Çok Aşk, Çok Hasan Can Kaya, Büyük Fiyasko! 

Başrollerini Hasan Can Kaya ile Büşra Pekin’in paylaştığı Çok Aşk gişede çakılmasa da zayıf romantik komediler kervanına katıldı. Filmin yönetmen koltuğunda gişe sinemasının usta isimlerinden Kıvanç Baruönü otururken senaryo Kaya’ya ait. 

Bir koltukta korsan tezgâhı bir koltukta çiçek buketi

Film komedyen olma hayalleri kuran Coşkun’un mahalle komşusu Ayla’ya duyduğu aşkı konu almakta. KPSSzede abisi, alkolik babası ve çilekeş anasıyla birlikte zor şartlarda yaşayan Coşkun bir yandan üretim tutkusunu yitirmezken bir yandan subay emeklisi baba faktörünü aşıp Ayla ile evlenmenin yollarını aramaktadır. 

Coşkun lise mezunu, korsan film satarak geçinen bir gençtir. Ayla’ya aşıktır, öyle ki fotoğraf stüdyosu camekânında genç kadının mezuniyet fotoğrafını her gördüğünde içi huzurla dolar. Sebat etmiştir; yazar, çizer sektörde tutunmak için fırsat kollar. Coşkun Ayla’nın kalbini kazansa bile güvenini kazanmakta zorlanır.

Çok Aşk sahneye çıkma hayaliyle tek göz bir evde sevdiği kadınla yaşamak arasında kalan Coşkun’un koca gönlünü seçime zorladığı bir hikâye… Coşkun tercihiyle geleceğini de belirler.

Coşkun abisiyle birlikte korsan film tezgâhı açmış, ekmeğinin peşinde.

Hasan Can Kaya böyle yazmayı nereden öğrendi?

Çok Aşk için kısaca bir Hasan Can Kaya fiyaskosu diyebiliriz. Daha doğrusu Kaya’dan oyuncu çıkarma çabasının göz kanatan bir sonucuyla karşı karşıyayız. Kaya Exxen için hazırladığı Bir Yeraltı Sit-Com’unda gençliğine, komedyen olma inancına dair yorumlar getirmişti. Bunu niçin yaptığını pek anlamamıştık. Çünkü hâlâ genç sayılırdı, köşeyi dönmüş hatta tam manasıyla yırtmış olabilirdi ama bu âlem kimleri silip süpürmemiş, kimleri tepelere çıkarıp orada ekmemişti? Belki Hasan Can Kaya da birkaç sene içinde düşüş yaşayacaktı. Dolayısıyla gençliği yani hâlâ tırmandığı o yokuş neden seyirci için bir anlam ifade edecekti? Kaya tırmanmaya devam etti şu son birkaç yılda. Adını duymayan kalmadı. Ama Bir Yeraltı Sit-Com’u nasıl komedyenin iyi bir oyuncu olmadığını kanıtladıysa Çok Aşk da iyi bir yazar olmadığını, senaryo işini pek kotaramadığını kanıtlıyor. Şaka yazmakla sahne yazmak başka şeyler şüphesiz. Komedyenlikte anlık tepki öne çıkıyor zaten komedyen de biraz o sıcak tepkiden, etkileşimden kazanıyor “güldürücü” niteliğini. Yazmak ve oynamak ise kalıcı eylemler ve metnin ince elenip sık dokunması, iyice oturması, üstte şık durması gerekiyor. Kaya’da oyunculuk yeteneğinin yanı sıra yazarlık yeteneği de yok. Çok Aşk bunu ortaya koymuş. 

Büşra Pekin çıkış yaptığı dönemde Yılmaz Erdoğan’ın Neşeli Hayat’ında başarılı bir performans sergilemişti. Hayatından içinden, dominant ama öte yandan gülünç bir karakteri canlandırıyordu. Daha sonra kendisine güçlü roller yazılmadı ve kuvvetle muhtemel yeteneği köreldi.

Bu kaçıncı “siz benim neler çektiğini nereden bileceksiniz” edebiyatı?

Filmin malzemesi bayat. Hasan Can Kaya yeniden gençliğinden bahsediyor. Karakterin adı Coşkun… Diziden farklı olarak erkek kardeşi var. Vurdumduymaz baba, gariban anası benzerler. Bu resme Bir Yeraltı Sit-Com’undan aşinayız. Olayların geçtiği yer Güngören, aile fakir ve genç komedyen olarak yırtmak istiyor. Tanıdık ve Hasan Can Kaya’nın “neler çektiğimi anlayın” diye bağırdığı bir hikâye daha… 

İnsanlar kendi deneyimlerinden yola çıkıp yaşadıklarını kurmacalara konu edebilirler elbette ama gerçek olaylardan alınma/esinlenme meselesi aynı zamanda ortaya çıkan eserin sanatsal bir vasıf kazanması noktasında ince bir çizgiye göre belirlenir. Komedyen olacağım diye çıktığı yolda korsan film satan, üniversite okuyacağım deyip okul kantinine çırak olarak giren, sürekli sektör değiştiren tutarsız bir karakter Coşkun ve bu hâliyle filme zarar veriyor. Diyeceksiniz ki karakter tutarsız olabilir zaten filmin adı da “bir koltukta iki karpuz” olabilirmiş. Buradaki “çok aşk” ifadesi yoğun aşktan ziyade birden fazla aşkı karşılamakta. Fakat kazın ayağı öyle değil. Coşkun ete kemiğe bürünüp bir oyuncu bedeninde karşımıza çıkmazdan önce karakter düzeyinde tutarsızlığını aşamamış, ayakları yere basmamış bir karakter. O çokluğu yönetmemiş, hırsını doğru kanalize edememiş. Eylemleri kopuk, amacı muğlak… Seyirci bu karakteri benimseyemiyor. Hani filmin en büyük kusuru da bu diyebiliriz. Çok Aşk kahramanının sancılarını ne gülünç ne gerçek kılan bir yapım. Yani ortada ne açmaz ne parodi var. Bu konuda dahi kafalar net değil. İç mi burksun, katıla katıla güldürsün mü bir karar verilmemiş. Bu kararsızlık diğer karakterlerde de kendini gösteriyor. Hatta biz ikinci başrolün Ayla olmasını bekliyoruz ama abi İrfan onun önüne geçiyor. Bunun sebebi de ona politik ama aklı evvel bir metin yazılması. İrfan kafa karıştırıyor, ne zaman ne diyeceğini kestiremiyorsunuz. Bu da filme zarar vermiş çünkü seyirci için hele bir romantik komediye bilet almışsa bu denli belirsiz karakterler takibi zorlaştırır. 

Filmdeki yapımcı Çetin kartondan… Kötü adamı yapımcı yapmak pek yaratıcı bir fikir sayılmaz. Hem yapımcı iyi olursa Hulusi Kentmen’i kim oynatacak!

Fikir düzeyini aşamamış bir film

İkinci başrolün olmamasından hareketle şunu söyleyebiliriz: Çok Aşk fikir düzeyini aşamamış bir film çünkü herhangi bir çatışmaya şahitlik etmiyoruz. Nasıl varıyoruz bu kanıya? Hani o tavlama çabaları, kız istemeler, kariyerde yükselmeler? Bunlara ne buyrulur? Bunlar yok aslında… Çünkü buradaki ikinci başrol, çatışmanın tarafı o kadar silik ki metinde onun içinde bulunduğu her şey kadük kalmış. Ayla’yı filmden çıkardığımızda anlatı etkisini hiç yitirmiyor. İlginç ama gerçek! Hasan Can Kaya partnerin büsbütün önemsiz olduğu bir romantik komedi yazmayı başarmış. Komedyen karakterin ailesini ve iç dünyasını anlatmakla yetinmiş. Bu küçük örnek az evvel sözünü ettiğimiz “başarısız senarist” eleştirisinin altını dolduruyor sanırım. Bu hikâyede çok aşka gerek yokmuş, bir aşk yetermiş. O da komedyen olma sevgisi. Dolayısıyla Ayla’nın içinde bulunduğu tüm sahneler seyirciyi düşürüyor. Mesela Coşkun Ayla’yı nasıl tavlıyor? Cevapsız kalmış. Tavlama çabası varmış gibi hissediyoruz. Ayla Coşkun’u yaşından dolayı küçümsüyor. Sonra ayrı dünyaların insanları olduğunu kavrıyoruz ama burada bir açıklama yok. Tek açıklama tahsilleri mi? Ya da aile yapıları mı? Evleniyorlar ama geçim sıkıntıları doğru dürüst verilmiyor. Bu konuda belki haddimiz değil ama Hasan Can Kaya’ya Atıf Yılmaz imzalı 1979 yapımı Ne Olacak Şimdi‘yi izlemesini önerebiliriz. Yılmaz çiftin uyumsuzluğunu aileleri üzerinden açıklayarak kısa sürede ancak muazzam bir şekilde aktarırken hızlı, klipvari sahnelerle çatışmayı vurguluyor. Baruönü’ne bu noktada eleştiri getirebiliriz. Yönetmen aileleri yan yana getirse de çatıştıramamış. İkinci olarak Coşkun-Ayla evliliğini işleyememiş. Buralar hızlı mı akmış, yavaş mı geçilmiş bu yönde bir hissiyat dahi uyandırmıyor. Seyirci bir gişe filminde sona yaklaşıldığını anlamak ister. Bu kavrayış on yıllarca süregelmiş bir matematiğin, bir öyküleme pratiğinin sonucudur ve hazmı kolaylaştırır. Ama Çok Aşk‘ta çiftin ilişkisi pek yer tutmadığından finale de Coşkun’un özel yaşamı üzerinden gidiliyor. Tabii bu evlilik sürecini de etkileyen bir durum ama seyircide beklenen hayal kırıklığını yaratmıyor. Kahramanın arzusunu dışa vuruyor.

Karede iki âşık ve güya “çok aşk” görüyoruz. Aslında hemen hiçbir sahnede aralarındaki ilişkiyi hissedemediğimiz iki karakter var karşımızda.

Ham kalmış siyasi göndermeler

Çok Aşk‘ta dikkat çeken bir diğer kusur ise dağınık malzemesiyle BKM komedilerinin başarısız bir örneğini sergilemesi. BKM komedilerinin bir standardı var. Yılmaz Erdoğan’dan kaynaklı bir toplumsal mesaj verme kaygısı ve kelime şakaları BKM komedilerine âdeta sinmiş diyebiliriz. Bu üslubu hakkıyla yönetmen ve senaristler var ancak örnekteki gibi yansıtamayanlar da var. KPSS mağduru abi aracılığıyla bir mesaj verilmiş. Torpilliler kazanıyor, soruları önceden öğrenen şahıs mahkûm olarak girmesi gereken cezaevine müdür oluyor. Ortada bir çarpıklık var. Ancak bu mesaj çok etkisiz kalmış. İki sebebi var. Öncelikle metnin içinde bir yere yerleşememiş bu espri. İkincisi yetenekli bir oyuncu olan Barış Yıldız bu karakteri taşıyamamış. Yine Ege Aydan tarafından canlandırılan yapımcı Çetin karakterinin emek hırsızı tavrı, pintiliği, dolandırıcılığı, yüzsüzlüğüyle sektör eleştirilmiş fakat bu eleştiriler de havada kalmış. Kaya bir şeyleri işaret etmiş ama derinlere inmemiş. Sinema sektörü yerine filmde karşımıza çıkan sahte zehir sektörünü de aynı şekilde eleştirebilirdi. Burada gösteri dünyasının en azından çalışma koşulları, mali işleyişi üzerinde durulabilirdi.

Oyuncu seçimi iyi de başrol fena!

Çok Aşk üzerine daha çok şey yazılabilir. Eleştirinin sonu yok ama oyunculuk faslında bir iki noktaya daha değinip sözü bağlamak en doğrusu.

“Beni bu filmden çıkarın” der gibi bakıyor Uğur Yücel.

Filmin oyuncu seçimi isabetli. İsimler oldukça iyi… Sırf Uğur Yücel ile Şebnem Sönmez’i bir araya getirmek bile mesele. Öte yandan Büşra Pekin, yıldız parıltısından uzak ama BKM ÇGHB‘deki gibi karikatüre kaymadığında da fena bir oyuncu değil. Neşeli Hayat‘ta iyiydi. Özellikle komedilerde iş yapacak bir isim. Bahtiyar Engin iyi bir karakter oyuncusu… Barış Yıldız parlak bir oyuncu. Komedi rollerinde görüyoruz ama her rolü oynayacak yetenekte. Ancak bu kadar doğruyu tek bir yanlış mahvedebiliyor. Hasan Can Kaya kötü bir oyuncu… Maalesef… Asık yüzü, azarlayıcı ses tonu filmin bütün büyüsünü bozmuş. Başrol kötüyse, hele filmin üstüne kurulduğu oyuncu filmin duygusuyla çatışan bir performans sergiliyorsa geçmiş olsun! Kaya bu asık suratıyla sahnede iyi. Konuşanlar‘da şovuna uygun bir yüzü var. Hatta diyebiliriz ki sahneye “Güngören’den gelip zengin bebelerine ağzının payını bildiren” kişi olarak yakışıyor fakat kamera önünde bu formül çalışmıyor. Beklenen esnekliği sergilemiyor Kaya. Bize Coşkun’u gösteremiyor. Kendini dayatıyor Kaya. Dahası hangi Hasan Can Kaya olduğunu da anlayamıyoruz. Güngören’den çıkıp tırmanmaya çalışan Hasan Can mı yoksa Konuşanlar‘da tahtaya çarpı atıp bebişlerine tepeden bakan Hasan Can mı?

Kaya’nın sınıfta kalan oyunculuğu bir bağlantı hatasına yol açıyor. Aradığımız oyunculuklara ulaşamıyoruz. Sönmez karakterini işleyemiyor, karakteriyle yeterince baş başa kalamıyor. Yine Yücel’in sarhoş, aykırı karakteri balon gibi oradan oraya uçuyor. Üstelik sarhoş bir balon! Alkolmetreye doğru sönse anında ipini bağlarlar! Yıldız ve Pekin de boşa düşüyor. Filmde Behzat Ç‘den Akbaba olarak tanıdığımız Berkan Şal da rol almış. Korsan film işinden sahte fare zehri üreticiliğine yeni geçmiş ilginç bir tiplemeye can vermekte. Yılların Akbaba’sını madrabaz bir rolde görmek sürpriz oldu. 

Hasan Can Kaya filmini esprilerle ayakta tutacağını düşünerek yanılmış. “Yatak odası (odanın eşyaları) o koliye sığar mı” diye gülelim mi? Şaşıralım mı? Yoksa ticari güldürüsü giderek film bütünlüğünden uzaklaşan bu eserlere tanık olduktan sonra ağlanacak hâlimize gerçekten ağlayalım mı?

Çok Aşk zayıf bir film. Senaryosu zayıf, esprileri zayıf… Bu durum rejiye ve oyunculuklara yansımış. Bir şeyi çok yapmak, her şeyi yapmak genelde insana yaramıyor. Çok Aşk da bunun naif bir örneği…

Haydar Ali Albayrak

5. Bölüm, HAYDAR (dosya değil) – senaryo

Neden yazıldı, nasıl yazıldı?

Pandeminin ikinci senesinde, ölümler ve kapanmalarla geçen bir yılın ardından dijital platformlarda komedyenlerin kendilerini anlattıkları diziler pek modaydı. İlginç Bazı Olaylar, Bir Yeraltı Sit-com’u, Bonkis ve Doğu gibi düşük maliyetli, mütevazı senaryolu yapımlar art arda yayınlanıyordu. Öte yandan iki kafadarın maceralarını esas alan Gibi ve Ayak İşleri tarzı dizileri sıklıkla izlemeye başlamıştık. Yerli platformlar belli ki pandeminin kararttığı ruhlara seslenmek niyetiyle yerli komedilere yönelmişti. 2021 Mayıs’ında kurmacayı bulanık sulara itip boğan, ilke edindiği basitliğin gölgesine sığınarak kurmacadan saklanan bu dizilere tepki duymuş, bir yazıyı şöyle bitirmiştim:

Bu bağlamda Bir Yeraltı Sit-com’u ve İlginç Bazı Olaylar’ın, Gibi denli güldürmediğine ve kendini oynama pratiğinin artık sıktığına değinerek yazıyı noktalıyorum. Ama tam noktalayacağım, aklıma parlak bir fikir geldi! Daha önce kimsenin aklına gelmemiş bir proje! Hiç bir çatıya konmamış bir kuş! Diyorum ki ben de bir dizi yazayım ve eleştirmen olmaya çalışan başarısız bir yazarın hayatını anlatayım. İşte ilişkileridir, bunalımıdır; amatörlük hezeyanlarıdır vs. Adı da hazır: Hay(ırdır gardaş, ne baktın bu ka)dar! Nasıl ama! Ciddiyim, hemen bugün yazmaya koyuluyorum!*

Şaka değildi, hemen o akşam yazmaya başladım ve birkaç haftada tamamladım senaryoyu. Eleştiriyi yazarken aklıma düşmüştü fikir ancak bu fikri sarhoşken yaptırılan bir dövme gibi taşımış, pratiğe döküp hakkını vermeye çalışmıştım.

Evet…

Dizide başarısız bir eleştirmen söz konusu ve her satır söz verildiği gibi yalın, samimi, benden size doğru atılmış kararlı bir adım. Biraz gerçek biraz kurmaca akıp gidiyor her şey. Sadece dizinin adını değiştirdim ve masaüstü yaşamlarımıza bir gönderme olarak “HAYDAR (dosya değil)” koydum. 

Sözümü tutuyor, yaklaşık üç senenin ardından bu senaryoyu siz değerli okurlarla buluşturuyorum. Umarım keyif alırsınız! Ya da şöyle diyeyim: “Enjoy, i’m vaccinated!”

HAYDAR (dosya değil)

Haydar işsiz bir sinema eleştirmenidir. Hukuk mezunlarının kasiyerlik yaptığı “yalnız ve güzel ülke” koşullarında o da bir yüksek lisans mezunu olarak evde oturup payına düşeni almaktadır. Yıllardır çeşitli dergi ve internet sitelerine birçok eleştiri, değerlendirme yazmasına karşın 5 kuruş (yazıyla beş kuruş) olsun kazanmamıştır. Bu alacaklı durum onu giderek yazmaya karşı doldurur. Zamanla yazmaya, sinemaya, düşünmeye cephe alıp büyüğüne saygıyı, küçüğüne sevgiyi yitiren Haydar can sıkıntısını arada bir buluştuğu sevgilisi ve arkadaşlarıyla paylaşmakta, onları da hayli bunaltmaktadır. 

Kafasında devamlı proje üreten ancak son vuruşlardaki beceriksizliği ile hiçbir zaman “büyük kulüplerde oynayamayan” (ya da belki Sergenvari söylersek “koşsa Bayern Münih’te oynayacağını” öne sürerken) Haydar’ın sloganı: “Ulan herkesler adam oldu galiba bir ben olamadım he“dir. Bazen de “işemeyi bilmeyenler tuvalet işletiyor, gayet asortik işeyenler duvar dibine çöğdürüyor” diye yakınmaktadır.

Irgalanmak isteyen Haydar pandemi baskısı altında, dirliksiz aile evinde günlerini geçirirken bir şey olmasını bekler. Bakalım beklediğine değecek mi?

Mini dizi senaryonun beşinci bölümünü aşağıdaki bağlantıdan indirip okuyabilirsiniz. Her hafta yeni bölümüyle bu adreste yayınlanacak.

Her Şey Aşk İçin: Karaktere Şafak, Seyirciye Dakika Saydıran Film!

Ahmet Kapucu’nun yazıp yönettiği romantik komedi Her Şey Aşk İçin gişe macerasını erken tamamlayıp Netflix kütüphanesinin yerli yapımlar rafında yerini aldı. Film bir süredir “illa da Türk olsun, Türkçe konuşulsun,” diyen seyirci için seçenek sunmakta. 

Safa Sarı ile Gizem Sevim’e usta oyuncu Zafer Algöz’ün eşlik ettiği yapım komedi rollerinde izlediğimiz Sarı’nın varlığına ve filmdeki çiftin mutluluğu yolunda koyulan absürt engellere rağmen romantik tarafı ağır basan bir iş… Filmin konusunu kısaca aktaralım. 

Mutluluğa son yirmi sekiz! Gel tezkere!

Alper ile Sedef iş vesilesiyle tanışmış, birbirlerini görüp beğenmişlerdir. Alper’in evlilik teklifiyle açılan filmde her şey yolunda gitmektedir. Ancak bu mutluluğa şart koşacak sonsuza dek susmadan önce konuşacak asker emeklisi bir dede vardır. Albay İskender Manisalı biricik torununun askerliği bedelli yapmış Alper’le evlenmesine razı olmaz. Tarafların tadı kaçarken dede kısa sürede yumuşar ve bir umut belirir. İskender Alper askerlikteki 28 günlük temel eğitimi kendi gözetiminde aldığı takdirde aradan çekilecektir. Alper, İskender Manisalı’nın çiftlik evinde bu sert eğitime başlarken gözleri yaşlı anne baba tarafından uğurlanır. Her şey olması gerektiği gibidir. Alper sembolik de olsa askere gidecek, terhis olacaktır. Zorlu talimlerden, gece nöbetlerine, içtimalara Alper’i zorlu günler beklemektedir.

Bankamatik bedellilerini silah altına almak!

Filmdeki ana fikirle girelim meseleye. Nedir bu ana fikir? Her Türk asker doğar ve vazifesini silah altında yapar! Bedellisini banka şubesinden yapan “bankamatik bedellisi” olarak bilinen bir dönem oldu. Günümüzdeki bedelli hizmetler filmde de esas gerilimi meydana getiren o 28 günlük temel eğitimi içerdiğinden zora gelemeyenler için öylesi bir bedelli rüya gibiydi! Bu rüya elbette bir haksızlığa denk geliyor, tepki topluyor. Ele hiç silah alınmadığından belli saatlerde yatılıp kalkınmadığından, yaprak süpürülmediğinden, tuvalet temizlenmediğinden, yatıp sürünülmediğinden vatanseverlik ve erkeklik gibi kavramlar bu tercih dolayısıyla öne çıkarılabiliyor. Somut hedeften (sıcak çatışmadan) yoksun militarizmin silah altında topladığı yığınlarla kurduğu yegane bağ Kubrick filmi Full Metal Jacket‘takine benzer şekilde bir erkeklik gösteri biçiminde zuhur ediyor. Bu eleştirilerin bir romantik komedide tutucu bir albay emeklisi tarafından parodileştirilip temel eğitimin oyuna dönüştürülmesi ilginç bir çıkış noktası. Kuş kondurmuyor ama iyi bir dayanak oluyor. Dahası bu çekirdek hem romantik hem komik unsurlara zemin hazırlamakta. Zorunlu eğitim absürt dursa da sevdiği için her şeyi göze alma fikrini destekliyor. Burada “her şey” 28 gün boyunca zor koşullarda yaşamak, baskıya katlanmak. Öyle çok şey sayılmaz ama filme bir ad çıkıyor buradan: Her Şey Aşk İçin. 

Öte yandan ortaya çıkacak gülünç tablo fikrin absürtlüğünden ileri gelmekle birlikte eğitim aşamalarının zorluğu ve keyfekederliği ile pekişiyor.

Romantik çift filmi değil, dededen toruna öğütler filmi

Her Şey Aşk İçin bir çift filmi değil, çift enerjisinden, çatışmasından yola çıkmıyor daha ziyade dede-torun dertleşmesinin öne çıktığı duygusal bir öyküye yaslanıyor. Albayın damat adayına sert yaklaşımının ardında pamuk gibi bir kalbi olduğu klişesi ve her şeyin bir sebebe, derin yaralara ve çıkarılacak derslere bağlandığı film bu hâliyle şaşırtmıyor. İş temponun ayarlanmasına kalıyor. Hikâye nerede kırılacak? Dede ile damat adayı arasındaki ilişki nasıl yumuşayacak? Bu ilişki finale doğru nasıl şekillenecek? Bu sorular cevaplandığında geriye fazla bir şey kalmıyor. Filmi özetlersek romantik türde alışılmışın dışında çift harici gerilim, fiziksel olarak izole bir ortamda çıkılan duygusal yolculuk, onu takip eden yüzleşmeye dair yolculuk ve kıssadan hisse gibi bölümlerden meydana geldiğini söyleyebiliriz. Buradaki ders verme gayreti Her Şey Aşk İçin’i romantizmden ve güldürüden uzaklaştırıp duygusal bir düzleme taşıyor. Üstelik bu duygusal düzlem çok boyutlu. İlkin ebeveynlerin çocukla ilişkisini ve toplumsal sorumlulukları hatırlatan, vatandaşlık bilincine dem vuran ardından telafisi bir hastalığın tetiklemesiyle gençlik aşklarına uzanılan bir hikâye izliyoruz. Hastalık, sorumluluk, olgunlaşma, fedakârlık gibi bir çok yoğun motivasyonu işleyen film zaman zaman bocalıyor.

**

Filmde duygusal çatışmalar arası geçişle olay örgüsündeki sıçramalar koşut değil. Bu durum anlatının dinamiğini zedelemiş. Alper’in İskender Albay’ın çiftlik evine geldiği kısma kadar temel motivasyon fedakârlık beklentisi, toplumsal görevlerin yerine getirilmesi talebi bu artık mümkün olmadığından muadili bir deneyim yaşatılarak olgunlaştırma çabası… Albayın evinde ebeveyn çocuk gerilimini izliyoruz ve İskender de bir dede olmaktan çok baba gibi davranıyor Alper’e… Temel askerî eğitimle iç içe geçmiş bu aile duygusallığı uzun süre gündemde kalıyor. Devamında Alper henüz evden çıkmamışken üzerine vazife olmayan işlere karışıyor ve albayın vasiyetini okuyup hastalığını öğreniyor. Böylece iz bırakmış gençliğe, içte kalan yaralara uzanıyoruz. Sonrasında duygusal yolculuk yerini yüzleşmeye götürecek gerçek bir yolculuğa bırakıyor. Alper’in eğitimi iyi yönetilmemiş diyebiliriz. Buradaki duygusal çatışmalar sönük kalıyor. Filmde komik sahneler de buraya sıkıştırılmak istenmiş ancak güldürmemiş.

Oyunculuklar

Safa Sarı filmde sönük bir performans sergilemiş. Fiziğiyle güldürmeye çalışmış, jest ve mimiklerini dahi yeterince kullanmamış. Ama Kapucu’nun rejisi Sarı’nın fiziğine güldürecek yönde ilerlemiyor. Alper’in kan ter içinde yere yatıp kalktığı sahneler, ağır fiziksel aktivitelerde zorlanması güldürmüyor. Filmdeki bir diğer sıkıntı ise diyaloglar. Sarı’ya özgüvenli genç karakteri yazılmış, o da kendinden emin konuşuyor ama İskender’le diyaloğunda yetersiz kalıyor.

Yanı sıra Zafer Algöz de belli ki gününde değil. Sert mizaçlı asker emeklisi rolüne oturuyor. Çatık kaşları, tok duruşu, bir anda parlayıp karşısındakini paylayışı… Bunlarda iyi. zaten Behzat Ç’de dizi henüz televizyonda yayınlanırken bu türden bir rol oynamıştı. Derin devlet adamıydı. Devamında, 2018 yapımı Börü‘de bir generali canlandırmıştı. Şapkasından eşofmanına Behzat Ç.’dekine benzer sportif ama mesafeli bir kılık kıyafet tercih edilmiş, farklı olarak asker kimliği vurgulansın diye kamuflaj pantolonu eklenmiş. Bu uyuma karşın Algöz role renk katmıyor, karakterin duygusal dönüşümünü işleyemiyor. Bunu da İskender’in mizah duygusundan yoksun oluşuna bağlamak mümkün. İskender akla karayı gösteriyor sonra birkaç küçük şaka da yapıyor ama insanın grisinde kendine yer aramıyor.

Gizem Sevim filmde varla yok arasında. Film iki erkeğin filmi ama Sevim’in rolü bir nebze geliştirilebilirmiş. Anlaşılan pek özenilmemiş. 

**

Her Şey Aşk İçin ana fikri belli olsa da bunu yeterince iyi ifade edememiş bir film. Askerlik görevinin önemini vurguluyor ancak bir çeşit dede-torun ilişkisi üzerinden ilerliyor, ıskalanmış gençlik gibi meselelere yoğunlaşıyor. Sözünü netleştiremiyor. Duygusal yanı ağır basan film, merkezindeki çiftin romantik ilişkisi yerine zor koşullarda sınavdan geçen insani ilişkileri işliyor. Zaman geçsin diye izlenebilir. Tabii karakter filmde şafak sayarken seyircinin dakikaları sayacağı unutulmamalı!

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın