Acans Macans Geçiniz Bu İşleri!

BluTV’nin son yerli yapımı Acans on bölümüyle toplu olarak yayınlandı. Ayberk Çınar’ın kaleme aldığı, Ali Yorgancıoğlu ile Can Yücel’in yönettiği diziye geleceğim fakat öncelikle çevrimiçi platformlarda rekabet ne durumda ve BluTV bu rekabetin neresinde kısaca değinmekten yanayım. Blutv pazardaki yerini sağlamlaştırmak ve kemik müşterisini artırmak için iddialı yatırımlar yapmayı sürdürüyor. Amerikan medya şirketi Discovery ile kurduğu ortaklığının ardından S Sport TV‘nin canlı yayını da alan platform Formula 1, NBA, Premier Lig gibi organizasyonları da seyircisine sundu. Giderek kanallaşma hali ve ekonomik imkanların genişlemesi orijinal yapımları da hızlandırdı diyebiliriz. Yakında Çağatay Ulusoy‘un başrol oynadığı dönem dizisi Yeşilçam başlayacak. Bu yapıma en az Saygı yahut Behzat Ç. kadar bütçe ayrıldığı düşünebilir fakat platform düşük bütçeli, “niş” yapımlarına da belli bir hareketlilik kazandırmış görünüyor. 

Acans her bölümüne ünlü oyuncular konuk ediyor. İlk bölümde sadece sesleriyle konuk olan ünlüler sonraki bölümlerde cismen de görünmeye başlıyorlar. Bu sahnede ise Ali İhsan Varol’u izliyoruz.

Bu türden yapımların artmasını platformun kanallaşmasına, başka bir deyişle giderek kurumsallaşmasına ve televizyondan dönüşen seyirciyi çeşitli yönlerden tutma çabasına bağlamak mümkün. Bonkis hakkında yazdığım yazıda da bu duruma kısaca değinmeye çalışmıştım.* Bonkis ve Gain platformun dizileri seküler, kuşkusuz biraz da eğitimli, “praym taymın sonunda” kalbürüstü seyirciye sesleniyor. Zaten BluTV de Netflix’ten farklı olarak buraya oynuyor. Kısa filmleri, belgesel içerikleri ile ürünlerinin süresini kısaltıp boyutlandırıyor. Yazının konusu olan Acans da böylesi bir yatırım ve “Magazinel ofis dünyası” gibi yenilikçilikten uzak bir konsepte sahip… Ofisler hastanelerle birlikte dünya genelinde belki en çok işlenen iş ortamları arasında yer alıyor. Hastaneler total seyirciye hitap ederken beyaz yakalıları işleyen ofis öykülerini ise daha ziyade eğitim düzeyi yüksek, geleneksel seyirlere belli bir mesafede duran kesimler izliyor.

Antik Yunan heykellerinde bu açıya bir şey diyorlardı ama çıkaramadım.. Unutmuşum valla!

Farkındayız, son dönemde ofis dizileri arttı. Üstelik bu diziler aracılığıyla birçok iş dünyasını gözlemleme fırsatı da buluyoruz. Söz gelimi Fransız dizisi Dix Pour Cent‘dan uyarlanan Menajerimi Ara gösteri dünyasının perde arkasına dair fikir veriyor. Hastaneler adrenalin yüklemesiyle, aşkları meşkleri, cerrahi ve tanısal cazibesiyle ilgi odağı olmaya devam edecektir peki bu ofis anlatılarının ömrü ne denli uzun? Bu sorunun cevabını bir dönüşümle ilişkilendirmek istiyorum. İddialı gelebilir size. Bana kalırsa bu ofis güldürüleri yakın geçmişe değin televizyon dünyasını kasıp kavuran pembe dizilerin bir türevi ve yenilik arayan seyirciye pembe dizilerin verdiğini hani bir nebze nitelikli kılarak veriyor. Buradaki nitelikten kastım ise güldürü vasfı ve güldürü dediğimiz şeyin zekaya ihtiyaç duyması… Dolayısıyla bu türden yapımların çabucak tüketilmeyeceği aksine kendi içinde alt türler bulup yeni damarlar açacağı kanaatindeyim ancak tükenmeyişi yenilikçilikten uzak, taklit anlatıların varlığını gündemden düşürmüyor. İşte Acans da tam anlamıyla bu türün yeni bir söz söylemeyen, “kekremsi” bir örneği olmuş. Hani hem günümüz ofis dizilerinden farklı bir şey söylemiyor hem bu ülkede daha önce yürünmüş bir yolun güvenli taşlarına basarak ilerliyor! Avrupa Yakası‘ndan ve Gülse Birsel‘den söz ediyorum. Gösteri dünyamızın milenyumunu bize o yaşatmamış mıydı? Bugün hâlâ tekrar bölümleri internette en çok izlenen dizilerden Avrupa Yakası bir moda dergisinde yaşananları merkezine alıyordu. Dergi ofisi ile Nişantaşı’nda bir apartman arasında gidip gelen dizide her iki cenah da detaylandırılarak kaymak tabakanın sosyo kültürel yaşamına iniliyordu.

Avrupa Yakası… En solda ofisin çaycısı Şehsuvar… İş arkadaşlarının hitabıyla Şesut! Kaynaşmış, sınıfları aşmış ne hoş bir Nişantaşı! O değil de çok daha samimilermiş! Eh, AKP’nin ilk yılları tabi!

Birsel tarzını Jet Sosyete dizisinde bu kez bir tekstil şirketinin ofisine taşıdı. Orada da moda yönetimi, üretim planlama ve sonradan görme patron ile bu çelişkiden doğan tatlı gerilim başroldeydi.

Ofis, daire, büro, evkaf… Sefer tası ve yeşil elma…

Acans dizisi ise Avrupa Yakası ile aynı çizgide değil, tamamen ofis yaşantısına dönük ve bu özelliğiyle Menajerimi Ara uyarlamasını daha çok çağrıştırıyor. İzleyenlerin dikkatini çekmiştir, Menajerimi Ara’nın cevval menajeri Dicle ev arkadaşı Meral ile yoksul bir mahallede yaşıyorlar. Dizi ağırlıklı olarak Dicle’nin ofisinde geçerken (bunu doğal karşılayabiliriz zira öykü Dicle’nin etrafında dönüyor) Meral’in çalışma ortamını ise nadiren görüyoruz. Oysa Meral de bir ofis çalışanı ancak onun yaptığı iş oldukça sönük aktarılıyor. Demek ki her ofis bir değil! Bunun dairesi var, ofisi var, bürosu var! Var oğlu var! Acans da tamamen ilgi çekici magazinel ofis dünyasında yaratılıp sunulmuş seyirciye. Olaylar ofiste geçiyor, arada ünlüler konuk oluyor. Dizinin anlatısı ise yine pek bir yenilik içermeyen karakterlerin aralarda kameraya bakarak yaptıkları yorumlarla desteklenmiş. Bu haliyle mockumentary denilen sahte belgesel havasını andırıyor fakat bu monologların diziyle güçlü bir bağ kurduğunu söyleyemeyiz. Acans’ın bir diğer dayanağı ise artık sık başvurulan ünlülerin kendilerini oynama pratiği ki BluTV bu konuda öncü bir rol üstlenmişti. Bartu Ben ile AB seyirci grubuna seslenen platform daha dinamik bir örgü benimseyerek bölüm ünlüleri kullanmaya başlamış. Her bölümde ünlünün değişmesi kurumsallaşan platformun televizyon yayınını andıran eğlence şovlarını bir nevi sıkıştırarak seyirciye sunmuş oluyor. Malum, bölüm skeçleri ve her hafta değişen konuklar 90’lardan itibaren özel televizyon kanallarımızın sık başvurduğu bir yayın anlayışını yansıtıyor. Görüldüğü üzere bir anlamda Acans öyküsünü magazinel ofis dünyasında yürütürken anlatı biçimini de günümüz trendlerine ve bizim  geleneğimizde de yer alıp bu yönüyle adeta köprü kuran bölüm ünlülerine/kendini oynama pratiğine dayandırıyor.

Diziyle ilgili her fotoğrafta aynı yüzleri, aynı masaları görüyoruz. Böyle kalsa yine iyi, hep aynı masalları dinliyoruz!

Acans’ın yaratıcı olmadığını belirttim, bu hal Birsel mizahında da sıklıkla karşılaştığımız “karton karakterler” sorununa uzanıyor diğer taraftan ise günümüz beyaz yakalı eleştirisinin miadını doldurmuş metinlerinden kaynaklanıyor. Aileden zengin gösteriş budalası tipler, kariyer meraklısı, üç kuruşa tamah ederken mevki makam peşinde koşan manyaklar, free takılan, çevresiyle laubali bir ilişki geliştiren sektör gediklileri, herkesle samimiyet kuran çaycı, çaycının kur yaptığı sekreter kadın… Bunlara baktığımızda Birsel’in mizahını ve artık tükenmiş bir eleştirinin izlerini görüyoruz. Zaten Acans’ın beyaz yakalı meselesine eleştirel yaklaşmak gibi bir iddiası yok fakat mesele tam da burada çetrefil bir hal alıyor doğrusu. Beyaz yakalıların iş yaşamları, yaklaşımları eleştirel bir zeminde güldürü öğesine dönüşmeyecekse dizi bize tam olarak ne vaat ediyor? 

Durum komedisi mi karton komedisi mi?

Bildiğimiz gibi dünyada en yaygın tüketilen komedi türü sitcom’un açılımı situation comedy yani durum komedisidir. En iyi ve bilindik örneklerini Amerikan yapımlarında izlediğimiz bu tür televizyondan internete kayan yeni gösteri dünyasında varlığını nasıl sürdürecek ayrı bir merak konusu… Avrupa Yakası da sitcom’un gülme efekti, bölüm başına macera, platoda çekim gibi birçok özelliğini karşılıyor ancak karakterlerin suyunun çıkarılması gibi olumsuz bir durumu da ortaya koyuyordu. Gaffur, Makbule, Dilber Hala, Burhan Altıntop gibi artık bıktırana kadar aynı şeyleri yapan eden karakterler son derece karton görünüyordu. Günümüzde ise sitcom’un ağırlığını sürdürmekle beraber set dışına çıkan durum güldürülerinde kayda değer bir artıştan bahsedebiliriz. Yine platolarda veya gerçek mekânlarda çekilen ofis dizileri de sitcom’un değişen diğer bir deyişle arayış halindeki yüzünde kendine yer buluyor. Fakat bu komedinin karton karakterleri aşamadığı, bölüm başına maceraların tekdüze olduğu gözden kaçmıyor. Acans da kültürlü bir seyirci kitlesini gözüne kestirmesine karşın aslında tekdüze esprileri, tekdüze olayları ile bir noktadan sonra karakter sömürüsüne, tiplemenin ekmeğini yeme kolaycılığına dayanıyor. Ancak şöyle bir sıkıntıyı da anmak gerekiyor. Acans’ın karakterleri ajansın patronu Ece ve oğlu haricinde kabul edilebilir abartı sınırlarını aşmadıklarından kendi başlarına ilgi odağı olmaktan yoksunlar, daha ziyade iç çatışmalar yardımıyla varolabiliyorlar. Mutlu ile Tuncay’ın tatlı sert iletişimi yahut çalışanların sergilediği “patronu idare etme sanatı”, normal şartlarda silinip gidecek, seyircinin soğukkanlılıkla hayatın içine yerleştirip hiç yadsımayacağı türden karakterlerin de oyunun parçası olmasını sağlıyor.

Dizide oyunculuklar ne alemde?

Acans bir ekip işi… Zaten bir ofis hikayesinden aksi beklenemez. Nedir ki öne çıkanlar da yok değil. Mesela tam göbekteki aşk gerilimi haliyle başrolleri de işaret ediyor. Bu gerilimin tarafları ise Mutlu’yu canlandıran Algı Eke ile Tuncay rolündeki Bülent Emrah Parlak. Eke’ye bir parantez açmak lazım. Gerek ticari komedilerimizde gerek Monk uyarlaması olan Galip Derviş‘te başarılı olmuştu. Komediye yakıştığını söyleyebiliriz. Dahası onun rolleri usturuplu roller… Olayların çığrından çıkmasını engelleyen bir el freni gibi akışa apansız müdahale edebiliyor. Eke genellikle sululuktan hazzetmeyen ve kendini ortamda ciddiyeti sağlamakla yükümlü hisseden karakterlere giriyor. Acans’ta da bu çizgisinden çok fazla şaşmamış. Bülent Emrah Parlak da Eke gibi parlayacağı kadar parlamışlardan; jest ve mimiklerini, ses tonunu sahnenin ilerleyişine göre düzenleyerek daima diri bir oyunculuk sergiliyor. Derya Alabora Aşk Meydan Savaşı‘nda Cem Davran ile karşılıklı oynarken komediye yatkınlığını ortaya koymuştu. Bu dizide, önemli bir oyuncumuz olduğundan kendisine yükte hafif pahada ağır bir rol uygun görülmüş. Parlak ile Eke kadar görünmese ve fiziksel performans yönünden öne çıkmasa da ofisteki tüm ilişkileri dolayısıyla tüm esprileri derleyip toparlayan kilit bir konumda… Genç oyunculara ne diyebiliriz? Çaycı Koray rolündeki Birkan Akyol canlandırdığı karakterle adeta bütünleşiyor. “Large çaycı” olarak dizinin neşe kaynaklarından… Melisa Berberoğlu (Burcu) ile Can Sertaç Adalıer (Can) ise rollerinin ağırlığı ölçüsünde üzerine düşeni yapıyorlar. Genel olarak oyunculuklar dizinin eli yüzü düzgün unsurları arasında bulunuyor.

Acans Ekşi Sözlük yazarlarına da övgüye boğulmuş… Bir örnek görüyoruz!

Peki tüm bunların toplamında ne diyebiliriz? Acans gülüp eğlenmelik, kısa süresiyle vakit geçirmelik bir yapım ancak mesele komediye geldiğinde biraz daha ciddiyet takınmamız hatta belki şapkayı önümüze koyup düşünmemiz gerekiyor. Ne olacak bu memleket mizahının hali diye sormadan edemiyoruz! Acans gibi diziler ise bu soruyu daha sık sormanıza yol açıyor. Maalesef…

*https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2021/01/29/bonkis-menemenini-avokadolu-yiyenlerin-dizisi/

Haydar Ali Albayrak

Beat Pazarı: Dakikada 160 Vuran Bir Edebiyat Kalbi

Neden hayat kaba gerçekler dizisidir de estetik sürekliliği yoktur?” (s.39)


Yeşim Rüzgar’ın Beat Pazarı adını taşıyan ilk kitabı Öteki Yayınları tarafından basıldı. Daha önce çeşitli dergilerde eleştiri, inceleme ve deneme türünde çalışmaları yayımlanan yazarın eseri birbirinden bağımsız kısa öyküler görünümünde ancak belli bir sırayı takip eden bölümlerden oluşuyor. Bu alt başlıkları yan yana getirdiğimizdeyse aslında bir romana ulaşıyoruz. Rüzgar’ın romanını farklı açılardan irdeleyebiliriz. Ben Beat meselesinden başlamak istiyorum. Geride bıraktığımız yüzyılın ortalarında doğan Amerikan kökenli Beat akımını pek bildiğim söylenemez. Rüzgar satır aralarına yedirdiği Beat tanımında ve tüm bir romanında örtük veya kimi zaman açıkça yeraltında saf tuttuğunu vurgulamış. Hayalgücünden faydalanarak tutturduğu dil ise hiçbir mantıksal dizgeye ve biçimsel dizgine boyun eğmeksizin bu edebiyat anlayışına hizmet ediyor. Adeta arka kapakta adlarını sıraladığı Fante, Kerouac ve Bukowski gibi yazarların mirasını yaşatmak istercesine kanını son damlasına kadar kağıda akıtıyor! Bunu anlayabiliyoruz çünkü Rüzgar’ın satırlarında edebiyata düşkünlüğü bir tür “saldırganlık” olarak karşımıza çıkıyor. Yazar edebiyatla kurduğu ilişkiye neredeyse ilahi bir boyut atfederken metni ile arasına okuru dahi sokmak istemiyor. Kaygısını sürekli içe dönen üslubunda ve doludizgin anlatma iştahına karşın meselesini yavaş yavaş açmasından kavrıyoruz.

Beat Pazarı’na üslubundan gireceğim. Rüzgar’ın romanı ansızın her şeyin kontrolden çıkabildiği, anlatıcının fantazyasını okura kabul ettirdiği bir çizgide ilerliyor. Söz gelimi Beat Pazarı bölümünde arkadaşı Cenin ile bir semt pazarında gezinen anlatıcı çevreyi sessiz sakin, kendi halinde betimlerken ansızın bir dehşeti aktarmaya koyuluyor.

Üzerimize yumurta atıyorlar. Koşmaya başlıyoruz. Cenin nerede? Onu kaybettim. Giysilerini parçalayıp üzerine üşüşüyorlar. (…) İç organları yere saçılmış. Kalabalığa küfredip, ağlıyorum, et ve kemik parçalarını teker teker yerden topluyorum.” (s.28)

Devamında anlatıcının kendisi de aynı kaderi paylaşıyor: “İsa gibi bir kalasın üzerine eklemlerimden çiviliyorlar beni. (…) Her yanım kana bulanmış ama etlerim koparıldıkça hissizliğim artıyor sanki. Yere düşen organlarına, yedikleri kalbime, karaciğerime bakıyorum.

Rüzgar’ın anlatıcısı organlardan, tezgahlarda yuvarlanan elmalar gibi bahsederek kan revan içinde kalan atmosferini olağanlaştırıyor ve işin ilginci bu geçişi o kadar doğal gerçekleştiriyor ki tamamen değişen havayı yadırgamıyoruz. Romanın daha birçok bölümünde böylesi keskin dönüşlere rastlıyoruz. Grotesk bir üslup benimsemiş Rüzgar fakat bu üslubu kitabın büyük bir kısmında dozunda kullandığını söyleyebiliriz.

Beat Pazarı’nda kimi söylemler: Çocuksu, uyumsuz, yalın ayak

Yeşim Rüzgar’ın romanını çok boyutlu incelemek mümkün. Öncelikle metnin yükseldiği söylemlere değinmek gerekiyor. Beat Pazarı’nda yazarın çocuksu söylemi, uyumsuzluğu ve samimiyeti öne çıkıyor. Çocuksuluğu bir tür cinsiyetsizlik arayışı yahut büyümeye/hayata katılmaya direniş olarak değerlendirebiliriz. Rüzgar’ın anlatıcısı jelibon reklamındaki beyaz yakalılar gibi öykünerek konuşmuyor, sevgilisinden devasa peluş oyuncaklar beklemiyor belki ama her fırsatta bir masumiyete sığınmaya çalışıyor, kendine çocuksu duvarlar örüyor. Bu duvarlardan cinselliği geçirmemeye yemin etmiş ancak yaşadığı gerilimler dört duvar sağlam kalsa bile yapının çatısından tanık olup da onaylamadığı ilişkilerin sızdığını ve gördüklerinin bir süre sonra sızlanmaya dönüştüğünü ayrımsıyoruz.

Pembe Etki’ye karşı bir kadının bir erkeğe karşı beslediği duygusal ya da cinsel hislere sahip değilim. Ben onun ötekiliğini seviyorum.” (s.23)

Sanki her an kırılacak ve parçaları içerideki diğer insanların yüzlerine saplanacak porselen bir bebektim.” (s.47)

Bir delinin yazdığı masal kitabı gibi olsaydı hayat, dünya daha çok bizim olmaz mıydı? Bohem sanrılarıyla kıvranan çocuk melekler olalım istedim, ne çok hem de…” (s.50)

Yarattıklarını kurban ederek onları yapay cennetine hapseden ve maktullerini özleyen soğukkanlı bir caniyim ben.” (s.53)

Bir adamı sevmek uzağımda olmalıydı. Kalbi kalbimde eriyecek tek erkek babamdı. Onun da kalbine sığdırabilecek tek kadın ben olmalıydım. Her erkek beni kadını değil çocuğu gibi sevsin istedim.” (s.69)

Glikoz şurubundan yapılmış, şişirdikçe kirpiklerime yapışan, sonunda patlayan, yüzüme gözüme bulaşan, uzayan, sarkan, tatsızlaşan, ağızda bir avuç renkli draje hayat. Hep tadı kaçacak, tadı kaçacak, tadı kaçacak, bayat…” (s.99)

Bu örnekler çoğaltılabilir fakat ben çocuksu ve cinsiyetsiz yaklaşımda özellikle iki noktaya dikkat çekmek istiyorum. Bunlardan ilki yazarın belirgin bir biçimde kardeşleşme sancıları çektiği, kendine benzeyenleri bularak bir nevi “normalleşme” arzusuyla yanıp tutuştuğu satırlar ki bu satırlarda yer yer babasıyla sürdürdüğü gelgitli ilişkinin gölgesini de bulabiliyoruz.

Hiçbir uygarlığa ait değildik. Geceyle saklambaç oynayan piçlerdik. Üç farklı bedende yaşayan, büyük, kutsanmış tek bir ruhtuk.” (s.51)

Babasını başka bir kadınla basan bir çocuk gibi hissediyorum kendimi.” (s.53)

Bizler, arafın yaratıkları, yaşadığımız her saniye yeryüzündeki türdeşlerimiz olan yeraltı tanrılarını ararız. Zihinlerimiz onlarınkiyle kardeştir.” (s.57)

Diğer yandan ise bu tarz, şu satırlarda anlaşılacağı üzere gardını aldığı erkek karşıtı ve bekaret vurgulu bir noktaya savruluyor. “Dostoyevski romanlarındaki patolojik kusurları olan silik karakterlerden biriysem ve yaşamın beklenilenden bu kadar farklı olması mizacımın bekaretini bozuyorsa, tecrit kaçınılmaz olacak.” (s.32)

Yalnızlığım, çini mürekkebine batırılmış parşömen kağıdı gibi zifiri, ıslak, ağlak, muğlak ama asla bir yabancının rutubet kokan yatak odasında, uykuyla karışık metil alkol kokan nefesini içime çekerek uyanmaya teslim olacak ölçüde değil.” (s.81)

Bütün erkekler etçildir.” “Erkek tabiatı beni korkutur. Cinsel hazza olan düşkünlükleri ve bu uğurda yapamayacakları hiçbir şeyin olmayışı, bağışlanmayacak kadar ağır bir zaaftı” (s.82)

Genellikle çevremdeki erkekler, vücut sıvılarını paylaştığı her kadını, ucuz yollu, kolay elde edilir ve değersiz görmeye başlıyorlardı. Kadınlar (ya da ben) ise öyle değildi.” “Erkekler, açık sözlülüğümü ve gelenekçiliğe uzak oluşumu, ahlaki yönden zayıf olduğum kanaatiyle pekiştirerek, her şeyin üzerinde tuttuğum dostluğu paçavraya çeviriyorlardı.” (s.83)

Yazarın anlatıcısı bekaretine (ve esasında varlığına) dair muhafazakâr bir tutum takınırken mutlak sevgiyi arıyor. Karşılıksız, yakışıksız tüm teşebbüslerden arındırılmış, dikenleri özenle ayıklanmış, elekten geçirilmiş bir sevgi bu. Sevgiden ziyade şefkate benziyor ve bu yüzden biraz garantici, paylaşım naraları atarken çoğalmaya ve doğasını açmaya uzak, ikili oynayan bir duygu… Öte yandan ise bu bekaret vurgusunu yeraltı edebiyatına yönelik tutkuyla açıklayabileceğimizi düşünüyorum. Rüzgar’ın anlatıcısı ifadelerini olanca yalınlığıyla -yine bir anlamda gelişigüzel- sürdürmeye çalıştığından ne duyuyorsa onu yazıyor dolayısıyla kendine ait olmayan tek bir kelime dahi barındırmama çabası kirlenmek çekincesi biçiminde yansıyor satırlarına. Üstelik bu bekaret vurgusu ve çocuksu havanın narsistik eğilimler taşıdığını da söyleyebiliriz. İlk bölüm Ressam‘da yanaklarının utançla kızarmasından dolayı Pembe Etki adını taktığı ressam ile ruhani bir etkileşime giren anlatıcı adeta ondan kendisine bakıyor, alelade bir kusur arıyor fakat bulamıyor. Bu çocuksu kendini beğenme haline daha sonra yeniden denk gelebiliyoruz.

Hemcinslerim kaprisliydi. Fiziksel açıdan erkeklerin beğendiği bir kadın olmam, benden nefret etmeleri için bir sebepti.” (s.83)

Sınıftaki en renkli akademisyen adayıyım. Bir çift açık yeşil göze, güzel biçimli yüz ve vücut hatlarının yanı sıra, uzun, kızıl ve kıvırcık saçlara ve melodik bir ses tonuna sahibim.” (s.110)

Nedir ki tüm bu kendini beğenme haline tezat oluşturan aykırı ifadelerle de karşılaşıyoruz. Bu ifadeler özünde “anlatıcının güzelliğine” bir kez daha aşkınlık atfetmeye yarıyor. “Kanalizasyon borusunda yaşayan pullu bir süs balığıyım. Yirmi ikisinde altına işeyen, idrarını tutamayan, kodein bağımlısı bir süs balığı gibi hissediyorum kendimi. Yatağını en son yedi yaşındayken ıslatan kırmızı bir süs balığı…” (s.20)

Bir çift yeni postalım oldu. Yüzüm gibi gıcır gıcır.” (s.60)

Bazen de kendini beğenmenin tedirginliği sözcüklere dökülüyor: “Tekrar sapıyorum ara sokaklara. Jiletlenme arzum var.” (s.67)

***

Rüzgar’ın romanında diğer bir söylem ise uyumsuzluk üzerine kurulu… Uyumsuzluk ve imgeleme teslim edilmiş, tabiri caizse çağrışımların avlusuna bırakılmış bir dil ile okura ulaşıyor Rüzgar… Düzyazısı anlatıyı vekaleten yürütüyor. Hemen her satır her an uygunsuz bir dizeye dönüşebilmenin yollarını arıyor. Her bir satır serseri bir kurşun gibi ilerliyor. Belki de kendini bir çocuk olarak ifade eden anlatıcının kaçamakları böyle bir üsluba zemin hazırlıyor.

Ben bir Doğu prensesiyim, benim kentimin kadınlarının kahkahaları böyle sivri buz sarkıtları gibi göğüs kafesine saplanmaz.” (s.18)

Susuyor dilimde vücut bulmayan, yalnızca elimde biriken hayat… Dilin kalemi olsa diyorum elin değil… O kırmızı küçük kıvrımlı et parçası gizlenmese ağzımın içindeki kuytuluklara. Söylemediğim sözler yüzünden yalnızlıkla infaz edilmesem…” (s.36)

Domalan ağızlarımızdan çıkan nikotin balonları yavaşça kusursuzluğunu kaybederek dağılıyorlar.” (s.38)

Yeşim Rüzgar

Samimiyet: Hem fail hem tanık… Hem yabancı hem tanıdık…

Tüm bu garip benzetmeler, uygunsuz ve uyumsuz seslenişler Rüzgar’ın üçüncü bir söylemini daha inşa ediyor: Samimiyet. Buradaki samimiyeti ise bir çeşit pervasızlık, patavatsızlıkla eş tutabilir hatta bir tür can çekişme pornografisi sayabiliriz. Rüzgar’ın anlatıcısı kendini dışlamanın, sosyal fobinin ve türlü yabancılaşma hallerinin sebep olduğu acıları, başka bir deyişle uyardığı bilincini olanca çıplaklığıyla kağıda döküyor. Anı anına ruhundan bildiriyor. Üstelik kimsenin merak etmediğini bilerek, birilerine okutmak için değil. Haliyle hiçbir eyleminden utanmayan bir anlatıcının yaşamına ortak oluyoruz giderek. Mesela anlatıcı gözlemlerine dair hiçbir ayrıntıyı yabana atmıyor. Bir tiyatro oyunundan şu satırları aktarıyor.

Oyunun başlangıcından bitimine dek öksüren adam! Neden sanatoryumda ya da veremle savaş dispanserinde değilsin diye düşünüyorum. Histeri krizine girip, tutkuyla, uzun monoloğunu oynayan kadının ağzından minik kar taneleri gibi etrafa saçılan tükürük zerrecikleri ön saflarda oturan orta yaşlı adamın yüzüne şeker kristali gibi yapışıyor…” (s.40)

Rüzgar’ın anlatıcısı depresyonun şiddetini tarif ederken fiziksel etkileri şöyle kaleme alıyor: “Hiçbir şey yemememe rağmen sürekli tuvalete çıkıyorum. Dışkım, idrarın kadar sıvı ve sarı. İstem dışı vücut kasılmalarım artıyor. Sürekli bitkin, tedirgin ve hastayım. Midem bulanıyor. Dünyadaki tüm oksijeni ciğerlerime çeksem bile yine de soluksuz kalıyorum. Göğüs kafesim acıyor. Ben bu dünyanın mensubu olamam.” (s.110)

Rüzgar’ın romanında acılar ile sık karşılaşıyoruz. Üniversiteden mezun olup Mardin’e aile evine dönen anlatıcı sert bir kavganın ortasına düşüyor. Bu kavgayı sayfalarca aktarıyor yazar. Ancak şu ifadeler dikkatimi çekti. “Annemle babamı ayıran kardeşim peş peşe üç kez yutkunuyor. Sanki su içmeden yutmaya çalıştığı bir avuç dolusu hap boğazına takılıp kalmış ve yemek borusuna yapışmış. Boğazına takılıp kalan kelimeler, insanın midesinin sindiremeyeceği sert kabuklu bir meyve gibi. Hani ayva yerken sık sık olur.” (s.102)

Rüzgar tüm bu karmaşayı yadırganacak benzetmelerle süslüyor ve böylece okurla arasına mesafe koyarak anlatımının melodram kaymasını, hafiflemesini önlüyor. Bunu ne ölçüde bilinçli yaptığını kestirmek güç fakat kavgayı ayıran kardeşinin o duygu yoğunluğuyla yutkunmasını boğazına ayva takılmasına benzetebiliyor! Rüzgar’ın anlatıcısı aynı zamanda misafir sanatçı gibi olayları uyarına geldiğince, bazen hislerini katarak bazen ise uzaktan izlercesine aktarıyor. Bu tutum yazarın uyumsuz/uygunsuz söylemi ile yan yana konduğunda anlam kazanıyor diyebiliriz. Rüzgar yaşadıklarının hem faili hem tanığı…

Akademi, aile, Beyoğlu… Kabuklar ve çekiçler

Beat Pazarı anlatıcının hayatından kesitler içeriyor. Hele de Epilog başlığını taşıyan son bölümde anlatıcının yazarla olan paydaşlığı açıkça ifade ediliyor. Bu durum da anlatıcının neye diklendiğini neyi sevip neyden nefret ettiğini rahatlıkla görmemizi sağlıyor. Kurmaca bir karakterin yazarla gerilimi yansımıyor satırlara. Yaşadığını yazan, duygu düşüncelerini tüm yalınlığıyla kağıda döken bir yazar Rüzgar ve anlatısında aile, akademi gibi esaret araçları, yine kendini özgür hissettiği Beyoğlu gibi mekânlar oldukça geniş işleniyor. Kavga gürültünün eksik olmadığı aile ortamını şöyle yorumluyor: “Sövmeyi, küfrü ve kahkahayı bir yaşam biçimine dönüştüren aile büyüklerinin gürültü ürettikleri bir barınaktır ev.” (s.92)

Buna karşın Beyoğlu ise sığındığı, kendine benzeyenleri aradığı bir mekân ve gürültülü aile evinin yahut betondan bir uyku tulumuna benzettiği yurt odasının aksine renkli bir dünyaya denk geliyor. Agorafobiden, sosyal fobiden sıklıkla mustarip olan anlatıcı tüm rahatsızlıklarına rağmen endişelerini özgürlüğü karşısında yenebiliyor, bir anlamda değiş tokuş edebiliyor. Beyoğlu romana egemen coşkudan şu satırlarla nasibini alıyor: “Koca metropolde ayak direyemediğim tek yer Beyoğlu. Sanki bir kuzey ülkesi.” (s.76)

Yazarın savaş açtığı kalıplardan/putlardan da söz edebiliriz. Bilhassa Akademiye duyulan öfke dikkat çekiyor. Rüzgar’ın anlatıcısı üniversiteden mezun oluşunu bağımsızlığını kazanan bir şehir edasıyla kutluyor! 

Yüzüme yayılan koca aptal gülümsemeyle, fakültedeki tüm birimleri gezip durdum. Kabus sona ermişti. Beyaz sayfalara ‘Kahrolsun akademizm!’ yazıp, orta parmak çiziktirdiğim kağıtları, koridorlardaki panolara yapıştırdım. Kahrolsun akademizm, diye bağırmak istedim mitralyöz sesleri eşliğinde. Kahrolsun! Tüm resmi, yarı resmi ve özel kurumlar, kahrolsun, kahrolsun…” (s.89)

Bu öfkenin, kahrolsun nidalarıyla, mitralyöz beklentisiyle bitirilen lisansın, yarım bırakılan yüksek lisansın ardında yazarın özgünlüğünü (üslubunu) ve özgürlüğünü (her türlü tartışmada, anlaşmada kendi başınalığını) koruma kaygısı yatıyor. Rüzgar akademiye neden bu kadar sövüp saydığını aslında şu satırlarda açıklamış.

Akademik eğitim düz bir çizgi üzerinde yürümeyi başaranların köprünün karşısına geçebildiği ama kendi köprüsünü inşa etmek isteyenlerin, nehre düşerek, en acı şekilde can verdiği bir öğrenme biçimidir.” (s.37)

Bu bölümde andığımız kavramsal öbeklerin bir yandan Rüzgar’ın çocuksu ve samimi söylemleriyle iç içe olduğunu belirtip romanın olumsuz bulduğum yanlarına geçebiliriz. 

Yeraltı yeraltı… Yordun beni yeraltı! 

Rüzgar’ın romanı okuru zaman zaman yoruyor! İlk elden bunu söylemek isterim. Bunda elbette benim yukarıda anılan üç yazardan da tek satır okumayışımın payı olabilir, bilemiyorum. Lautreamont, Celine gibi doludizgin yazarlar okudum fakat bu saydıklarım ne ölçüde Rüzgar’ın yeraltısına dahil, daha doğrusu Rüzgar kendi yeraltısını nasıl tarif ediyor bir şey diyemem. Tek söyleyebileceğim bu üslubun yabancısı olanlarca çok rahat özümsenmeyeceği… Bununla birlikte Beat Pazarı’nda “laf kalabalığı” olarak nitelendirebileceğimiz bazı bölümlere de rastlıyoruz. Yazar anlamı kuvvetlendirmek, bilinç akışını pekiştirmek için metnin ritmini ikinci plana atabiliyor. Özensizlik şeklinde adlandırmak haksızlık olur fakat “kendini fazla kaptırma” halinin betimde ters teptiğini görüyoruz. Örneğin kaldığı yurdu betimlerken şu ifadelere yer veriyor yazarımız: “Akademik çöplüğü andıran özel kız yurdunun ucuz temizlik malzemesi kokan koridorlarında yürüyorum.” (s.17) 

Burada temizlik malzemesi kokan koridorlar için “ucuz” vurgusu yersiz/fazla kaçmış. Veya şu örnekte olduğu üzere ifadeler yineleniyor.

O an olan şey bana şaşırtıcı ya da gerçekdışı gelmiyor. Şemsiyelerin uçabilme kabiliyeti olmadığını düşünmüyorum, bu bana son derece olağan geliyor.” (s.19)

Şaşırtıcı, gerçekdışı, olağan gibi ifadelerin art arda dizilmesi anlatının ahengini bozuyor. 

Hiçbir motorlu taşıt hakkında en ufak bir bilgi birikimine sahip değilim.” (s.128)

Bilgi ve birikimin birlikte kullanılması okurun kulağını tırmalıyor. Diğer yandan ise anlaşılmaz ifadelere rastlıyoruz: “Yer sarsıntısına benzeyen beş katlı bir binayım sanki.” (s.130)

Beş katlı bir bina yer sarsıntısına benzetiliyor sonra o benzetilmiş hali de yazarın anlatıcısına benzetiliyor. Böyle de olabilir elbette ancak ilk benzetmede yazarın ne demek istediği pek anlaşılmıyor. Yer sarsıntısına yakalanmış beş katlı bir bina olsa anlayacağız da! “Şair burada ne demek istemiş” sorusunun yanıtı yok! Devam edelim… “Ruhum burada ev sahibi olmayan bir eve konuk gibi.” (s.141) 

Yukarıdaki örneğe benzer biçimde bu cümleye de bir anlam karmaşası hakim… Ruh “ev sahipsiz bir ev”e mi konuk olmuş yoksa ruhun ev sahibi olmadığı mı iki kez belirtilmiş, anlayamıyoruz. 

Yazıyı noktalarken Rüzgar’ın yazma arzusunu da tetiklediğini düşündüğüm açmazı, girişte paylaştığım alıntıyı anacağım. Doğrusu hayat Beat Pazarı‘nda da geçtiği üzere bir tür “kaba gerçekler dizisi” ve ne yazarsak yazalım ne yaparsak yapalım “estetik bir süreklilik” sağlayamıyoruz. Belki tüm bir sanat kavgası bundan dolayı yaşama göbekten bağlı… Bazen taşikardi bazen bradikardi çarpıp gidiyoruz işte!

Not: Yazıdaki alıntılar Yeşim Rüzgar’ın Beat Pazarı adlı eserine aittir. Kitap Öteki Yayınları tarafından Ocak 2021’de basılmıştır.

Haydar Ali Albayrak

Seni Buldum Ya/ya da O Sen Olsan Bari!

Şu son bir yılda evde kal’amayanlara, en çok da geçen sene nisan ayında evimizin yakınında bir inşaatta çalışırken düşüp hayatını kaybeden, adını bilmediğim işçiye ve son olarak kapitalizmin “iyi bir hayat” vaadiyle dolandırdığı hepimize, akıllanmak ve savaşmak dileğiyle…

Reha Erdem‘in son filmi Seni Buldum Ya MUBİ platformunda yayınlandı. Online gala gerçekleşti, oyuncu kadrosu ve Erdem pencere sohbetlerinde hazır bulundu… Ne tuhaf değil mi? Oysa geçen sene bu zamanlar sinema sektörü dünyanın geri kalan tüm iş sahaları gibi ağır bir bunalıma gömülmüş, insanlar ne yapacağını şaşırmış, imkânı olanlar evlerine kapanmıştı. Şöyle bir hatırlayalım o günleri… İlkin sinema ve tiyatro salonları kapandı. Ardı sıra setler teker teker paydos dedi, televizyon kanalları Kemal Sunal filmlerine ve kült dizilerine sarıldı. Oktay Kaynarca‘nın başrol oynadığı silahlı külahlı dizi EDHO birkaç hafta daha inat etti fakat o da erken sezon finalinden kaçamadı. Kaynarca ise o dönem çekimlerin sürmesini savunan polemikleriyle sivrilmişti.

Filmin bir tiyatro sahnesini andıran afişi… Kuzu postunda kurt… Tavşan desen değil! Yalan söylese burnu uzamaz! Bir elde çiçek bir elde bıçak… “Bu dünyada ikili oynamayana ekmek yok” der gibi gibi!

Peki, tüm bunların Reha Erdem’in filmiyle ne ilgisi var? Öncelikle bu filmin Reha Erdem’in yanı sıra pandeminin yarattığı ağır koşullarla, insanların tepetaklak olan yaşam alışkanlıklarıyla, maddi manevi çalkantılarıyla yakından ilgisi var. Bu filmin son bir yılımızla tepeden tırnağa ilgisi var! O yüzden Seni Buldum Ya filmini Erdem’in filmi olarak, zoom görüşmelerinden montajlanan bir film olarak ve en son karantinada sıkılan oyuncuların eğlencesi biçiminde değerlendirmek niyetindeyim.

Büyük balığın küçük balığı yuttuğu bir akvaryumda dolandırıcılık keyfi!

Seni Buldum Ya biçiminin içeriğinin önüne geçmesine razı olunmuş, ses getirsin diye değil sıkıntı dağılsın diye çekilmiş bir film… Erdem pandemiyi fırsata çevirip deneme yapmış. Film kısaca kendini 4. Daireden Ali Felek Gürsoy (Serkan Keskin) olarak tanıtıp ağına düşürdüğü kurbanlarından para sızdırmaya çalışan bir adamın yalnızlığını ele alıyor. Felek kendisine müşterileri (kurbanları) paslayan emlakçı Kerim (Bülent Emin Yarar) ile ortak çalışıyor. Film ilerledikçe Felek kurbanlarıyla hiç beklemediği türden bağlar kuruyor (tam film tanıtım cümlesi oldu he!) Bu kurbanların birçoğu kendilerine isnat edilen suçların, başka bir deyişle dolandırıcı çetenin ulaştığı istihbaratın dışında vicdanlarını rahatsız eden veya aslında gayet normal karşıladıkları hatta bir yaşam tarzı haline getirdikleri usulsüzlükleri de paylaşıyor. Örneğin Tilbe Saran‘ın canlandırdığı Arzu karakterinde suç tükenmiyor Ne ararsanız var! Daha doğrusu o bunları suç olarak görmüyor. Kanundışı olan her şey suç değil ki ona göre! Zaten bu açıkgözlülüğü ve suçu çıkarına geldiği gibi alıp içselleştirmesi işi Felek’e ortaklık teklif ettirmeye dek vardırıyor. Elbette herkes onun kadar uyanık sayılmaz. Numarayı yutanlar da oluyor. Akademisyen Tuba (Esra Bezen Bilgin) ve Tapu Kadastro Müdürlüğünden Cemil (Taner Birsel) amiyane tabirle kıvama gelenlerden… Doğrusu Felek’in boş atıp dolu tutturma taktiğini yutmasına karşın onu kendi oyununu kabul ettirerek yenen bir bankacı Seçkin (Ezgi Mola) var ki evlere şenlik! Seçkin ablası Serpil’i çekiştirerek rahatlamaya başlayınca Felek’e terapist olarak iş veriyor. Estetik cerrah zannedilen ama film aktıkça bir güzellik merkezinde çalıştığı anlaşılan Nurperi (Nihal Yalçın) ise içlerinde en masumu… Felek vasıtasıyla onun ağzını arayamıyor, bir suç işleyip işlemediğini öğrenemiyoruz çünkü onu dolandırmak imkansız. O zaten o değil! Aradığınız kurbana şu anda ulaşılamıyor lütfen daha sonra tekrar deneyiniz! Nurperi bir süre Felek’i işletse de yalanını bile uzatmıyor. Babasının +65 kaprislerinden sıkılan, sevmek sevilmek ve tabi kendi güzellik salonunu açmak isteyen bir kadın…

Felek’i olanca doğallığı ile baştan çıkaran ve dünyanın acı gerçekleriyle çarpıp uyandıran Nurperi (Nihal Yalçın)

Kerim Abi arada yağlı ve sahiden yolunmayı hak eden müşteriler yolluyor. Tarihi sit alanına dozerle dalıp sütun başı yağmalayan Rifat (Tansu Biçer) da onlardan biri… Bu pişkin ve elbet mafyatik abi başta inkar etse de kamera kaydını görünce yelkenleri suya indiriyor. Peki ya Ceren (Ecem Uzun)’e ne demeli? Kerim Abisinin Felek’in başına sardığı bir bela daha! Ceren’in emlak komisyoncuları bıdı bıdı derneği başkanı olan babası bilgisayar korsanlarından kızını eve dönmesi için korkutmalarını talep edince devreye Kerim’in korsanı Felek giriyor fakat bu meseleye bulaştığına bin pişman oluyor dolandırıcımız! Z Kuşağına tosladığını anlıyor ancak iş işten geçiyor. Bambaşka değer yargıları, bambaşka kafalar… Ceren ise dişine göre bulduğu Felek’i rahatsız etmeye başlıyor ve terapistlik, yeni ortak arayışı, taciz-tehdit sarmalında geçen günlerin sonunda Felek kazığı yine dosttan yiyor. “Durma düşersin” denir ya o hesap! Felek de yılların Kerim Abisini bırakıp daha dün tanıdığı Nurperi’ye güvenince çok geçmeden kendi kazdığı kuyuyu boyluyor. Felek’i düşüren asıl sebebin ise aşka düşmek, dost edinmek gibi gafletler olduğunu söyleyebiliriz. Güven duygusunun ötesinde dostluk kurma çabası, içinde bulunduğu boşluğun kabuklarını sıkıştırıp çatlatması yol açıyor Felek’in dolandırılmasına…

Ceren rolünde Ecem Uzun… Evine git be kızım, korona kapacaksın! O ruj kimin mesela?

Sosyal deney simülasyonu olarak Seni Buldum Ya!

Erdem’in filmine başta da söylediğim üzere çok yönlü değinmek isabet olacak. Zira uzun süredir sessizliğini koruyan yönetmenin pandemi koşullarında ve bu koşulların zemin hazırladığı “lockdown filmleri” tarzında bir film ile dönmesi dikkat çekici. Erdem hepimiz gibi sıkılmış belli ki… Açıkçası son filmlerini pek izlemedim ancak anlatısını takdir ettiğim, çizgisini beğendiğim bir yönetmen. Reklamcılık yanı da olduğundan derdini anlatmakta mahir, diğer yandan salt anlatıp geçmek yerine estetik kaygılar gözetip kendi sinemasını kurduğunu görüyoruz. Nedir ki Seni Buldum Ya Erdem’in filmografisinde öne çıkacak bir film değil çünkü bu film her yönetmenin filmografisine girebilirdi. Sadece fikri pratiğe dökenin/ilk eyleme geçenin Erdem olması belki bir ayrılık olarak değerlendirilebilir. Zoom uygulamasının ulaşabileceği bir kamera, ham görüntüyü montajlayacak asgari bilgi, oyuncularla güçlü bağlar ve az buçuk oyun verme kabiliyeti böylesi bir filmin senaryosuz dahi çekilmesini sağlayabilir. Bu durum Erdem’in çabasını şüphesiz değersizleştirmiyor bilakis tecrübeli bir yönetmenimizin bunu denemesi son derece anlamlı… Yine de içerik-biçim çatışmasına dönmek isterim. Erdem’in filminde içerik biçimin gölgesinde kalmakla birlikte tekstin tamamı içerik niteliğine/olgunluğuna da erişemiyor. En kaba hatlarıyla bir soruşturma, olay örgüsünden yoksun bir film var ortada… Farklı karakterler birtakım olaylara belli duygu ve davranışlar dolayımında reaksiyon vererek bir tür sosyal deney simülasyonu sağlıyorlar. Erdem son yıllarda gündemimizden hiç düşmeyen “mobil dolandırıcılık” meselesine eğilirken vicdan, suç gibi kavramları da filminin odağına taşımış.

Teknik reformlardan zoom görüşmelerine… Artık “kayıt” yerine “dikiz” mi demeliyiz?

“Zoom’dan montajlanan film” faslında neler söyleyebiliriz? Sinema son yıllarda halka indi! 90’larda handycam’ler ile film peşine düşenler yenilikçi bir damar yakalıyordu fakat artık görüntü üzerinde yükselen, diğer bir deyişle gücünü görüntüden alan sinema görüntünün giderek hafiflemesi gibi ciddi bir sorunla yüz yüze. Görüntünün kolay kaydı, montajın tüketim kültürü odaklı egemenliği, devamında bu egemenliği pekiştiren, tamamlayan teknolojik ilerlemeler, sahne kurma çabasını sekteye uğratırken buna paralel anlatının bütünlüğüne ve bağımsızlığına da halel getiriyor. Sahneler mesaja daralıyor, sinema sanatsal kimliğinden uzaklaşıyor. Zoom görüşmesinin filme dönüştürülmesi ise bu sorunun hem parçası hem doğal sonucu… Zoom’dan film derip çatmak, kamerayı kişiselleştirmek, dikiz açısından iletişim geliştirmek gibi bir bakış zenginliği sunmuyor daha ziyade eldeki olanağın değerlendirilmesi anlamı taşıyor. Haliyle bir yenilikten bahsedemeyiz. Sabit bir açı, kameranın karşısında oturup kalkan, oraya buraya yürüyen insanlar, Felek’in duvarında 4. Daire logosu… Erdem filme hareket katmak için müzikten destek almış, araya çeşitli şarkılar ve dans performansları sıkıştırılmış. Kerim ile Felek arasında zaman zaman karşılıklı dans figürleriyle ilerleyen diyaloğun bir benzeri Nurperi ile de kuruluyor. Felek Kerim’den öğrendiklerini bu kez Nurperi’ye öğretiyor. Öte yandan Tilbe Saran, Taner Birsel, Ezgi Mola ve Esra Bezen Bilgin de şarkılara eşlik ediyor, playback yapıyorlar. Şarkı ve dansların filme pozitif bir hava kattığını söyleyebiliriz

Oyuncuların karantina deneyimleri, karantinada oyunculuk… Gündelik yaşam ile oyun iç içe geçerken…

Seni Buldum Ya normal koşulların hüküm sürdüğü bir dönemde tercihen evde çekilmemiş “yeni normal” adı altında yaşam alışkanlıklarının değiştiği, eve kapanıldığı, zorunlulukların belirlediği bir döneme ait. Haliyle filmin mekânları oyuncuların gönüllü karantinaya çekildikleri evleri oluyor. Oyuncuların evleri farklılık gösterse dahi farklı sınıfların, statülerin izlerini bulamıyoruz. Filmdeki tek dekor Felek’in arkasına astığı 4. Daire panosu… Uyduruk bir pano ancak dairenin müziğinin de uyduruk olduğu düşünülürse bu grafik çalışmanın kasten ucuzlaştırıldığını anlıyoruz. Oyuncuların kendi evlerinde oynamaları hem avantaj hem dezavantaj olarak değerlendirilebilir. Kendi evinizde sınırsız tekrar alabilirsiniz mesela! Sıkıldığınızda bırakıp dilediğiniz vakit geri dönebilirsiniz. Dinlenmek için karavan neyim istemez! Fakat diğer yandan set atmosferinden mahrum kalmak motivasyon kaybı yaratabilir. Erdem’in filmindeyse bu tarz bir problem yaşanmıyor çünkü oyuncular doğal bir düzlemde sergiliyorlar hünerlerini… Gündelik kıyafetleri ile yakalanıyorlar “Siberçelik” uygulamasının radarına! Serkan Keskin rakı içiyor, Ezgi Mola spor yapıyor. Sibergündelik, siberpratik bir yaşam ile karşılaşıyoruz! Oyuncular da doğallıklarını koruyorlar. Buna karşın öne çıkan oyunculuklar yok değil. Başrolleri paylaşan Serkan Keskin ile Nihal Yalçın performanslarıyla göz dolduruyorlar. Esra Bezen Bilgin de kafası karışık akademisyenin şaşkın ifadesini başarıyla yansıtmış. Fakat filmdeki oyunculukların geneline baktığımızda bir dalga havası seziyoruz. Bu dalga havasını ise baştan savma veya idare etme anlayışına değil filmin mizahına bağlamak mümkün.

Filmde çalan, daha doğrusu filmi adına dek etkileyen parça Seni Buldum Ya*

“O Sen Olsan Bari”

Reha Erdem filmini, bestesi ve sözleri Orhan Gencebay‘a ait olan, Neşe Karaböcek‘in sesiyle üne kavuşan Seni Buldum Ya parçasına yaslıyor. Parça gerek sözleri gerek müzikal yoğunluğuyla filmdeki duygu geçişlerinin ve arayışın hatta tüm çatışmanın yükünü omuzluyor. Bu parça 70’lerin samimi ve bir o denli kaotik toplumsal iklimini bireysel çerçevede özetliyor. Bir meçhul âleme giderken dünya/Belki bir gerçeğiz belki de rüya/Seni buldum ya, seni buldum ya/Olsak da hem gerçek hem rüya… Yurtta sokak şiddetinin arttığı, dünyada iki kutuplu düzenin tetiklediği bir belirsizlik dönemi Gencebay’a bu sözleri yazdırmış. Gencebay karanlıkta aşka sığınmış, tam da filmde olduğu gibi inanmaya, değişmeye ve yeniden doğmaya sığınmış! Doğrusu günümüzün pandemi ortamıyla da örtüşüyor parçanın sözleri, bir meçhul aleme gidiyor dünya! Ancak bu dünyada yeni bir dünya daha dönüyor. Dünya içinde ayrı bir dünya! Ceren karakterinin temsil ettiği bir genç kuşak söz konusu ve gerçek hayatta Aleyna Tilki‘ler “o sen olsan bari” diyorlar artık. “Olan olmuş zaten, o sen olsan bari” Reha Erdem Seni Buldum Ya‘yı çekmiş ama umarım dünya biraz düzelir de bir kırk yıl sonra O Sen Olsan Bari çekilmez!

*Neşe Karaböcek’in seslendirdiği Seni Buldum Ya: https://www.youtube.com/watch?v=k8bPYfxZ3mY

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın