İthaf niyetine, giriş yerine: İzlemek, görünmek ve göstermek
Bir: İzlemek
Levent Kırca mizah anlayışına ve siyasi görüşlerine pek katılmamakla birlikte becerisine şapka çıkardığım bir mizah ustası… Öyle böyle yıllarca program yapmış, filmler yazmış, türlü kılıklara girmiş, her defasında güldürmüş bir isim. Sonra devir değişmiş. Değişmiş doğru fakat o, değişen devrin birkaç önemli ismi arasındaymış. “Beğenin beğenmeyin saygı duymalısınız” türü zorlamalardan hazzetmemekle beraber Kırca’ya popüler malzemeyle kurduğu ilişki dolayısıyla saygı duyuyorum. Levent Kırca’yı Levent Kırca yapan siyasi gündemi egzajere bir çerçeveye alıp taklitle, aşırı karakterleriyle popüler malzemeye dönüştürme becerisi… Kırca bu yönüyle tam bir tahvil uzmanıydı! Güncel ile gündem arasındaki ilişkiyi sezgileriyle kurar, ekibiyle pişirdiği aktüaliteyi programında işlerdi. Şüphesiz popüler bir mizah tarzını benimsemişti ve aşırılıkla beslenen, kabaca taklitlerle ifadesini bulan bu popülerlik de bazılarımızın tüylerini diken diken etmekte. Oysa izlenen yollardan bağımsız popüleri ortaya koyma, popülere bağlı kalma kaygısı her zaman kötü sonuçlar vermez. Peşin yargıları bir kenara bırakırsak popülere sürekli kem gözle bakmanın da en az popülerin kendisi kadar olumsuz olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü popüler iş yapanlar iyi niyetlilerse toplumla bağlarını önemserler. Belki müşterisine mal satan dürüst esnaf bilincine yakıştırılabilir bu tavır ama nihayetinde bir sorumluluğu ortaya koyar ve popüler bir dille ifade edilse hatta çoğu zaman reyting yararına öne sürülse dahi anlamlıdır.

Bağlıyorum. Eski bir Levent Kırca skeci izlerken denk geldim. 90’lardan bir program… Kırca, Okan Bayülgen’le birlikte ona konuk olan Cem Yılmaz’ı işlemiş, tiye almış skecinde(1). Aslına bakarsanız Bayülgen’in senelerce programında yaptığının bir benzerini yapmış. Bayülgen didiklemeleriyle meşhurdu bir dönem… Kliplerin, programların orasını burasını kesip klipciklere dönüştürür; kıyasıya eleştirir, dalga geçerdi. Erbil’in parmağı, Beyazıt Öztürk’ün hesaplı kahkahası, Kırca’nın Bestami’si varsa Bayülgen’in de bu türden mavraları vardı. Ve bilhassa telefonla bağlananları aşağılaması, kendi deyişiyle “şıftırtması”… Kırca Bayülgen’i kendi silahıyla vuruyor ve talk şovcunun tekinsiz malzemesini kendi popüler sınırlarına çekiyor, dizginliyor, onu ehlileştiriyor. Bayülgen’in telefonları başındakilere verdiği küstah cevapları eleştiriyor skecinde ve skeci bitirirken telefonla Bayülgen’in programına bağlanan genç kadına gerekçelerini sıralayarak “bunları izleme” öğüdü veriyor. Bu, insan kalmaya dair bir tepki ve hayli değerli. Ucuz romantizm yahut zorlama bir halkçılık olarak görülmemeli Kırca’nın yaklaşımı. Yine “Kırca anaakım Bayülgen avangart” veya “Kırca arabesk Bayülgen Avrupai” türünden kaba tasniflere de yorulmamalı bu çıkış. Kırca yapmak istediğinin tam aksi yapıldığı için kızıyor. Seyri o, didaktik bir düzlemde kavrıyor ve Bayülgen’in seyirciyi ezerek sunduğu gösteriyi tam da bu sebeple yadırgıyor. Kırca’da gösteri seyirci için, Bayülgen’deyse seyirci gösterinin uzantısı ve kurmaca yerleştirme, basın yoluyla küçük düşürme, tarafları birbirine kışkırtma gibi pratikler vesilesiyle “oyun içinde oyun”a katılımcı… Seyirci ipleri gösteriye kaptırmış bir kukla… Kısacası kendi varlığının uzağında bir bilinç kaybı yaşıyor ve bu kayıp onu Truman Show stüdyosu civarına sürüklüyor. “O an var olmak” üzerine kurulu denklemde “izleyerek” taraf olunuyor. Yazıyı tarafları birbirine karıştırmayan Levent Kırca’ya ithaf ediyorum.

İki: Görünmek
Samimi bir itirafta bulunayım. Yazı yurdumuz komedyenlerinin güncel durumuna dair kimi saptamalar içereceği ve ötesinde birçok ismi değerlendirip çeşitli başlıklar altında toplayacağı için iddiası nispetinde ağır görünsün istedim. Ama bu “görünmek” hâli de komedinin ilişkili alanlarından biri olan hatta doğrudan “yardımcısı” diye nitelendirebileceğimiz illüzyonun konusu değil midir? Ağırlık şayet ölçülmüyorsa; bir tartı, bir uzman görüşü, bir jüri uzlaşısı vesair söz konusu değilse görülen değil duyulandır ve niceliği niteliğin üstüne çıkarmak olsa olsa bir gösteriye dairdir, ispattan yoksun bir göstermeye dayalıdır. Ben de bu noktada göstermek maksadıyla en azından bir iki alıntıya başvurup “yazı hoş görünür” hesabı yapacaktım. Sonra bundan vazgeçtim. Madem referans vermek gerekiyor izlediğim andan itibaren kavramaya çalıştığım, beni her hatırladığımda gülme üzerine düşünmeye sevk eden bir sahneyi anmam isabet olacak.
Şerif Gören’in 1990’da vizyona giren Abuk Sabuk 1 Film’inden bahsediyorum. 80’lerin kültürel yozlaşmasını eleştirdiği mi yoksa bir ürünü mü olduğu tam anlaşılmayan film hayatı boyunca gülmemiş Âdemoğlu’nun başından geçenleri konu almakta(2). Kendisine büyük bir miras kalan adamcağız akçenin geçerli olduğu, sofraya içini doldurandan evvel kürkün diz kırdığı şehir hayatına tüm o köylü âdetlerini ve belki edeple karıştırılabilecek karamsarlığını taşımıştır. Âdemoğlu zenginleşmesine karşın somurtup durur; yerleştiği evde dönen dolaplardan, kirli ilişkilerden rahatsızlık duyar, her geçen gün daha da somurtur. Bu hoşnutsuzluk kronikleşince adamı güldürmek üzere bir yarışma düzenlenir, kazanan para ödülünün sahibi olacaktır. Zira ortada bir parsa varsa onu toplamak icap eder(3). Bir stüdyoda türlü şaklabanlıklar sergilenir. Kendini merdivenden atana bile rastlanır. Modern bir padişahtır o, hastalanmıştır ve soytarılar onu güldürmek için kıyasıya rekabet eder. Ancak tüm bunlara bir kez olsun gülmeyen Âdemoğlu finalde stüdyonun çatısına çıkıp ödül için hazırlanan bir çanta dolusu parayı sokakta boşaltır. Para yağmuru karşısında kendinden geçen kalabalık âdeta dalgalanır. Bu düşkünlük karşısında umutsuzluğu artan Âdemoğlu sokağa iner ve insanlara acıyarak yürüdüğü sıra bir köşede kendi kendine yerde makara çeviren bir çocuk görür, ona ne yaptığını sorar. Film boyunca çevresindekilerle asgari bir iletişim kuran adam gerçekten de ilk defa önceden hazırlanmış bir uyarana diğer deyişle bir gösteriye maruz kalmadan merak etmiştir. Çocuk “film çeviriyorum abi” deyince kahkahayı basar. Bu sahneyi anlamak tastamam gülmeyi değilse de gülmemeyi aşmanın anahtarı sayılabilir. Sıradan da güldürür, basit olan da güldürür. Ancak doğallık tek açıklama değildir. Âdemoğlu merak duygusuyla gülmüştür. Bir anlamda sahne de (sahnedeki de) kendi matematiğiyle sorularını ve cevaplarını sıralayarak güldürür. Bu sahne üzerine dönüp dönüp düşünmek benim için de gülmeyi kavramak açısından olmazsa olmazdır.

Ve Üç: Göstermek
Abuk Sabuk 1 Film’in yanı sıra Türk sinemasında çok güldüğüm iki sahneyi anacağım. İlki Ertem Eğilmez’in 1974 yapımı Salak Milyoner filminden. 70’lerin dört büyük komedyeni: Zeki-Metin ikilisi, Kemal Sunal ve Halit Akçatepe tarafından canlandırılan uyanık kardeşler babalarının öğüdüyle köyden kente gelip Mehmet Çavuş’un (Münir Özkul) evine yerleşirler. Niyetleri ellerindeki haritadan yola çıkarak evin altında kazı yapıp defineye ulaşmaktır. Epeyce kazarlar. Finale doğru tünelleri çöker. Bu çöküş şehrin altını oyan kardeşlerin gülünç çaresizliklerini yansıtmanın ötesinde çeşitli evlerden de manzara sunulmasına vesile olur. Evlerden birinde yaşlı bir hacı amca namaz kıldığı esnada yaşanır çökme. Amca düştüğü yerde namaz kılmaya devam eder. Bu sahneyi ilk kez Yeşilçam filmlerinin televizyon kanallarının akşam kuşağını tek başına kapatabildiği 90’larda izlemiştim. Belki sekiz dokuz yaşlarındaydım. İnsanın komik karşısında olup olabileceği en “boş levha” dönemindeydim ve hayli gülmüştüm. Uyumsuz bir gösteri söz konusuydu. Eylemin sürmesi uygunsuzdu çünkü sürdüğü yer eylemi sürdürenin doğasını etkilemiyordu.

Bir diğer sahne Aziz Nesin romanı Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’dan Ergin Orbey tarafından uyarlanan aynı adlı filmin sahnesi(4). O da 1974 yapımı ve kadroda yine Münir Özkul var. Yaşar’ı ise Halit Akçatepe canlandırıyor. Yaşar nüfuzlu bir kimsenin, siyasetçi Satî Çayırlı’nın yazdığı kartla iş bulmak üzere çok kere Mozaik Müzesi’ne başvurur. Niyeti odacı olmaktır ancak her defasında kapıya zebella gibi dikilmiş görevli tarafından teftiş, toplantı, izin gibi gerekçeler öne sürülerek reddedilir. Kart cebinden dura dura “Hamili kart Yaşar Bey’e lüzumlu suhulet gösterilmesi ricasıylan” yazısı silinir. Yaşar kartı gösterebildiğindeyse sadece “kart Yaşar’a gösteriniz” yazmaktadır. Müdür Yaşar’ın iş bulma talebini değerlendiremeyeceğini ancak ne isterse gösterebileceklerini söyleyip onu reddeden odacıyı da yanına rehber verir ve müzede gezdirmeye gönderir. Bu sahnede metin oldukça güçlüdür. Nesin Yaşar’ın talihsizliğini bir kelime oyunuyla verirken karakteri canlandıran Halit Akçatepe pasif duruşuyla sahnede âdeta silinerek mesajı vurgular. Kartın kendisi Yaşar’ın nitelemesine dönüşürken esas komedi “gösterilmesi” noktasında ortaya çıkar. Buradaki mizah altı çizili bir mizahtır ve Kart Yaşar Bey şahsında topluma gösterme anlamı taşır. Bu “gösterme merakı”; anlatacak hikâyesi, gösterecek manzarası olan komedyenin sıfır noktasıdır. Komedyen kartı seyirciye gösterir.

SİYAH TİŞÖRTTEN ÖNÜ AÇIK GÖMLEĞE AĞZINI İLİKLEMEYEN KOMEDYEN
Yeni nesil stand-up
Sosyal medyanın alaycı ve taklitçi anlayışı, yine insanın “vatandaş” ile “kullanıcı” kimlikleri arasında dolanırken yaşadığı bunalım ve ifade arayışı, özellikle pandemi sonrası kaotik dönemde geleneksel güldürü araçlarının aldığı darbe ve ana aktörlerin, organların zayıflaması -yurdumuz özelinde söylersek- yeni nesil stand-up’ın tırmanışını da beraberinde getirdi. Tabii bu tırmanışta stand-up denince akla getirdiğimiz ilk isim Cem Yılmaz’ın da sinema filmi gibi -daha kârlı değilse de sistemli programlı- üretim süreçlerine yönelmesinin ve bu geri çekiliş sonucu sahnede tek kişilik güldürünün anlamına dair akıllarda yeni pencereler açılmasının payı yadsınamaz.

Stand-up dendi mi Amerikanvari siyah tişört-deri koltuk ikilisiyle özetlenebilecek “prodüksiyon prodüksiyon” yaklaşımının temsili Yılmaz yerini kimseye bırakmadı ama gülmenin başka yolları da bulundu. Sahnelerin özü değilse de iddiası değişti. Böylece yeni ve farklıya bir şans verildi. Elbette biletli sahne şovunda tekelleşmenin seyirci üzerindeki negatif etkisi ve baş şovmenimizin (her başlığa usanmadan uyarlayabileceğimiz) metal yorgunluğu yeni arayışların belirmesinde rol oynadı fakat yazı Cem Yılmaz’la sınırlı değil. Zira Yılmaz artık başka mecralarda atıyor enerjisini, “pıttık”a güldürüyor; hayat ve mizah ise devam ediyor.
Her şey her yerde: İfade ve teşhir
Devam ediyor etmesine ya nasıl? Stand-up’ta yeni yönelimleri, sosyal medyanın insan tercihlerine etkileri üzerinden irdelediğimizde anlamlı sonuçlara ulaşmak mümkün. Ülkede gelişen açık mikrofon kültürü, sahnenin demokratikleşmesi, okyanusta bir damlanın özgünlüğü sosyal medya sitelerinin ifade açlığından da desteklenmekte. Sosyal medya, haberleşme sahasında köklü değişimlere yol açmanın yanı sıra sosyal yaşamı da güncelleyip konvansiyonel magazine darbe indirdi ve başkasının yaşamına duyulan merak yerini büyük ölçüde kendi yaşamını duyurma telaşına bırakırken buna bağlı olarak dikiz daha kişisel bir nitelik kazandı. Magazin programlarının kamusal peşindeliği artık “stalk” kültüründe ve ifşa pratiğinde kendini gösteriyor. Uluorta röntgenin gizli ve gerekçeli takibe evrildiği, buna karşın tüm o dikiz çabasının teşhire uzandığı bir düzlemdeyiz. İzlemeye lüzum yok, her şey her yerde! Bununla birlikte merakın yitirilişi ifadeye talebi artırdı. İnsanlar ifade etmek istiyor. Neyi ifade ettiklerinden bağımsız… 90’ların sonuna doğru yayınlanan bir akaryakıt firması reklamında “ağzı olan konuşuyor” deniyor üstelik bu veciz “susması beklenen” bir kamyoncuya söyletiliyordu.

Ağzı olan konuşuyorsa dahi bunu dile getirmek bir kamyoncuya mı düşmüştü? Başka bir ağzın çarpıcılığı tercih edilmiş, sürprize başvurulmuştu. Gündemi kamyon arkası bir aforizmayla yorumlayan reklam, “kokoreç yasaklanıyor” korkusunun bir “Türklük” övüncüyle yayıldığı ancak AB’ye giriş sevdasının da doruğa vardığı zamanlarda dikkat çekmişti. Ağzı olanın konuştuğu günler geride kaldı ya da kahve köşelerinde… Artık hemen her yerde TikTok var! Artık hesabı olan konuşuyor ve kullanıcı ile vatandaş arasındaki makas tam burada açılıyor. Sosyal medya kullanıcı kimliğinin benimsenmesi; gerçek dünyadaki haklardan, özgürlüklerden vazgeçilmesi ve zamlı yağ fiyatlarını eleştiren, izlenmeye dayalı komik muhalefet örnekleri tetiklemesi gibi bir dizi olumsuz yahut nötr sonuçlar doğurdu. Ama bir işe yarayıp viral olmuş gösteri kesitleri aracılığıyla (5) açık mikrofon mizahının yükselişine de katkı sundu diyebiliriz. Bu önerme tamamen gözlemlerime dayalı ve mizahın demokratikleşmesi, yeni nesil stand-up’ın orta sınıfa hitap edişi, “ifade ettiğin, kendini gösterdiğin kadar varsın” anlayışı sahne mizahına böyle yansıyor. Siyah tişörtün üstüne gömlek geçiriliyor. Gömleğin önü açılarak sportif bir görünüş ve dinamik bir üslupla çağ yakalanıyor(6). Tabii sosyal medya alışkanlıkları buraya da taşınıyor; alaycı ve taklitçi bir mizah dili yeğleniyor. Güne saplanıp kalıyor bu mizah tarzı. Gündemi takip etmese de güncel tartışmalardan ve gerçek yaşamların sosyal medya izdüşümlerinden besleniyor. İster istemez…

Huruştan ricate bir malzeme sorunu ve popülere vurulan gem
Bu güncele bağımlı taklitçi üslubun yarattığı sorunların başında malzeme geliyor. Gülüncün, güldürünün malzemesi… Bir nevi aşçı tabağı isteniyor komedyenden. Her şeyden biraz koyması… Masadan aç kalkmak; bardan, salondan asık suratla ayrılmak yok! Siyaset? Koy… Az yağlı tarafından… Suyla sabunla uğraştırmasın! Karşı cinsle ilişkiler? Bol kepçe! Çeşitli alanlarda çeşitli deneyimler? Neden olmasın? Hem ayranım dökülmesin hem sazım her telden tıngırdasın! Doğrusu bunlar hep garanti mevzular. Ama bir yandan stand-up’taki değişimi, popüler içeriğin üretimine dair gelişmeleri karşılamakta. Televizyon skeçlerinin sahne şovlarıyla özelleştiği, popüler güldürünün ayrıştığı bir zaman yaşandı. Evvelinde Levent Kırca, Yasemin Yalçın, Hamdi Alkan, Yılmaz Erdoğan (daha sonra Ata Demirer ile Şahan Gökbakar) skeç programlarında güldürüyor; Okan Bayülgen, Beyazıt Öztürk, Cem Özer konuk alıyor; Güneri Ümit, Mehmet Ali Erbil ve Uygur kardeşler yarıştırıyor, kahkaha çeşitli yollardan elde ediliyordu. Ekranları başında seyirci deşarj oluyordu.

Burada popüler malzemenin üretimi daha kolektifti. Ekranları başında olma hâli ile kameralar önünde olma hâli uzlaşmaya zorluyordu tarafları fakat zamanla ekranların dışında, sahnelerin önünde “özelleşmiş” şartlarda yakın temas kuruldu, popüler malzeme televizyondan ayrıştı ve daha magazinsel bir nitelik kazandı. Magazinin en etkili aracı ise muhitlere yönelik gözlemlerdi. 90’ların sonu 2000’lerin başı öyküleyici reklamcılığın zirvesiydi belki de… Uğur Yücelli İş Bankası (1997), Metin Akpınarlı Marmara Bira (1998), Şevket Çoruhlu ixir (2000) ve Yılmaz Erdoğanlı Telsim (2001) reklamları başta olmak üzere bankalara, internet servis sağlayıcılarına ve GSM şebekelerine ait bu rekabetçi reklamlar bir cenaha yönelik tahlillerin dökümüydü sanki. Başka bir deyişle seyahat dergilerinin, tematik dergilerin arka iç kapak reklamları televizyonda, daha geniş kitlelerin seyrine sunulup öykülenir olmuştu. Bu gözlemlere dayalı pazarlama, ürünün pazardaki yaygınlığı sayesinde sınıfların ötesine geçip öbek öbek kültürlere sesleniyordu. Aynı dönem yükselişe geçen Cem Yılmaz tipi stand-up da kazananın, gözlemleyenin şovuydu(7).

Yılmaz yenik değildi, gözlemiş aradan sıyrılmıştı. Malzemesi de özeldi gösterisi de… Mustafa Sandal’ın şarkısını gerçekleştiriyordu Yılmaz. Arabası özeldi, gösterisi özeldi, bastı mı gaza gidiyordu! Her manada… Buradaki magazinsel ve gözleme dayalı popüler malzeme ise günümüzde yenilmişin, “küçük insan”ın dilinde daha naif ve daha doğrudan (çıplak ilişkilerden, gündelik eylemlerden devşirilmiş) deneyimlerden yanı sıra ortalamacı/uzlaşmacı siyasetten nasiplendi. Bu işlevsiz ve sıradan harçtan hareketle bir içe bakış/kapanış, dar gruba sığınış ruh hâli, huruçla(8) buluşması pek mümkün olmayan bir ricat söz konusu… Yüzeysel çıkarımlar, bir yere bağlanmayan gözlem notları stand-up’ta bir bakıma metnin (sanılanın aksine) zayıfladığı sonucunu ortaya koymakta. Önü açık gömlekliler -şu genç kuşak üyeleri!- daha iyi gözlemliyorlar çünkü siyah tişörtlü Cem Yılmaz gibi son model arabasına gazlayıp gitmiyorlar; gece kulübü kapısında basın mensuplarına demeç değil, eşlerine sevgililerine evin geçimi noktasında hesap veriyorlar. Ancak “Daha sahi ve daha bizdenler” gibi bir düşünce de yanıltıcı oluyor. Şu unutuluyor. Umut Sarıkaya, politik yönden ortalamacı, üslup olarak hikâyeci; okurunu manşetten takip eden Leman mizahını “devirerek” gözlemlerin hızla tespite dönüşüp toplumsal çıkarımlara işaret ettiği espri anlayışıyla nasıl sade bir üstünlük kurduysa 2000’lerin başında sıklıkla karşılaştığımız “siyah tişörtlülerin stand-up’ı” da devrimci bir taraf taşıyordu ve ekranın gevezeliğini, skecin sınırlılığını aşıp seyirciyle komedyen arasındaki duvarın yıkılmasına katkı sağlıyordu. Tüm o kavuklu geleneğine saygı duyan, birikimi yadsımayan fakat 80’lerin reklam temelli gösteri kültürünün komedideki nihai çıkışını ortaya koyan bir devrimcilikle Cem Yılmaz, kontrollü-konforlu bir seyirci kitlesi yarattı, bu kitleyi takipçi kıldı ve giderek hayrana/devamlı müşteriye dönüştürdü. Bu memnuniyet neticesinde tabiri caizse markalaştı Yılmaz. Belki “kurumsallaştı” ifadesi daha doğru… Bazı markaların öncüsü oldukları ürüne marka adlarını vermelerine benzer şekilde Cem Yılmaz da bu topraklarda stand-up’a ismini verdi. Ama Yılmaz’ın tekelleşmesi, sahnede güldürüye böyle güçlü bir iz bırakması yıllarca zirvede yalnız kalmasına; çıtayı ve mizahı belirlemesine vesile oldu. Günümüzde zor olan tam da bu ve yeni nesil komedyenlerin gözlemleri markalaşmak şöyle dursun hayran kitlesi yaratacak bir etkiden dahi yoksun. Çünkü günümüzde gözlemin böyle bir gücü bulunmuyor. Dikiz ve ifade sağanağı gözleme şans tanımıyor.

Politik olana dair ve siyasi şakaların madrabazlığı
Günümüz stand-up’ı tüm o politik görüntüsüne ve siyasi gevezeliğine, oto sansür göndermelerine karşın büyük ölçüde apolitik bir mizah. Bu yönüyle suya sabuna dokunmayan ortalamacı sahne güldürüsünden dahi geride. Çünkü yapıyor görünmek yapmamaktan daha tehlikeli. Bu apolitizm korkudan beslenmekte. “Silivri soğuktur” kabullenişi, Zaytung kanıksaması, hayatın olağan akışını etkileyecek aksaklıkların süratle normalleştirilip gülünce malzeme edilmesi siyasi bir sinikliği beraberinde getiriyor. Bu siniklik ise dile apolitizm olarak yansıyor. Siyasi şakalar politik olanın inkârına aracılık ediyor. Politik olan dışlanıyor, dışlanmadığı takdirde sınırlandırılıyor ve ötekinin söylemine sıkışıyor. Otosansürün anıldığı dahası esprinin bir parçası olarak anlatıya dâhil edildiği şakalarda politik argümanın zararsızlığı vurgulanıyor. Doğrusu buradaki argüman ifadesi de biraz iddialı. Sahne şovlarında argümandan öte bir bulamaç sunuluyor seyirciye, bir hikâye anlatılıyor. Seyirci kendi argümanına, kendi bağlamına kavuşsun diye her şey söyleniyor. Her şeyin söylendiği (öyle iddia edildiği) yerdeyse siyasi gündemin yoğunluğundan kaynaklı tabular belirleniyor ve bazı şeylerin (örneğin FETÖ hakkında) “söylenmemesi gerektiği” söyleniyor. Mayınlı alanlar belirleniyor. Komedyen mayına basıp güldürmektense mayınlı bölge tabelasını gösteriyor. Mayına basar gibi olduğunda ayağını çekiyor. Bu siyasi mizaha korku hâkim, izah hâkim… Tabii bu mayınlı bölgelerin salt devlet nezdinde değil seyirci kitlesi bakımından da sorun teşkil edebileceği söylenebilir. Bu türden bir yasak alana mizah ustamız Ferhan Şensoy Diyarbakır’da sergilediği gösterisinde girmiş ve seyirci tarafından tepki gördüğü haberleştirilmişti(9). Başı derde giren bir diğer komedyen ise son yıllarda adını sıkça duyduğumuz ve ofansif mizah çeşitlemesiyle özdeşleşen Deniz Göktaş oldu(10). Göktaş kullandığı bir ifadeden dolayı LGBTİ aktivistleri tarafından sosyal medyada hedef gösterildi ve gösterisinin afişleri yırtıldı.

Bu bahsi toparlarken günümüz stand-up gösterilerinden -görece özgür doğalarına kanarak- daha politik olmalarını bekleyenlerin hayal kırıklığına uğrayacağını söylemeliyiz. Çünkü siyaset bazen politik özü mahvediyor. Siyasi doğruculuk, korkular ve beklentiler dile kemik oluyor. Yavan ama bol kemikli espriler dinliyoruz.
Bir sabır işçiliği olarak stand-up ve şakayı satmak
Günümüz sahne gösterilerinde birkaç teknik detaya da değinmeli. Komedyeni sarf ettiği emek üzerinden değerlendirdiğimizde bir arı addedebiliriz. Komedyen bir arı gibi çalışıp didinir ancak günün sonunda esprisini satan sahnede kalır. Sahnede kalmayı elbette sembolik bir bağlamda kullandım. Komedyenin yıldığı, sahneden indiği pek görülmüyor ve bu ısrar bazen boşa dönen tekerlere karşın sürüyor. Gerçek bir olaydan esinlenen 2024 yapımı Baby Reindeer dizisinde bir komedyenin (Richard Gadd) yılıp usanmaksızın sahneye çıktığı görülüyordu. Bu ısrar büyük ölçüde sanatçı egosundan beslenmekte. Ancak bir şey daha var ki anlık tatmin sağlıyor. Komedyenin birçok kez seyirciyle komedyen kimliğini hatırlatarak ilişki kurmasına bir “esnaflık hissiyatı” yol açıyor diyebiliriz. Komedyen esprisini satınca, punchline evresinde başarı elde edilip şaka karşı tarafa geçince huzur buluyor aksi takdirde geriliyor, deyim yerindeyse diline vuruyor. Komedyen, premise boyunca çeşitli açılardan evirip çevirip de ısıttığı seyirciyle ortak bir duygu yoğunluğu yakaladığı, bir senkronizasyon kurduğu takdirde satabiliyor esprisini. Gülme eyleminin paylaşıldığı bu koşullara ise kolay erişilmiyor.
Yazarak güldürmek, oynayarak güldürmek, konuşarak güldürmek… Güldürmenin nice türü, komedinin nice tonu var fakat ortak yol denklemi doğru kurmaktan geçiyor belki de. Denkleme neyi ne kadar katacağını bilmek hele zamanlamayı kestirmek önem arz ediyor. Stand-up gösterisi de yazılan (üzerinde çalışılan), oynanan (jest ve mimiklerle desteklenen) ve esas olarak konuşulan bir komedi ürünü, bu yönüyle temel güldürü yöntemlerinin bir birleşimi dolayısıyla çeşitli imkânlar sunmakla birlikte denklemini kurmak daha zor. Uçsuz bucaksız bir gevezeliği (insana dair her şeyi) eledikten sonra elinde kalanları nasıl sıralayacağını dahası bunları şakaya nasıl dönüştüreceğini bilen komedyenin bu meşakkatli yolculukta en büyük yardımcısı ise sabır. Üstelik bu sabır hem hazırlık aşamasında hem sahnede devreden hiç çıkmıyor. Komedyen bir sabır işçisi! Şakalarını art arda yığdığında seyirciyi yorarken çok yaydığında ise ahengi bozabiliyor. Sahne aynı zamanda olumlu olumsuz tepkilerin bir darbe gibi göğüste yumuşatılıp yere indirilerek bir sonraki pozisyona hazırlanılan, interaktif payı geri plandaki gösterilerde dahi seyirciyle iletişimin damga vurduğu bir yer… Bu noktada sabreden komedyen muradına ererken susulacak yerde susmayı, konuşacak yerde konuşmayı tecrübe ediyor; eleğini kullanmakta ustalaşıyor. Bu sabır komedyen için bir çizgiyi, bir özgünlüğü, bir bilinci de temsil etmekte ve sahne ilmek ilmek örülmedikçe seyirci espriyi satın almıyor.

Giyim kuşam, hitabet ve başı iki yana sallama pratiği
Sesin salonun her köşesinde rahatça duyulması için tercihen bir mikrofona ve bir komedyene ihtiyaç duyan stand-up pratiği dekorun hikâyenin önüne geçmesini engellerken genellikle bir koltuk veya sandalye ile işin görüşmesini sağlıyor. Hikâyeyi komedyenin iki dudağı arasına sıkıştıran bu tarz canlı şovun doğası gereği ışığı tek bir yerde topluyor ve komedyenin neredeyse tek silahı dili… Elbette jest ve mimikleriyle esprisini pekiştirebilir fakat ilk tepki daha ziyade üslubuna bağlı. Buradaki maharet anlatılanların setin bir parçası olduğunu karşı tarafa bildirmesi ama gerçeğe yakın bulup gülmesi yönündeki ikiliği ortadan kaldıracak özcesi seyircinin yanına oturup eli omuza atacak, kadehini kadehiyle tokuşturacak ama sahnede ışığın altında anlatmayı da sürdürecek bir üslup yakalamak. Komedyenler genellikle “biliyorsunuz”, “bildiniz mi”, “görmüşsünüzdür” şeklinde onaya davet eden ifadeler kullanarak seyirciyi şakanın parçası hatta ortağı olmaya çağırıyor. Çoğu zaman da “anladınız” vb. imalı yahut açık yargılarla onaylanma çabasını aşarak seyirci zihnine bir çeşit erişim izni veriyor kendisine, onun yerine düşünüp göndermelerine zemin hazırlıyor. Manipülasyon temelli bir söyleyiş söz konusu… Cem Yılmaz da böyle yapıyor, Tuz Biber komedyenleri de… Tabii bir de sorular soruluyor. Önermelerin ortaya atıldığı, şaka evreninin belirlendiği premise aşamasında konuyu geliştirmek için yolları Roma’ya çıkaracak birkaç soru hazırlanabiliyor. “(Şunu) yapan var mı?” veya “(şuraya) giden oldu mu?” gibi sorular seyirciyi sahnedeki deneyime, gözleme, tespit paylaşımına o an ne sunuluyorsa ona ortak ediyor.

Bir diğer iletişim ise başını sallayan komedyende kuruluyor. Doğrusu komedyenin günümüzde önü açık gömlekle birlikte gördüğümüz siyah tişörtü, seyirciyi hikâyesine ortak eden seslenişi önemli iletişim araçlarından. Giyim mesafeyi ortaya koyarken; bir anlamda kürsüyü, sahneyi işaret ederken seyircinin çağrıldığı üslup sınırları esnetiyor ancak bir numara daha var: Başı iki yana sallamak! Yanlış okumadınız. Günümüzde komedyenler büründükleri hikâyeci (meddah) rolünü beden dilleriyle desteklemiyorlar. Hikâye anlatıcılığının gösteriyle kesişiminde eksik kalmaktalar… Büyük hareketler yok, oyun sınırlı… Onun yerine seyirciyle birlikte şaşırmak var. Açıkçası seyirciden bir tık önce şaşırıp onu yönlendirmek, hazırlanan set boyunca süren güldürü maratonunda bir nevi tavşan atletlik yapmak revaçta. Komedyen başını iki yana sallıyor; şaşırıyor, vurguluyor, hayal kırıklığını ortaya koyuyor. Buradaki hayal kırıklığı ise diğer yandan naif gösterinin beyanı anlamında okunup, “sade ve iddiasız”ı karşılayabilir. Zaten başını sallayan komedyenler de genelde sade bir mizahı tercih ediyorlar. Görsel ve işitsel iletişimi tamamlıyor bu beden dili. Tek yönlü, sınırlı ama işlevsel.

Dönülmez akşamın “call back’inde başka gösterilerin lakırtısı yahut etki varsa etkileşim kutsaldır!
Stand-up sahnedeki şakanın imbikten süzüldüğü; bar masasında yahut bir gösteri salonunda genellikle numarasız koltuğunda oturan kişinin başka bir ifadeyle eğlenmek ve sosyalleşmek, havasını değiştirmek üzere ücret ödeyenlerin doğrusu güçlükle güldürüldüğü dikenli bir mecra. Yılmaz sürekli “para verdiniz, her şeye gülmek istiyorsunuz” gibi şakalar yapıyor(10) ama seyirci açısından bakarsak aradaki görünmez duvarı yıkıp her şeye gülmek sanıldığı kadar kolay değil. Hakeza duvarı yıkması beklenen komedyenin işi de oldukça zor. Etki yaratmadan etkileşime girilmiyor; güç olmadan, güçlü görünmeden özgüven inşa edilmiyor. Stand-up’ta bazı istisnalar dışında özgüvensiz komedyenin iletişim kurması güçleşiyor ve iletişim koptukça söylenen şaka ile işitilen şakanın aynı ortamı paylaştığına dair inanç kayboluyor. Komedyen aynı ortamda olunduğunu; aynı ortamda söylendiğini, dinlendiğini vurgulamak amacıyla rolünü hatırlatma ihtiyacı duyuyor. “Call back” olarak anılan bu pratikte komedyen daha önce yakaladığı etkiyi çağırarak yeniden etkileşime girmek, özgüvenini kazanmak istiyor. Zira komedyenin başka bir sahnedeki deneyiminden bahsetmesi öncelikle “bir komedyen olduğu” yönündeki kabulü getiriyor. Başka bir sahnede de “komedyen” kimliğiyle tanındığını ifade ederek seyirci önünde “bir sıfır” öne geçiyor komedyen. Bir kez daha rıza alıyor ve bu rıza onun topluluk önünde konuşma lisansını da yeniliyor bir bakıma… Yaşadıklarını anlatıyor komedyen. Şakasının nasıl karşılandığını… Aslında nasıl karşılandığından öte ve esasen komedyenin köşeye sıkıştığı anda sahnedeki varlığını hatırlamasına/hatırlatmasına yarıyor çağrılan bu deneyimler. Başka gösterilerdeki esprilerin anılması bir moderasyon işlevi de üstlenerek komik olanın işlenmesini kolaylaştırıyor. Bazen ortamlar çelişik sunuluyor. Kadıköy seyircisine Anadolu turnesinden yahut gurbetçi seyircinin tepkisinden söz ediliyor veya tam tersi. Ama günümüzde stand-up ağırlıklı olarak “Kadıköy’ü güldürmeye” dayalı. Kadıköy mizahı kullanılsın kullanılmasın alıcı kitle Kadıköy kitlesi. Hâliyle ister “ciks” diye aşağılansın ister “köylü” diye mimlensin yine ister Anadolu muhafazakârlığıyla tanıtılsın ve ister laik depresif ataklarla sunulsun herhangi bir performans hemen her koşulda Kadıköy’ün önüne atılıyor. Etkileşimi Kadıköy belirleyince etkinin çıtası da orada çakılıyor.

Mavi tabelalardan beriye bir kategorize etme denemesi
Günümüz stand-up dünyası bir seyirci tarafından gözlendiğinde birkaç taraflaşma/gruplaşma dikkat çekiyor. Kadıköy, Beşiktaş ve Ankara akla ilk gelenler. Seyirci dolayısıyla para nerede çoksa bu taraflar da orada beliriyor. Kadıköy seyircinin bilincini, gülmeye eğilimini yansıtırken Beşiktaş popülere mesafesini ayarlıyor, pazardaki cazibesini artırıyor. Ankara ise hem gülme hem güldürme ihtiyacının tezahürü gibi! Bu da çok doğal… Bozkırın ortasında gülmeyip ne yapacaksın?

Bu gruplar arasında çekişme boyutuna varmasa da izlerini gösterilerde sürebileceğimiz tatlı sert atışmalar, sataşmalar gözlenmekte. Elbette keyif verici ve eğlencenin doğasını zenginleştiren bir karşıtlıktan söz edebiliriz.
Stand-up’ın günümüzde uyandırdığı hisleri bu semt kümelenmeleri vesilesiyle dar kültürel bir zeminde ayrıştırmak yerine birkaç ana başlık altında toplamaya çalıştım.

KIRK KOMEDYEN KIRKININ DA MİKROFONU EĞİK
Henüz ilk satırları kaleme alırken niyetim günümüz yerli komedyenlerini öyle böyle bir çerçeveye oturtmaktı. Bu şüphesiz boyu aşan bir uğraş olacağından kendimce bir rehber hazırlayacak, bazı başlıklar altında toplayacaktım çoğunu duyduğunuz isimleri. Daha sonra bunun güç bir iş olacağına kanaat getirip değinilerimi kırk komedyenle sınırladım. Çünkü herkesi izlemek, tek kişilik gösterilere denk gelmek mümkün değil. Biletli gösteri, YouTube vb. video paylaşım araçları ne denli çeşitlilik gösterirse göstersin tüm komedyenleri takip etmeye yetmiyor ve yazıya niyetlenenin yetersizliğinden öte sürekli gelişen, büyüyen bir alanın bereketine dair iyimser bir tabloyla karşılaşıyoruz.
İyimserliğimiz ise boşuna değil. Bu alan bereketli ve sürekli gelişmekte, yeni isimler gelmekte. Bazen parlaması beklenenler sönerken bazen parlayanlar popüler olma krizini yönetemiyor. Yaşıyoruz bunları. İnsanın olduğu yerde yaşanıyor ve yaşamın olduğu her yerde komedi var!
Sözü fazla uzatmadan günümüz komedyenlerini hangi başlıklar altında değerlendirebileceğimize dair önerilerime geçiyorum. Burada salt sahne komedyenlerine değil son yıllarda öne çıkan bazı sosyal medya şöhretlerine de yer verdim. Bazı başlıkların altı doldu bazıları tenha kaldı. Okur elbette bazı isimleri altında oldukları başlıkta değerlendirmeyebilir yahut bazı başlıkları yersiz bulabilir. Bu yazının her şeyden önce meseleyi tartışmaya başlamak, işe bir yerden koyulmak gibi bir amaçla yazıldığını hatırlatarak ikinci kısma gidelim.

TESPİTİN MİZAHI
Deneyimlerden başarıyla ayrıştırılmış gözlemlerin, genel yargıların mizahı diyebilir; toplumun mizahı ve sterilin mizahı olarak ikiye ayırabiliriz. Doğrusu sahnede işlemesi güç… Fazla sözel ama fazlalığı laf kalabalığından ziyade yargı ve varsayımların ağırlığından gelmekte. Buradaki sözellik sahnede komedyeni boşa düşürebiliyor. Komedyenler bu açığı yine söyleyişin yardımına başvurarak kapatmak için taklit ediyorlar.
TOPLUMUN MİZAHI
En kaba hâliyle kurucu değil gösterici bir mizah ve yine eleştirel değil yoldan geçerken görüleni not düşer nitelikte yabancı, tarafsız bir mizah. Bu açıklama aslında 90’lar boyunca televizyon kanallarında yayınlanan skeçlerde izlediğimiz tarafsız çizgiye denk düşüyor. Yapmacık değilse bile yararsız.
Mahsun Karaca

“Röportaj Adam” olarak tanınan Mahsun Karaca yıllardır YouTube yayınlarında bu mizahın örneğini veriyor. Cut montaj tekniği kullanarak, daldan dala atlayan toplumumuzun haletiruhiyesini yansıtan ve bu yönüyle yayına bağımlı bir mizah bu. Stand-up performansı yok Karaca’nın fakat etki alanı itibarıyla yazının konusu komedyenler arasına ona da almak gerekiyor.
Oğuzhan Alpdoğan

Son dönemde parlayan Oğuzhan Alpdoğan stand-upçı değil. İşten çıkana/çıkarılana değin bir fabrika işçisiydi, mavi yakalıydı. Güçlü gözlemlerini tespite dönüştürerek, onlara çıkış (benzerlikten doğan merak) ve varış (çıkarılan dersle onaylanmış benzerlik) noktaları vererek videolarında öyküleyici bir üslupla kullandı. Seviliyor, beğeniliyor, samimi bulunuyor. Özetle bizi bize anlatıyor.
İstiklal Akarsu

Öyküleyici bir tarzı var. Deneyimlerini, anılarını esirgemiyor fakat çok net yerlere bağlıyor. Siyasi göndermeleri adrese teslim. Torpil, Atatürk seven yazlık site sakinleri vb. esprilerinde toplumun en azından bir kesiminin fotoğrafını çekiyor.
Doğan Tunçel

Kendini var eden, sahnede güldürmeye ısrar eden bir komedyen… Neredeyse on yıldır stand up yapmakta. Ortalama bir mizahı var. Esprileri kararında ve büyük ölçüde tespitlere dayalı. Anadolulu kimliğini komedisine yedirmeyi başarmış. Buradan siyaset de çıkıyor sosyal ilişkilere yönelik farklı yaklaşımlar da. Çatıştırıyor ancak itici değil.
STERİLİN MİZAHI
Sterilin mizahındaki steril tabiri yapanı değil yapılanı işaret ediyor elbette. Bahsi geçen mizahçıların “steril” oldukları yönünde bir iddiamız yok. Dahası bu mizaha “garantici” de diyebilirdik zira hem işlenen konular hem mizahçıların yaklaşımı alışıldığı ifade etmekte… Bir çeşit malumun ilamı. Toplumun mizahı daha genellemeci. Tipleri ve refleksleri ortaya koyuyor, kesişim kümesini tarıyor. Sterilin mizahı daha detaycı, daha özgün. Örneğin mesleklere daha incelikli bir yerden yaklaşıyor.
Giray Altınok

Altınok’un skeçlerde sahne tozu yuta yuta piştiği söylenebilir. Güldür Güldür sahnesinden önce bir doğaçlama ekibiyle yine televizyona Buyur Burdan Bak programında karşımıza çıkmıştı. Dolayısıyla sahneye hâkim ve vücut dilini ustaca kullanıyor. Diğer yandan mizahının malzemesi tipleme ağırlıklı. İnternete koyduğu videolarda sorunlu çocuk ebeveynini, başından türlü maceralar geçen pilotu canlandırıyor.
Gökhan Ünver

Karakter yaratma yeteneğine sahip Ünver âdeta anonimi taklit ediyor ve bu bakımdan hem nokta atışı gözlemler paylaşıyor hem bir tiplemeyi ete kemiğe bürüyor. Alpdoğan’ın beyaz yakalı versiyonu diyebiliriz. Orta üst sınıf bireylerin gülünç açmazlarını proje çocuk üzerinden kıyasıya rekabet gibi artık biraz da bayatlamış meseleleri konu alıyor. Kısa video ağırlıklı bir mizahı var. Beden dili güçlü. Öte yandan mimikleri ve ses tonuyla öne çıkıyor.
Buse Sinem İren

Tam bir yöresel mizah faciası! Temel, Dursun, Fadime, İdris gibi karakterlere “uy haçan da” dedirten çılgın 90’larda bu stereotip oldukça yaygındı. Hatta Yasemin Yalçın skeçlerinde “Hamsiye” diye elinde silahı kendisini terk etmiş kocasını kovalayan bir tipleme dahi vardı. İdari bakımdan Karadeniz coğrafyasının önde gelen şehri olduğu için adı çıkmış Trabzon’da herkesin Laz zannedildiği, Laz kültürünün ise hamsi, mısır ekmeği ve karalahanadan ibaret görüldüğü dönemlerde bu mizah iş yaptı ama artık alıcısının kaldığını söyleyemeyiz. Der ve her şiveye güleriz! Ne de olsa gülmek “alaycı” da bir eylemdir!
Yusuf Bilal Altıntaş

“Kürt komedyen” dendiğinde, yazıp arandığında, sorulup öğrenildiğinde karşımıza çıkan ilk isim. Şüphesiz haklı bir yakıştırma, bir sınıflandırma örneği. Zira Altıntaş’ın mizahı Kürt olmaya, Kürdü bilmeye, Kürdü anlatmaya dayalı. Şivesi, Kürt kimliğinin toplumdaki karşılığının altını çizmesi, genel geçer yargılar kullanarak bam tellerine dokunması toplumsal malzemeyi beceriyle işlediğini fakat yeni bir söz söyleyemediğini, yaratıcılıktan uzak olduğunu ortaya koyuyor.
DUYMAK İSTEDİKLERİNİZİ DUYAMAYACAĞINIZ, GÖRMEK İSTEDİKLERİNİZİ GÖREMEYECEĞİNİZ BİR MİZAH
Kâh hassasiyet tırmalayan, tabular kaşıyan bir delicilik kâh seyircinin gözünün içine deli deli bakmak gibi sıradan ama geçerli sebeplerle; kışkırtıcı yahut yadırgatıcı performanslarla sahneye ayakları bassa dahi her an düşecekmiş gibi duran mizahçıları bu kısımda ele alacağım. İşitsel yönünü ofansif mizahta toplayacak, görsel yönü ise uyumsuza ayıracağım. Kısacası uygunsuz ile uyumsuz bu başlık altında buluşacak.
OFANSİFİN MİZAHI
Son yıllarda trend mizah dersek abartmayız. Ofansif olan; belli bir kesimde aranan, saptanan, üzerine konuşulan konumunda. Dünya genelinde politik doğruculuğun, kendisini hedef alan alaycılıkla birlikte yükselişi ofansif mizahı öne çıkardı. Ofansif mizah da keskin, alaycı ve elbette saldırgan. Yurdumuzda ise ofansif mizah örnekleri tartışmalara, soruşturmalara hatta tutuklamalara konu oluyor. Sosyal medya linci de cabası. İşin ilginci ofansif mizahın hedef alınmasının yanı sıra her şeyin mizahı olur mu tartışmasının yaygınlığı… Her kahve köşesinde bu tartışılıyor gibi bir hava esmekte. Sosyal medya yoruma ve lince imkân tanıdığı için “her şeyin mizahı” meselesi tüm satıhta kıyasıya tartışılıyor. Ama aslında bu mizahın duyulmak istenmeyenleri söylemesi, tabuları hatırlatması bir yana politik özden yoksun olduğunu ve günümüzdeki kullanımıyla ofansif mizahın, politik doğruculuğun düşman kardeşi olduğunu ileri sürebiliriz. Bu saldırganlığın havalı ve karşıt görüntüsü altında hatırlatıcı ama evcil bir taraf da var. Ofansif mizah çalar saatleri kapatmıyor! Düzene döndürüyor.
Deniz Göktaş

Yurdumuzda ofansif mizah denince akla gelen ilk isimlerden. Hatta çoğul takısının nezaket kaygılı belirsizliğini kaldırıp ilk isim demek daha doğru… Yılmaz’ınkine benzer bir markalaşmayı başardı Göktaş. Fatih Altaylı’nın programına dahi konuk oldu. Coolluğuyla dikkat çekiyordu bundan kelli popülerliğiyle tanınacak! Belki de ofansif mizahın alternatif mizah olduğu yönündeki yanılgıyı ünlendikçe kıracak. Gösterileri kapalı gişe olmayı sürdürecek, turneler turneleri izleyecek. O kumaşa sahip…
Göktaş sahneyle pek barışık değil. Beden dili zayıf, şova hâkim olması daha doğrusu esprisini duruşuyla pekiştirmesi güç. Ama taşı gediğine yerini koyuyor. Zeki metinler kaleme alıyor, setlerindeki seyir de dinamik. Gözlemlerini ve deneyimlerini gündelik yaşantıyla harmanlayarak sadenin politik mizahını yapıyor. “Yemenli çocuğun şiiri” ofansif ifadesinin karşılığı sayılabilir: “Yaş altı, yolun yarısı eder!”
Seda Yüz ile Pınar Fidan

Podcast birlikteliğini YouTube’a taşıyarak göze de hitap etmeye başladılar. Daha doğrusu bir arada göründüler çünkü ayrı ayrı sahne pratikleri mevcut. Hatta Fidan pandemi sürecinde Alevileri konu alan bir Madımak şakası dolayısıyla sosyal medya linci tattı, mahkemelik oldu. Onları birlikte değerlendirmek daha doğru çünkü pekişmiş bir mizah ortaya koyuyorlar. Bir araya geldiklerinde uyum sağlıyorlar. Yüz ortayı açıyor, son dokunuşu yapmak Fidan’a düşüyor. Tabii bazen vurguluyor ve şakanın cılkı çıkıyor. Üslup bakımından Göktaş’tan farklı olarak “değerler” üzerinde tepinmeyi seviyorlar. Toplumun yaşlılar, engelliler gibi eleştiremediği ama tam anlamıyla da barışmadığı belli kesimleri hedef alıp onlara yönelttikleri aşağılamaları geyik muhabbetiyle sundukları için daha rahatsız edici bir zemine yerleşiyorlar. Yanı sıra programlarında ele aldıkları başlıklara zekice yaklaşıyor, ince görüyorlar. Politik doğruculuğa mesafelerine karşın feminist çıkışlar sergilemeleri politik ifadelerini de güçlendiriyor.
Açıkçası ikilinin mizahı iyi fakat uzun süre katlanmak güç… Yorucular… Buradaki yorgunluğun sebeplerine kafa yormak lazım belki de… Ofansif oldukları için mi, kadın oldukları için mi, iki kadın oldukları için mi, politik doğruculuğa yaklaşımlarından ötürü tekinsiz oldukları için mi yoruyorlar? Muhtemelen hiçbiri… Uyumları yüksek ama çatışmasız bir akış sunuyorlar. Fazla paslaşıyor, vurguluyorlar. Sıkıyor hâliyle. Gülüp geçmeye alışkın bir milletiz, güldürüp geçen komedyenler arıyoruz.
Özkan Çelik

Ani çıkışlarıyla ofansif malzemenin absürt yorumcusu, hamur yoğurucusu diye tanıtabileceğimiz, zerre sahne ışığı taşımamasına rağmen güldürebilen bir sihirbaz Çelik! Duymak istemediklerimizi söylediği gibi görmek istemeyeceğimiz de biri. Öte yandan hatta kendine yüklenmesi dolayısıyla yenilmişin mizahına da katabileceğimiz bir komedyen. Katamayacağımız tek küme özgüven sahibi insanlar. Bunun yerine Çelik’in şüphesiz bir kısmı abartı olmakla birlikte kendi deyişiyle birçok sıkıntısı var. Sahne şovunda belli noktalara bakarak konuşması sosyal fobisi olduğunu düşündürmekte. Ofansif mizahının dozu yüksek. Öyküleyici bir üslubu var. Geçişleri hızlı ama ofansif mizahta bu yadırganacak bir şey değil hatta meziyet bile sayılabilir. Bir köre güldükten sonra bir topala gülmeye hızlıca geçmeli aksi takdirde pişmanlık duyulabilir!
Cüneyt Nergiz

Kendisini Kürt komedyen kontenjanından sayanlar, onu oraya koyanlar bilmeli ki Nergiz bunun ötesinde ama anlatacakları nispeten sınırlı. Mesleğinden faydalanıyor, fizyoterapi seanslarından anılar aktarıyor. Mesleğinden bu kadar bahsetmesi (Babasının mesleğinden bahsedenler de az değil. İstiklal Akarsu’nun babası esnaf örneğin. Yahut albay emeklisi babalarının kulaklarını çınlatan Baturay Özdemir, Tuna Kalınsaz gibi ebeveyninden kopamayan nice komedyen var.) hayra alamet değil. Nergiz için de sahneye hâkim diyemeyiz ama malzemesinin sınırlarını iyi biliyor, yönetiyor. Geçişleri iyi.
İsa Çulun

Ofansif malzemesini heybesinde taşıyanlardan. Esprileri iyi fakat çok hazırlanılmış bir havası var. Yine de doğallığı yakalıyor.
Murat Gençoğlu

Ofansif mizah yaptığını söyleyen Gençoğlu, gözlem ve tespitleriyle halkın (geniş yığınların) karşısına bireyi konumlandırmış 90’lar Leman mizahı ile günümüz woke kültürünün açmazlarına aynı anda dokunabilmiş, köprü kurabilmiş bir komedyen. İngiltere deneyimi dolayısıyla Doğu-Batı çatışmasına da değiniyor, cinsel kimliklere de… Sahne performansı durağan fakat seyirciyle iletişimin kopuk olduğunu söyleyemeyiz. Bununla birlikte “çok anlatıyor”, çok benzetiyor, yaşamından kesitler aktarıyor. Hem samimi (burada zararsız anlamında kullandım) hem ofansif olunur mu?
UYUMSUZUN MİZAHI
Güldürmek, sahnede güldürmek için oraya ait olunması gerektiği fikrinin yanı sıra fiziken orayla çelişilmesi de komedi unsuru yaratabilir. Bir çeşit yoktan var etmeyle, görüntüyü aşarak, uyumsuzu, çelişiği daha da göze sokmak marifetiyle görünmez kılarak gerçekleşen bu mizahı da enerji uyumsuzluğuna yormalı. Sahnedeki komedyen yeteneğinden, hazırladığı setten, hitabetinden bağımsız “oraya” uygun düşmeyince bu durum gülmeye bahane olur.
Yasemin Sakallıoğlu

İyi bir karakter oyuncusu kumaşı taşıyan Sakallıoğlu kariyerine de sosyal medya skeçleriyle başlayıp oyunculukla devam etmesine rağmen sahne şovuna yöneldi. Reklam yıldızı da olan komedyen halktan bir portre çizerek sucuk ve boya reklamlarında boy gösterdi(1). Sakallıoğlu’nun gösterisini bir sahne şovu biçiminde yorumlamak mümkün. Onu yırtığın mizahına da yazmak mümkün… Ülker Sports Arena ve Harbiye Açık Hava gibi büyük salonlarda geniş kitlelere seslenmesi başarısını gözler önüne seriyor. Sakallıoğlu diğer yandan Ali Congun’un yaptığının bir benzerini yapıp şovunda popüler malzeme işliyor. Congun’dan farklı olarak sahnesi güçlü bu da onu daha popüler bir noktaya taşımakta.
Sakallıoğlu Zengo’da, Gupse Özay’ın Deliha’daki rolüne benzer şekilde bir Recep İvedik kompozisyonu çizmişti ki Özay’dan daha fazla benziyordu İvedik’e. Sahnede işlediği konulardan bağımsız tam da bu İvedik’i sergiliyor: kaba ve heyecanlı.
Hidayet Tılı

Kendisiyle çok fazla dalga geçen, bazen karşı cinse bazen Kızılderiliye benzetilen ve bu teşbihleri setine meze eden bir komedyen Tılı. Sempatik bir yanı var. Samimi, hitabeti kuvvetli. Sahneyle çelişmiyor ancak kendine dair şakalarına ağırlık verdiğinden sunduğu kimliği de tam manasıyla kavrayamıyoruz. Kendisinin taklidi Tılı.
Cihan Talay

Talay’ın bir deli bakışı var ve bu konuda herkesin hemfikir olacağını düşünüyorum! BKM MUTFAK tarafından televizyona hazırlanan ÇGHB’de de dikkat çekiyordu bu delişmen bakış ve enerji. Talay konuşurken her an tutulacakmış gibi duruyor. Bu duruşu esprilerinden bağımsız sahnedeki varlığını uyumsuz bir noktaya taşıyor.
UYANIĞIN MİZAHI
Mizahta yırtmayı bilenlerin, nereye vurduklarında ne tepki alacaklarını kestirenlerin, etüt etmişlerin, yorulmamış yorumlamışların mizahı da diyebiliriz. “Uyanıklar dünyası” 90’larda Mehmet Ali Erbil gibi isimleri ağırlıyordu. Ki kendisi bu adı taşıyan bir filmde rol almıştı. Bu mizah Cem Yılmaz’da şov dünyasının biletli bireyle diğer deyişle bire bir müşteriyle bağını buldu ve topluma tüketebileceğini verdi. Günümüzde Cem Yılmazlaşmasa da onun seyirciyle kurduğu sıcak ilişkiyi yansıtanlar var. Bunların bazıları genele bazıları nispeten dar bir kitleye hitap ediyor. Bazıları tipleme ağırlıklı bazıları meslek deneyim aktarıcı, aktarırken yaşatıcı cinsten bazıları ise suya sabuna dokunmayan siyasetin (“oğlum” diye seslenenleri kastediyorum) muhabbet kuşları… Ortak noktaları seyirciyle buluşmaları. Uyanıkların gösterilerine her zaman çok bilet kesildiği anlamına gelmesin bu sınıflandırma… Daha ziyade halka inmeyi bilenlerin, hemhâl olanların, abartmayanların mizahını işaret ediyoruz. Kısacası ofansif mizahın tam tersini…
Hasan Can Kaya

Konuşanlar programıyla bir konsept tutturup yürüdü Kaya. Sonra koşmaya başladı. Ne zaman tıkanır, ne zaman dalağı şişer bilinmez. Yırtmışın mizahını yapıyor. Aynı çizgide sürdürüyor komedisini. Esprileri sofistike değil, hazırcevap da sayılmaz. Doğrusu kurgucevap bir hava seziliyor girdiği atışmalarda. Konuklarıyla dalga geçerek, standart sorular sorup sataşarak bir gösteri sunuyor. Uyanık, yırtmış ve hatta yırtık bir komedyen… Programını YouTube’dan ilk izlediğimde Yılmaz Erdoğan’ın güncel bir versiyonu diye düşünmüştüm. Artık başka düşünüyorum. Kaya popülistlik noktasında ortaklaşsa dahi Erdoğan’ın duyarlılığına sahip değil.
Baturay Özdemir

Ankara çıkışlı, anılarından öğrendiğimiz kadarıyla özel üniversitede tahsil görmüş, albay emeklisi bir babanın gölgesinde büyümüş ve babasının mesleği gereği coğrafyamızın öte diyarlarını da gezmiş bir komedyen. Ailedeki, okul çevresindeki, komedyenlik pratiğindeki anılarını başarıyla anlatıyor. İyi bir hatip. Bu anlamda sahne performansı oldukça iyi. Seyirciyi yakalıyor. Seyirciye doğrudan seslenmediği işlerde sönük kalıyor nitekim. Başarısız bir talk show denemesi oldu.
Özdemir’in siyasi şakalarındaki malzeme yüzeysel ama herkese eşit mesafede kalma çabasıyla basit esprilerini sivri çıkış olarak satmayı beceriyor. Öngörülü, ölçülü, devamlılık arz eden bir siyasi mizahı var. Onun dışında gözlemlere ve dar çevresinde yaşadıklarına dayanarak aktardıkları anekdot olgunluğuna erişmiş, kıssadan hisse vermeyi biliyor.
Özdemir’in tarzı da dikkat çekici. Cem Yılmaz’ın enerjisinin bir benzerini taşıyor. Onun kadar dinamik değil, bir parça heyecanlı fakat kurduğu iletişim güçlü. Seyirciye sataşmanın kıymetini bilenlerden. Yine de esas numarası Yılmaz’ın bir sezgisini paylaşması belki. Yılmaz sahnede biletli seyircinin ötesine geçip video çağına uygun bir soğukkanlılıkla metni kalıcı, her zaman izlenebilir, erişilebilir bir tonda işliyordu. Temalar seçmesi, başlıklar üzerinden ilerlemesi biraz da bundandı. Özdemir de stand-up’ın o ayırt edici özelliğini kavramış, yarına sesleniyor.
Onur Gökçek

Bitirim bir mizah onunkisi! Mahalle abisini iyi çalışmış. Bununla birlikte taksici yahut sorumsuz, uğursuz erkek gibi ilginç tiplemelere imza atmış. Hızlı konuşuyor ve çabuk tesir eden bir üsluba sahip. Şakaları yaparkenki çabukluğu çağımızı esir almış video kültüründen esinlendiği için biraz cut montaj havası hissediliyor. Esprileri seyirciye geçiyor ama yoğunlaştığından, biriktiğinden dolayı etkisini yitirebiliyor.
YouTube’a yaptığı dizi Nemlizade dördüncü sezonu gördü. Üstelik bu ikinci denemesi! İlk denemesinde yayınladığı bölümlere sitede erişemiyoruz. Filmi de vizyona giren Nemlizade aynı zamanda birçok Tuz Biber komedyenini ağırlıyor. Konuk oyuncu girenler zamanla kalıcı oluyor. Böyle de bir silsile…
Ali Congun

Meslek ve memleket şakalarına boğduğu setinde hızlı konuşmasına rağmen şakalar arasında es verip seyirciyi tutabiliyor Congun. Tam bir sahne adamı! 90’larda “Ali Congun Şov” sunabilir, konuk alabilir hatta sıra gecesi düzeninde oturttuğu ünlülere türkü çığırttırabilirmiş. Sunumu güçlü… Malzemesinin hazmı kolay. Duruşmalar her zaman bu topraklara ayna tutmuş. Kültürel farklılıkları öne çıkarıyor. Her zaman tutar. Zaten tek kişilik gösterisinin adı da “Şehir Eliti”. Bu topraklarda elite vurmak her zaman tutar ancak gerçek anlamda elit hiç isabet almaz.
DENEYENİN MİZAHI
Şöyle soralım: “Denemeyen var mı?” Bu ülkede gofret reklamları bile deneyim esaslı bir çerçevede çekiliyor. Yahut son günlerde moda olmuş, beyaz giyimli, saçları seyrek kahve sever bir beyefendi soruyor: “Denemek ister misin?” Komedyenler de deneyimlerini aktarmayı seviyorlar ve sezgisel bir ince çizgi de burada söz konusu… Ne kadarı kurmaca ne kadarı yaşanmış bu anlatılanların? Seyircinin cambaza bakması için bu ince çizgide yürümeyi büsbütün sahneye bırakması, aklını boşaltması lazım. Deneyen de bizzat denediğine değil denenebileceğine ikna edip gevezeliğini öyle sürdürmeli. Bu mizah epey yaygın… Seyirci, komedyen ayırt olmaksızın hemen herkesin, her denemişin ve çoğu zaman yanılmışın mizahı…
Nazmi Sinan Mıhçı

Mıhçı’nın bedenini sahnede görmüyoruz ama o tam anlamıyla bir sahne insanı! Sesini işittiğimiz, kukla karakteri Dayı’yı doyasıya seyrettiğimiz bir komedyen. Dayı ise video paylaşım sitelerinde yayınlanarak başladığı gösteri yolculuğunu çeşitli programlara konuk olarak sürdürdü nihayetinde talk showcu oldu, kendi konuklarını ağırlamaya başladı. Burada şüphesiz bir stand up’tan ziyade bir şov programından söz edebiliriz. Dayı’yı konuşturan, bir bakıma Dayı vasıtasıyla konuşan Mıhçı’nın eleştirel muzip ve dinamik bir tarafı var. Alaycı, iğneyi de çuvaldızı da esirgemeyen bir komedyen.
Nebiye Arı

Büyük bir şeyi denemiş Arı, başörtüsünü çıkarmış. Tabii bununla gündeme gelmek istemiyor haklı olarak. İnsanlar kimlikleri üzerinden konuşulmak yerine yapıp ettikleriyle değerlendirilmeyi hak ve tercih ediyor elbette ama kimliği geçirdiği dönüşümlerle birlikte her komedyenin terkisinde hazır tuttuğu, kullanışlı bir şaka silahı. Arı da zaman zaman Konya’yı, ailevi ilişkilerini ve başörtülü aktivist deneyimini, sola bakışını paylaşıyor. Ofansif esprilerden kaçınmıyor bilhassa konu cinsellik olunca oldukça sert.
Melikşah Altuntaş

Stand up gösterileri sunan bir isim ama ona komedyen diyebilir miyiz? Altuntaş bir şov insanı. Alternatif sunum insanı… Dolayısıyla sahne performansını bir deneme biçiminde anmak mümkün… Yüzüne taktığı konsept maskelerle film eleştirileri yapıyordu. Dalga geçiyor, veriyor, aşağılıyordu. Sinema bilgisi dikkat çekiciydi. Buyur Bi’de Burdan Bak doğaçlama programında yazarlık yapmış(2). Daha sonra film senaryosu da yazmış bir isim… Yer yer komik ama sahnede, maskeli performansı kadar iyi iş çıkarmadığı açık…
MAHREMİN MİZAHI
Yıkıldı perde eylendi viran/ Sahnede Havva sahnede Âdem/ kendi giyinik sözü üryan… Buna dediler güldüren insan.
Bu dizelerle başlamak istedim! Karacaoğlan dese beğenirdiniz; ben dedim, hor görmeyin kâfi! Peki, esas meseleye gelirsek buradaki mahrem tam olarak hangi mahrem? Sahnede konuşulmayan şey yok, sahne zaten mahremin antitezi bir anlama kavuşmuş durumda. Şov dünyasının o meşhur küçük insanı kapsaması, küçük insanın slapstick güldürü dışında sıradan edimleri ve fikirleriyle (büyük yaşamın büyüsünü bozarak) başlı başına komedi unsuruna dönüşmesi mahremi de mahrem olmaktan çıkardı. Çağımızda gündelik yaşamın her anının paylaşılması, her andan komedi devşirilmesi kısacası öz kaynakların çoğalması mahremi de cinsellik konulu şakalarla sınırladı. Mahremin mizahı bel altı deneyimlerin ve cinsel yaşama dair yorumların paylaşıldığı, bazen eğlencenin bazen “edepsiz” anekdotların öne çıktığı bir mizah.
YIRTIĞIN MİZAHI
Huysuz Virjin (Seyfi Dursunoğlu) hatta Öztürk Serengil tarzında, 60’lardan 90’lara süregelmiş sahne şovu kültürünü yaşatan ve seyirciye yönelik kısıtlamalara başvurmaksızın matine ruhunu suareye taşıyan içten, hareketli ve hararetli bir mizah. Efor isteyen, taklide, öykünmeye, abartmaya dayalı, seyirciyle ilişkiye göre şekillenen fakat ilk andan itibaren kararlı, bundan dolayı pervasız ve edepsiz bir performans.
Tutkum Boğuşmak (Utku Ergin)

Sahne ismini bir aşk uzmanından alan Utku Ergin, kanıyla teriyle sahnede olduğu her dakikanın hakkını teslim ederek özgüvenli bir üslup benimsiyor. İlişki cerrahı diyebiliriz Ergin için. Kıvır kıvır saçları, iddialı takıları ve gömlekleriyle bir nebze drag queen auralı, bol cinsel şakalı, ilişkilere dair fikir vermeli, laf atmalı, konuşturmalı bir üslup. Seyircideki çekingenliği yırtıp atarak interaktifin hakkını veriyor. Ergin sahneye hâkim… Daha doğrusu başka bir personanın rahatlığıyla sahip olduğu özgüven, hata yapmaktan korkmaması, ses tonu ve enerjisiyle sahne ışığı taşıyan komedyenler arasında onu listede yukarılara yazdırıyor.
Nilüfer Yüce

Sahnede gitar çalanlardan… Enerjisi yüksek, mizahı renkli sayılmaz. Bel altı şakaları popüler. Kırmızı noktalı podcast adında bir yayını var. Adına aldanmayın, programların görüntü kaydına video paylaşım sitelerinde ulaşmak mümkün. Biraz laubali bir söyleyiş var Yüce’de. Programında ağırladığı konuklarına “kanka” diye seslenebiliyor. Sınıfsal ve kültürel anlamda birçok komedyene kıyasla iyi şartlardan gelmiş olmanın, iyi eğitim almanın, entelektüel ebeveynler tarafından yetiştirilmenin emarelerini “rahatlık” olarak görüyoruz belki de. Çünkü her şey sınıfsal. Güldürmek de!
Ali Rıza Tanyeli

Nemlizade dizisindeki fantezi düşkünü esnaf rolünde daha geniş bir kitleye hitap etti oysa yıllardır komedi filmlerinde oynuyor, stand up yapıyor. Tanyeli bu esnafı çok iyi yaratmış. Esnafın merdivenaltı varlığı ile cinselliği fanteziler üzerinden yorumlayan ve arzularını fütursuzca dışa vuran yaklaşımını harmanlayıp, bu çarpıklığı seyircide şaşkınlığa çevirmiş. Oyunculuk deneyimi dolayısıyla tipi yönetmeyi sahnede var etmeyi biliyor. Sunumuyla değilse de malzemesiyle “yırtık” bir yerde Tanyeli.
PARTNERİN MİZAHI
Bu başlıkta çift olarak performans sergileyen komedyenlerimizin yanı sıra partneri eş biçiminde kabul edip mizahını eşe, özel hayattaki kişi ve kişilere dair espriler üzerine kurmuş komedyenleri ele almaya çalışacağız. Özünde sönük bir mizah partnerin mizahı… İnsanın kendine dair olanı anlattığı, kendini ifade ettiği dahası teşhire başvurduğu, soyunup dökündüğü çağda dolaylamaları baypas edip cinsel deneyimleri olanca yalınlığı (komikliği) ile aktarmak zekice sayılmaz. Aktaranlar zeki olabilir ama buradaki aktarım için zekâ gerektiği söylenemez. Zira tavana ayna koymak mizahçıdan ziyade ustanın işi!
Özgür Turhan ve Deniz Bağdaş

Çift olarak en popüler mizah çiftimiz. Medeni durumlarıyla komedi yapıyorlar desek yeri ve bu anlamda ikili desek değiller, komedi dans üçlüsü desek değiller! Sayıdan ve oturuyor olmalarından kaybediyorlar! Turhan ve Bağdaş ayrı ayrı da gayet güldürmekle beraber çift oluşları, birbirlerini kışkırttıkları, paslaştıkları, gündemi de takip eden programlarla öne çıkıyorlar. Aralarındaki ilişki esprilerinde merkeze oturmuş.
Özge Özel

Gösterisinde şakalarını ağırlıklı olarak özel hayatından seçse dahi Özel’i partnerin mizahına almak doğru olmayabilir. Özel sahnede tek başına ve duygusal ilişkilerine gönderme yapan her komedyeni buraya almaya kalksak başka bir başlığa ihtiyaç kalmaz! Yine de Özel’i başka nereye konumlandırmalı bilmiyorum. Burada kalırsa hiç değilse soyadından dolayı “kötü şaka” yapmış oluruz.
İDDİASIZIN MİZAHI
Günümüz komedyenlerinin büyük kısmını bu kategoride değerlendirmek mümkün zira iddiasız olan salt söylem ve seyirciyle kurulan ilişki de değil esprinin dinginliği, kurulan iletişimin uçuculuğu… Kışkırttığında dahi anında unutulacak, bu yanıyla sahnede olanı sahnede bırakacak bir mizah… Elbette sessiz sakin komedyenler, bastırdıkları enerjileriyle buraya daha uygun düşüyorlar. Yenilgi anıları anlatanları, üzerlerinden tank geçmiş gibi yakınanları, kendi dünyalarına gömülmüşleri bu kervana katmak lazım.
Deniz Alnıtemiz

Komik ama geçişleri belirsiz tuttuğundan yekpare bir hikâye gibi anlatıyor. Hâliyle esprileri bir süre sonra yoruyor. Es vermediği için potansiyelini de yeterince ortaya koyamıyor. Ofansif bir malzeme yoğuruyor ama ofansif bir ürün pişirmiyor. Radyoculuk geçmişi bulunan Alnıtemiz Moral Bozukluğu ve 31 filminde tanındı. “Şaka gibi film” tanımına uyan filmlerimizdendi. Komedyen orada da iyi bir performans sergilemişti.
Caner Dağlı

Bağcılar’dan geldiğini vurgulayan bir komedyen Dağlı. Hasan Can Kaya da yetiştiği Güngören’i çok fazla diline doluyor. “Varoştan geldim, dayak yedim, diş fırçalamanın geyliğe yorulduğu yerlerde piştim,” minvalinde ifadeleri bir çeşit savunmaya dönüşüyor. Gözlemlerin yapıldığı yerin gölgesinde kaldığı bu durum bir iddiasızlığın, bir çekincenin işareti. Dağlı şovunda seyirciden kendisini puanlamasını istiyor. YouTube’a yüklenen gösterisinde bu kısmı çok uzun tuttuğunu görüyoruz. Bu nedir? Kompleks mi?
Akın Arslan

Sessiz sakin bir mizahı var. Duruşuyla sahnede parlamıyor ama yumuşak bir ton tutturduğu esprileriyle seyirciyi yakalamayı başarıyor.
Tuna Kalınsaz

Çok konuşan, hızlı konuşup bu anlamda hayli yoran bir komedyen. Üstelik performansını jest ve mimikleriyle de destekliyor. Bir mal bu denli övülüyorsa niteliğine dair şüphe uyandırması kaçınılmaz. Çok tanıdık bir mizah dili var Kalınsaz’ın. Başvurucu bir mizah… Bir yerlere gönderme, bir şeyleri çağırma, seyirciye bildiği şeyleri hatırlatma Kalınsaz güldürüsünün temeli.
Salih Tıraş

Görünüşüne dair bir iki espriyle idare eden bir komedyen. Sahnesi zayıf. Politik anlamda Doğu Demirkol yoldaşlığına yakın, onun çizgisine yerleşmesiyse pek mümkün gözükmeyen bir Tıraş. “Sol görüşlü ama sağ görünüşlü!” Sol favorisi uzun sağ favorisi kısa!
Uraz Kaygılaroğlu

Lise dizisi Pis Yedili’nin zengin çocuk kompozisyonundan doğup kendisine bir oyunculuk kariyeri inşa etti. Sahnede pek iddiası yok. Son dönemde dizilerden ziyade stand-up’a ağırlık vermiş bir görüntü çiziyor. Kötü değil ama esprileri hızlı geçiyor. Tepkiyi almadan geçince performansı düşüyor.
Samet Karadeniz

Taklit ağırlıklı bir gösteri sunuyor ya da öyle “sunuluyor”. Sosyal medyada onu genellikle Tayyip Erdoğan ve Ekrem İmamoğlu taklitleriyle yahut ODTÜ muhabbetleriyle izliyoruz. Gözlemleri iş görür. Ki bir taklitçi için gözlemin önemi yadsınamaz. Öte yandan şakayı kavrayışı da iyi neyi nasıl aktaracağı noktasında kafası berrak. Buna karşın metni zayıf, espri evreni dar.
GICIĞIN MİZAHI
Gıcık ama gülüyoruz! Bazı donuk bazı agresif çoğun sönük ama hep bir sevimsiz hep bir sevimsiz! Sahneye uymamanın zoraki bir mizahla buluşup seyirciyi sıkmanın, o gerilimle orada tutmanın adresi gıcığın mizahı. Sahnedeki zıtlık karşısında kalmamıza, katlanmamıza gülüyoruz büyük ihtimalle. Yani kendimize…
Doğu Demirkol

Bir stand-up faciası! Duruşu, mikrofonu tutuşu hemen hiçbir bakımdan sahnede bir anlam kazanmıyor ama tam da bu sebeple tırnaklarıyla kazıyıp bir yerlere geliyor. Demirkol FETÖ’cü taklitleriyle izlendi ilk olarak. Gülen Cemaati o zaman FETÖ değildi tabii! Maklube ritüeli, akşam sohbetine çağıran abiler üzerinden romantize ediliyor, güldürü unsuruna çevriliyordu. Demirkol Yetenek Sizsiniz’de parladı. Daha doğrusu sansasyonla var oldu. Onu yuhalamalarınız var etti! Seyirciyi karşısına alan komedyen ters cevapları, zeki olduğuna dair inancı ve itici beyanı ile ilginç bir portre çizdi. Sonrası yükseliş devri… Mütedeyyin mizahına başvuranlardan Demirkol ve aile üyeleri arasındaki ideolojik çatışmayı başarıyla öyküleştirenlerden. Onu uyumsuzun yahut deneyenin mizahına da dâhil edebiliriz.
Caner Özyurtlu

Kadıköy bir komedyen olsaydı kesinlikle Caner Özyurtlu olurdu! Ama bunun sebebi Kadıköy’ün bütün renklerini Özyurtlu’da görmemiz değil tersine Özyurtlu’nun Kadıköy dışında anlam ifade etmeyecek bir yaşam kavgası vermesi. Steril, “uyuz”, hepsinden öte bencil ve tüm bunlar performansına yansıdığı dahası yaşam biçimine dönüştüğü için alabildiğine Kadıköylü. Öyle ki Caner Özyurtlu yerine “Caner Kadıköylü” de diyebiliriz, özyurdunun Kadıköy olduğunu hesaba katarak. İnzivaya falan çekiliyor arada, özeleştiriler getiriyor. Senaryo yazıyor, bir şeyler yapıyor ama mimlenmiş bir kere!
Noktalarken
Sürçülisan ettiysek affola deyip gireyim bu son satırlara. Son dediysem lafın gelişi… Biz güldükçe yeni başlar uzanacak sahneden, yeni yüzler göreceğiz. Mimikler oynayacak, gamzeler şenlenecek, gönüller hoş olacak. Biz “içinden geçtiğimiz şu zor zamanlar”da ve sonrasında da düne bugüne yarına, her şeye ama her şeye güldükçe, “her şeyin mizahı”nı yaptıkça kültür genişleyecek, iklim yumuşayacak; omuzlar daha bir yan yana gelecek, eller birbirini arayacak sebatla. Son başa dönecek, mizahın çemberi gezinecek asık kaldırımlarda. Birileri yerde “film çevirecek” birileri gökte kuş sevecek… Hayat akıp gidecek ve insan tefi alacak eline, çalacak aklından geçeni, kavuşturacak söze… Tefe konulup çalınacak, öyle yaşanacak günler. Nasreddin Hoca’nın maya çaldığı gölden özünü almış bir ağaç büyüyecek sonra, dallanıp budaklanacak, gürleşecek alabildiğine. Yürek o dalları gözleyecek, kâğıdın hayalini kuracak. Yapraklarda gezinecek zihin; an’a basarak, anıya sığınarak ve kâğıda dökülecek içi o dem, kişi dökecek içini, bulacak esprisini böyle.
Yazıyı noktalarken bunun cürmünce bir çakıl taşı olmasını umuyor ve diliyorum ki taş nice maya çalınmış bu coğrafyada bir gölün dibini boylasa da günümüz komedyenleri üzerine tartışma her daim sürsün, gülünsün ama geçilmesin!
1. https://youtube.com/watch?v=RHEbNPnsk7E&si=Vc_ApUOJ9H6ySbbZ
2. Konumuzla doğrudan ilgisi bulunmasa da Şerif Gören’in kimi ilginç güldürülere imza attığı bu dönemi 80’lerin kafası karışık post yeşilçam döneminin bir uzantısı olarak dikkat çekiyor ve Ertem Eğilmez’in sentimental güldürülere bir tür final olarak belirlediği Arabesk’e (1989) benzer şekilde Abuk Sabuk 1 Film ve Amerikalı gibi filmler izliyoruz yönetmenden. Bu filmler Gören’in yıllar sonra çektiği (2011 yapımı) Ay Büyürken Uyuyamam’dan evvel son filmleri ve bu bakımdan bir erken “son söz” anlamı da taşımakta… Amerikalı katışıksız bir parodi ancak Abuk Sabuk 1 Film de dönemin reklamcı dilini, vahşice sunan ve pazarlayan anlayışını merkeze alıyor. Bu filmler Arabesk ile birlikte bir yere daha çıkıyor: Bay E’ye. Sektöre 80’lerde atılan ve reklamcılığıyla tanınan Sinan Çetin’in devri başlıyor. Performans ile televizyonun buluştuğu 90’lara geçişte Bay E’nin yanı sıra Umur Turagay imzalı Karışık Pizza da reklam dilinin beyazperde üzerindeki etkilerini klip estetiği ve stilize şiddet kullanımıyla açıkça ortaya koyuyor.
3. Parsayı toplamak TDK sözlüğünde “emek vererek veya emek vermeden bir şeyden yararlanmak, nasiplenmek” diye açıklanıyor. Aslında sokağa ve gösteriye ait bir deyim. Farsça kökeni itibarıyla dilencilikle ilişkili öte yandan sokak performanslarından sonra şapkanın gezdirilip mükâfatların toplanması gibi bir anlamı da bulunmakta. Parsa bir tür bahşiş…
4. Bu sahneyi komedyenlerimizden Samet Karadeniz de kişisel sitesinde anmış (https://sametkaradeniz.wordpress.com/2018/05/16/yasar-ne-yasar-ne-yasamaz-1974/).
5. “Bit” olarak anılan bu kesitler açık mikrofon kültürünün yayılmasında büyük rol oynadı diyebiliriz. Çünkü bir şaka bir şakadır! İyisini seçmek mümkündür ve bu seçimler de seyirciyi gösterinin geneline dair heveslendirmesi bakımından faydalıdır. Ancak bit’ler bazen de komedyenin başını derde sokabilir. Pınar Fidan’ın 2020’de Aleviler hakkında yaptığı Madımak şakası kamuoyunda tepkiye yol açmış, komedyen hakkında hapis istemiyle iddianame hazırlanmıştı (https://www.youtube.com/watch?v=-5xi0Zgkr0U).
6. Siyah tişört ile önü açık gömlek meselesini biraz da aşırı yoruma başvurarak 80’ler ve 90’lar boyunca “alttan gelen”, okumanın değerli olduğu yıllarda üniversite okuyup yetişen beyaz yakalı kesimin entelektüel dönüşümüyle ilişkilendirmek mümkün. Yiğidin kuru soğana, akademisyenin kuru bir imaja muhtaç düştüğü, entelektüel cenahın kabuğuna çekildiği, okumanın işsizler ordusuna yazılmakla aynı anlamı taşıdığı bir dönemden geçiyoruz. Akıl itibarsızlaştı, aklı satma çabası arttı. “Burası biraz soğuk oldu” ve bir dal tişörtle üşüyen komedyen üzerine gömlek geçirdi! Daha önce yeni nesil stand-up imajına oduncu gömleğini yakıştırmıştım. Şehirden kopma, özgürleşme yolundan sahte bir yanılsamanın ürünü olarak yakıştırıyordum bu gömleği… Bu kez benzer bir çizgide “önü açık gömlek”le daha genel bir karşılık bulmaya çalıştım. Benim bu kendi hâlinde benzetmelerim bir yana siyah tişört bugün hâlâ sahne komedyenlerinin biricik kostümü. Buradaki gömlekten kasıt ise bir anlamda genç akademisyenlerin artık dalga konusu olan outdoor merakına benzer şekilde her meslekten okuyan ve düşünen kesimin kendine yeni bir alan açma, bir imaj yaratma çabasının bir biçimde görüntüye yansıması… Komedyen outdoor ayakkabı giyen akademisyene seslenirken giyim kuşamına hafif dokunuşlar yapabiliyor. Deniz Göktaş’ın kazağı da bu sportif yorumun salaş bir uzantısı olarak ifade edilebilir.
7. Cem Yılmaz’ın geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan Bir Tat Bir Doku (1999) ve CMYLMZ (2001-2007) gösterileri bir stand-up seti olmanın ötesine geçip şovu metalaştırmıştır. 80’lerde Ferhan Şensoy ve Zeki-Metin ikilisinin, 90’larda Demet Akbağ ile Yılmaz Erdoğan’ın yaptığını yani sahnedeki gösterinin kayıt altına alındıktan sonra kopyalanıp ideal hâline getirilmesi pratiğini 2000’lerde Cem Yılmaz bir adım ileri götürmüştür. 90’lardaki pazarlamacı BKM taktikleri Bir Demet Tiyatro’yu televizyon ekranlarına taşırken Yılmaz da gösterilerini sinemada göstermiş, CD ve DVD yoluyla çoğaltmıştır. Yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği Bir Tat Bir Doku 2000’de beyazperdeye taşınırken komedyen bu alışkanlığını diğer gösterilerinde de sürdürmüş ve Murat Dündar tarafından yönetilen CM101MMXI Fundamentals adlı şovunu 2013’te vizyona sokmuştur (https://www.beyazperde.com/filmler/film-215851/). Yılmaz’ın kamuoyuna ulaşmak için izlediği bu yol ilginçtir ve komedyen kimliğinin yanı sıra reklamcı, pazarlamacı taraflarını sergiler.
8. Farsça’da Huruş, “cuşu huruş” deyiminde “kargaşa” olarak anıldığı gibi içerdiği o yükseklik hâli ve bağırtı nedeniyle bir çeşit coşku anlamında da kullanılabilir (https://www.nisanyansozluk.com/kelime/huru%C5%9F). Arapça kökenli olan ve Hariç sözcüğüyle akraba Huruç ise “çıkış” anlamına gelmekte (https://www.nisanyansozluk.com/kelime/huru%C3%A7). Sahne gösterilerinde gelenekseli takip eden, 90’larda daha modern bir görüntüye bürünen sade form aslında huruş biçiminde de değerlendirilebilir. Gelenekseldeki komik tiplerin terk edilip yalın insanın, “komedyen”in bu doğuşu bir tür şamata, davul çalmak belki fakat sonrasında gelen ricat (o iddiasız, o durağan faz) huruştan evvel hurucuna yani çıkışına muhtaç komedyene işaret etmekte. Komedyen kendini yeniden doğurabilir mi?
9. https://www.milliyet.com.tr/gundem/sensoyun-oyununda-pkk-protestosu-258699
10. https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/03/29/ofansif-mizah-ve-deger-yargisiz-infazlar/
11. Cem Yılmaz Avrupa Yakası dizisinin finaline konuk olduğunda sene 2009’du. Yerli stand-up denince akla gelen isim yine Yılmaz’dı. Yılmaz diziye adını veren sosyete dergisine röportaj vermek üzere baş karakter Aslı’nın (Gülse Birsel) evindeydi. Yılmaz’ı karşılayan ise umulmadık bir biçimde Aslı’nın iş arkadaşı, idare müdürü Tokatlı Burhan Altıntop (Engin Günaydın) olmuştu. Burhan, Cem Yılmaz’ı önce göklere çıkardı ardından hakaretler yağmuruna tuttu. Sahnedeki ana fikir Burhan’ın dizi boyunca şahit olduğumuz aşağılık kompleksinin bir kez daha dışa vurduğu şeklindeydi. Oysa burada Altıntop Tokatlı “Anadolu çocuğu” kimliğinin ötesine geçmiş, seyircinin ünlü karşısındaki hayranının bir diğer deyişle seyreden tüketicinin temsiliyetine soyunmuştu. “İki güldürdün diye kendini adam mı sandın” aşağılaması/sorgulaması ise popüler mizaha zannedildiği gibi salt Yılmaz’da veya “yaramaz çocuk” Okan Bayülgen’de rastlanmadığını ortaya koyuyor. Halkçı ve alıngan Kırca damarı kaderin cilvesi olarak uzun yıllar muhalefet ettiği mevcut siyasi yönelimler eşliğinde; ezilenin, değerleri aşağılananın başkaldırısında sürüyor. Kırca halkın aşağılandığı dönemde alıngan kaçıyordu, Burhan Altıntop Levent Kırca’nın genç kadına usturuplu öğütlerini nobran bir çerçevede yorumluyor ve bu kez “Anadolu’nun yükselişi”ni simgeliyor.
12. Yasemin Sakallıoğlu, Buse Sinem İren ve Çağla Alkan gibi stand-up yapan komedyenlere başka bir yazıda değinmiş yanı sıra Ecem Erkek, Gupse Özay ve Aslı İnandık gibi televizyona yahut sosyal medyaya iş yapanlar isimleri de değerlendirmiştim: https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2020/10/24/cagimizin-yasemin-yalcini-yarismasi-sonuclandi/
13. Buyur Burdan Bak ve devamında gelen Buyur Bi’de Burdan Bak birçok komedyenin yetişmesine, tecrübe kazanmasına vesile oldu. Giray Altınok ile Kerem Özdoğan daha sonra Prens ve Var Bunlar’da birlikte çalıştılar. Dilşah Demir, Alper Baytekin ile Doğan Akdoğan oyunculuk kariyerini sürdürdüler. Özgün Bayraktar’ı ise Güldür Güldür Show’da izliyoruz.
Haydar Ali Albayrak






