakıncalı bir durum.

Benim sebeplerim kabaca böyle… Peki siz neden intihar etmiyorsunuz? Bir mektup yazsanız keşke! “Geride kalanlar”a değil, yanınızda olanlara bir mektup yazsanız ve bilinse mazeretiniz yaşamdan yana… Anlaşılsa tavrınız, şu bulamaç dünyanın belirsizliğinde dökülse beyanat ve omuzlarımıza değen omuzların sahipleri, omurgalarımıza bakan omurgalar eğilseniz hafifçe öne doğru… Haydi pamuk eller kalemlere!

Görsel: İlya RepinVolga Kıyısında Burlaklar

* İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Havuzlu bahçeden tanıdığım Hakan Taşdemir 2020 Şubat’ında, RTS son sınıf öğrencisiyken kendini asarak yaşamına son vermiştir.

Haydar Ali Albayrak

Son “Marksist Şaka” Olarak Seremoni Filmi

İki sınıfı aynı çatı altında, zenginin yuvasında karşı karşıya getiren Parasite, Claude Chabrol‘un “son Marksist film” olarak nitelediği La Ceremonie‘nin* de anılmasına yol açtı. Seremoni ise Parazit’i andırmanın ötesinde 90’lar Avrupa sineması için Funny Games‘ten iki yıl evvel kurgulanmış bir şaka mıydı yoksa çözülen Sovyetler sonrası yaşlı kıtanın hal-i pürmelalini mi sergiliyordu? Filmi izledikten sonra her iki düşünceye eşit mesafede kalmak mümkün… Chabrol’un, Ruth Rendell’ın eserinden uyarladığı usta işi gerilimi seyirciyi birçok bakımdan doyurmayı başarıyor. Meseleye psikolojik yaklaşanlar da doyuyor, ekseni feminizm tartışması biçiminde belirleyenler de… Doğrusu kendilerini hiçbir zaman “düz sinema seyircisi” saymayan düz sinema seyircileri de bu şakayı memnuniyetle karşılıyor. Chabrol “son Marksist” filmde neye inanmak isterseniz ona inanabilirsiniz diyor sanki. İster yaşatan kiliseye inanın ister öldüren kiliseye! İster smokine inanın, ister av tüfeğine… Yahut ister okunan kitaplara, ister vurulanlara… Size kalmış!

Seremoni: Lelivre’ler, Sophie’ler

Film bir iş görüşmesiyle açılıyor ve Sophie (Sandrine Bonnaire) şehirden uzak -konuşmada birkaç kez vurgulandığı gibi izole- bir malikanede hizmetçi olarak işe başlıyor. Gayet iyi şartlara anlaştığını söyleyebiliriz. Ayda 6 bin frank maaş, hafif olduğu temin edilen iş yükü, iyiliksever görünen burjuva aile. Tam bu noktada gerilimin nasıl seyredeceği kestirilemiyor. Aile hizmetçiye nasıl davranacak? Birbirleriyle uzlaşabilecekler mi? Bu sorular önemli zira meskenin uzaklığından dolayı ortak bir yaşam kurulacağı anlaşılıyor. Sophie işe koyuluyor. Başlarda her şey yolunda… Patronlar hizmetçiden memnun. Görevini eksiksiz yerine getiriyor, güzel yemek pişiriyor; üstüne üstlük genç ve yüzüne bakılmayacak biri de değil. Sophie’nin pek alımlı sayılmasa bile yaşlı ve çirkin olmayışı ailenin yüzünü güldüren unsurlardan. Gerilim acaba buradan mı patlar diye düşünüyoruz. Evin erkeği Sophie’ye asılır, kıskançlık krizleri başlar, işler çığrından çıkar falan… Mösyö Lelivre (Jean-Pierre Cassel**) gençliğinde çapkınmış ve filmde öğrendiğimize göre fahişelerle ilişki yaşamayı severmiş. Hatta eşi (Jacqueline Bisset) de eski bir fahişeymiş. Fakat Mösyö Lelivre kendi halinde bir adam, hizmetçiye karşı biraz önyargılı, içten içe onun alık biri olduğuna inanıyor. Lelivre ailesinden biraz bahsetmemiz gerekiyor. Bu aile karı kocanın eski evliliklerinden çocuklarını aynı çatı altında topladıkları bir aile. Melinda (Virginie Ledoyen), Georges Lelivre’in önceki evliliğinden. Bu genç kadının eve pek sık uğramadığı söylense bile Sophie’nin işe başlamasıyla birlikte onu da evin bir parçası olarak görüyoruz. Küçük oğul Gilles ise Catherine Lelivre’in bir önceki evliliğinden. Kısacası aile üvey kardeşler ve eşlerden meydana geliyor. Catherine karakteri dedikodular göz önüne alındığında eski kimliğinin etkisinde kalmamışa benziyor. Postane müdiresi Jeanne (Isabelle Huppert)’dan hazzetmiyor ancak Sophie’yi tehdit görmüyor. Gilles sigara içmeye merak sarmış kendi halinde bir ergenken Melinda yaşı itibariyle ilk gençliğe özgü bir yaşam sürüyor, Jeremie ile bir gönül ilişkisi var. Filmdeki düğümü de dolaylı yoldan bu ilişki çözecek ve hamile kalan Melinda sınıfları karşı karşıya getirecek.

Burjuva aile… Canları cennette, …

Sırlarından başka kaybedecek şeyi kalmayanlar

Peki Sophie kimdir? Tüm kimliklerinin ötesinde bir sır sahibidir Sophie. Kendine ait bir sırrı saklayıp durur ve o sır açığa çıkınca Melinda’nın hamile kaldığını ifşa etmemek karşılığında koz olarak kullanılır, sırlar arasında bir değiş tokuş gündeme gelir. Sophie gözünü karartıp şantaja kalkışır. Bu sırrı her ne pahasına olursa olsun yanında çalıştığı aile öğrenmemelidir. Oysa Sophie’nin geçmişinde polisiye bir olay yatmaktadır ve kadın okuma yazma bilmiyor oluşunu köşe bucak saklarken babasının ölümünde ihmali (payı) olduğu Jeanne tarafından öğrenildiğinde bunu umursamaz bile. Açıkçası filmin psikolojik yorumlara kapı aralayan önemli bir ayrıntısının da bu olduğunu düşünüyorum: Aynı sınıftan iki kişinin, Jeanne ve Sophie’nin karşıtlığı… Jeanne filmdeki esas şantajcı… Neredeyse bir ajan gibi çalışıyor, sevmediği kişilerin mektuplarını okuyor, insanlar hakkında bilgi topluyor. Jeanne’ın küçük şehirde kıt kanaat yaşamını ayakta ve renkli tutabilmek adına giriştiği bu pervasızlığa karşılık Sophie oldukça silik bir tip. Sophie okuma yazma bilmeyişini, disleksi oluşunu büyük bir açmaza dönüştürmüş, zaaf bellemiş ve bu zaaf tüm yaşamını sabote edecek bir gölge halini almış. İşini kaybetmekten korkmuyor, yanlış anlaşılmaktan korkmuyor, hiçbir şeyden korkmuyor, yeter ki utancını bastırabilsin ve gerçek gün yüzüne çıkmasın. Sophie’nin, babasının ölümünde rol oynayışından zerre pişmanlık duymazken okuma yazma bilmeyişini büyük ayıbı sayması taşıdığı karakterle de açıklanabilir. Babasını öldürürken etkin bir tavır sergiliyor Sophie fakat okuma yazma bilmeyişi onu edilgin kılıyor. Bu durum aslında Sophie’nin sınıf bilinci taşımayışını ve verilen işleri bir robot edasıyla yerine getirip dinlenme saatlerinde koşar adım televizyon başına geçişini de açıklıyor. Fazlasını aramıyor Sophie. Sosyalleşmek gibi bir kaygısı da yok zira sosyalleştiğinde büyük ayıbının ortaya çıkmasından çekiniyor. Bu handikap Sophie’yi Jeanne’e yakınlaştırıyor çünkü Jeanne başkalarının yaşamına pek duyarlı değil aksine ilgisiz*** fakat buna karşın alabildiğine sıcak kanlı bir kadın. Bu özellikleriyle derin bir yalnızlığa gömülmüş Sophie’yi cezbetmekte gecikmiyor. Sophie kendini “anlamayacak”, dahası anlamaya ve dolayısıyla yargılamaya çalışmayacak nedir ki ona yarenlik etmekten de geri kalmayan bir arkadaş bulduğu için aralarındaki ilişki hayli hızlı gelişiyor. Birbirlerini tamamlıyorlar. Birbirlerini tamamlamalarında ve tekinsiz bir düzlemde gelişen tüm bir dostluk pratiklerinde iki uyumsuzun ortak yanlarını görüyoruz. Jeanne içindeki serseriyi zaman zaman özgür bırakan ancak işi ve huyu gereği düzenden tümüyle kopamayan bir karakter, oysa Sophie’nin düzenle kurduğu ilişki çok daha sorunlu. O, sürekli ayırtına varmaksızın bir şeyleri bastırmanın, bir şeyleri saklamanın telaşında. Diken üzerinde ve bu yorucu tedirginliğine sosyopati sınırlarında yorumlanabilecek türden bir vurdumduymazlık eklenince kendini yaşayamamanın, yaşadığı kadarından ise ezber bir huzur duyarak oyalanmanın, kısacası doyuma varamamanın enerjisini biriktiriyor. Jeanne işte bu enerjiyle şarj oluyor ve ikili birbirinin etkin-edilgin yönlerini destekleyerek/dengeleyerek yol alıyor. 

Lümpen bencil proleterya

Chabrol’un filmine yönelik “son marksist” yakıştırması Seremoni’de sınıfların durumunu kaba hatlarıyla olsa dahi ele almamızı zorunlu kılıyor. Burjuvazinin ufak tefek kusurlarını saymazsak hizmetçilerine karşı alabildiğine anlayışlı yaklaşmaları, genç kadının (Melinda) Sophie ile ilişki kurarken eşitlikçi bir tavır takınması anlatıyı alışageldik çizginin dışına taşırıyor. Mantıken burjuvazinin (Elbet diğer sınıfların da) kendi arasında iyi ve kötülere ayrılması icap ederken filmde zenginlerin melekvari, proleterya temsilcilerinin ise şeytandan hallice betimlenmesi kuşkusuz bir anlam taşıyor. Chabrol insan iyilik ve kötülüklerini sınıflarından ayrıştırırken suçun işlenişini de tamamen sınıfsal bir alana terk ediyor. Başka bir deyişle Lelivre ailesi kötülük yapmaya, suç işlemeye ihtiyaç duymuyor. Yasal bakımdan desteklenen bu sınıfa yönetmen de ahlaki bir üstünlük vererek yoksulları çöküntü hizasından başlatmış. Bu karanlık tabloya karşın finaldeki eylemin “tarihsel bir haklılık” içermesi filmin gerilim unsurunu yönetmesindeki başarıyı dahi aşan ideolojik bir manevra örneği sayılabilir. Burjuva ahlakı ve hukuku kapsamında (gözümüzü açtığımız düzenin kıstasları ile) değerlendirdiğimizde en kötü burjuva en iyi proleterden evla iken tarihsel açıdan bakıldığında en adi proleterin en iyi burjuvaya yeğ tutulduğu görülüyor. Tabi Chabrol bir yandan bu adi proleterya üyelerinin lümpenliğine de bir kimlik kazandırıyor. Örneğin Jeanne’nin, Sophie’nin odasında televizyon izlediği sahnede ekranda beliren yumuşatıcı reklamına tepki gösterip aleti yumruklaması, “biz Paul Newman isteriz” demesi lümpen bir bencilliği, popülizmi vurguluyor ve tüm bu olumsuz davranışlar ikilimizi haklıyken haksız duruma düşürüyor! Haklıyken haksız duruma mı düşüyorlar? Nasıl yani? Şaka yapıyorum elbette! Ha işin gerçek yanı da yok değil! Sophie ile Jeanne söz gelimi Gezi direnişine destek verseler kesin marjinal bulunup  hedef gösterilir, bir süre sonra da dışlanırlardı!

Sahnede Jeanne Paul Newman’ın filmini izlemek için Sophie’nin odasına konuk oluyor. Televizyonu açıyor, karşısına yumuşatıcı reklamı çıkınca sinirleniyor.

Kilise, burjuvazi, aile… Düzenin erkekleri ve başkaldıran kadınlar…

Yol alıyorlar dedik fakat yollarının nereye vardığı veya bir yere varmak için yol alıp almadıkları tartışılır. Lelivre ailesiyle bir çeşit suç ortaklığı kuran ikilinin kesişimi hangi koşullarda gerçekleşiyor? Nasıl bir seremoni bu? Sırlarından başka kaybedecek şeyi kalmayanların töreni ne türden özgünlükler barındırıyor ve elbette finalin ilginç mesajı… Tüm bunların dışında ise bu iki kadının ilişkisini değerlendirebileceğimizi düşünüyorum. Kadınlar burada ezilen kimlikleriyle mi var oluyorlar? Özellikle mi seçilmişler? Kilisenin, Burjuvazinin ve ailenin babadan, erkekten ibaret olduğunu farklı düzeylerde kavrıyoruz. Kilisenin yüzü rahip, Burjuvazinin yüzü Mösyö Lelivre ve ailenin yüzü Sophie’nin babası… Hatta tam bu noktada biraz abartıp okuma yazmanın da erkek yüzüyle karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Jeanne evin kütüphanesinden ünlü Fransız yazar Celine‘in Gecenin Sonuna Yolculuk eserini araklıyor. Maço diliyle bilinen Celine’in bir başka önemli eseri de modern şehirde türlü avarelikler ile grotesk bir tarzı örtüştürdüğü ve Jeanne karakterinin rahatlıkla dahil olabileceği Taksitle Ölüm romanı… Bu eserleri bir araya getirdiğimizde Celine’in adeta edebiyatta da bir çeşit erkek egemenliğini vurguladığını görüyoruz. Erkeğe tanınan sonsuz mücadele hakkını… Sokakta mücadelesi kısıtlanan, siyasal faaliyetleri bastırılan kadınların kilise ve aileden kurtulduktan sonra burjuvaziye yönelmeleri anlamlı bulunabilir. Öte yandan bu değerlerin mevcut sosyal ilişkileri ve eni sonu sermayeyi ayakta tuttuğu düşünülürse simgesel erkeklerin tasfiyesi de devrimci bir çıkış olarak yorumlanabilir.

Film boyunca karşımıza çıkan televizyonda bizi bir sürpriz de bekliyor. Sahnede Sophie evin salonundaki televizyonda TRT INT kanalını izliyor.

Chabrol filminde burjuvaziyi hedef alan bu birlikteliği kadın kimliğinin yanı sıra spontan bir çizgiye yerleştirmiş ve şiddetle donatmış. Yönetmen Marksist tanımlamasını neye dayanarak yapıyor kestirmemiz güç ancak filmin ikinci yarısını bir devrim kalkışmasına benzetmek mümkün. Toplumun ezilen kesimlerinden bir kesit işliyor Chabrol ve orada da “ezilenlerin ezilenleri” şeklinde değerlendirebileceğimiz kadınları öne çıkarıyor. Bu sembolik hal, ikilinin sebepsiz görünen ancak bir patlamayı da anımsatan şiddetiyle sınıfsal öfkenin politize yönünü ortaya koyuyor. Filmin bilhassa finale doğru yalnız gerilim bakımından tırmanmadığını, aynı zamanda politik bir boyut kazandığını görüyoruz ve belki sebepsiz görünen öfke akıllarda soru işareti bırakmak bir yana olanca yalınlığı ile şiddetin anlamlı kılınmasına katkı sağlıyor. Bir anlamda eylem teorinin kervanını diziyor da diyebiliriz.

Chabrol’un şakasına gülmek ya da alnımızın çatına domdom kurşunu!

Seremoni’ye dair sözü noktalarken kiliseye ve filmin müstehzi tavrına dikkat çekmek istiyorum. Avrupa sinemasında Burjuvaziye kilise üzerinden saldırmak hayli eski bir eğilimi işaret ediyor. Diğer ortaklık ise çelişkileri teşhir eden mizah vesilesiyle kurulabilir, öyle ki Seremoni filmi kara mizah türüne yakın durmasa dahi eleştirel düzlemi ve çarçabuk anlamlandırılıp sindirilemeyen finaliyle bir şakayı andırıyor. Yine okuma yazma bilmeyen Sophie’nin postacı Jeanne ile dostluk kurması için farklı okumalara müsait ilginç bir buluşma diyebiliriz. Chabrol da Haneke‘nin Funny Games’inden önce çektiği bu nevi şahsına münhasır şakasını yüzümüze gülerek bitiriyor. Sophie’nin suratında neredeyse ilk defa bir şaşkınlık kırıntısı belirirken ilahi adalet tecelli ediyor. Şu sözü hep söylemek istemişimdir, madem yeri geldi, söyleyeyim: Hepimiz ilahi bir adaletin peşinden koşarız, çünkü ilahi adalet bedavadır!

Sophie şaşkın, Sophie üzgün… Sophie… Sophielerden bir Sophie o ve proleterya partisinde en ön safta değil maalesef.

*Sayfa açıldığında karşınıza çıkan bahis sitesi reklamlarına katlanırım diyorsanız filmi şu linkten izleyebilirsiniz: https://unutulmazfilmler.pw/la-crmonie-seremoni.html
**Soyadı tanıdık gelmiştir; evet, kendisi Vincent Cassel’in de babası olur.
***Tabi bu ilgisizliği özel hayatları ihlal etmesini ve şantajlarını engellemiyor.

Haydar Ali Albayrak

Parazit: Yoksul Yoksulun Kurdu

Bong Joon-ho’nun Altın Palmiye ödüllü filmi Parazit gösterime girdi. Fragmanıyla ilgi uyandıran, seyircinin olumlu tepkileriyle anılan film henüz vizyona girmeden bir başyapıt görüntüsü çiziyordu. Doğrusu “başyapıt” tabirinin sınırlayıcı ve sıkıcı tarifine aldanmadan söylersek gayet keyifli, iniş çıkışlı bir film var karşımızda. İlk olarak Parazit’in Cannes Film Festivalinde aldığı ödüle baktığımızda Uzakasya sinemasına artan ilgiyi görüyoruz. Hatırlanacağı gibi geçen sene Altın Palmiye’yi Japon yönetmen Koreeda Shoplifters (2018) ile kazanmıştı. Yine geçen sene Güney Kore yapımı Burning‘in hakkının yendiği de konuşulmuştu. Son yıllarda Japon ve Kore sinemalarının yoksulluğu öne çıkaran, sınıf çatışmasını gündeme getiren filmlerle Avrupa tarafından takip edildiğini söyleyebiliriz. Parazit de Burning (Chang-dong Lee, 2018) gibi Kore’nin zengin-yoksul çatışmasını beyaz perdeye taşıyor ve geçim dışına itilenlerin suç ile kurdukları ilişkiye eğiliyor. Bu noktada Parazit ve Burning’in sınıf karşılamasını esas aldığı görülürken Burning suç işleyen tarafa zengin sınıfın temsilcisini yerleştirmişti, Parazit ise tam aksini yaparak belki daha güçlü bir etki bırakıyor. Yönetmen Joon-ho’nun Okja (2017) filmi de bir Netflix yapımı olduğu için Cannes’da yuhalanmış, bu tepkiler tartışma yaratmıştı. Okja politik metniyle bir küresel gıda devinin kirli yöntemlerini teşhir edip yer yer karikatürize bir dil tuttururken derdini çoğunlukla Hollywoodvari bir düzlemde öykülüyordu. Naif ve genel hatlarıyla karikatür biçiminde niteleyebileceğimiz bir filmdi Okja. Yönetmen Parazit’te öyküyü karikatürize etmektense mizah unsurlarıyla bezeyerek anlatımını olgunlaştırmış ve bu kez politik, sert bir film çekmiş.

Yoksul yoksulun kurdu mudur?

Doğru ev, yanlış aile” sloganıyla tanıtılan Parazit yoksul bir ailenin bir zengin evine “kapak atma” macerasını konu alıyor. Yoksul bir mahallede bodrum kattaki dairelerinde düzenin tüm imkanlarından yoksun yaşayan ve gündelik işlerle geçim sağlayan Ki Taek ailesi, oğullarının bir zengin çocuğuna özel ders vermesiyle birlikte daha iyi koşullarda yaşama fırsatı yakalıyor.

Ki Taek ailesinin fertleri pizza kutusu katlamak gibi günübirlik işler yaparak geçimlerini sağlıyor.

Evrakta sahtecilikle başlayan bu fırsatçı yolculuk, evde işe giren aile fertlerinin birbirlerini referans göstermesi sonucu adeta bir kadrolaşma hareketine dönüşüyor. Ailenin kızına İngilizce hocalığı, küçük oğluna resim terapistliği yapmaya başlayıp bunlarla da yetinmeyerek şoförlük ve hizmetçilik gibi as kadrolara yerleşen Ki Taek’ler bir hafta sonu anne babanın oğullarını doğum günü için kampa götürmesiyle evde yalnız kalınca eğlence düzenleyip hayal alemine dalarlar. Ne olursa olur ve evin eski hizmetçisi kapıyı çalar. Hizmetçi kadın oyuna getirilip işten çıkarıldığından habersizdir ancak eve hakkını aramaya değil, senelerdir bodrumda yaşayan eşine bakabilmek maksadıyla dönmüştür. Bu beklenmedik karşılaşmanın ardından sığınak ve zaaflar keşfedilince iki yoksul aile arasında kıyasıya bir mücadele başlar. Bir zengin evi, iki yoksul ailenin yahut her türden ihtiyaç ve lüksün daima dışladığı, hakları gasp edilmiş bireylerin sığacağı kadar geniş değildir. Film ilerledikçe iki aile arasındaki savaş kızışırken zenginlerin ansızın eve dönmesi neticesinde olaylar farklı bir boyut kazanır.

İki sınıf karşılaşınca: Kraldan çok kralcılar, dolandırıcılar ve vicdan muhasebesi

Parazit zenginlerle yoksulları aynı evde buluşturuyor. Filmin ilk yarısı yoksulların eve yerleşmesine ayrılırken ikinci yarısında kılıçlar çekiliyor ve ailenin üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başlıyor. İlk olarak yoksul ailenin zengin evine yerleşmesini izliyoruz. Ki Taek ailesi adeta filmin adının hakkını vererek parazit bir yaşam inşa ediyor, aile içinde aile kuruyorlar. Taek ailesi kendi yağında kavrulan bir aileyken biriktirdikleri hırs ve özlem onları bir amok koşusuna sürüklüyor. İnternet erişimini zemin kattaki komşularından yahut çevredeki dükkanlardan sağlayan aile hemen hemen açlık sınırında bir yaşam sürdürüyor. Evin oğlu aracılığıyla zengin bir ailenin yaşamına tanıklık etmeleri uyanık kız kardeşin de devreye girmesiyle birlikte “herkesin lüks koşullarda yaşamaya hakkı olduğu” düşüncesini ete kemiğe bürüyor ve ardı ardına imkanlara talip oluyorlar. Elbette sınıf ayrımının yakıcılığı ortadan kalkmıyor. Bu yakıcılığı Ki Taek ailesinin sınıfdaşları üzerinde uyguladığı şiddetten çözümleyebiliyoruz. Aile kısmen de olsa refaha ulaşabilmek için kendi yoksul koşullarını paylaşan, emeklerini satarak var olmaya çalışanların karşısına dikiliyor. Kız kardeş bir iftiraya zemin hazırlayıp şoförü işten attırıyor, ardından kafa kafaya verip evin hizmetçisine kumpas kuruyor, hiçbir düzenbazlıktan geri kalmıyorlar. Bu rekabet hali ise kuşkusuz iki yoksul ailenin yolları sığınakta kesişince kızışıyor. Kurdukları yeni düzenin ayakta kalması için taviz vermeyen Ki Taekler eski hizmetçiye ve alacaklılarından kaçarak karanlıkta yaşamaya mahkum olmuş eşine acımıyorlar. Koz diğer aileye geçtiğindeyse onlar da aynı sertlikte karşılık veriyor. Bu savaşın ilk aşaması yeni hizmetçinin tekmesiyle merdivenden yuvarlanan eski hizmetçinin ölümüyle sonlanıyor. Eşini kaybeden, yıllarını bir sığınakta geçiren Geun Se ise ruhsal bir patlama yaşayıp bahçede düzenlenen doğum günü partisini basıyor ve Taek ailesinin tüm üyelerine vahşice saldırıyor. Tam bu esnada oğlu ve kızının yerde yatan bedenlerini görüp şoka giren Ki Taek ilginç bir reaksiyon gösteriyor. Çalışanlarının aile olduğundan habersiz ev sahibi krize giren oğlunu götürmesi için buyuruyor Ki Taek’e. Ki Taek yaşadıklarının şaşkınlığı içinde, kızına saplanan bıçağı patronuna yöneltiyor. O anın duygusal yoğunluğuyla girişilen bu eylemde sınıf bilinci dahası sınıf kini ne ölçüde yer kaplıyor kestirmek kolay değil. Filmin sınıf çatışmasına nasıl baktığını da salt bu sahne üzerinden okumaya çalışırsak muğlak yorumlara saplanıp kalırız.

Kara bulutların dağıttığı adalet: Zengine şiddetli yağmur, yoksula lağım taşkını

Parazit sembolik bir üslup tuttursa dahi sınıflar arası ilişkiyi salt şiddet enstrümanıyla açıklayıp kaba çizgiler çekmektense süresinin izin verdiği ölçüde derinlikli sekanslara yer veriyor. Söz gelimi aynı zamanda filmdeki kırılmayı da imleyen kara bulutların iki sınıf üzerinde nasıl etkiler bıraktığına son derece çarpıcı eğiliyor. Yağmur zengine de yoksula da yağıyor, doğru; fakat zengin “hafta sonu kampından erken dönerek” mağdur oluyor, yoksulların bodrum kattaki dairesini ise kanalizasyon basıyor. Dolayısıyla yağmurun herkese eşit yağdığı öne sürülemiyor. Filmde yağmurun çatışmaya katıldığı bölümü en sarsıcı bölüm belirleyebilir, dahası Parazit’in çekirdeğini bu vasıtayla değerlendirebiliriz.

Ki Taek ve çocukları yağmurdan sonra sel basan bodrumlarına koşuyorlar.

Zengin evine yerleşen aile üyeleri sığınaktaki çift ile rekabet edip kendini güç bela dışarı attığında adeta bir rüyadan uyanıp, “gerçek dünya”ya, “geldikleri mahalle”ye dönüyorlar. Yoksulların dünyasında ise yalnızca sefalet hüküm sürüyor.

Filmin etkileyici sahnelerinden birisi de yoksul evinde klozetten lağım sularının fışkırdığı sahne…

O dünyada evleri su basıyor, kanalizasyon klozetten fışkırıyor. Böylece şehrin atık su altyapısıyla şehri paylaşanların sosyo-ekonomik altyapısı örtüşüyor. Yağmur, sel, taşkın yoksullara ne denli acımasız davranıyorsa yoksullar da yaşama, adaletsizliğin yol açtığı o hasarın kılavuzluğunda uyum sağlamaya çalışıyorlar. Ki Taek ailesinin suç işlemeden çok önce; herhangi bir günü yaşar, herhangi bir eylemde bulunurken diğer bir deyişle hemen her an “suçlu hissettiğini” ve özlemlerinin “doğal yollardan” gerçekleşemeyeceği bir dünyaya hapsolduğunu kavrıyoruz. Başka bir karşılaştırma yaparsak zenginlerin bodrumu bir sığınağın hakkını verirken yoksulların bodrumu, camının önüne işenen, tekinsiz ve çaresiz bir mekân olarak betimleniyor.

Filmin güçlü kadınları

Parazit güçlü kadın karakterleriyle öne çıkıyor. Filmin bir mücadele kolunu üç kadın paylaşıyor: Zengin ve dünyadan habersiz Park Yeon Kyo, eski hizmetçi Moon-gwang ve yeni hizmetçi Kim Chung-sook. Öte taraftan erkeklerin durumu da sınıfsal tutumların altını çiziyor. Zengin Park Dong-ik eşi üzerinde hakimiyet kuran, maddi gücüyle birlikte ele alındığında korkutucu, iktidar sahibi bir figüre denk geliyor. Yoksul erkekler Ki Taek ve Geun-se ise eşleriyle dayanışan, yoksullukla boğuşurken erkek kimlikleriyle ifade edilmeye pek gereksinim duymayan karakterler. Ki Taek ve Geun-se filmdeki vicdanı, mahcubiyeti sırtlanıyorlar. Geun-se evinde saklandığı için zengin adama minnet duyuyor. Ki Taek de vicdanlı bir adam… Örneğin işinden atılan şoförün yeni iş bulup bulamadığını merak ediyor, yine Park Dong-ik’i bıçakladığından ötürü pişmanlık duyuyor. Bu pişmanlığı şöyle yorumlamak da mümkün. Ki Taek çaresizlik duygusuna kapılıp bir zengin öldürdüğünde sorunun çözülemeyeceğinin bilincine varmış diyebiliriz. Zira Ki Taek esas anlamda yoksulluğun kokusunu taşıyor. Mesele zenginlerin rahatsız olduğu bu kokuyu ortadan kaldırmak ve bunun yolu da zenginlerin kokudan rahatsız olmamakla beraber artık zengin de kalamayacakları, kokunun bir yadsıma kaynağı olmayacağı bir paylaşım düzenini kurmaktan, eşitlikten geçiyor. Kısacası ne zenginin evinde bodrumlar olmalı ne yoksullar bodrumda yaşamalı.

Parazit’in ak ve karaya ayrılmış olay örgüsü, sönük finali ve kusurları

Parazit örgüsü bakımından kolaylıkla ikiye ayrılabilecek bir film. Üstelik her iki yarısında farklı duyguları kışkırtıp farklı üsluplardan besleniyor. Filmin ilk yarısında kara mizah öne çıkarken ikinci yarı gerilime yaslanıyor ve giderek dram öğesi ağırlık kazanıyor. Örneğin seyirci ilk yarıda işini kaybeden eski çalışanların durumuna gülerken ikinci yarıda onları anlamaya çalışacakları bir düzleme yönlendiriliyorlar. Bu bakımdan filmin, sistemi eleştiren ve politik mesajlar taşıyan kısmını ikinci yarı olarak saptayabiliriz.

Zengin ailenin küçük çocukları…

Yoksulların zengin evin salonunda keyif çattıkları sahne filmin duygusal ve düşünsel anlamda kırılmasını yansıtıyor. Ki Taek dalavere çevirip yerleştikleri evin aile bireylerine dair “hem zengin hem kibarlar” dediğinde eşi onu düzeltiyor: “Zengin oldukları için kibarlar”. Bu cümle belki de filmin en vurucu cümlesi ve sınıf çatışmasını özetliyor… Parazit’in ikinci yarıda iki kez tepeye ulaştığını görüyoruz. Sel ve piknikte dehşet sahnelerinde filmin gerilimi alabildiğine yükseliyor. Bu iki yükseliş için yersiz ve zamansız demek şüphesiz haksızlık olur fakat ters bir etki yaratarak finali sönük kıldıkları da ortada. Ancak finalin sönük kalmasında tek etken tercihlerden kaynaklı zedelenen olay örgüsü değil. Parazit ilk yarıdaki kara mizahına ve ikinci yarıdaki şiddetli gerçekçiliğine uzak, film boyunca uyandırdığı duygulara yakışmayacak, uyuşuk bir sonla bitiyor ve anlatısını Hollywood standartlarına sığdırıyor. Saldırıdan sağ kurtulan oğul, hapse düşmüş anne ve polisten kaçıp sığınakta yaşamaya başlayan baba sonu pek tatmin edici değil. Yanı sıra filmde bazı mantık hataları da göze çarpıyor. Kafasına iki kez kaya yiyen gencin hasarsız iyileşmesi filmin atmosferini bozmuş. Zengin ailenin budala tavırları da biraz abartılmış. Budalalığın dışında Amerikan hayranlığının öne çıktığını ve ülke, kıta, millet ayrılmaksızın tüm zenginlerin, küresel sermayenin beşiğine sonsuz bir minnet ve güven duygusuyla yaklaştığını görüyoruz. Zaten Amerikan mallarına duyulan güven zengin ailenin budalalığını da destekliyor.

Parazitler kimdir? Kaya ve bıçak kimin elindedir?

Bong Joon-ho filminde bize parazitler olarak yoksul aile fertlerini işaret ediyor ancak filmde bu işaretin aşıldığını ve anlatının asıl parazitlerin “kibar davranma hakkı” (üstünlüğü) edinenler olduğu yönünde bir noktaya evrildiğini söyleyebiliriz. Parazit’te, işlenen suçlar, çevrilen dalavereler meşrulaştırılmadığı gibi “işlenmeyen suçlar”ın, ötekileştirmenin varlığı da hissettiriliyor ve bir bakıma Taek’in elindeki bıçak yahut film boyunca baht getirdiğine inanılan kaya parçası bir anlam yükleniyorlar. Yoksulların başkaldırısında iki ayrı uç bu nesnelerde somutlanıyor. Kaya nasıl yerel inanışların bir temsilcisi olarak kaderciliği öne çıkarıyor ve toplumsal başkaldırıyı erteliyorsa bıçak da aynı ölçüde bireysel başkaldırıyı tetikliyor.

Şans getirdiğine inanılan kaya film boyunca Ki Taek ailesine eşlik ediyor.

Nesnelerin dilinden konuşursak kaya, kabullenişten aldığı güçle parazitlerin yoksullar olduğunu savunuyor. Bıçak ise kayayla aynı fikri paylaşmıyor, ona göre parazitler yalnız kendi refahını düşünen, güzel kokan kibar zenginlerdir. Kaya yoksulu, bıçak zengini hedef alıyor. Oysa ilginç olan ikisinin de yoksullar tarafından “ele alınması”dır ve bu durum, eşit şartların gelişiminde, söz gelimi burjuvaziye yargının desteği ve yasal güç kullanımıyla avantaj sağlamandığı koşullarda yok edenin de yine var eden, yani bir bakıma sefalete sürüklenmiş üretici kesimin bizzat kendisi olacağını diğer yandan ise emekçilerin yalnızca “yapmak, yaratmak, kurmak” gibi idealist bir çizgiye yerleştirilmemeleri gerektiğini ortaya koyuyor. Emekçiler yapıcı oldukları kadar daha doğrusu en az o kadar yıkıcıdırlar. Filmin bu ilişkiden yararlanarak parazit yaşamı zaman zaman sınıflar üstü bir konuma çekme çabası ve tarafsız görünme kaygısı yönetmenin politik çekingenliğiyle açıklanabilir. Bong Joon-ho Batı ile yapım ortaklığına ve ideolojik birliğine zarar verecek bir sertlikten imtina ediyor, öyle bir görüntü söz konusu… Ehlileştirilmiş finalin, çarpıcı bir ayrışmanın işareti sayabileceğimiz kara bulutlardan sınıflara düşen payı ve iki önemli nesneyi, kaya ile bıçağı yabana atıp mors alfabesini ve zengin olma hayallerini öne çıkarması filmdeki politik çatışmayı bir nebze zedeliyor. Gerçi buradaki zengin olup evi satın alma ve babayı özgürlüğüne kavuşturma tasarısını çok yönlü okumak mümkün. Oğul hakiki esaretin yoksulluk olduğu yönünde bir gönderme yapıyor belki de veya ailenin hâlâ “akıllanmayışı” sınıfsal çekişmenin sürekliliğini vurguluyor. Hatta ev ile bağların kopmayıp sığınağın kullanımına ihtiyaç duyulması ve birlikte yaşam pratiğinin sürmesi zengin-fakir ilişkisinin tarihsel ve onulmaz yönünü ifade ediyor. Bu bağlamda Parazit de kuşkusuz şapkadan tavşan çıkarmıyor, yepyeni damarlardan girip eşsiz benzersiz tahliller sunmuyor fakat ana temanın işlenişine, sınıfların karşılaşmasından çatışmaya dönüş sürecini ustaca kurgulayarak etkileyici bir yorum katıyor.

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın