Netflix Türkiye yapımı Atiye’nin ikinci sezonu geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Sezon ortalama 40 dakika süren 8 bölümden meydana geliyor ve öykü ilk sezonun finalinde açılan kapılardan geçerek başka bir ihtimaller silsilesine doğru yol alıyor, her şeye baştan başlıyoruz. Açılan kapılar… Göçen mağaralar, keşfedilen geçitler, basan hafakanlar! Hepsine değineceğiz fakat öncesinde yazımıza ara verip elimize e-posta yoluyla ulaşan bir kamu spotu yayınlıyoruz.
–Netflix Türkiye yapımları, senaryosundan oyuncu seçimine, çekim aşamasına değin sıkı denetlenmeli, yalap şalap tek bir sahneye dahi müsaade edilmemelidir. Netflix uyuşturur, Netflix Türkiye onu da beceremez!-
Şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz! İşin esprisi bir yana Blu’su, Puhu’su yerli internet platformları nitelikli işler çıkarırken Netflix’in yerli dizilerinde (Fatih kurmaca belgeselini dışarıda tutarsak) herhangi bir pırıltıya rastlayamıyoruz. Bunun birçok sebebi olabilir. Netflix Türkiye’yi bir hikâye havuzu değil oyuncu pazarı olarak görüyor. Özellikle Ortadoğu ve Latin Amerika’da sevilen oyuncularımızın küresel çaptaki cazibesine güvenerek ucuza dizi mal edip bol bol abonelik satıyor ve anlaşılan, hikâye yerine oyuncu öne çıkınca senaryolar oldu bittiye geliyor. Ham öykülerden bölümler, sezonlar derilip çatılıyor. Netflix kendi formülünü de katıyor (kulak memesi kıvamında gizem) malzemeye, böylece izleniyor diziler. Hani şu sorulabilir. Türkiye’de diziler 150 dakika, şevk bırakmıyor; peki platform dizilerine ne demeli? Yarım saat-kırk dakika, sık boğaz etmiyor bu diziler, üstelik hemen devamını izlemek mümkün. Televizyonda uygulansa heyecanı, gerilimi korunmak kaydıyla bir bölüm dizi en az dörde bölünür! Öyleyse sorun ne? Belki bir sebepten daha bahsedebiliriz: Kültürel ayrılık…
Netflix’i biz sansür üzerinden ve gülünç gerekçelerle tartışıyoruz. Platform Lgbti propagandası yapıyormuş… Bu kesimin görünür kılınması, cinsel kimlik siyasetinin öne çıkarılması ayrı bir nokta, değerlendirilebilir fakat bu yolla nasıl bir eşcinsellik propagandası yapıldığını akıl almıyor. Öte yandan şu gözden kaçıyor. Batı gösterisinin form ve özünü yansıtan Netflix’in, son yıllarda dillere pelesenk olan “yerli ve milli” tabirinin tam zıttı bir düzlemde yer alması anlatıyı da sakatlıyor. Netflix’in evrensellik yaklaşımı küresel sermayenin talim terbiyesi olunca “aynı tat” meselesi devreye giriyor ve formülü gizli kolalar nasıl dünyanın her yerinde aynı (yahut benzer) tadı veriyorsa formülü gayet erişilebilir olan Netflix de dünyanın her yerinde aynı seyir deneyimini yaşatıyor. Dolayısıyla yerli yapımlarda bir doku uyuşmazlığı söz konusu… Bu eğreti hal en çok diyaloglarda fark ediliyor ve dublaj Türkçesi’ni andıran metinler dizilerin inandırıcılığını kırıyor. İnandırıcılık meselesine Atiye özelinde değinmeye çalışacağım.
Bir kaşık turistik bölge, bir tutam otantik öğe; dörtte üç Doğu, bir çeyrek Batı
Ama önce Atiye’yi ele alalım. Netflix’in Türkiye pazarına girişi fantastik yapımlarla gerçekleşti. Hakan Muhafız bu türden bir diziydi ve pazarda gücü göstermesi bakımından işe yaradı, Netflix patronlarının gözünü açtı. Ucuz iş gücü cenneti ülkemizde cüzi maliyetlerle bir Avrupa dizisi kopya edilebiliyordu! Netflix nasılsa her yerde aynı hikâyeyi çekiyor! Polisiyelerinde geçmişi acılı bir kadın dedektif oluyor, fantastik yapımlarında kuantum ve soğuk savaş oluyor, aksiyonlarında sosyal adalet temalı soygun oluyor… Bunlar oyun şifresi gibi; yazıyorsunuz, önünüzde yapım açılıyor! Türkiye yapımlarında da fantastik ağırlıklı bir program izlendi. Hakan Muhafız’ın ardından gelen Atiye gizemli olayları merkezine taşıdı. Burada kuşkusuz yerel soslardan söz açmalıyız. Hakan Muhafız İstanbul’un turistik mekânlarını seyirciye tanıtırken yer yer Osmanlı’ya uzanıyor, bu durum da Netflix yapımlarındaki “bir tutam otantik öğe” tarifini uyguluyordu. Atiye’de de bir kaşık turistik mekân gezisi ile asgari otantik malzemeleri tamamlanmış. Urfa Göbeklitepe’yi odağına yerleştiren dizi arkeolojiyi, Anadolu mistisizmini, tasavvufu ve küresel çeteleri buluşturarak yine geleneksel yemeğimiz olan aşureyi ortaya çıkarmış. Konuyu kısaca aktaralım. Anne tarafından kuşaklar boyu falcılık mesleği yürütmüş bir aileden kızımız Atiye (Beren Saat) rüştünü ispatlayan bir ressamdır, kızkardeşi ve anne babasıyla mutlu bir hayat sürerken sergiler açmakta, sevgilisi Ozan (Metin Akdülger) ile evlilik hazırlıkları yapmaktadır. (Olanlar olur, renksiz hayat tetiklenir) Atiye bir gün Urfa-Göbeklitepe’ye gider. Burada kazı başkanı Erhan Kurtiz (Mehmet Günsür) ile tanışır, birbirlerini etkilerler. Erhan ve ekibi çalışmaktadır, bir sembol bulunmuştur. Bu sembol Atiye’nin yıllardır yaptığı resimlerde baskın figür olarak dikkat çekmektedir. Benzerlik ikiliyi yeni maceralara sürükler. Erhan da babadan arkeologdur ve Göbeklitepe kazılarını babasının bıraktığı yerden sürdürmektedir. Bir gizemin peşindedir. Heh, işte tam burada keselim.
Arkeoloji mi Keşifçilik mi? “Bulacağım o çömleği, vuracağım kırbacı. Çömlek benim olacak!”
Indiana Jones, başka bir deyişle “kamçılı adam” tipi arkeologluk görüyoruz Atiye’de. Erhan bir bilim insanından ziyade bir serüvenci gibi davranıyor. Hani Troia’yı yağmalayan Schliemann vardı ya, “keşfetmek” istiyordu. Oysa İndiana Jones gerçekten serüvenciydi, bir yerlere gidiyor, olayların içine düşüyordu. Schliemann da eni sonu bir kaçakçıydı. Erhan’ın ise babasının yolundan gitmesi yani “keşifçiliği”, “serüvenciliği” bir kenara bırakıp bilimsel bakışı rehber edinmesi ve bilim işçiliğini yürütmesi icap ediyor. Aynı zamanda bir üniversitede öğretim üyeliği yapan Erhan’ın arkeolog gibi davranmadığına şahit oluyoruz. Gerek Erhan hocanın gerekse dizinin bilimsel referansları konuşuldu hatta yazılar yazıldı. Arkeofili sitesinde yayınlanan Erman Ertuğrul imzalı yazıyı* okumuştum. Ertuğrul ilk sezonun tüm bölümlerini incelemiş, ayrıca “Klaus Smith‘in adı neden geçmiyor” gibi tartışma yaratan başlıkları da ele almıştı. Tekrarlamanın manası yok fakat ilk sezonda ilgimi çeken bir ifadeye değinmeden geçemeyeceğim. Bir arkeoloji mezunu olarak Erhan hocamızın bu sözlerini son derece yadırgamıştım. Erhan Hoca çizime ulaşıldığında “daha önce kimsenin böyle bir şey bulduğunu sanmam” diyordu. Nasıl yani? Sansasyon arayışının bir yansıması olarak değerlendirilebilir bu talihsiz sözler. Atiye her ne kadar kurgusal bir ürün olsa bile dizinin izleyicisi Göbeklitepe’yi veya geniş anlamıyla arkeolojiyi bu tür yapımlardan öğreniyor. Bu yüzden imajlar çizerken titiz davranmak doğru bir tutum olacaktır. Bir arkeolog “daha önce böyle bir şey bulunduğunu sanmam” demez. Arkeoloğu geçtim, bir arkeoloji öğrencisi de demez. Burada popüler bilim kültürüne ait “devrim yaratmak” ifadesinin hor bir yansımasını görüyoruz. Hemen herkes devrim yaratmanın, körkütük ilerlemenin, büyük buluşlara imza atmanın peşinde! Öyle bir şey buluyor ki Erhan Hoca, “daha önce bulunmamış” oluyor. Elde var bir! Vurgu artıyor. “Kimse tarafından bulunmamış” oluyor. Etti mi size iki! Erhan hoca kahraman haline geliyor. Kahramanlar olmadan diziler boşa düşer belki ama bilimde yöntemin ve uygulamanın böyle bir rekabet gölgesi altında izlenmediğini söylemeye gerek duymuyorum. Diğer yandan Ertuğrul yazısında Smith’in adının geçmemesini Atiye’nin kurgusal bir ürün olmasına bağlayarak normal karşılıyordu. Elbette adı geçmeyebilir fakat Smith bir çatışma unsuru biçiminde değerlendirilebilirdi. Söz gelimi Erhan’ın babası Nazım Kurtiz de Smith’in yanında çalışabilir yahut onun fikirlerini eleştirebilirdi. Atiye’nin kurgusal oluşu gerçek mekânlardan esinlendiği gerçeğini değiştirmiyor. Göbeklitepe adı kullanılıyorsa ve arkeolojik kazıların bahsi geçiyorsa çalışmanın tarihçesi göz önüne alınabilirdi. Dizinin senaristi değiliz neticede, akıl verecek de değiliz, bir bildikleri vardır. Tevekkeli ikinci sezonda Smith’i andılar. Eleştirilere mi yanıt verdiler yoksa ilerleyen sezonlarda öyküdeki arkeolojik boyutu mu derinleştirecekler bilinmez. Malum Netflix yapımları belli çerçevelerden hareket edip çoğunlukla bestseller kitaplardan uyarlansa bile kervan yolda dizilir mantığından azade tutulamıyor ve seyircinin yapıma tepkisi olayların gidişatını etkileyebiliyor. İşin bu kısmını atlayıp iki temel sorundan bahsedeceğim. Atiye’de neler sırıtıyor?
Seyirciyi yoran yoğunluk
Atiye’yi izlediğimde Dark ile örtüştürdüm. Hâlbuki iki dizinin sinopsisleri şöyle bir karşılaştırılsa birbirlerine çok fazla benzemedikleri anlaşılır. Peki kağıt üzerinde farklı duran hikayeler nasıl oluyor da çekildiklerinde tüm özgün yanlarını yitirebiliyor? Netflix’in izlediği yayın (yapım) anlayışı dünyanın her yerinde ortak bir çıkış noktasını yerel motiflerle zenginleştirmek… Bunda bir beis yok fakat motiflerin anlatımı güçlendirmeyip bir yerden sonra yığılmaya yol açtığını görmeleri isabet olacaktır. Bu noktayı ıskaladıklarını düşünüyorum. Dark çok karışık olduğu için seyirciyi iterken salt bu yönünden dolayı ekmek de yedi. Karışıklığı, ittiği kadar seyirciyi çekti. Bunu her yapıma uygulamak ise imkânsız. Atiye’yi Dark kadar karıştırırsan yüzüne gözüne bulaşır! Karıştırmazsan da yavan kalır. Cin şişeden çıkmış bir kere, standartlar yükselmiş! Atiye bir Dark değil, bir Dark öykünmesi de değil. Aralarında geçiş yaşanan birkaç zamanın gerçekliğini ve “kahramanın müdahalesi ile değişebilen yazgı” hattını işliyorlar. En belirgin ortak yanları bu diyebiliriz. Ancak Dark güçlü atmosferi ile karmaşasının yarattığı sorunları savuşturup seyirciyi ikna edebiliyor. Aynı şeyi Atiye için söylemek güç. Atiye’de olay yoğunluğu seyirciyi yoruyor çünkü hikâye sindirilmeden geçiliyor. Ortada Göbeklitepe varsa neden Kapadokya’yı katıyorsun? Son ayların sık kullanılan deyişiyle “turizm kaygısı” mı rol oynuyor bu bollukta? Neyse kattın diyelim, işin içine Osmanlı şifreleri neden giriyor? Yani gören de bu topraklarda asırlardır gizem ve barış içinde yaşadığımızı, tuvalete bile tahtırevanla gittiğimizi düşünecek! Bu kadar bilinmez neden? Bilinmez… Sonra bir bilinmez daha… Dereceleri giderek yükseliyor. İkinci dereceden bilinmeyenler… Çözüm zorlaşıyor. Seyirciye ipucu vermeyeceksen Dark gibi kendinden emin olacaksın. Yok emin olamıyorsan bilinmeyenleri apayrı dünyalardan seçmeyeceksin. Yahu “Anadolu’nun altında tüneller varmış” ne demek? Kapadokya’dan Göbeklitepe’ye (Nevşehir’den Urfa’ya) bir tünel nasıl uzanır? Akla ziyan! Yabancı seyirci iki şehrin haritadaki yerini bilmez ama bileni nasıl kandıracaksın? Kurmaca deyip sineye çekilmez ki bunlar! Madem öyle, atış serbest! Bu kez Haliç’i konu alan bir kurmaca bekliyoruz Netflix’ten… Denizin dibindeki Doğu Roma (Böyle diyelim de havalı olsun) batığı konu alınsın. Hatta dizi şöyle başlasın: “Abi Haliç’in dibinde altın varmış, Japonlar çıkarırız ama bizim olur demişler. Biz de o zaman kalsın demişiz“. Nasıl fikir! Hadi Haliç mevzusu şehir efsanesi, bir şekilde alıcı bulur ama Atiye’deki olaylara kim inanır? İşte tam da kurmaca diye geçilemeyecek sınır burası… Bir eserde duygu seyirciye geçmiyorsa seyirci anlatılan şeye inanır mı? Resme diğer tarafından bakalım: İnanmadığı şeyi izler mi? Başrolü güzel, yakışıklı, popüler seç, olayları dönemin ruhuna uyarla, kurguyu biraz o zamandan biraz bu zamandan karıştır, al sana tutacak dizi! Mevzu bu kadar basit mi? Mevzu bu kadar basit sayılmaz. Bir başlık işlenmeden diğerine geçilmesi akılları karıştırıyor. İlk sezonda gördük. Bir sembol bulunuyor Göbeklitepe’de, ardından başka bir duvarda, alnında yıldız olan bir kız çocuğu figürü… Altı kaval üstü Şeşhane dedikleri bu olsa gerek! Daha ilk sembolün etkisine girmedi seyirci, bu ne acele, atlı mı kovalıyor!
İnandırıcılık yahut yaratılan evrenin sorumluluğu
İzliyoruz, zaman geçişli dizilerde kahramanlar geçmişe veya geleceğe vardıklarında kendi zamanlarının bilincini yaşayanları ikna etmek zorunda kalıyorlar. İnandırıcılık ilk olarak kahramanın vermesi gereken bir sınav haline geliyor ki inandırıcılıktan kastın gerçekçilik olmadığını belirtmeye lüzum yok. O yüzden “ama kurmaca eser…” diye başlayan koronun da olaylara inanması eserin kendi gerçekliğini yaratabilmesine, tutarlığına, devamlılığına bağlı. Atiye’nin ise ciddi bir inandırıcılık problemi var. Bu problemi hazmedilemeyen yoğunluk problemine de bağlayabiliriz. Yanı sıra hızdan bahsetmeli! İlk sezonda kahramanlarımız oradan oraya seğirtmiş, Göbeklitepe’den girip Şems-i Tebrizi‘den çıkmıştı. Dizinin senaristleri adeta Anadolu’nun tüm değerlerini anacak, tüm gizemlerini çözeceğiz diye ant içmişti. Öte yandan “pürüzsüz bir ekonomik görüntü” tercih edilirken orta-üst sınıfa mensup modern aile ile büyük bir çeteye çalışan kötü adamın zengin ailesi buluşmuş, araya köylüler ve kazı alanından işçiler (gerçek hayatın figüranları) serpiştirilmişti. Yeri mi bilmiyorum ama yine de anacağım. Melih Cevdet‘in bir başka Antik Anadoluyu betimlediği Defne Ormanı şiirinde şu meşhur dizeler geçiyor. “Köle sahipleri ekmek kaygısı çekmedikleri için felsefe yapıyorlardı, çünkü ekmeklerini köleler veriyordu onlara; köleler ekmek kaygısı çekmedikleri için felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini köle sahipleri veriyordu onlara. Ve yıkıldı gitti Likya.” Böyle bir Anadolu’dan söz açmaz hiçbir dizi, kaldı ki Netflix yapımında görelim. Dizilerin inandırıcılığı sınıflar üstü duygulara dayanır. Zengin-fakir eşleşmesinde de günün sonunda canı yakan şey sınıfsal pozisyon değil aşktır. Davulun dengi dengine çaldığı gösteri dünyasında inandırıcılık sorununu başka bir düzlemde ele alabiliriz. “Hayatın olağan akışı” hukuk başta olmak üzere kullanılan bir tabir ve yaygın mümkün’ün sınırlarını çizmeye yarıyor. Bu mümkün tüm mümkünleri içermiyor yalnızca yaygınları kapsıyor ve olağan kategorisine alıyor. Atiye’de (ve doğrusu birçok dizide) iktisadi seçimin ötesinde hayatın olağan akışının çiğnendiğini görüyoruz. İkinci sezondan örneklendirmek istiyorum. Atiye yeni bir zamanda açıyor gözünü, (üvey) kızkardeşi Cansu (Melisa Şenolsun) onu tanımıyor. Adı değişmiş kadının, Elif oluvermiş. Olabilir, bu bir fantastik dizi! Ancak Atiye’nin Elif’in yanında işe girmesi, dostluğa kabul edilişi, samimiyetin ilerleyişi baş döndürücü bir hızla gerçekleşiyor. Elif kendine Cansu diye sarılan bu kişinin bir arkadaşı tarafından yanında çalışması için yollandığını zannediyor. İlginç… Hadi tesadüf diyelim, birini bekliyordu, üzerine geldi ama Atiye kimin yanına geldiğinden habersiz mi? Gönderen kişi “git vereceğim adreste kapıyı açan kişiye sarıl, Cansu çıkmazsa Elif çıkar” mı demiş! Cansu’ya ne buyurmalı! Kısa sürede tüm özelini açacağın bu kadın kimdir, kimin fesidir? Hemen canciğer kuzu sarması olmak niye? Sadece Cansu değil çoğu kişi tanımıyor Atiye’yi. Öz babası (Civan Canova), sevgilisi Erhan, eski nişanlısı Ozan… Hepsinin hayatına giriyor, yadırganmıyor, ortak bir his uyandırıyor: “Bir yerden çıkaracağım” hissi… Bu yeni zamanda babası hiç evlenmemiş, polislikten ayrılmamış. Atiye’nin kimliği yok. Siz polis olsanız şüphe etmez misiniz? Bir kadın gelip “baba” diyecek, üzerinden kimlik çıkmayacak, söylediği ismin yıllar önce öldüğü anlaşılacak… Baba sorgusuz sualsiz güveniyor Atiye’ye. Erhan ise bu kez Serdar Bey’in evlatlığı, maden işletiyor. İlk bölümde haşin bir biçimde iniyor arazi aracından. Fularını çıkarmış, spor bir takım çekmiş üstüne, tıraş olmuş. Ama her şeyden önemlisi zengin ve acımasız. Tam değişmiş diyeceğiz, birkaç bölüme eski yufka yürekli ve bir parça “saf” Erhan’a dönüyor. Erhan’ı kandırmak istiyorsan kapısını metafizikle çalacaksın. Zile basmayacaksın da mesela gökte bir şimşek çaktıracaksın falan! Bilim insanı fakat elektriği bir işaret kisvesinde görmeyi seviyor! Özetle değişmiş süsü verdikleri Erhan’dan bu dünyanın nimetlerine inanan bir patron çıkaramamışlar. Bunları da geçelim, daha vahim bir hata var. Ozan kayboluyor, babası Serdar Bey (filmin kötü adamı, Tim Seyfi) eşine söylemiyor oğlunun öldüğünü. Bir gün kadın haberlerden öğreniyor: “Ünlü işadamının oğlu ölü bulundu!” Yahu daha ailesine haber verilmemiş, ceset teşhis edilmemiş, nasıl ana haber bültenine düşüyor? Heyecan kesintiye uğramasın, merak diri kalsın diye olay örgüsünü zedelemek, dinamizmi kırmak niye? Senaryo daha usturuplu yazılamaz mı? Karakterlere nefes aldırılamaz mı? Bu senaristlere artık şöyle sesleniyorum: Evi kapıya bağlı it, diziyi senarist gösterir! Siz bir evren yaratıyorsunuz ve yarattığınız evrenden sorumlusunuz! Bakamayacağınız evren yaratmayın kardeşim!
Süper kahramanı doğurgan olan en az üç çocuklu ve güzel ülkem
Bana kahramanınızın süper özelliğini söyleyin size hangi ülkenin vatandaşı olduğunuzu söyleyeyim! Atiye biraz da Göbeklitepe kültürünün etkisiyle ikinci sezonda insanlığın kaderini giriştiği doğurganlık savaşıyla elinde tutuyor. Çocukların doğmadığı, anne adaylarının düşük yapıp yavrularını ve canlarını yitirdiği bir dünya… Parklar boş, neşeli sesler işitilmiyor. Bir ciddiyet ve kasvet çökmüş etrafa. Atiye işte bu koşullarda Erhan’ın çocuğuna hamile… Diğer zamandan hamile kalmış. Mevcut zamanda Erhan Atiye’ye pek pas vermiyor nitekim Hannah (Serdar Bey’in ajanı, Hazal Türesan) ile evleniyor. Ama çiftin arasında sevgi-saygıdan ziyade cinsel bir çekimden bahsetmek mümkün. Dolayısıyla Atiye bir cephe daha açıyor. Hem korunmalı sekse ve cinsel hazza dayanan, Anadolu bilgeliğinden, spiritüalizminden yoksun ilişkilere karşı mücadele verecek hem çocuğunu doğurup babası Erhan’ın kalbine girecek! Zaten Erhan Atiye’ye bir türlü inanmıyor. Yarın bir gün çocuk sağlıklı doğar da Atiye yakışıklı maceraperestin karşısına dikilerek “babası sensin” derse ne olacak? Erhan rapor istediğinde Atiye hangi zamandan DNA raporu çıkartacak? Geldiği zamanın raporu bu yeni zamanda geçerli mi bakalım! Dizinin en güçlü karakterine “sen anasın, çocuğunu doğur, kır dizini dünyayı kurtar” denmesi bu topraklara özgü sanırım. Anadolu’yu böyle tanıtıyoruz! Göbeklitepe, Nemrut, Kapadokya… En az üç çocuk, şiş kebap, raki… Alın size yerli ve milli Netflix…
*https://arkeofili.com/arkeolojinin-gozunden-bir-atiye-incelemesi/
Haydar Ali Albayrak
