Ofansif Mizah ve Değer Yargısız İnfazlar

Her sene bu mevsim bir ofansif mizah tartışması yapar. Son soğuklarla birlikte soğuk şakaların estirdiği rüzgarlar da yurdun çeşitli kesimleri üzerinde bir süre daha etkili olur, nisan başından itibaren havalar ısınır, ortam yumuşar, yüksek basınç mizahı terk eder. Hatırlarsınız, geçen sene bu zamanlar bir stand up gösterisinde komedyen Pınar Fidan Alevi vatandaşlarımızı incitebilecek sözler sarf etmiş (yahut yanlış anlaşılmış) ve durum küçük çaplı bir krize yol açmıştı. Bu sene ise yine Kadıköy’de bir kafenin duvarına asılı afişin yırtılması sonucu tekrardan ofansif mizah tartışmalarına gömülüverdik. Başka işimiz yokmuş gibi! Başka derdimiz yokmuş gibi! Bu ülkede ofansif mizah tartışmak için her daim sudan sebepleri ileri sürüp patırtı koparmasak dahi bir yemek kaşığı suda fırtına koparmasak dahi canımız çektiğinde bir kıvılcım çakabiliyor, kendi krizimizi kendimiz yaratabiliyoruz ve doğrusu ofansif mizah tartışmalarına absürt mizaha göz kırparak katılırken aslında bir taşla iki kuş vuruyoruz. Sonra kuş vurduğumuz için bu kez hayvanseverlerin hedefi haline geliyoruz, sonra onlar hedef haline geliyor, sonra hep beraber şoförün hedef haline geldiğini fark ediyoruz. Nihayet kavga Recep İvedik’in yönetiminde olduğu KAKADER üyesi bir grup kamyon şoförünün tartışmaya taraf olanlara ağız burun girişmesi ve sol siyasetlerin şoförler gibi emekçileri hedef alan bu tür kaba saba şakaların ancak ve ancak (siyasi yapılarının temel tezlerine göre) oligarşiye, patron ağa devletine, tekelci polis devletine, sermayeye filan hizmet edeceği yönündeki açıklamaları ile son buluyor. 

Dalga geçiyorum öyleyse varım!

Dalga geçiyorum! Kendimle, eksiklerimle, fazlalarımla… Sevdiklerimle ve sevmediklerimle… Haydar Haydar! Günah benim, kime ne! Tekrar Haydar Haydar! Haydar’dan zabitlere… Anlaşıldı mı? Ama işte anlaşılmıyor ve kuşkusuz bir noktada “dur kardeşim, günah seninse bile o saatte o günahı ne demeye işliyorsun” diyebiliyorlar. Milletin ağzı afiş değil ki yırtasın! Son örnekte de afişi yırtılan kişi Deniz Göktaş… (Teşbih neyim değil ha, düpedüz afişini yırtmışlar!) Afişi yırtanlar ise Lgbti aktivistleri… Mesele Lgbti olunca insan haliyle duraksıyor. Bir kere zaten faşizmin baskına maruz kalan, sindirilmeye çalışılan bir grup var karşımızda ve mağduriyetlerine, en azından iddialarına sırt dönemeyiz. Olayların iç yüzüne dair fikir yürütmekle mükellefiz.

Son dönemde Boğaziçi Üniversitesi direnişiyle özdeşleşen ve kamuya açık alanlarda taşınması suç sayılan gökkuşağı bayrağı

Bu örnekte de bir lgbti aktivisti gösterinin yapılacağı kafede, gösteriyi yapacak kişinin daha önce aralarında geçen bir yazışmaya dayanarak transfobik olacağına hükmettiği gösterisinin afişini yırtıyor. Aktivisti (ya da aktivistleri) mekândan çıkarıyorlar anladığımız kadarıyla, bu esnada itiş kakış oluyor; yine iddialara göre darp ve hakaret yaşanıyor. Peki Deniz Göktaş kimdir? Geçtiğimiz aylarda kadın komedyenleri konu aldığım bir yazıda stand up’ın ülkemizde artık siyah tişörtten oduncu gömleğe kaydığını ve daha ziyade butik gösteriler vesilesiyle genç orta sınıf kitleye hitap eder bir çizgide düzenlendiğini ileri sürmüş, Göktaş’ın adını da anmıştım.* Deniz’in unisex bir isim oluşu ve kadın komedyenler vurgusu yanlış anlaşılmasın, Deniz Göktaş bir erkek… Cis midir cishet midir bilemem tabi! (O saydıklarım nedir, onu da bilmiyorum ya!)

Bir yazışmada “yarı taşak” ifadesi kullandığı için transfobik olmakla itham edilen Deniz Göktaş

Göktaş’ın herhangi bir performansını canlı-biletli izlemedim fakat internete yüklenen videolarından mizahına dair az çok fikir sahibiyim. Göktaş son dönemin en cool komedyenleri arasında ve yine belki cool kategorisinin en başarılılarından. “Cool” derken neyi kast ediyorum, açayım. Ofansif mizah dediğimiz meseleyi ofansif tarzını pek de açık etmeden, göze sokmadan, daha doğrusu mizahının sivri uçlarını söylemine yedirerek, “sinsice” işliyor! Yere bakıp yürek yakıyor anlayacağınız. Nasıl desem? Karıncanın belini incitmiyor! (Aman bu benzetmeyi kimse görmesin, anlayan çıkarsa yanarız vallahi!) Göktaş uzun lafın kısası işini bilen bir komedyen… Mizahı üzerine ayrıca konuşmak lazım. Tam olarak neyi temsil ediyor? Mesela ülkeden kaçıp gitmek isteyen neslin kalıp şaka yapan zeki bir temsilcisi mi yoksa salt bu yönünü görmek onu ve mizahını hafife mi almak olur? işte bunlar hep geniş bir tartışmada tüketilebilecek başlıklar. Biz ise bu başlıklara eğileceğimize, mizah gibi toplumun o en berrak aynasına uzun uzun bakıp saç tarayacağımıza yahut kına yakacağımıza (saçımıza yani) dönüp dönüp ofansif mizah tartışıyoruz. İnanın sıkılıyorum! Yani muhtemelen stand up’çı olsam herhalde mesleğe küser, köşeme çekilirdim. Birilerinin -bu birileri kim olursa olsun, ister anam babam olsun- sürekli “şunu konuşamazsın, bunu söyleyemezsin, ona değinmesen daha iyi olur” deyip durması insanı bırakın işinden, canından soğutur yahu! Şiir yazarken “hımm bu duygu çok aşırı oldu, sevdiğim incinebilir” diyor mu şair? Demiyor… Demez! Mizah da böyle bir şey ve zaten gücünü abartıdan, teşhirden, her türlü çatışmadan alıyor. Gözü karalığından alıyor. Kimseyi incitmeyecek bir şey istiyorsak osuruğa gülelim gitsin, neyi zorluyoruz ki! Olmadı iki güler, “iğrenç” deyip geçeriz. Veya Tiktok videoları işimizi görmez mi mesela? Gülmek için bizim kadar yorulan, bizim kadar gerilen bir millet daha yoktur herhalde!

Mizahta kırmızı çizgiler, anlaşılırlık sorunu ve nitelik ya da mizahta maksadı aşmak diye bir şey yoktur, güldürmüyorsa maksat aşılmıştır

Ofansif mizah tartışmalarının gelip dayandığı yer “hassasiyetler, değerler, saygı” Bermuda üçgeni ancak burada mizahın ofansifi-defansifi ayırt edilmeksizin topyekûn hedefe konduğunu değerlendirip tepkiyi o düzlemde vermek, hattı değil sathı savunmak gerekiyor. Mizahın ofansifi kabahatli ama “bize suya sabuna dokunmayanından tartıver” gibi bir zihniyetle fazla uzağa gidemeyiz… Ofansif mizahın yerilmesi ancak esas olarak mizaha kırmızı çizgiler çekilmesi; insanların, “yaşamın ciddiyetine, o asık suratına direnmek” ve canını her ne sıkıyorsa ona muhalefet etmek gibi temel haklarını da kısıtlamak anlamına gelmiyor mu?

Açıkçası mizaha kırmızı çizgiler çekmeye karşıyım fakat mizah nasıl ele aldığı malzemeyi dokunulmazlık zırhını ayıklıyorsa icranın ve yöntemin de bir dokunulmazlığa sahip olmadığını hatırlamak gerekiyor. Mizah her kesimin kutsalını, hassasiyetini işleyebiliyorken kendisi kutsal bir mertebe kazanmıyor şüphesiz. Ofansif mizah da eleştirilmez değil, elbette eleştireceğiz. Güncel örnekte “transfobik söylem” geliştirildiği söylense ve yakın örneğimizde ötekileştirilen bir kesimin (Alevilerin) hedef alındığı görülse bile bu mizahın uygulayıcılarını bizzat “ötekiler” biçiminde niteleyebiliriz. Zira ofansif mizah dokuz köyden kovulan bir türe denk düşüyor ve bu yönüyle ne zekaya ne basit zevklere hitap ediyor. Alıcısını daraltmanın veya genişletmenin peşinde değil, büyük sözler söyleme iddiası, toplumun tüm kesimlerini güldürmek gibi bir derdi yok. Bu yokluklar ise ofansif mizahı ister istemez düzen dışına taşıyor. Yerleşimi itibariyle düzenle uyuşmayan bu mizah türü malzemesini tamamen düzenden devşirince bir çelişki doğuyor. İkinci bir zıtlığı ise sağlanan malzeme üzerinden tarif edebiliriz. Ofansif mizah ya tabu yıkıyor ya zayıflarla uğraşıyor. Yani bir yanıyla düzen dışı bir eğilim taşırken diğer yanıyla düzenin söylemlerini yeniden üretebiliyor. Tabu yıkmak noktasında pedofiliyi mizah konusu yapma pratiğini örnek verebiliriz. Ofansif mizah modern toplumların büyük ölçüde yasakladığı şeyleri güldürü unsuruna çevirmekten sakınmıyor. Diğer taraftan azınlıklara, ötekileştirilenlere yönelik kullanılan dil rahatsızlıklara yol açıyor. Bu bakımdan ofansif mizahın rahatsızlığını iki boyutuyla değerlendirmek mümkün. Evrensel değerlere dokunduğunda insanlığın önemli bir kesimini hedef alırken yerel ayrımcılıkları kışkırttığında ise belli bir alanda tepki uyandırıyor. Yerel hassasiyetlere vuran mizahçılar dünya genelinde anlaşılamıyorlar. Yar her yerde aynı değil ki zülüf aynı olsun, tel her yerde aynı frekanstan titresin! Örneğin Alevi gençlerin cemevlerine pek sık uğramamaları, ibadetlerini yerine getirmemeleri yurdumuz dışında kolay kolay idrak edilemez. Hani en fazla Türkiye’den yoğun göç almış Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde karşılık bulabilir. “Espriyi kaçırmak” dediğimiz mesele bu. Yerel mevzuların işlendiği, yerel ötekilerin itilip çekildiği espriler dünyanın öte yanındakini güldüremiyor ha keza öte yanın esprisi de bu topraklarda anlaşılmıyor. Bir de “kantarın topuzunu kaçırmak” var ki söz konusu ofansif mizah olunca kaçan şey genellikle espriden ziyade topuz oluyor. Pınar Fidan vakasında kantarın topuzu kaçmış, espri boşa düşmüş görünüyor. Göktaş’ta ise sahne performansı üzerinden değil bir yazışmadan niyet hatta bağlam okunuyor. Göktaş yazışmada “yarı taşak” ifadesini kullanmış ve taşaktan söz açması taşağını reddedenlerin canını sıkmış. Göktaş’a tekrar dönmek istiyorum fakat öncelikle ofansif mizah icrasında gözlemlediğim bir hususa daha değineceğim. Ofansif mizah pek fazla güldürmüyor. Daha doğrusu güldürmekten öte dikkat çekmek amacı taşıyor. Dikkat çekmeyi bir sorumluluğun yerine getirilmesi şeklinde düşünmek ise iyimserlik olacaktır. Ofansif mizah her ne kadar büyük toplulukların ilgi ve beğenisi dışında kalsa da alıcısına ulaşmanın yolunu yarayı kaşımakta buluyor. Dolayısıyla buradaki dikkat çekme çabasını mizahın değişen ruhuyla açıklamakta fayda var. Mizah kanıksatmanın bir aracına dönüştüğünde tehlikeli bir hal alıyor ve toplumsal muhalefeti boğuyor. Bunun güncel bir örneğini “Silivri şimdi soğuktur” göndermesi üzerinden verebiliriz. Mizah eğer düzenin ötekiler üzerindeki sistematik baskısını olağanlaştıran bir role bürünüyorsa başkaldırı vasfını da yitirmiş oluyor. Burada acıları normalleştirme ile kanıksamayı aynı kefeye koymadığımı söyleyeyim. İnsanın normalleşmesi, bin yıl önceki bir acıya bugün gülüp geçmesi son derece doğal, evriminin bir gereği ancak bugün çekilen bir acıyı, bugün göğüslenen bir baskıyı “olması gereken” gibi sunuyorsa orada durup düşünmeli… “Silivri şimdi soğuktur” için bu anlamda “defansif mizah” ifadesini yakıştırabiliriz. Öte yandan Zaytungvari mizahın da bir yenilgi edebiyatından beslendiğine değinelim. Zaytung tepeden tırnağa yenilginin mizahını yapıyor. En ince esprisinden en kalınına değin… Ofansif mizahın, çok daha düzeniçi sayabileceğimiz, oldukça popüler damarlardan beslenen Silivri ve Zaytung mizahlarından ayrıldığını gönül rahatlığıyla söyleyelim. Pir Sultan Abdal hani “bizim köpeğimiz bile haram lokma yemez” demiş ya. Bizim ofansif mizahçımız da yenilgiyi hiçbir koşulda kabullenmez ve yenilgi dersinden çıkardığı notları toplumsal sınavlardan, yol ayrımlarından, kırılmalardan önce biz arkadaşlarıyla (kamuoyuyla) muhakkak paylaşır! 

Geçtiğimiz sene mart ayında bu kez Pınar Fidan Alevileri hedef almakla suçlanmıştı

Mizah kültürü yansıtan bir öge… Toplumsal yaşamın hayati bir organı… Neye güldüğümüz neye ağlayacağımızı da belli ediyor ve elbette refah düzeyimizi, yastığa kafamızı rahat koyup koymadığımızı… Uyku kalitemizi… Keyiften mi gülüyoruz yoksa zorumuzdan mı? Öfkeyle kalkıp mizahla oturabiliyor muyuz mesela? Tüm bunlar topluma dair fikir veriyor. Ofansif mizahın kabul görüp görmemesi de bir çeşit gelişmişlik-doymuşluk göstergesi sayılabilir. Canı burnunda bir toplumdan eksiğine gediğine kahkaha atması beklenemez. O toplumun ötekisi de acılarıyla yüzleşemez ve hayata gülüp geçme hakkına kolayca erişemez. Dolayısıyla ülkemizde ofansif mizah zaman zaman tepki çekecektir. İşte bu gerçeği de normalleştirmek suretiyle mizaha alet edebiliriz!

Evvela gülmek devrimci bir eylem değildir!

Sözü Deniz Göktaş ile bağlayacağım. Göktaş içinden geldiği sol kültürle dalga (taşak) geçebiliyor, bir zamanlar muhtemelen ciddiyetle ele aldığı şeyler üzerinden geyik çevirebiliyor. Mesele hassasiyet çizgisinde gezinmekse bu konuda tecrübeli olduğunu söyleyebiliriz. Tamam, sol çevreler eleştirel bir kültüre kapı aralar, çoğu bakımından özgürlükçüdür, kişiye ifade hakkı falan tanır ama birbirimizi kandırmayalım, hepimiz geçtik o yollardan! Solun da bu topraklardan (kodlardan, programlamadan, yazılımdan**) kaynaklı birçok kutsalı, değeri, hassası, şusu busu var. Solun da gıdıklandığı, yaklaşınca “sıcak”, uzaklaşınca “olur, bana uyar” dediği bir çok nokta var ve Göktaş o hassasiyetleri dahi gözetebiliyorken, dili bir nevi hassas teraziye dönmüşken (en azından şu güne değin hedef alınmaması bize bunu düşündürüyor) transfobik bir söylem geliştirip kendi ayağına sıkar mı? Dünkü çocuk değil ki! Öyleyse burada işin başka bir boyutu karşımıza çıkıyor: Linç atmosferinin desteği ile mizahı (bir kez daha) hizaya getirme gayreti. Anlaşılan Göktaş’ı dolaylı olarak hedefe koyanlar da -alınmasınlar ama- ötekilik’lerinden aldıkları yetkiye/etkiye dayanarak küçük çaplı, minnoş iktidarlar kurmaya, daha yerinde bir ifadeyle kişisel egolarını tatmin etmeye çalışıyorlar. Buradan lgbti mücadelesinin yanında olduğumu ve var olma çabalarını ama’sız desteklediğimi belirterek noktalayayım. Altından geçmeye çekiniyoruz diye gökkuşağının varlığını inkâr edemeyiz, değil mi ya! 

* https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2020/10/24/cagimizin-yasemin-yalcini-yarismasi-sonuclandi/

** Gençler, Allah rızası için yazılım öğrenin! Vallahi aç kalırsınız! 

Haydar Ali Albayrak

Yazarlık Atölyeleri, Kokain Partileri Ama Kafamız Nası Güzel!

Memleket yine çalkalanıyor! Yayık ayrana döndü vaziyetimiz. Vekil danışmanının naif kokain partisi de esaslı bir tartışma konusu oldu. Gündemde o var. Hükümetin zengin ettiği bir danışman, anlayacağınız anamıza küfretme ehliyetine sahip yerli ve milli bir şahsiyet lüks aracında “çekiyor” ahbaplarıyla. Bu sikendala sırt dönemeyiz elbette. Hoş, beklenen tepki verildi, o madde zerrelerinin vergilerimiz, faturalarımız, fişlerimiz olduğu sosyal medyadan yeterince ilan edildi. Ancak bu mesele üzerinde durmak istemiyorum. Daha doğrusu koca yazıyı bu saçmalığa harcamaktan yana değilim. Böyle düşünmemin sebebiyse Silivri’nin hava durumu falan değil. Ortada bir çürüme var. Yani çürümüş bir organizmayı tahlil edelim ama hıfzıssıhha müdürlüğünden maaş almıyoruz ki! Konunun bilirkişisi de sayılmayız. Öfkeliyiz sadece… Bu danışmanın münferit olmadığını, iktidar mensuplarının, uzaklarının-yakınlarının, kokain çeksin-çekmesinler enisonu bir ortalamayı, diğer bir deyişle tepeden tırnağa yayılmış bir çürümeyi temsil ettiğini gayet iyi biliyoruz. Yine AKP’nin ise siyasi bir mevta olduğunu, daha geçenlerde bir yetkilinin çıkıp “19 yıl hazırlık yaptık, asıl şimdi başlıyoruz” minvalinde bir şeyler demesinin bu gerçeklerden bihaber olduğu anlamına gelmediğini de biliyoruz. Onlar da son derece farkında bitip tükendiklerinin. Daha acısı Anka Kuşu olmadıklarının, küllerinden doğamayacaklarının bilincindeler… Hatta muhalefetten çok daha iyi görüyorlar gerçekleri… Öyle olmasa her şeye rağmen salgının şu en azgın döneminde on binlerce insanı Ankara’ya toplayıp görüntü vermeye yanaşmazlardı, zannetmiyorum.

Şunu düşünebilirsiniz. Yahu bu herif hep sinema minema yazıyordu, ilgimizi çekerse okuyorduk, arada can sıkıntısını paylaşıyordu, ona da tamam ama şimdi nereden çıktı bu siyaset faslı? Evet, burası Saçını Tarayanların Tarağı.  Tabelaya dönüp bakmanıza gerek yok! Mahalle yandığında dahi saçımızı taramakla meşgulüz, meşhuruz. Şüpheniz olmasın! Lâkin ben zaten kokocuları yazmayacağım. Bana ne lüks arabalarından… Kokaini plastik tabakta, porselen tabakta çekmelerinden! Ben vergimi ödüyorum sonuçta! Gerisi onların tasarrufu… Arabalarının beygiri, mallarının kalitesi beni ırgalamaz. 

Malvarlığı beyanı ve örgütlü çürümenin saltanatı

Ne diyordum, normalde böyle mide bulandıran şeyler yazmaya yanaşmazdım fakat Enver Aysever bir açıklama yapmış, “Medyadakiler mal varlığını paylaşsın“* diye. Malvarlığı paylaşmak! Güleyim bari! Aysever komünist partisinden öğrenememiş mi bu ülkede insanların ezici bir çoğunluğunun “ücretli köle” olduğunu ve kölelerin mal varlığı beyan etmek gibi sorunlar yaşamayacaklarını? Dolayısıyla hangi meslek grubundan olursa olsun insanlara mal varlığı sormanın son tahlilde hem o mesleği icra edenlerin hem toplumun tüm kesimlerinin sinirini zıplatacağını? Sanırım öğrenememiş, üstelemek yersiz. Aysever bu açıklamayı niye yaptı? Malum, bir süredir o da gündemi işgal ediyor. Birçok CHP belediyesiyle atölye anlaşmaları yaptığı yansıdı kamuoyuna. İlk olarak İzmir Belediyesi ile yapılan anlaşmanın haberi çıktı. 18 günlük atölye programı için 238 bin liraya anlaşıldığı söyleniyordu. Zira Aysever de Tunç Soyer’in ayrıntılı bir açıklama yapmadığını belirterek kendini savunmuş, aslında Soyer’i açıklamaya davet etmiş bir bakıma. Bir bakıma teessüfünü bildirmiş, “beni yüzüstü bıraktınız” demeye getirmiş. Belki belediye başkanının dikkatini çekmek için böyle bir mal varlığı talebinde bulundu, kimbilir! Yani size de biraz tuhaf gelmiyor mu birçok belediyle ile atölye anlaşması serilip dökülen bir yazarın şu ekonomik kriz koşullarında çıkıp dalga geçercesine hodri meydan demesi? Aysever ya yürek yemiş ya iyice köşeye sıkışmış, üzerindeki baskıyı bir an evvel dağıtmaya çalışıyor!

Adam bize dedi ki “siz bunları mı yazıyosunuz” dedi. “Silin bunları” dedi, “ben size yazarlığı öğreticem” dedi, çıktı gitti! Çıktı gitti! Biz de bekliyoruz bize yazmayı öğretecek, meğer turneye çıkmış!**

Aysever’i tanımam etmem, bu belediyelerden ne kadar kazanmış, tamamen doğru mu söylüyor yoksa memleketteki hemen herkes gibi az biraz olsun hile mi katıyor açıklamalarına, bir şey diyemem. Mal beyanına davet taktiği düzen siyasetinin kirli meydan okumalarını anımsattı bana, haliyle şüphe duydum samimiyetinden. Ama dediğim gibi burada asıl mesele Aysever’in samimiyeti değil. Nasıl vekil danışmanın kokaini üzerinde durmaya değmezse Aysever’in atölyesinde de o kadar mesai harcamaya değmez. Asıl mesele örgütlü çürümenin, iş bağlamanın sürdüğü saltanat. Aysever’in partisi “paranın saltanatı varsa…” diye başlar malum, eski bir kampanyalarıdır. Paranın saltanatına karşı çıkmak erdemli bir hareket, aksini iddia edecek değiliz fakat anlaşılan yetmiyor. Örgütlü çürümenin, eşe dosta iş bağlama prensibinin saltanatına, “yabancıya gitmesin” pratiğine de aynı ölçüde karşı çıkmak gerekiyor. Efendiler “liyakat liyakat” deyü bağırıp çağıracak, kafanızı şişirecek değilim. Liyakat söyleminin sulandırıldığını düşünüyorum. Zaten iş liyakata varırsa Aysever liyakat sahibidir. Adam sonuçta gazeteciliğinin yanı sıra öykücü… Öykülerine Adam Öykü dergisinde rastlayabilirsiniz mesela. 90’larda yayımlanan sayıları şöyle bir karıştırın, göreceksiniz. Hatta Aysever kısa film de çekmiştir. Yarın bir gün kısa film atölyesi yapabilir. Şaşırmamak lazım. Hayır, zaten yazmayı, çekmeyi (film olanı kastediyorum) birikimini paylaşacak düzeyde biliyordur. Ayrıca her şeyi geçtim, hepimizin olduğu kadar Aysever’in de bildiklerini, tecrübelerini paylaşmaya hakkı var. Eh o zaman bu tantana neden koptı? Kendi adıma konuşayım. Aysever’in açıklamasında sanatçı turnesine benzettiği “seri atölye” fikri beni biraz rahatsız etti. Bana, biraz nasıl diyeyim, “neden yahu, memlekette başka yazar mı yok” sorusunu sordurttu. Ha diğer yandan Aysever’in bu kadar atölye düzenlemesi canımı epey sıktı diyebilirim; müzisyenler açıklıktan intihar ediyorken, işsizlik alıp yürümüşken… Hiçbirinin kabahatlisi Aysever değil, üstelik Aysever bu insanların yanındadır, en ufak bir şüphe duymuyorum. Duymuyorum duymasına ya işte içim, söz geçiremediğim içim soldaki bu çürümeden ötürü pır pır ediyor!

Şu ara Aktroller hiddetle saldırıyor Aysever’e. Çok doğal, malzeme bulmuşlar, saldıracaklar tabi! Onlar gibi Aysever’i “laik trol” görmüyorum, dahası onların konuşmaya, yazmaya çizmeye hakları olmadığını da savunuyorum. Ama işte diyorum ama işte… “Medyadakilerden” değilim, gazeteci değilim fakat ne dersiniz, alınsam mı bu mal beyanı davetinden? Yıllardır yazar çizerim, kendimce üretirim. Bu yazarlıktan bana kalan tek şey sağ el orta parmağımın sol yanındaki nasırdır. Kalem tutmaktan… Tek mal varlığım odur. Yazarlıktan dolayı gurur duyduğum tek şey de odur. Ha, bu iyi bir şey mi? Ne münasebet! Benim bir yazar olarak sadece nasırımdan gurur duymam bir yönüyle de utanç verici… Bir yönüyle -kendime haksızlık etmek istemem ama- enayilik açıkçası!

Mal varlığım…

Seri atölyeler, telifsiz yazmak, suya yazmak ve popülist çete’nin icraatları

Soldaki çürümenin en önemli sonuçlarından biri de telifsiz yazmaktır. Telifsiz yazmaya dünden fit olmak, amiyane tabirle. Kendini solcu, paylaşımcı, bilmem neci ilan edenlerin çıkardığı dergilerde, kurdukları internet sitelerinde yazanlar yazdıkları karşılığında genellikle beş kuruş almaz. Beş kuruş talep ettiklerindeyse “yazını yayınlıyoruz ya daha ne istiyorsun” çemkirmesiyle karşılaşırlar. Bu tavır biraz da 60’larda Anadolu’dan gelen genç kadınları “seni star yapacağız” vaadiyle kandırmaya benzer. “Seni yazar yapacağız, seni adamdan sayacaklar. Yaz işte, disiplinli bir şekilde üretiyorsun kardeşim, daha ne istiyorsun!” “İyi de emek sarf ediyorum sonuçta” derseniz alacağınız yanıt yine şaşmaz: “Yazma… Zorla mı yazdırıyoruz!”

“Lafı telife nasıl bağladın, niye bağladın” diyebilirsiniz. Bağladım çünkü ortada bir “popülist çete” var. Popüler olmanın, popülist kaygılarla üretmenin ekmeğini yiyenler, o ekmeği ayarlayanlar, ihaleye verenler, köşelerini açanlar, imza günü koyanlar var. Turneler organize ediyor, tuttuklarını parlatıyor sevmediklerine burun kıvırıyorlar. “Popülist çete” derseniz de gülerler ha! Kanıtlayamazsınız böyle bir çetenin varlığını, deli derler. Yine bu solcu dergicilere “yazmıyorum” derseniz mesela, restinizi anında görür, “yazma” derler, “yazmazsan yazma“. Yazacak bir sürü insan vardır, bir sizin mi kafanız basıyordur! Hiç yani! Bu akıl yürütmenin “o kadar işsiz var, verdiğim paraya çalışıyorsan çalış, çalışmıyorsan kapı orada” diyen patronunkinden farkı yoktur aslında. Ama solcu dergiciler bu benzetmeyi katiyen kabul etmez, “biz kazanamıyoruz ki” derler, hatta ideallerden, mevzilerden söz açarlar. Günün sonunda siz utanırsınız. “Ulan yayın yönetmenimizin, imtiyaz sahibimizin -beni ben yapan kişinin- o kadar derdi var, bir idealin peşinde heder olmuş, cebimden çıkarıp vereceğime bir de yazdığım yazıdan para istiyorum, ne aşağılıkmışım be! Hem yazı bu yahu! Nasreddin Hoca suya bile yazmış, bir beklentisi mi varmış!

Enver Aysever… Gömleğindeki ter kurumadan seri atölyelerden hakkını alması lazım!

Güzel kafalar, tıkır tıkır işleyen akıllar!

Sözü fazla uzatmak istemiyorum, toparlayacağım. Aysever şöyle yazmış twitterdaki açıklamasında: “Değerli dostlar kim neden düğmeye bastı bilmiyorum ama güne yine memleketin en önemli meselesi benim yaptığım çalışmalarmış gibi TT listesinde başladım.” Aysever’in yılların sağ politikacılarına taş çıkarırcasına basılan düğmelerden dem vurması, “memleketin en önemli meselesi olmadığını” vurgulaması ibretlik. Aysever haklı! Memleketin en önemli meselesi sağa sola sirayet eden, bizi yoksulluğa ve çaresizliğe mahkum eden çürümedir. Düzenin ta kendisidir en önemli mesele! Aysever’in partisi de bizimle hemfikirdir. Peki, Aysever? O, bu çürümenin neresindedir? Bu soruya yanıt aramak da zenginin malının züğürdün çenesini yorduğu o namlı pratikten ayrılamaz. Kişiler bizi neden ilgilendirsin ki? Kokain çekenler, turneye çıkar gibi seri atölye düzenleyenler. Bir kere aynı düzlemde değiliz! Onların kafası güzel, akılları deseniz tıkır tıkır işliyor!

*Aysever’in açıklamasını konu alan ilgili habere bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://t24.com.tr/haber/gazeteci-enver-aysever-medyada-arkadaslara-cagrimdir-herkes-mal-varligini-aciklasin,941444

** https://youtu.be/-dIvdJX8O8o

Haydar Ali Albayrak

Adsız’da Yedi Gün ya da Bozkırın Ortasında Annesiz Bir Rüya

Adsız’da Yedi Gün Filiz Elasu‘nun üçüncü romanı. İlk romanı Oyun 2012’de yayımlanan yazar 2014’te ise Gezi Apartmanı‘nı kaleme almış. Adsız’da Yedi Gün Elasu’nun artık olgunlaşan üslubunu ortaya koyuyor. Romanda ilk olarak yazarın dile hakimiyeti dikkat çekiyor. Okuru yormayan, rahat akan bir kurgu ile karşı karşıyayız. Bunda da kuşkusuz giderek bir yüzleşmenin gerilimini, merak duygusunu incelikli işleyen ve olayları bir haftaya yayıp zaman öğesinden maksimum verim sağlayan tercihin payı büyük… Romanın bir diğer meselesi ise varlık-yokluk ikilemine ve buradan hareketle kimlik arayışı ile ifade ihtiyacı üzerine kurulmuş. Baş kahramanımız Salih yol boyunca, hafta boyunca kendini arıyor, kavuşmaya ve teselli bulmaya çabalıyor. Zaten olayların “Adsız” adında bir coğrafyada geçmesi, kitabın hemen başında, içerdiği yer adlarının ve mekanların gerçeği yansıtmadığı bilgisi, dahası kapakta güneşe doğru kıvrılan çift şeritli bir asfalt yol görseli, bize (insana) ait olanın, diğer bir deyişle basit olanın bir tür sonsuzluk ve kurgu içinde yitişini de açıklıyor. Buradaki sonsuzluk vurgusuna, romanın sarı sıcak bir denizin seslerine sunuluşuna tekrar dönmek istiyorum fakat öncelikle romanı kısaca anmaktan yanayım. Adsız’da Yedi Gün nasıl geçiyor bir bakalım.

Yolculuk… Büyük şehirden Bozkıra, betondan sarp kayaya…

İhtiyar olarak andığı babası Musa’yı bir sol partinin düzenlediği gecede konuşmak üzere çıktığı kürsüde kaybeden Salih defin işlerinin ardından anneannesiyle görüşmek için memleketine doğru yola çıkar. Roman bu yolculuğu, anneanne Meryem’e kavuşma, babayı yad etme ve özü bulma biçiminde kendi içinde dallara ayırarak zenginleştiriyor. Salih eski model otomobiline atladığı gibi soluğu Anadolu’nun toz toprak yollarında alıyor. Yalnız çıktığı bu yolculukta ona kafasının içindeki ses eşlik ediyor. Uzun ve yorucu baş ağrılarının ardından kitapta ayrıntılarıyla belirtilmese de nörolojik temelli olduğunu tahmin ettiğimiz nöbetler geçiren Salih köye vardığında anneannesinin kısa bir süre önce kaybolduğunu, daha sonra bulunmasına karşın bir civar köyde kaldığını öğreniyor. Burada çocukluğu ile yüzleşen, büyüdüğü evi ziyaret eden Salih öte yandan içinde kabaran duygulara engel olamıyor. Akrabası Mustafa ile dostluk geliştirirken başka bir dünyadan bulduğu Nuray’a da ilgi duymaya başlıyor. Roman boyunca Salih’in eşlikçileri eksik olmuyor. Onu nöbetlere sürükleyen Ses’in bıraktığı yerden bu kez rehber çocuk Neşet alıyor, o da ören yerlerini gezdiriyor Salih’e, bir yandan ise bölgenin mitolojik arka planını ve tarihini anlatıyor. Anneannesinin kaldığı köye giden Salih burada kendi geçmişini aydınlatıyor. Baştan sona bir arayış halinde geçen roman Salih’in aydınlanmasıyla son buluyor.

Yazarın bir diğer romanı Gezi Apartmanı 2014’te basılmış.

Annesizliğin serbest düşüşü ve her duyguda anneye yönelme hali

Romandaki belirgin duygunun Salih’in eksikliği olduğunu söyleyebiliriz. Anne şefkatinden uzakta, netlik’ten başka bir şey bilmeyen, sevgi vermesine karşın şüphesiz bir ananın yerini tutmayan babasıyla büyümüş Salih. İstanbul ona iş vermiş, gazetecilik yapmış, haberler, makaleler çevirmiş. Ekmek vermiş, geçimini sağlamış. Sosyal bir çevre vermiş. İlişkiler vermiş, sevgili vermiş. Nedir ki ne İstanbul ne babası Salih’e anneyi vermemiş, verememişler. Annesini çocuk yaşta yitiren Salih köyüne aklı ve gönlü bulanık dönüyor. Annenin ardından babayı yitirmenin, köksüz kalmanın acısı ve şaşkınlığıyla. Kazık kadar adam olmanın işe yaramazlığıyla… Henüz gidiş yolunda Ses’in müdahalesi içe dönük amansız bir sorgunun da fitilini ateşliyor. Ses’in açtığı kadınlık tartışmaları Salih’in içindeki annesizliği harekete geçiriyor. Ses “Demek, Meryem’in şehrinden gelip Meryem’i arıyorsun” (s.47) diye aklını karıştırıyor Salih’in. Böylelikle bir yanda bilinmezliği inşa ederken bir yandan ipucu niteliği taşıyan anahtar özdeşleştirmeler sunuyor. İstanbul’un Helena ve Meryem Ana figürleriyle anılması, Salih’in ise tamamen kimsesiz kaldıktan sonra Meryem Anneannesine kavuşmak için yola düşmesi zihninde bir tür çember etkisi yaratıyor. Kendinden gelip yine kendine gitmenin tarifini de ortaya koyuyor. Bu çemberde Salih’i zorlayan unsur ise annesizliği. Çemberin bir yanı anneye kavuşmanın telaşını temsil ederken diğer yanı adeta ondan kaçmanın ve çocukluğun başıboşluğunu simgeliyor. Yazar bu çemberin tam ortasına ise Kibele’yi oturtmuş. Kibele, Frigya başta gelmek üzere Anadolu uygarlıklarında Ana Tanrıça/Magna Mater olarak bilinen; tarımsal üretimin, bereketin kutsandığı dönemlere ait bir kült… Eski Yunan’da adı değişiyor, Artemis oluyor ve bununla birlikte zamanla tasvirinde de önemli değişiklikler yaşanıyor. Ionia dahil Anadolu uygarlıklarında çok memeli veya abartılı bel ve kalça ölçüleriyle çizilirken Yunan kültürü, analığından ziyade cinselliğini, güzelliğini öne çıkaran, dişiliğinin başka bir yönüne, cazibeye vurgu yapan bir Artemis ele alıyor. Artemis avcılığı ile öne çıkıyor. Yine Roma’da Diana Artemis’e karşılık geliyor. Ancak hepsinde de kadınsı hatların varlığını, o yuvarlaklığı işaret edebiliriz.

Bir Kybele heykelciği görüyoruz. Ana Tanrıça oturur vaziyette ve ellerini her iki yanında hayvanlara dayamış. Bu haliyle gücünü yansıtıyor. Betimde abartılı kadınsı hatlar dikkat çekiyor.

Kitapta karşılaştığımız kadınların ortak özelliği ise Kibele’yi, başka bir deyişle anne’yi andırmaları… Salih’in köylüsü Ademiye Teyze’nin nasıl tanıtıldığına bir bakalım.

Demek adı buydu, Ademiye… Daha önce böyle bir ad hiç duymamıştı, Adem’in dişi versiyonu olmalıydı. Ademiye’nin gözlerinden minik gülücükler saçılıyordu. Kısa, hafif şişman vücudu, oturduğu yerde, tıpkı gözleri gibi enerjiyle kıpırdanıyordu. En az yetmiş yaşında olmalıydı, tombul yüzü, yanakları pırıl pırıldı.” (s.87)

Ademiye Teyze “Adem’in dişi versiyonu” olarak anılıyor yani bir bakıma ilk insan, ilk kadın o, başka bir deyişle hepimizin anası ve eşkâli Ana Tanrıçanın hasletlerine mahsus betimlenmiş sanki. Tombul yüzlü, hafif şişman, yaşına rağmen pırıl pırıl ve olgunluğunu üretkenliği ile birleştirmiş bir kadın bu. Salih’in gönül verdiği Nuray ile sürdürelim sözü.

Bir koşuşturmanın içerisindeymiş gibi telaşla, nefes nefese konuşuyordu Nuray. Yemenisi hafifçe sıyrılmış, siyah saçlarından uzun bir perçem önüne dökülmüştü. (…) Minik çiçekli şalvar, v yaka uzun kollu tişörtü ve yeleğiyle hafif tombul bedeni koltuğun içinde kaybolmuş, elindeki kitaba çoktan dalmış gibi görünen Nuray’a bakakaldı Salih.” (s.118-119)

Nuray’ın Salih’i etkilemesi şaşırtmamalı. İstanbul’un tüketim çukurunda emeğine yabancılaşmış, eylem trafiğinde hakiki bir harekete hasret kalmış Salih, konuşması bile telaşlı, canlı olan Nuray’a vuruluyor. Nuray’ın da bedeni tombul ve şalvarı-yeleği ile bir nevi tarımsal üretimi, kırsal yaşamı imliyor. Onu oradan alıp bir yere götüremezsiniz o orada güzel; oturduğu koltukta, ekilip biçildiği toprakta! Günler akıp giderken, tebdili mekanda ferahlık olması beklenirken Annesizlik hatırası Salih’in peşini bir türlü bırakmıyor öyle ki Nuray’a yönelmek istediği anlarda görünmez bir el onu durduruyor. Belki anne imgesini yaratıyor zihninde ve yasaklıyor kendine Nuray’ın tanrıça bedenini. Bu gerilimin izlerini şu satırlardan sürebileceğimizi umuyorum.

Bir süre öylece durdular, Salih’in gözleri sadece asmayla değil Nuray’ın varlığıyla neredeyse dokunabileceği, hissedebileceği yakınlıkta bu genç kadının anlattıklarının, onun tutkusunun keşfiyle de kamaşmıştı.” (s.192)

Bir an, duygularının aklına hükmettiğini, varlığının en derin noktasından bir şeyleri, hayvani bir itkiyi harekete geçirdiğini ve ondan yükselen ivmeyle elinin, Nuray’ın koluna uzandığını fark etti. Onu tutup çekmek, sonra da bedenini kendi bedenine bastırmak arzusu, beklemediği kadar güçlüydü. Havaya kalkan elini görmesiyle yabancılaşması, ona ait değilmiş gibi bir başka gücün şaşırtıcı etkisiyle bastırması arasındaki süre çok kısaydı ama becerebildi. (…) Nuray fark etmemişti. Hâlâ hayranlıkla kendi emeğine, büyüyüp serpilmesine katkıda bulunduğu bitkiye, ince damarlı, parlak asma yapraklarının göz alıcı yeşiline, morla siyah arası yuvarlak sulu üzüm tanelerine, kendinden geçmişçesine bakıyordu.” (s.193)

O hâlâ bıraktığı yerde, gözlerini ayırmadan, kıpırdamadan asmasına bakmaktaydı. Salih’i duymamış, cevap vermemiş, başını çevirmemişti bile. Bir insan nasıl böyle kaybolabilir, kendini bırakabilir, bir heykel gibi onca zaman hareketsiz kalabilirdi, aklı almıyordu.” (s.195)

Nuray’ın Salih’in arzuları karşısında yalnız kendi emeğiyle sarhoş olması, emeğine tüm varlığını koşulsuz teslim etmesi hatta emeği karşısında putlaşması onu bir tür azizeliğe yükseltiyor. Kitabın bu bölümünde Meryem idealinin somutlaştığını görüyoruz. Nuray Meryemleşiyor. Neşet’in kilisede Salih’e gösterdiği freskte vurgulanan annenin (Meryem’in) oğluna (İsa’ya) bakışına benzer şekilde anaç duygularla bakıyor eserine, emek verdiği asmaya. Dolayısıyla Salih’in Nuray karşısında eyleme geçemeyişi, görünmez bir el tarafından durduruluşu bir tür çocuk acizliği ve hayranlığı olarak ifade edilebilir. Zira ilerleyen satırlarda Salih Nuray’a neden dokunamadığını, neden çekindiğini üstü kapalı da olsa açıklıyor.

Nuray’ın asmayla, onunsa Nuray’la olan ilişkisi -daha doğrusu ilişkisizliği- ne kadar farklıydı! Kendini ürkek bir ceylanla karşı karşıya gelmiş, onun kıpırtısız, hipnotik gözleriyle afallamış, bir yandan silahını doğrultmak isteyen bir yandan da namluyu doğrulttuğu anda hayvanın kaçabileceğini bilen ve bu yüzden ceylan kadar korkan bir avcıya benzetmişti.” (s.194)

Salih’in bu tedirginliği, bu gelgitleri çocuksu bir korkuyla açıklanabilir. Salih her ne kadar Nuray’da ilkin cazibeyi keşfedip cinsel yönden kendini kaptırsa da sürekli kışkırtılan imgeler neticesinde  annesizliğini hatırlıyor ve emek (evlat) karşısında donup kalma haline bir kez daha yücelik bahşediyor. Devamında Salih’in Nuray ile yaşadığı, Salih’in uzaktan, Nuray’ın ise gıyabında katıldığı bir arınma töreninde kahramanımız ruhsal doyumun doruğuna varıp bilinçlenmeye başlıyor ve bilinçlenme onun insana yaklaşma çabasıyla sürüyor. Salih ilerleyen satırlarda Mustafa ile karşılaştığında yalın bir dilden konuşuyor.

İnsan ne diye gerçek olmayan, boş laflar kalabalığına sokardı ki kendini? Konuşmak zorunda hissetmek ama aslında konuşmak istememek, bu ikilem tüm zevzekliğin kaynağı olmalıydı. Toplumsal ilişkilerin, dostluğun, akrabalığın, ailenin, sevginin kısacası sorumlulukların yükü, öncelikle dile yüklenmişti.” (s.198)

Burada dilin devreden çıkarılmasını, annesizliğin hatırası ve vücut diline ihtiyaç biçiminde okuyabileceğimizi düşünüyorum. Salih asma ile Nuray arasındaki ilişkiden esinlenerek arındığından ötürü dil oyunlarına ve bu oyunlardan en yamanı sayılan yalana karşı tavır alıyor. Salih’in tüm bir yolculuğunu “anneye kavuşmak, anneyi hatırlamak” üzere tasarlayıp gerçekleştirdiği yorumuna alıntıladığım satırlardan ulaşabiliyoruz. Nitekim romanın sonunda anneye kavuşma çabasının bir aydınlanmayla yeniden soyut bir düzleme taşınması Salih’in iletişimini de rahatlatıyor. Bu rahatlamayı şu satırlardan kavrıyoruz:

Birden başı döndü, sendeledi ama Nuray tuttu onu. Kolunu sımsıkı yakalamıştı. Şimdi göz gözeydiler. Onun iri, deniz mavisi gözlerini hiç bu kadar yakından görmemişti. Mavide sarı hareler vardı, gözbebeklerinin etrafında güneşe bulanmış gibi ince halkalar… Gözbebeklerinde kendisini görebiliyordu Salih, kendi yansımasını.” (s.270)

Filiz Elasu

Siyasal çoraklık, Bozkır bağnazlığı ve Anadolu bilgeliği

Adsız’da Yedi Gün Salih’in arayışı etrafında şekillenirken, onun özgürleştiği bir haftayı konu alırken bir yandan siyasal göndermeler barındırıyor. Bu göndermelerin ise günümüzde toplumsal gerilimi besleyen etnik ve dini kimliklere işaret ettiğini görüyoruz. Aslında buraya gelmeden bir noktanın altının çizmekte yarar görüyorum. Anadolu bize neyi anımsatıyor? Soruyu doğrudan sorarsak: Genç kuşaklar için ne anlama geliyor? Bir alay konusu Anadolu… “Anadolu bilgeliği” dendiğinde eşekle cinsel ilişkiye giren “ortalama yurdum insanı”, başka bir deyişle bu toprakların vasat tabiatı geliyor akla oysa Anadolu Ahi teşkilatından tutun, zengin tasavvuf yorumlara değin birçok sosyo-ekonomik yaşam öğretisini barındıran insanlık tarihinin açıkça takip edilebildiği gelişim merkezlerinden… Ana Tanrıçanın varlığı bile bereketin, üretimin, yaşamın bu topraklarda ne ölçüde değer gördüğünü ispatlıyor. Peki ne oldu da Anadolu bugün Müge Anlı programlarıyla algılanır, dahası yargılanır oldu? Bu çürümeye nasıl varıldı? Şüphesiz ekonomik koşullardan söz edebiliriz. Büyük şehirlere göç, geçim imkânlarının kısıtlılığı, dayanışmayı esas alan esnaf örgütlülüğünün gayriahlaki bir atılım ruhuyla yağmalanıp çözülmesi, tarımın kötürüm bırakılması vs. Liste uzayabilir. Diğer taraftan işin bir de cumhuriyetle hesaplaşma boyutu var. Zaten Bozkırın Anadolu ile ötesinde ülkenin betonarme, monoblok, nato mermer (buraya dilediğiniz sıfatı koyabilirsiniz) toplumsal yapısıyla örtüştürülmesi küçük şehirlerde biriken siyasal enerjinin cumhuriyeti boğmaya dönük hamlelerinden kaynaklanıyor. Bu sebepten Anadolu’ya bakıldığında bilgelikten ziyade “bozkırın cevabı” görülüyor. Cumhuriyete karşı yükselen devrim… Ana tanrıçayı boğazlayan, çok renkliliğin üzerine simsiyah bir çarpı çeken bir devrim… Bir siyasal çoraklık… Geçmişini yutan, geleceğine kem bakan, bağnaz bir Bozkır… Elasu romanında Anadolu’nun, Bozkırın dünü ile bugünü arasındaki bağların kopuşunu ve bu kopukluğun kültürel bir çoraklığa yol açışını işliyor. Anlatısında Bozkırı kötü anmasa da satır aralarında tekçi ve bağnaz bir portre ile yüz yüze kalıyoruz. Adsız, kimliklerin, aslın arandığı, saklananın, halının altına süpürülenin karıştırıldığı, kermelerin kaldırıldığı, açık yaraların kaşınıp kanatıldığı bir coğrafya… Buradaki tüm adlar da saklı yahut salt doğayla ilintili: Saklı Kaya, Saklı Vadi, Güneşkent, Ejder Kayası, Adsız… Salih bu kayalığa, tekliğe ve bu netlik ile çelişik değerlendirebileceğimiz gizeme şaşırıyor: “Buralarda ne çok “Saklı” yer vardı, Saklı Vadi, Saklı Kaya… Kayalar mı saklanıyordu yoksa insanlar mı?” (s.138)

Bu çoraklık hali yerleşimlerin tasvirine siniyor ve genellikle kaya vurgusunun öne çıktığı tablolar elde ediyoruz.

Güneşkent, dev bir kayanın dibine kurulmuş eski çarşı merkezi, uzunca bir caddenin etrafına kümelenmiş bir kısmı modern, çoğunluğu geleneksel mimariye uygun binalarıyla, tarihi bir ilçeydi.” (s.62)

Saklı Kaya köyü, her biri en az elli metre yüksekliğinde iki kaya kütlesinin arasındaki düzlüğe kurulmuştu.” (s.144)

Elasu bu tek tipliliği, sağlamlığı ve Salih’in defalarca eleştirdiği “netlik” meselesini Bozkırın güncel ruhuna da pek uymayan bir diyalektik ile kıyaslıyor. Adsız’da Yedi Gün bir yolculuk anlatısı olmanın yanı sıra hareketin önemine de sıklıkla işaret edilen bir roman. Bazı örnekler aktarmak istiyorum.

Zaman, farklı boyutlarda, farklı akışlara sahiptir.” (s.23)

Suyu değişmeyen havuz, kirlenir.” (s.103)

Durgun suda değil, ancak akan suda yıkanabilirsin.” (s.106)

Asıl olan akıştır, yaşamın enerjisi akıştadır.” (s.107)

Yukarıya aldığım satırlarda değişimden hayranlık ile bahsedilirken ilk örnekte olduğu üzere değişime varoluşsal bir anlam da yükleniyor. Yazar bu çelişkiyi dışavurmakla yetinmeyip siyasal bir çerçeveden de göz atıyor Bozkırın malzemesine. Özellikle Salih’in civarda gezinirken alkol bulamaması, şortlu kişilerin yadırgandığı şeklinde anlaşılabilecek ifadeler kullanması bağnaz bir iklimi ele veriyor.

-Bira yok mu? Turistik yer değil mi burası? Çocuk, ne diyeceğini bilemez bir edayla elindeki küçük alüminyum tepsiyi göğsünde sıkarak cevap verdi: Belediyenin kararı… İşletmeyle alakası yok abi!” (s.64)

Burada, sadece turistler şort giyiyor olmalı diye hayıflandı Salih.” (s.99)

Gerçi Elasu’nun romanı Anadolu’yu artık kurtarılamaz bir halde betimlemiyor. Zaman zaman karşımıza, yolcumuza tarlasından kavun ikram eden amcalar çıkabiliyor. Yahut Anadolu Bilgeliğini büyümüş de küçülmüş Neşet’in olgunluğunda yakalayabiliyoruz. Neşet her yerde karşısına çıkıyor kahramanımızın, bazen ören yerinde bazen bir köy düğününde. Onu da annesi terk etmiş, belki Salih’in Ses’ten sonra kafasında canlandırdığı bir karakter, doldurduğu bir boşluk o fakat aynı zamanda Anadolu bilgeliğine duyulan özleme denk geliyor… “Bizim böyle Neşetlerimiz de var demek” için çatılmış bir karakter… Bizim Abdallarımız var, köklerini inkar etmeyenlerimiz… Bozkırda tezenelerimiz de var. Neşet Ertaş söz gelimi. Veya sinemada Ahmet Uluçay…

Elasu’nun Anadolu’suna şöyle bir değinip romanda olumsuz bulduğum taraflara geçeceğim. Adsız’da Yedi Gün bir yönüyle Bozkırın romanı… Onu “Salih’in yedi günü” olduğu kadar “Bozkırın yedi günü” olarak da okuyabiliriz. Yazar Bozkır ile esaslı bir hesaplaşmaya girmiyor fakat medeniyetlerin gölgesini de düşürüyor metnine. Bu gölge oldukça silik çünkü günümüz gerçekleriyle pek uyuşmuyor. Anadolu Bilgeliğinin yanı sıra bir Anadolu Kardeşleşmesi de öngörülüyor. Yine Neşet seslendiriyor bu kardeşçe düşünceleri:

Bu vadide, Hristiyan keşişler ve Müslümanlar birlikte çile çekermiş, ibadetlerini birlikte yaparlarmış.” (s.73)

Adsız ise bir köksüzleşmeyi, bir inkarı, bilinçsizleşmeyi topluyor adının eteklerinde. Malum, bu çile artık çekilmiyor. Artık çilede bile ortaklaşılmıyor!

“Erken inen” final ve “varlığın yarığı” meselesi

Elasu’nun romanında eksik bulduğum yanlar da var. Yazar olayları iyi açmış, başarıyla serip dökmüş fakat bağlarken sanki biraz aceleci davranmış; daha doğrusu dağ fare doğurdu hissi uyandırıyor vardığımız final. Evet, gizem çözülüyor, kahramanımız az da olsa feraha eriyor ve/veya Salih şahsında okur sıkıntılarını içselleştirerek kahramanın çilesine ve arınmasına ortak oluyor, arayışına katılıyor ancak diğer yandan son üç gün Ahmed Arif‘in dizelerine nazire yaparcasına Elasu akşamı erken indiriyor bozkıra! Yazarın tercihi, kahramanının serüveni; bir şey diyemeyiz neticede.

Açıkçası Neşet’in tavırları da bana çok bilgiç gelmişti, hatta bir noktadan sonra itici bile bulmuştum. On iki yaşında bir çocuğun Anadolu medeniyetler tarihine hakim olması, arkeoloji mezunu olmama rağmen benden daha fazla şey bilmesi keyfimi kaçırmıştı, ne yalan! Fakat onun köylü kadınlar tarafından belli belirsiz tanınsa dahi Salih’in hayal ürünü olabileceği ihtimalini yabana atmadım ve bir süre sonra onu olduğu gibi kabullendim. Son olarak yazarın birkaç yorucu cümlesini ve bir kavramını almak niyetindeyim.

Elasu romanın genelinde dile hakim, özellikle kişilerin ruh halini betimleyen ifadeleri biraz uzun tutmuş ancak bu bölümlerde dahi metin üzerinde kontrolü kaybetmemiş. Ufak tefek kusurlar bulunabilir. Arayan her göz aklına yatmayan detaylar bulur nasılsa! Benim gözüme şunlar takıldı.

Suçluluk duygusu filan durmuyordu!” (s.65)

Yazar burada kahramanının ruh halini vurgulamak maksadıyla ifadeyi dolandırsa dahi “suçluluk filan duymuyordu” ifadesinin de yeteceğini söyleyebiliriz. İfade biraz ağırlaşmış. Bir benzerine ise şurada rastlıyoruz:

Mustafa’yla sorun olmamıştı, çünkü onun enerjisi, rahatlığı, dobralığı, Salih’in asosyalliğine panzer olmuştu.” (s.35)

Şayet burada yazar “panzehir” yazmak istemiş, otomatik düzeltme “panzer” biçiminde yazmışsa anlaşılır fakat bile isteye “panzer” yazmışsa Elasu, bu benzetmeyi pek uygun ve edebi bulmadığımı söylemeliyim. Bir de “varlığın yarığı” meselesi var. Gözüme çarpan satırları buraya alacağım.

Nasıl bilebilirdi ki Neşet? İçinde uyanan sızıyı, o derin, hücre köklerine kadar yuvalanmış yarığı bilebilir miydi?” (s.78)

Evet, kibir, insan ilişkilerine eninde sonunda damgasını vurmayı başaran en büyük zaaf oydu. Varlığın yarığıydı…” (s.109)

Yazgı neydi ki? İnsanın yazgısı, doğumdu, ölümdü, doğumunda getirdiği kamburuydu, varlığının yarığıydı…“(s.174)

Gözümden kaçanlar da vardır muhakkak. Bana kalırsa bu ifadenin kullanımındaki esas sıkıntı Elasu’nun bize bu ifadeyi belli bir alanı doldurması beklenen bir kavram olarak verip hemen peşinden sıradanlaştırması… “Varlığın yarığı” dendiğinde hani bir şeye denk gelsin, bir anlamı çekip çevirsin diye umuyoruz fakat bu ifade kah kibri kah yazgıyı karşılıyor. İlk alıntıda altı çizilen, bir tanıma dahil edilmeyen ve bu bakımdan “kavramsal bir gedik” biçiminde tarif edebileceğimiz yarık anlatının devamında insana dair birçok çakıl taşıyla dolmaya başlıyor. Ama bir kez daha “yazarın tercihidir” deyip işin içinden sıyrılalım!

Adsız’da Yedi Gün kapağıyla da Salih’in yolculuğunu yanstıyor. Güneşe, sonsuza yönelen ve giderek kendine dönen bir kahraman

Adsız’da Yedi Gün için günün sonunda, “haftanın sonunda” ne diyebiliriz? Salih’in hızlandırılmış eğitimi mi? Yoksa günlerce süren bir düş mü? Çocukluk ile olgunluğun yer değiştirdiği, sadece zamanla mekânın değil Salih ile Salih olmayanın da birbirine dönüştüğü, sürekli kıvrılan bir yolculuk mu? Tarihten kesitlerle bezenmiş, coğrafyalarda derinlere inmiş, kök salmış ve serpilmiş bir anlatı mı? “Hepsinden biraz” demek sanırım en doğrusu olacak!

*Yazıdaki alıntılar Filiz Elasu’nun Adsız’da Yedi Gün adlı eserine aittir. Roman Ocak 2019’da Siyah Beyaz Yayıncılık tarafından basılmıştır. Baskısının üzerinden iki yıl geçmesine karşın kitabı çeşitli internet sitelerinde bulmak mümkün.

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın