Edho’ya taze çamur ya da Abuzer Kömürcü’nün Rönesansı!

Sabina Toziya’ya geçmiş olsun dileğiyle*

Edho nedir? Bilmeyenler için açıklayarak başlayayım. Edho, Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizisinin kısaltması… Dizinin sevenleri aynı zamanda “Eşkiya” adını da kullanıyor ancak Edho deyişi haber dilinde biraz daha usturuplu ve anlaşılır bir yer buluyor kendine. Başlığın ardından yazının içeriğine de değinmek istiyorum. Bu yazıyı daha önceki film/dizi incelemelerimde olduğu gibi karakterin toplumsal yönlerine eğilmenin ötesinde yine o yazılarda kabaca yer vermeye çalıştığım oyunculuklara da ayırmak istiyorum. Tabi burada da baş rolü “Abuzer Kömürcü” namıyla bilinen Afgan asıllı oyuncumuz Muhammet Cangören oynayacak diyebilirim.

Deli Yürek’ten Vadi’ye, Vadi’den Edho’ya alternatif bir okumayla “devletin ve hükümetin bireysel silahlar üzerindeki hâkimiyeti”

Cangören’e geçmeden Edho’yu kısaca özetlemekte fayda görüyorum. Ülkemizin en popüler dizilerinden biri fakat her kesimin ilgisini çektiği, hele AB seyirci grubuna hitap ettiği söylenemez. Edho hükümete yakınlığıyla bilinen bir kanalda (Atv) yayınlanıyor ve hükümete yakın duran genç bir seyirci kitlesine sesleniyor. Hoş, milliyetçi ve muhafazakâr uçları (örgütlü ve ilişki halinde olunan kısmı kastediyorum) çıkardığımızda genç kesimlerin de hükümetle pek bir gönül bağı kurmadığını saptayabiliyoruz. Zaten Edho da bu eksiği/kaymayı diziye farklı notalar serpiştirerek kapatmaya/engellemeye çalışmış. Bu notalar arasında, esasında hiç farklı olmayan ama maalesef biraz da yapımcıların hemşehriciliği vesilesiyle televizyon tarihimizde her dönem “renk” biçiminde kabul edilegelmiş “silah seven ve şiddete tapan Doğu Karadenizlilik” alt kültürünün yanı sıra çoğu Ahmet Aslan tarafından seslendirilen türküler ve Kalan müziğin üstlendiği müzikler bulunuyor. Bir anlamda kültürel bir Kuzeydoğu-Doğu hattı çizilmiş dizide. Fakat neyse ki bir de Kürt mafya falan eklenmemiş! Buna da şükür deyip geçelim. Edho’nun sezonlardır sürmesinde aslan payını seyirciye basit olanı vermesine bağlayabiliriz. Söz gelimi Çukur bu dizinin yanında avangart filan kalıyor! Durum bu derece vahim! Ancak şüphesiz Edho gökten zembille inmedi. Bu ülkede tüketicisi (yahut meraklısı diyelim) hep vardı. Bu tüketiciyi daha iyi anlamak adına mafya dizilerinden söz ederken daima 2003’teki kırılmanın altını çiziyorum. Bir tarafta o dönem Atv’de yayınlanan Pelin Batu‘lu, Emre Kınay‘lı, Ahmet Mümtaz Taylan‘lı ve Gazanfer Özcan‘lı, istese dahi hamasi bir çizgiye kayamayacak oyuncu kadrosuyla yüzünü Batıya ve Batılı mafya anlatılarına dönmüş Baba dizisi (Taylan Biraderler’in yönettiği dizi ağır abiler dünyasını tiye alan bir komedidir) diğer tarafta Show TV’de yayınlanan, Deli Yürek‘in bir tık üstü estetik ve bir parça da derinlikli versiyonu biçiminde anabileceğimiz, derin devlet söyleminden beslenerek kısa sürede kült payesine erişen Kurtlar Vadisi… Diğer bir deyişle Çakır ile Polat’ın işbirliği… Yani devlet-mafya ittifakı…

“Bu bir mafya dizisidir” sloganıyla yayınlanmaya başlayan dizi Deli Yürek dizisinde gördüğümüz “derin devlet-mafya” işbirliğine odaklanmaktadır

Nedir ki Kurtlar Vadisi’ne ilk sezonlarına hayranlık duyanlar (Bu bir kuşaktır aynı zamanda ve o kuşak büyümüş bugün ülkenin yönetici pozisyonlarına yerleşmiştir) neredeyse asırlar süren devamını pek beğenmez. Dizinin kendisini var eden seyirci tarafından reddedilişindeyse Süleyman Çakır (delifişek bir rolde izlediğimiz Oktay Kaynarca)’ın sevenlerine temsili mezar taşları yaptıracak denli sarsıcı ölümü kadar oyunculuktan nasiplenmemiş Necati Şaşmaz‘ın öyküyü iktidar propagandasına dönüştürmesinin payı da yadsınamaz. Devamında Kurtlar Vadisi ikinci kez kırılarak Deli Yürek’ten beter bir zemine geriledi, öyküsü battı, görselliği çöktü. Daha açık ve toparlayıcı ifade edersek seyirciyi kavrayabilecek enstrümanları tümüyle yitirdi ve gerek içeriği gerek biçimiyle plastik bir evrene daraldı. İmdadına AKP’nin hamiliğini üstlendiği kindar-dindar gençlik yetişti de dizi uzun süre kahvehanelerde siyah takım elbiselerle falan izlendi. Ne zaman fantezi gelip gerçeğin gölgesine sokuldu ve iktidar diziyi yönlendiremeyecek kadar diziyle hemhal oldu, o zaman kurmacanın büyüsü kaçtı, Kurtlar Vadisi sönümlendi. Süleyman Soylu‘nun bakanlığı ve yükselen karizması Polat Alemdar’ı bir daha rol kesemeyecek bir gerçekliğe taşırken (silerken) Vadi de yerini yavaş yavaş bir diğer Pana Film yapımına, Eşkiya(Edho)’ya bıraktı.

Dizilerimizde aile-mafya-mahalle üçgeni: Çetecilik, devlet için yenen, sıkılan ve üretilen kurşunlar…

Görüyorsunuz ya uzatmayacağım dediğimde bile illa birkaç arşın uzatıyorum yazıyı! Hem sözümü de tutmuyorum. Oyunculuklara bakacağım dedim, yine kırılmalar, derin devletler, hükümet propagandaları gırla gitti. Samimi bir özür ve devam! Devam fakat huylu huyundan vazgeçmiyor ya mevzu bahis dizinin biraz da Çukur ile ayrımlarına değinmekte fayda görüyorum. Edho kaba hatlarıyla mafyacılık faaliyetlerini ve derin devlet işleyişini ele alıyor. Silah kaçakçılığı, Karadenizlilik gibi unsurlardan besleniyor. Mahallecilik jargonuna ise hiç sapmadığını gözlemliyoruz. Kaynaklarından Deliyürek az buçuk mahalleciliği işliyordu. Yusuf Miroğlu (Kenan İmirzalıoğlu) ailesini ve mahallesini koruyordu. Kuşçu karakteri ise bir çatıda alevler yükselen bir varilin etrafında “delikanlılık 101” dersi veriyordu. Mahalleden taşan testosterona yıllar sonra üçüncü boğaz köprüsü manzaralı bir köy delikanlısı romantizminde (Cesur Yürek, Show TV, 2016) rastlamıştık. Başroldeki Onur Tuna zamanla yönünü değiştirdi ve Yasak Elma, Mucize Doktor gibi anlatısı daha canlı dizilerde boy göstermeye başladı fakat genel anlamda mahallecilik söylemi Kurtlar Vadisi’nin 2005’ten itibaren hükümet sözcülüğüne soyunmasıyla boşta düştü diyebiliriz. Bu damardan yıllar sonra İçeride (Show TV, 2016) dizisiyle girildi. Zeminde etüd yapıldı, potansiyel görüldü. Bu noktada belki dokuları bakımından uyuşmaz görülecek ama Şubat ve Vuslat gibi TRT dizileri de “mahalle savunması”na örnek verilebilir. Özellikle Şubat bir tür Pal Sokağı anlatısı değil midir? Neyse… İçeride mahalleciliği ve çeteciliği sentezleyip işin içine polisiye de katarken bir üst aşaması olarak değerlendirilebileceğimiz Çukur temel çatışmasının tüm saçmalığına rağmen (İstanbul’da yoksul bir kenar mahallenin zaptı için bütün zenginlerin sıraya girmesi gibi) son yılların en çok konuşulan dizilerinden oldu. O da kuşkusuz Edho gibi müziği anlatısının merkezine yerleştirdi. Edho kadar ağır konuşmalı sahnelere boğulmayıp sıklıkla rap parçalar ve hareketli coverlar ile dinamik bir kitleye seslenmeyi tercih etse dahi Çukur için de eni sonu televizyonculuğumuzun defektlerini taşıdığını söyleyebiliriz. Doğrusu Çukur Edho’dan keskin bir biçimde ayrılıyor. Çukur’un testosteronu tamamen görselliğe dayalı, Edho ise görsel bakımdan Kurtlar Vadisi’nin ölgünlüğünü ve libido avcısı iticiliğini taşıyor. Eh, hal böyle olunca genç erkek oyuncuların hatta her yaştan erkek oyuncunun ilk tercihi Çukur oluyor. Çukur, Muhteşem Yüzyıl‘ın yarattığı cast mucizesini yinelerken iyisi kötüsüyle dönemin birçok erkek oyuncusuna kadrosunda yer açtı. Edho’da ise oyuncu değişimleri daha ziyade ölen kötü adamların yerine gerçekleşiyor ve oyuncularının yaş ortalaması bakımından hayli yaşlı bir dizi Edho… Edho orta yaş erkek oyuncuları tercih ederken Çukur’da gelecek vaat eden nice (erkek) oyuncu izledik. Öte yandan Öner Erkan, Aras Bulut İynemli, Necip Memili gibi bir önceki kuşağın başarıya kavuşmuş isimlerini de televizyonun artık kimliği haline gelen şiddet anlatısında görme şansımız oldu. Ancak şuna değinmeden geçemeyeceğim. Çukur her şeyden evvel oyunculuk katili bir dizi! Örneğin Öner Erkan’ı Dünyada Karşılaşmış Gibi oyununda izledim, harikulade bir performans sergilemişti, Çukur’da idare ediyor. Zira Çukur veya Edho daha fazlasını istemiyor, bu dizilerin ruhuna uygun bir “arabeski romantizm” sergilensin yeter! İşte karakterler sevdiklerine sahip çıksınlar, çıkamasınlar… Düşüp kalksınlar…. Mahalleyi, vatanı kurtarsınlar, bunun için gerekirse kendilerini ateşe atsınlar, iki zıplasınlar… Kasmık kasmık konuşsunlar, racon kessinler, bol bol silah sıksınlar. İşte öyle şeyler…

Yeşilçam’ın kötü babalarından miras Abuzer Kömürcü ve Milenyumda burun karıştırmanın cazibesi

Kurtlar Vadisi’nde Abuzer Kömürcü oğlu Erdal’a haddini bildirirken…

Muhammet Cangören’e parantez açıp dizideki rolüne değinmeden onun “Abuzer Kömürcü” kimliğini ele almamız gerekiyor. Afgan asıllı Cangören Vikipedi’ye göre 80’lerin başında göç etmiş İstanbul’a, uzun süre çocuk tiyatrosuyla ilgilenmiş, televizyona ise İkinci Bahar dizisiyle geçmiş. Devamında Berivan ve onu tanıdığımız Kurtlar Vadisi geliyor. Sıla gibi dizilerde de görüyoruz kendisini. İşin ilginci Cangören televizyonlarımızda uzun süredir rastlamadığımız bir olayı da gerçekleştirdi. Henüz Çukur’daki öyküsü tamamlanmadan Edho’ya girdi. Aynı anda iki dizide (üstelik bu diziler şiddetten besleniyor, benzer karakterleri benzer örgüler vasıtasıyla işliyor) oynayan Cangören henüz Çukur’da öldürülmeden Edho’ya baş kötü adam kontenjanından transfer oldu. Tarafların nasıl bir sözleşme yaptıklarını bilmemiz güç fakat iki rolü ayrıştırabildiğini görmek hiç değilse televizyonlarımız adına sevindirici bir gelişme diyebiliriz. Çukur’da bir Afgan suç adamını canlandırıyordu Cangören ve hemen her bölümde kendini “Ben Reşit Fazlullah, bir aşiretin lideriyim” diye tanıtıyordu. Bu rolü kendisini üne kavuşturan Abuzer Kömürcü’yü andırmıyordu hatta aksine iyi adamdı, sözüne güvenilirdi, racon biliyordu. Tam da böyle bir kompozisyondan sıyrılıp Edho’ya hırsız ve dilenciler Şahı Hamdi Baba kisvesinde girdi. Kuşkusuz birbirine yakın, silahlı-külahlı roller bunlar fakat anlatının iyi ve kötü tarafında konumlandıklarını belirtmeden geçmeyelim. Dahası Cangören’in Abuzer Kömürcü gibi iz bırakan bir rolün ardından farklı rollere girebilmesi dahi başlı başına meziyet sayılabilir. Malum Yeşilçam’da da Yeşilçam’ın devamcısı olan televizyon dizilerimizde de “iyi adam” kılıktan kılığa girebililiyorken “kötü adamlar” kendilerine çizilen çerçevenin dışına çıkamaz. Cangören de bu düzenin etkisinden çıkamayarak kürkçü dükkanına döndü. Kömürcü tipi kötü adamlığı güncel bir mafya dizisinde sergileme olanağı yakaladı. Buranın altını çizmekte fayda var. Hamdi Baba rolünün Abuzer Kömürcü’den belirgin bir farkı bulunmuyor. Bu iki rolün ortak özelliklerine baktığımızda ise ilk olarak baba unsurunu görüyoruz. Bizim gösteri geleneğimizde Aliye Rona gibi kötü analara yahut femme fatale figürü Suzan Avcı, Neriman Köksal gibi sarışın çizimlere de rastlanır ancak esası daima “kötü babalar” meydana getirir. Bunlar ise ya mafya babası ya ağadır. Evladının yolunu tıkayan hatta evladının yavuklusuna göz koyan babalar bile izleriz. Hal böyle olunca baba-oğul çekişmesini karikatürize bir tonda ekranlara yaşayan Kurtlar Vadisi’nde neredeyse esas hikâye kadar Abuzer Kömürcü de ilgi çekmişti. Kömürcü bir uyuşturucu imalatçısıydı, vadinin konseyinde yer alan Hüsrev Ağa namına çalışıyordu. Oğlu Erdal ise Ağanın kızını etkilemek amacındaydı. Kömürcü işinde gücünde, ağasının sözünden çıkmayan, kul köle bir adamdı ve bozuk gözleri, oğluna yaklaşıp ağız dolusu “lan it” demesiyle dikkat çekiyordu ve aslında kuşak çatışmasını tam anlamıyla yansıtıyordu. Kömürcü bir zanaatkardı, alaydan yetişmişti ve sınırlı (ne eksik ne fazla, işine yarayacak kadar) kimya bilgisiyle eroin üretiyordu. Onu atletle veya kirden kararmış sarı renk kazağıyla görüyorduk. Gözlüğü kalın camlıydı, kemik çerçeveydi, burnunu karıştırıyordu. Gözlerinin uzun süre iş güvencesiz ortamlarda kimyasal maddelerinin dumanlarından dolayı bozulduğunu tahmin edebiliriz. Oysa Kömürcü bu mesleki deformasyondan çok daha fazlasıydı. O, oğluna köleliği öğretmeye çalışan, başka bir deyişle haddini bildirmekle uğraşan bir kötü adamdı. Gücü sınırlıydı ve itin ite, itin ise yine dönüp kuyruğuna boyun eğdirdiği tarihsel bir akışın parçasıydı.

Abuzer Kömürcü’nün Hamdi Baba’da doğuşu ve toplumsal çürümenin “kötü baba”daki izdüşümü

İlginçtir Cangören’in oğlunu ezen baba figürünü bu kez Edho’ya taşıdığını görüyoruz. Hamdi Baba rolünde, aynı pislikleri yapan fakat nüfuz sahibi bir baba olarak çıkıyor karşımıza. İşi yine aşağılık bir iş… Kurtlar Vadisi’nde eroin üretiyordu, Edho’da hırsızlık yapıyor; üstelik bir zamanlar çocukları dilendirdiği ve servetine böyle kavuştuğu sıkça ifade ediliyor. Tabi tamamen aynı diyemeyiz. Karakterin nüfuzu ve yaşın verdiği tecrübe dahası görüp geçirmişlik hali Cangören’in oyunculuğuna da yansıyor ve ayakları yere basan, nispeten özenli çizilmiş bir kötü adam izliyoruz. İki noktaya değinebiliriz. Öncelikle iki işinden de esintiler taşıyor Hamdi Baba, gerektiğinde çocukları dilendirecek sertlikte lanet bir adam oluyor, gerektiğinde bir hırsızın çevikliğine soyunuyor. Bu çevikliği sayesinde düşmanlarını iki kez atlattı. Hasta ve akıl sağlığı yerinde olmayan zavallı yaşlı rolüne büründü yahut kümesten bir eve girip çarşaf çalarak kılık değiştirdi. Edho’da dikkatimizi çeken başlıca unsur Abuzer Kömürcü’nün benzer bir iğrençlik ve aynı bakışla günümüze uyarlanması… Hamdi Baba birilerinin artıklarını yiyecek kadar midesiz ve adi bir adam yahut ölü kayınçosunu soyacak kadar hırsızlığın hakkını veriyor. Son derece pragmatist bir ruh taşıyor, söz gelimi hapisteki oğlu öldüğünde hesap kitap yapıp yoluna devam edebiliyor. Oğullarına yine mesafeli, onları şımartacak davranışlardan sakınıyor. Yer yer övse bile hemen peşi sıra hakaretler yağdırarak dengeyi sağlıyor. O maharetli bir yönetici ve bu tip yöneticileri ülkemiz siyasetinden tanıyoruz aslında! İki gönül okşayış, iki azar dengesi, kısacası biraz havuç biraz sopa ataerkil siyasetimizin de iş bitirici yöntemi haline gelmiş. Hamdi Baba’nın bu kez ezdiği oğulları ve adamları dışında Seko diye bir çırağı var. Hani tam bir soysuz, hiçbir değer yargısı yok! Hayatta kalmak için gözünü kırpmadan babasını satar! Muhtemelen senaristler ilerleyen bölümlerde ona hainlik ettirecektir. Yapısı müsait sonuçta… Bu Seko, Hamdi Baba’sını da soyuyor, işin güzel tarafı Hamdi Baba soyulduğunun farkında! Bu bir zihniyet meselesi ve aynı zamanda “bal tutan parmağını yalar” ekonomisinin, çarkları döndürmek için rüşvet alıp verme eyleminin, her türden hukuksuzluğa karşılıklı göz yumma prensibinin izdüşümü… Kimin ne kadar soyduğunu bilirsem sıkıntı çıkmaz düşüncesinde babamız. Hamdi Baba 60’lar melodramlarındaki, ağalı filmlerindeki yahut 70’ler aksiyonlarında sıklıkla karşımıza çıkan kötü adamlardan ayrıksı duruyor. O daha ziyade 80’lere göz kırpıyor. Her ne kadar kötü adam tiplemesinin tüm özelliklerini taşısa ve karakter olgunluğuna erişemese bile farklı bir politik anlam yükleniyor. 80’ler İlyas Salman‘ın ve onun temsiliyetinde halkın yenilgisiyle özdeşleşmişti. Aynı dönem dar gelirli vatandaşı, bilhassa geçinemeyen memur profilini Şener Şen de canlandırdı ancak Salman’ın yüzü ezilenlerin ikonografik düzeyde bir başkaldırısını yansıtıyordu adeta. Yine onun başrol oynadığı Afacan (Beco,Yılmaz Atadeniz,1989) filminde oğlu kaçırılıp dilenci çetesinin eline düşüyordu. O filmde kaynar su dolu kazana bir çocuğun kafası sokuluyordu. Bu denli şiddet yüklü sahneleri de vardı anlayacağınız.

Afacan (Beco) filminde Afacan bir dilenci çetesinin eline düşer.

Esasında 80’ler, kazıklanan, işten kovulan, çocuğu kaçırılan daha yerinde bir ifadeyle tüm talihsizlikleri üzerine çeken Salman’ın darbeler, türlü hukuksuzluklar ve zamlarla beli bükülen halkın yazgısını rolleriyle paylaştığı bir dönemdi. İşte Hamdi Baba da halka zulmeden tarafta yer alarak 80’lerde hüküm sürmüş, o dönem palazlanmış. Dizide açıkça belirtilmiyor fakat bu doğrultuda tahmin yürütebiliyoruz. Hamdi Baba’nın bugünkü karşılığı hayli pervasız… Hırsızlığı bir meslek olarak normalleştirmenin ötesinde bir siyasi anlayışın da zaferini ilan ediyor adeta! Bu anlayış ise şüphesiz çetecilik… 90’lardan itibaren vurdu-kırdılı dizilerimize damga vuran çetecilik özünde siyasi ve sistematize bir anlayışı ortaya koyuyor. “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” çizgisinden kanlı canlı kafa kesmeli bir döneme vardığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Ekranlardaki varlığını sürekli eleştirdiğimiz şiddet ise giderek yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Burada kuşkusuz şiddeti kaba kuvvet kullanımı gibi bir anlama daraltmıyorum. Bir iktidar aygıtı olan şiddetin kurumsallaştığını ve güçlü bir biçimde organize olduğunu görüyoruz. İş yerinde mobinginden mahalle baskısına, her türlü ötekileştirme gayretinden, sınıfsal şiddete değin birçok örneğine tanıklık ediyoruz. Acun’un varlığı mesela sınıfsal bir şiddettir, nafakasından tutun çocuğunun isteğiyle dizi çekmesine değin…. Veya bornozla yatağa atlayan kebapçı Nusret’in cinsel organını görmemiz…

Günümüzde çürümenin şiddeti biçiminde de nitelendirebileceğimiz “Nusret ve yatağına atlayışı”

Ama bizler yalnızca Çukur’u veya Edho’yu eleştirerek çocukları, gençleri şiddetten uzak tutabileceğimizi sanıyoruz. Bu hayli iyimser bir yaklaşım… Günümüzde çeteleşme hâkim ve aslında bu hâkimiyeti hiçbir değer yargısı olmayan Hamdi Baba karakteri üzerinden de okuyabiliriz. Bu bakımdan Abuzer Kömürcü’nün marjinal bir karakterken onun devamı niteliğindeki Hamdi Baba’nın toplum ortalamasını temsil etmeye başlaması, gelinen siyasi noktayı ve çürümeyi sembolize etmesi bakımından anlamlı görülebilir.

Edho’da oyunculuklar… Muhammet Cangören ile Engin Benli’nin diziye kattıkları

Yaman Korkmaz rolünde Engin Benli

Son olarak Muhammet Cangören’in Edho’ya getirdiği dinamizmden söz etmek istiyorum. Birçok TV dizisi izliyorum, (“işim gereği” değil de ilgim gereği diyeyim) Edho da mafya dizilerinin politik eksenini oldukça yalın aktarması itibariyle başından beri radarımda yer alan yapımlardan. Diziye şu beş sezon boyunca çok sayıda kötü adam girdi, hepsi de kartondu.. Yine arada derede güçlü kompozisyonlara “iyiler ve görece iyiler” tarafında rastladık. Rahmetli Tarık Ünlüoğlu mesela veya Olgun Şimşek… Aile ve yanaşmaları biçiminde tanımlayabileceğimiz ana kadroda ise esasen çok yönlü bir oyuncu olan, Sarmaşık filminde atmosferin hakkını veren Hakan Karsak ve evin annesi rolündeki Sabina Toziya haricinde höt zöt’ü aşmak için kimse çaba harcamıyor. Lacivert bazen ise siyah takımlar çekip iki salınmak yetiyor. Edho Pandemi arası ardından yeni sezona iki önemli kötü transferiyle girmişti. Bunlardan biri yazının da konusu olan Cangören iken diğeri Kanıt dizisinden tanıdığımız Engin Benli… Dizide Hamdi Korkmaz’ın oğlu Yaman Korkmaz rolünde izlediğimiz Benli ilginç bir yüze sahip ve salt yüzüyle oynamasına karşın mimiklerini, yeri geldiğinde yüz hatlarını olayın bir parçası kılabiliyor. Bu durum da diziye kötü adam sıfatıyla giren Benli’nin öyküdeki mizah duygusunu başka bir deyişle gerçek yaşam esintilerini beslemesine olanak sağlıyor. Benli standart kötü adam oyunculuğunu aile içindeki esprilere katılımıyla zenginleştiriyor. Bir de hani “gözleriyle gülmek” denir ya Benli’nin böyle bir vasfa sahip olduğunu söyleyebiliriz. Diziye giren bu çetenin ipleri elbette yine vatanı bölüp parçalamak isteyen Amerika’nın elinde falan ama bu hırsız uğursuz takımı bayağı kendi eğri  doğrularıyla yaşayan tiplerden kurulmuş… Belki dizinin tüm geçmişi de dahil tutulmak üzere “nefes alan” tek kötü adam çevresinin Korkmazlar çetesi olduğunu öne sürebiliriz. Dolayısıyla siyah ve laciverdin dışında renk, kaypak ve mertin dışında “erkek” barındırmayan Edho’ya bu katılımı “taze çamur” şeklinde anmak istedim. Sanırım dizinin etkisinde kalıp böyle bir kapanışa yeltendim, okurlardan affola! Bi dakka kardeş, biz Rahşan Yenge miyiz ki affedelim! Tamam, yazıyı bitiriyorum. –Biz bitti demeden bitmez! 

*Beyninde tümör bulunup ameliyat edilen oyuncumuz Sabina Toziya, umarım bir an evvel sağlığına kavuşur.

Haydar Ali Albayrak

Aziz’in Çilesi ve Kuşatılmış Azizler Ülkesinde

Netflix’in son yerli filmi Azizler yayınlandı. Nevi şahsına münhasır bir kamera arkasını ve masa başını buluşturan filmde yönetmen koltuğunda Taylan Biraderler oturuyor. Sinemada az ve öz çalışmış, Vavien gibi kara komedilere, Küçük Kıyamet ve Okul gibi öncü niteliği taşıyan korkulara imza atmışlardı. Uzun süre televizyon dizileri yöneten kardeşlerin uzun metraja dönüşlerinin nasıl olacağı ve elbette bu deneysel duruşlarını ne ölçüde sürdürdükleri ayrı bir merak konusuydu benim açımdan… Merakımı giderdim diyebilirim. Filme geçmeden masa başına da değinmekte de fayda var. Yıllardır oyun üreten, arada film çeken, yayınevi kuran ancak işte bir online platformun mini dizisinde (Bir Başkadır) kitlelerle buluşabilen Berkun Oya yazmış senaryoyu… Parlak oyuncu kadrosunu ve ilgi çekici fragmanı da hesaba kattığımızda iyi bir film bekliyoruz, en azından kısa süre önce yaşadığımız 9 Kere Leyla travmasını unutturmasını umut ediyoruz. Peki, kazın ayağı öyle mi? Azizler nasıl bir film? Azizler evvela Netflix’in Türkiye pazarında “nitelikli uzun metraj öyküleri”ne henüz bir standart getirmediğini ama istim üzerinde olduğunu düşündürüyor. Hatırlarsınız 9 Kere Leyla’nın bir vizyon filmi olduğu (ki vizyona girmek üzere çekildiğini biliyoruz) konuşulmuş, ekran başında eğreti durduğuna dair yorumlar yapılmıştı. Belli ki Netflix gerek evrensel ölçekte gerek Türkiye özelinde formatına has ana akım işlerin dışına taşmaya çabalıyor. Bir Başkadır böyle bir işti ve Netflix risk almıştı. Riskin meyvelerini fazlasıyla topladı. Azizler bu denli büyük bir risk değil şüphesiz fakat eni sonu bir deneme görüntüsünden sıyrılamıyor. Dahası ve belki daha fenası her platform filmi bir devrin kapanışı biçiminde anabileceğimiz geleneksel sinema kültürünün tasfiyesi tartışmasına ister istemez çentik atacağından öykü ve biçime dair sağlıklı değerlendirmeler yapamayabiliyoruz. Roma filmiyle başlayan bir geçiş sürecinden söz ediyorum. Bu süreci Azizler üzerinden yorumlamak elbette yersiz kaçar ama filmin geçiş sürecine ait olduğu yönünde hisler uyandırdığını da es geçemeyeceğim. Bu deneme süreci nedir? Kabaca ifade edersek sinemanın bir anlamda kimliksizleşmesidir. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Her geçiş sürecinde kimlik kaybolur, kullanıcı değişir, tüketicinin alışkanlıkları yeniden belirlenir ve etkisi hesaba katılır. Devamında kimlik bir kez daha inşa olur. Azizler de “bu film sinema salonunda gösterilse ne olurdu” sorusunu sorduruyor mesela? Salonda izlenir miydi? Ben izlemezdim, hadi izledim diyelim, en azından verdiğim paraya üzülürdüm. Eh, bir bilet ateş pahası! Zaten pandemi koşulları ve ülkede bilet fiyatlarının astronomik bir düzeyde seyretmesi mevcut sinema deneyimini değişime zorluyor. Bunun üzerine bir de alttan gelen kuşağın değer yargıları ve yeni hassasiyetler eklenince bu tür platformların önü açılıyor. Örneğin Azizler’i sinemada izlesem üzülürdüm diyorum ama Netflix’te izlediğim için seviniyorum çünkü oraya göre belli bir çıtanın üzerinde kalıyor.

Azizler, bu Azizler kimin Azizleri?

Neyse sözü fazla uzatmadan filme gireyim. Azizler, baş kahramanı Aziz (Engin Günaydın)’in hayatından bir kesit sunuyor izleyiciye ve bu bakımdan bir durum hikâyesi anlatıyor diyebiliriz. Aziz’imiz kuşatılmış bir Aziz… Ablası Rüya (Hülya Duyar), pısırık eniştesi Rıza (İlker Aksum) ve büyümüş de küçülmüş yiğeni Caner (Göktuğ Yıldırım) ile aynı evde yaşıyor. Sevgilisi Burcu (İrem Sak) karikatürize düzeyde takıntılı bir kişilik… Aziz ondan ayrılmaya çalışıyor, bir türlü ayrılamıyor. İş yerinde patronu ve iş arkadaşlarıyla da tuhaf bir ilişki sürdürüyor. Patronu Alp (Öner Erkan) yalnız ve sürekli ağladı ağlayacak bakan, psikolojik sorunlar yaşadığı her halinden belli bir adam, lüks evinin kapılarını açarak Aziz’in dostluğuna tutunmaya çalışıyor. Cevdet (Fatih Artman) deseniz bir yere gitmek üzere arkadaşıyla çıkan ancak köfte ekmek tıkınıp keyif sigarası yaktıktan sonra tek kelime etmeden evine dönerek kapıyı surata çarpan bir tip. O derece yabancı, o derece yozlaşmış… Sinir bozucu bir uzaklığı var. Aziz’in arkadaşları arasında yine en insancıl olanı iş yerinin gediklisi Erbil (Haluk Bilginer) o da on yıl önce kaybettiği eşinin (KamuranBinnur Kaya) buzdolabına yapıştırdığı fotoğrafıyla konuşan, durup durup donan, “hata veren” bir adam. Yine de sevimli, iyi niyetli… Öyle ki, sigara içmek ve bacak bacak üstüne atıp oturmak dışında hiçbir şey yapmayan iş arkadaşı Vildan (Gülçin Şantırcıoğlu)’dan hoşlandığını bile eşine söylemekten geri durmuyor. Dürüstlüğe ve samimiyete önem veriyor. Zaten filmde diğer başrol olan Erbil’in pozitif karakteri de kısmen sırıtıyor. Öyküyü kabaca aktardığımıza göre ortama geçebiliriz. Aziz nasıl bir iş yerinde çalışıyor, ne yapıyor? Tam olarak kestiremiyoruz. Sosyal medya yönetim ayağı da olan bir reklam ajansında çalıştığını tahmin ediyoruz fakat bir sahne dışında işine dair herhangi bir ayrıntı göremiyoruz. O sahnede de Halit Ergenç ve Bergüzar Korel youtuber olma heveslisi çocuklarının izlenirliğini artırmak için Alp’in şirketine danışıyorlar. Aslında tam buradan filmin odağına yerleşmiş çağ eleştirisine uzanabiliriz. Azizler bana kalırsa çağımıza yönelik yalın bir eleştiri… İnternet kültürünün ve görünür olma isterisinin insan ilişkilerinde açtığı hasara oldukça yalın bir eleştiri getiriyor. Bunun yanı sıra Aziz’in kuşatılmışlığı ülkemizin siyasal durumuyla da örtüşüyor. Siyasi iktidar Aziz ve Aziz gibileri statülerinden, sosyal ilişkilerinden bağımsız olarak (hatta bu kimliklerden sıyırarak) hiçleştirdi. Son dönemde Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım atanan AKP’li Melih Bulu ve ona yükseltilen tepkilerde de bu hiçleştirme/yok sayma politikasının ana hatlarını görebiliyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan vakit yitirmeksizin protestocuları terörist ilan ederken Pelikan diye nam salmış bir grup marjinal AKP’li de Boğaziçi’ni elitlikle bağdaştırıyor. Aslında AKP’nin neredeyse ilk yıllarından itibaren kıllı göbekli, çizgi pijamalı adamların, devamında ise giderek arka camı tuğralı Doblo’lu dayıların dümeninde bir çeşit hınç siyaseti yürüttüğünü biliyoruz fakat Pelikan’ın elitizm çıkışını farklı bir yerden değerlendirmek gerekiyor. Zira bugün elitlikle ötekileştirilen o kesim çoktan ezildi. Öyleyse bu çaba niye? Bu yönü hiç çizilmese dahi “reklamcı liberal” biçiminde ele alabileceğimiz Aziz karakterinde bizim göremediğimiz bir potansiyel mi seziyorlar yoksa bunca yoksulluğun peşi sıra dipten gelecek bir dalgadan çekinmiyorlar da hâlâ liberal dostlarının ihanetinden mi korkuyorlar kavramak güç. Yoksa hiçbiri değil de tek dertleri her zamanki gibi ezilenlerin en temel hakkını aramalarına mani mi olmak?

Beyni göçen Aziz ve beyin göçü eden Azizler

Tekrar Azizler’e dönersek artık bir şehir efsanesine dönüşen beyin göçünün açıklamasını da okuyabiliyoruz. Azizler’i şöyle bir düşünelim. Onlar neden bu ülkede yaşasınlar ki? Aileleri cehennem, gönül işleri deseniz ayrı cehennem, iş yaşamları pespaye, her düzeyden ilişkileri alabildiğine güdük. Tüm yaşam alanlarının yalnızca keşmekeş vaat ettiği bu tabloya bir de çağın getirdiği hiçlik duygusu ekleniyor. Taş olsa çatlar ama Aziz çatlamıyor çünkü bastığı toprağa uyum sağlamayı biliyor. Böyle hayatta kalıyor ve ikinci noktaya açılıyor filmimiz, Survivor’a. Aziz’in mücadelesi kendi yakınlığını koruyarak hayatta kalmak üzerine. Ecnebilerin hani “personal space” dedikleri şeyden zerre nemalanamıyor Aziz ve her an her köşeden bir nobran, bir kopuk, bir tekinsiz fırlayıp taciz ediyor onu. Yiğeni yatağına atlayıp ısırıyor, barfiks barıyla saldırıyor, üstelik demiri de yine Aziz’e söktürüyor bulunduğu yerden. Bu sahneyi siyasal arka planıyla irdelediğimizde neredeyse keyifleniyoruz. Tabi daha çok Aziz gibilerin deyişiyle “yaşamasak eğlenceli ülke” de işte neylersiniz, yaşıyoruz! Aziz de taviz vererek, işbirliği yaparak ayakta durabiliyor fakat vahim bir sıkıntısı var Aziz’in: Ayakları, durabildiğinden habersiz! Hal böyle olunca tavizler tavizleri kovalıyor ve silik bir yaşam kalıyor geride. Yiğene birkaç çemkirme girişimi, patrona dostça yaklaşıp lüks evinde nefes alma çabası hep kayıplarla sonuçlanıyor. Adam rahatlamak için gittiği her evde bir şey kaybetmeyi başarıyor. Bu konuda gayet istikrarlı! Erbil’in evinde de sevgilisinin hediyesi kolyeyi düşürüyor mesela. Sonra o iş de başını ağrıtıyor. Tavizler vermesine karşın mutsuzluğa hapsolan kesim denince akla yine Aziz’in sınıfı ve sosyal konumdaşları geliyor. Beyaz yakalıların, cemi cümle plaza çalışanlarının şu aralar sıklıkla “asgari ücret maaşımıza yaklaştı yaaa” dediğini duyuyoruz. Oysa Hippilerin düzene (eve) dönüşüyle 70’lerde filizlenen, Sovyetlerin dağılmasıyla iyice gün yüzüne çıkan bu liberal atılım ve (güya) yönetici kesim tarafından sevinçle karşılanan bu ayrıştırma hamlesi güzel düşler gördürmüştü “okuyup da ruhunu şeytana satmış” orta sınıf sevdalılarına! O sınıfta tutunulduğu takdirde tüm dertler bitecekti! Her orta sınıfın bir öncekini ezerek ilerlediği, bu kısır döngüde evlatların daima babayı yiyip doyduğu vakiydi oysa… İşte bizim Aziz’imiz çözülen bir sınıfın ve çözülen bir toplumun kesişim kümesinde duruyor. Anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz! Reklamcıların çağı dahi kapanıyor, canavar bir nesil geliyor! İzlenmek için çılgın videolar çeken, teşhirci, röntgenci, cinsellik başta olmak üzere tüm temel ihtiyaçlarını araçsallaştıran, hedonistliğinden kıvanç duyan bir nesil… Özgecilerin orta sınıfı, mahalle aralarında esnaf ve memurlarla kurulan o orta sınıf gerilerken toplumu ayıran sınırlar daha da belirsizleşiyor. Aziz işte bu belirsizlikte yalnız… Onu kuşatan korkunç kalabalık kadar yalnız, iletişim kurmak yönünde çaba sergiliyor nafile! İnsanlıkta kartlar yeniden dağıtılmış adeta ve tüm insanların eli berbat!

Seyirciyi uzak tutan ve “bugünden yarına değil de çok acil olarak değil de çabuk çabuk” akan bir film olarak Azizler

Tüm bu siyasal ve toplumsal çıkarımların ötesinde filme de bir iki yorum getirmezsek olmaz. İlk elden şunu söyleyebiliriz. Azizler seyirciyi içine alan bir film değil kesinlikle. Aziz’in kuşatılmışlığını, yalnızlığını ayrı bir dünyada sergilemekten yana tavır alınmış… Biz o dünyaya giremiyoruz. Bu durumun birçok sebebini sayabiliriz. Yiğenin karikatürize varlığı, patron Alp’in abartılı ve gerçek manada ıssız adamlığı, Erbil’in sevimli ancak bir bağ kuramadığımız yaşantısı öyküye sızma gayretlerimizi her defasında boşa düşürüyor. Araya serpiştirilen güzel sahneler izliyoruz. Ve bu sahnelerin gerçek hayatta bir karşılığının bulunması tesadüf sayılmamalı. Diğer yandan yine bu sahnelerin filmin dokusuyla pek örtüşmediğini de seziyoruz. Örneğin Cevdet’in sipariş vermek için arayıp restorana fırça kaydığı sahne onun oyunculuğuna denk düşüyor fakat hikâyede kendine yer bulamıyor. Zaten Cevdet Azizler’de üzerine çok az oynanmış bir karakter ve anlatıda bir nevi bağlaç vazifesi üstleniyor, onu filmden çıkarsak anlam bozulmayacak! Varlığı örgüyü yormuyor ama ayrıca güç kattığını iddia edemeyiz. Bu kapalılığı Azizler’in hangi hanesine yazmalı? Artıya mı eksiye mi? Karar vermek zor… Bir şeyler akıyor, biz de kıyısından köşesinden seyirci kalıyoruz. Tamam arsız yiğene bir iki tokat aşk etmek istiyoruz, sonra Cevdet’e ağız burun girişmek, Alp’in o ağlak suratına tükürüp “yağmur yağıyor galiba karşim” dedirtmek falan istiyoruz ama kendimizi bunları yaparken bulamıyoruz zira Aziz kapandan çıkamıyor. Filmin bu kararsızlığı seyirciyi de bir nebze yoruyor. Böyle gelmiş böyle gidecekse bunu daha eğlenceli anlatmalarını beklerdik, yok böyle gitmeyecekse nasıl gideceğini öğrensek fena olmazdı hani! Azizler iki seçeneğe de yanaşmayarak ortalarda bir yerde kalmış. Azizler’in bir diğer önemli eksiği ise temposunun iyi ayarlanamayışı… Başta bir durum hikayesi ile karşı karşıya olduğumuza değindim fakat bir şeyler anlatmaya soyunan hiçbir film tempodan muaf tutulamaz dolayısıyla Azizler’in içselleştirilmiş bir belgesele benzeyen yapısı da belli dinamikler üzerinden ele alınabilir. Aziz’in filminde çok geçmeden öykünün bir yere doğru ilerlemediğini, heyecan unsurunun kasten devre dışı bırakıldığını fark ediyoruz. Kaldı ki film de başladığı yerde bitiyor ve sevgilinin takılıp kalması, Aziz’in o bandı durdurduktan sonra kalınan yerden devam edileceği fikri Azizler’in çektiği çileye atıf yapıyor. Evet, film Aziz’i başladığı noktada bırakmıyor belki ama Aziz’in Azizler oluşu, ana fikri vurgulamak dışında bir amaca hizmet etmiyor. Bu içinden çıkılmaz çember, Aziz’in gönüllü çevirdiği bu hulahop ana öykü ile yan öykülerin bağını kopardığından anlatının temposunu da sakatlıyor.

Oyunculuklar ya da Azizler’den arta kalan

Son olarak oyunculuklara değinmek istiyorum. Günaydın’la başlayayım. Engin Günaydın yetenekli bir oyuncumuz; rüşdünü ispatlamış, gönüllerde taht kurmuş ancak hep aynı… Zabıta İrfan (Bir Demet Tiyatro), Burhan Altıntop (Avrupa Yakası) derken o daima silik agresif itirazların simgesi… Bu aynılık hali jest ve mimiklerle pekiştirilmiş, ses rengiyle örtüştürülmüş olmasıyla da sınırlandırılmamalı. Günaydın’a hep benzer roller veriliyor. Ya güldürüde şark kurnazı oluyor ya kara komedide silik ve agresifi canlandırıyor. Hani “cesur ve güzel”, “hızlı ve öfkeli” gibi buluşmalar vardır ya işte Günaydın da silik ve agresifi aynı çizgide başarıyla buluşturuyor. Fakat o kadar… Bir oyuncunun her rolü oynaması gerektiğine inanmıyorum. Oyuncunun her rolü oynayabilmesi gerektiğini savunan fanatiklere ise daima soruyorum: Neden? Oyunculuk dediğimiz şey sadece farklı karakterlere girebilme kabiliyeti midir yani? Eğer öyleyse eski oyuncular olarak sayabileceğimiz soytarıları, daha da eskilere gidersek şamanları falan toptan çapsızlıkla itham etmemiz gerekmez mi? Buna inanmamakla birlikte benzer rollerde görülmenin bir oyuncunun yalnız yüzünün eskiteceğini değil aynı zamanda rol kesme reflekslerini de zayıflatacağını düşünüyorum. Engin Günaydın aynı refleksleri sergiliyor. Yalnız o mu? Kuşkusuz değil… Haluk Bilginer söz gelimi… Oyunculuğuna laf eden taş olur ama o da hep aynı adam… Ya Masumiyet‘teki Bekir (artık o olamıyor) ya Tatlı Hayat‘taki İhsan… Bilginer’e ne verilse oynar, karizmatik sesi de cabası… Ne var ki bu platform işleri de onu ziyadesiyle sömürdü. Masum ile başlayan süreçte aranan yüzün ötesine geçti. Artık neredeyse görülmek istenmeyen yüz haline gelecek. 
İki ismin haricinde öne çıkan bir diğer performansa ise Göktuğ Yıldırım imza atıyor. Onu Bir Başkadır’da susan çocuk İsmail rolünde izlemiştik, Azizler’de ise tam anlamıyla çenesi düşmüş. Yaşına hiç uymayan bir olgunluk ve bıçkınlık sergiliyor Yıldırım’ın canlandırdığı yiğen Caner… Ne denir, böyle yiğen düşman başına!
Azizler’de filmin oyuncuları kadar iletinin de belirgin bir rol oynadığını görüyoruz, o yüzden “Azizler’den arta kalan” demeyi uygun buldum. Azizler her yerde ve hepimiz Aziz’iz aslında. Aziz’in akisleriyiz belki… Oraya buraya yansıyor, yükleniyoruz. Yüklendiğimiz yerler ise sanal doğaları gereği hiç kırılmıyor. Devamlı “dikizleniyor, dikizliyoruz” ve bunu hafifleterek söylüyoruz her seferinde, “izleniyor ve izliyoruz” diyoruz. Birinin komik videosunu, başkasının mahremini, şu birinin gösterisini, öbürünün patavatsızlığını… Hem nesneyiz hem özne ve esasında her ikisi de değiliz. Şu türden soruların sorulmasına vesileyiz sadece: Hiç çıkarmayacağım demiştin, e kolye nerede?

Haydar Ali Albayrak

Queen’s Gambit: At Soğuk Savaşa Gider!

Keyfi bir açıklama: Cinsiyetçi gibi suçlamalar gelmeyecekse, şayet topa tutulmayacak, lince neyim uğramayacaksam atalarımızın bir yargısını hatırlatarak başlamaktan yanayım! Bazı mesleklerin tövbe tutmayacağını yahut ancak belli bir yol ayrımına değin tövbe tutacağını söylemişler ya hani… Aslında ne ayıp! Kesinlikle katılmıyorum bu türden bir ata görüşüne fakat dil işte, kemiği yok; yaşıyor hatası, günahıyla, tüm o koşuşturmasıyla yaşayıp gidiyor. Politik doğruculuğa ve akıllı telefon ekranı duyarlılıklarına pek aldırış etmeksizin. Peki yargının konumuzla ne ilgisi var? Şu ilgisi var. Eleştirmenlik de tövbe tutmayan mesleklerden, takdir edersiniz. Ben de kısa süre önce “ara veriyorum” demiştim ancak verdiğim ara kurbağayı bile ürkütmedi, dahası fırlattığım taş, kör talih işte, göldeki bir kaya parçasından sekip sıçrayıverdi kafama! Kendi omzuma kuş kondurdum, lafımı çiğnemiş oldum anlayacağınız. Şimdi bari o lafı basayım başıma ekmek niyetine, şişmesin taşın berelediği yerler!

Döndüm, Queen’s Gambit ile… Bir müddet övüldü bu Netflix yapımı. İşte şöyle, işte böyle! Önerildi, “iyi iştir” dendi, hakkından ve arkasından epey temiz konuşuldu. Bir bakayım dedim, numarası var mı? Hem mini diziymiş, fazla sünmez, geçinir gideriz, derken bitirdim de fakat bu dizide tam olarak ne beğenildi, ne bu kadar abartıldı kavrayamadım doğrusu. Demek benim göremediğim şeyler var. 

Bıktırmayan tekdüzelikKlasik anlatı ve şemalar, temalar, kareler…

Efendim, Queen’s Gambit bir dönem işi, 60’lar Amerikası’nda geçiyor. Kentucky’li kızımız Elizabeth Harmon (gençliğini Anya Taylor-Joy canlandırıyor) bir yetimhaneye bırakılıyor. Bizdeki Darüşşafaka’nın Hristiyan öğretisini benimsemiş muadili diyebiliriz. Burada “sıkıcı” eğitimine devam ederken, ailesi tarafından terk edilişinin ve parlak zekasının etkisiyle zararlı-zararsız bazı alışkanlıklar ediniyor. Öğrencilere eğitimlerinin bir parçası biçiminde hatta vitamin diye sunulan uyuşturucu haplar Harmon’ı pençesine alırken hep kötü şeyler olacak değil ya bu kez satranca merak sarıyor kızımız! Sınıfın tahtasını silen Harmon’ın asıl görevi bu silgiyi okulun bodrumunda temizlemek, tebeşir tozunu silkmek. O tatsız vazifesi esnasında hademe Shaibel (Bill Camp) ile tanışıyor. Hademe ona satranç öğretiyor ve birden hızlanıyor anlatı… Çocuk keşfediliyor, meziyetinden bağımsız olarak “sorunlu” bir aile tarafından evlat ediniliyor. Bu yeni ailede kısa süre içinde baba evden kaçıyor henüz baba figürü olgunluğuna erişmeden, anne alkolik, sürekli hasta… Kızın eski yaşamının bir kopyası çıkıyor adeta. İlerleyen bölümlerde öğreniyoruz ki Harmon’ın öz babası da onu reddetmiş, öz annesi ise daha fazla dayanamayıp terk etmiş. Üstelik kızın varlığını hata sayarak! Bu kez üvey anne Alma Wheatley (Marielle Heller) dirayet gösterip kıza sahip çıkıyor, elbet kendi meşrebince… Bazen kendi geleceğini garanti altına almak için menajerliğini yaptığı Harmon ile yüzde pazarlığına oturabiliyor. Ama genel anlamda menajer veya anneden ziyade dost oluyor Harmon’a. Tüm hikayeyi anlatacak değilim ya mevzu bahis diziyi “anlatmak” dışında ne yazılabilir, inanın onu da bilmiyorum. Zira hayli yavan, katmansız, kolay tüketilir bir öykü Queen’s Gambit! Konu aldığı satranç gibi bir yönüyle matematiğe, 64 kareye sadık. Satranç oyuncusu nasıl tahtayı zihninde soyutlayabiliyor, yeri geldiğinde zehir zemberek hamleler yapabiliyorsa Queen’s Gambit de dizi matematiğini yalayıp yutmuş ve ortaya kurallarına uygun, düşmez kalkmaz, makine sadeliğinde bir anlatı çıkmış. Bizi şaşırtmıyor hiç. Daha ilk sahneden son sahneyi az buçuk kestirebiliyorsunuz. Ki bu büyük meseledir esasen ve bana göre dizinin tek şaşırtıcı yönüdür! Diziyi merkezine aldığı satranç oyunuyla bir tutarsak açılışıyla da bitirici vuruşuyla da hiçbir yenilik arz etmiyor diyebiliriz. Harmon gibi rakibinin hamlelerini yönelik sezgisel, doğaçlama bir özgünlük sergilemiyor ama bir formülü harfiyen uyguluyor ve şu soruyor dayatıyor ilginç bir şekilde: Bir formüle duyulan sonsuz sadakat, başarıyı ne ölçüde garantiler? Malum, Stefan Zweig‘ın popüler Satranç öyküsünde de “oyun” başarının ve başarıya giden yolun bir anahtarı anlamına kavuşuyordu çok geçmeden. İki karakter çarpışıyordu orada da. Bir nevi makine ile insan prototiplerinin karşılaşmasını toplumsal uzlaşma kazanıyordu, başka bir deyişle her ikisini de yaratan kolektif bilinç. Bir yenilgi bir zafere eşti; kusurlar, zaaf ve travmalar kazanca bağlanırken kaybeden taraf insanlığı kazanıyor, yahut insanlığa geri kazanılıyordu. Bu öykü aslında öte yandan kişisel dehanın yenilgisi de sayılabilir. Her ne kadar günün sonunda insan ve insani deneyimler kazansa bile onu doğuran koşullar toplumsaldır ve yetenek geri çekilmiş, daha doğrusu eşlikçiliğe indirgenmiştir, esas olan insani gelişim ve tecrübelerin yaşanış biçimidir. Başarı meselesinin güncel tartışmasını Queen’s Gambit’ten takip edebileceğimizi düşünüyorum. Dizi Zweig’ın öyküsündeki yolu izliyor, koşulların başarıya mahkum kıldığı bir karakterimiz var yine. Beth Harmon’ın yegane farkı kadınlara varoluş hakkı tanımayan bir spor dalında oyunu bir kadın kahramana kazandırması, sözlerini ona söyletmesi….

İnsanlığın abartısı ve bir Amerikan anlatısı olarak başarı

Kadının öne çıkışına, dizinin matematiğine ve soğuk savaş esintilerine gelmeden, başarı mevhumunu kısaca konuşma taraftarıyım. Daha sık zekanın bir lanet olup olmadığını tartışırız ancak benzer bir sıkıntıyı başarı için de uyarlayabiliriz sanırım. Başarı bir lanet midir? Hatta daha açık olalım! Nedir şu başarı dedikleri illet? Kuşkusuz işin felsefi boyutuna çok fazla girmeyeceğim; ucundan kıyısından eğlenmek, başarı gölüne uzanıp yüzüme iki su çarpmak niyetindeyim. Göl demişken Narkissos söylenine değinmeden geçemiyoruz. Karşı cinsin aşkına (daha geniş bir okumayla insanın iletişim teşebbüsüne) karşılık vermeyen kahramanımız bir su kenarında kendi silüetine aşık oluyor, sonrasında lanetleniyor ve kibrinin gazabına uğruyor. Belki başarı gölü de lanetlenmemize yol açan bir yanılgı birikintisidir! Neden olmasın! Hem başarı dediğimiz şey, özünde “iyi hissetme çabası” değil midir? Veya birazcık da var hissetme kaygısı… Tüm bunların toplamında bir çeşit eylenme, koordinat belirleme ve tutunma saplantısı… Oysa başarı, insanın hikayesiyle öyle hemhal olmuş ki edimlerini onunla ölçüyor, varlığını onunla pekiştiriyor, kimliğini onunla tanıyoruz. Başarının bir yaşamı gasp edişi ve böyle kendinden emin davranması onun bilincimize şımarık bir şamar olarak dönmesine zemin hazırlıyor. Başarıya göre yaşıyor, başarıya göre ölüyoruz. Eşek ölüyor kalıyor semeri ve insan ölüyor kalıyor eseri… Eserin, üretimin başarıyla örtüştürülmesi, yapma’nın o yapıcı hazlarını ekşitirken amatör ruhun, gölün kıyısında hamak kurmuş sallanan bir ruhun esenliğine nadiren rastlanıyor. Başarmadan var olmanın güçlüğü çıkıyor karşımıza. Beth Harmon’ın öyküsüne sapalım. Mesela Harmon başarmasa bir öyküsü olmayacaktı. Zira başarı öyküleri Amerikan anlatısının en güvenli limanlarındandır. Burada kastettiğim başarı, dizinin finalindeki pozisyondan ziyade Harmon’ın varoluşu… Başlı başına, en salt anlamıyla var oluş… Bir dalda, (kıyasa imkan veren bir dalda diyelim) insan türü içinden sıyrılıyor Harmon ve böyle var oluyor. Başarı öykülerinin güzellenmesinde yine bir hile göze batıyor. Bir yol tasavvur ediliyor başarıya dair, ulaşması zor, çekilecek cefalarla, kimi sarsıntılar yüklü… Geçmişin gölgesi ve geleceğin spotları altında… Başarı, inişi çıkışıyla hayatın kendine endekslendiğinden bir gidişat olarak algılanıyor yahut bir gelişmeler silsilesi…  Bir çizelge… Tahtaya ve powerpointe gelir cinsten… Bu durum görsel kompozisyonun ilerlemeci ve manipülatif seyrine de uyum sağlıyor. Akıyor zaman ile anlatı, yürünüyor hayatın ve başarının eş güdümlü güzergahı; alın size heyecan, alın size gerçekçilik! Alın size özdeşleştirme imkanı! Daha ne arıyorsunuz, belanızı mı?

Platformda popülizmin üç atlısı: Güçlü kadın, soğuk savaş ve zeka!

Amerikan oyununa tekrar döneceğim, evvelinde dizinin şu üç temeline değineyim: Güçlü kadın söylemi, soğuk savaşa dönüş konsepti ve zekanın yitip tükenmeyen cazibesini sömürme. Aslında bu üç temeli yan yana dizdiğimizde Netflix mantığının en azından bir damarını çözmüş oluyoruz. Amerika’nın bu en büyük online yayın şirketi günümüz gerekliliklerini yerine getiriyor. Popüler bir hareket destekleniyor (veya bir hareket popülist kaygılarla destekleniyor), küresel ekonomik krizin giderek derinleşmesi sonucu soğuk savaş canavarı hortluyor; öte yandan ele avuca sığmaz ve ilgi çekici yanıyla “zeka” dediğimiz insan vergisi sektördeki vazifesini yerine getirip seyirciyi uyuşturarak bakılan cambazı karakterize ediyor. Halbuki kadın kahramanın başarısı yenilik falan değil, hele “başarılı kadın” portrelerinden iyi kar edildiği, kadın bedeninin ardı sıra zeka ve başarısının da metalaştığı bir dönemde! Ya anti komünizme ne demeli? Mini dizilerin emperyalist cephanelikte ideolojik silaha dönüştürüldüğünü gözlemliyoruz. Çernobil dizisi (HBO, 2019) konu aldığı felaketin faturasını doğrudan Sovyetler’e kesiyordu. Ki bazı noktalarıyla haksız oldukları söylenemez. Mesela yakınlarda yayınlanan bir mini dizi daha var: Midas’ın Müritleri. Jack London‘ın öyküsünden uyarlanmış o dizi de birçok sosyal sorunu işlerken Suriye devletinin savaş suçuyla açılıyor. Elbette Suriye devleti suç işlemiştir, zira devletleri ayakta tutan biricik “zaaf”larıdır suça bulaşmak, ancak meselenin yalnız o yönünü görmek pek objektif bir yaklaşım sayılmaz. Bunlara benzer şekilde yetim bir kızın satrançta gösterdiği olağanüstü yetenek de dönüp dolaşıp soğuk savaşa bağlanıyor. Dönem 60’lar… Her alanda rekabetin sürdüğü, tehditlerin bir kutuptan diğerine savrulduğu 60’lar… Satrançta Ruslar için “yenilmez” deniyor dizide ve vurgulanıyor dayanışma sayesinde başarı kazandıkları… Özellikle final bölümünde Amerikalı satranç ustalarının da dayanışmaya girerek, gördükleri ilk anda küçümsedikleri, rekabete girdikleri Harmon’ı güçlü Rus oyuncu Vasili Borgov (Marcin Dorocinski) karşısında canla başla desteklemeleri bir soğuk savaş motifi olarak değerlendirilebilir. Peki bu noktada Rusların yeteneğini açıklayan argümana ne demeli? Ruslar makine gibi oynuyormuş! Soğuk Savaş ruhunu daha canlı hissediyoruz, eğleniyoruz değil mi! Ruslar hep soğuk iklimin renksiz milleti biçiminde anlatılmadı mı? Bilhassa Sovyetler’in, insanı ezdiği düşünülen şehir mimarisinden gulag yaşamına, bürokrasisinden bireycilik karşıtı kültür inşasına artık bir efsaneye dönüştürüldüğünü, öcüleştirildiğini biliyoruz. Eleştirmekten ziyade saldırmanın aracı oluyor bu tür yargılar ve kuşkusuz kara propagandaya alet ediliyorlar. Ancak ilginçtir Harmon Rusya’da sevgiyle karşılanıyor. Yanına verilen korumanın tüm uyarılarına rağmen halkla kaynaşıyor son sahnede ve satrancın ancak gündelik hayatın bir parçası kılındığı müddetçe anlamını koruyacağını, geniş kitlelere ulaşabileceğini ilan ediyor, O şahların, vezirlerin gerçek yaşamda piyonların eline değmedikçe oyunun toplumsallaşamayacağını… Fakat bu son sahne dizinin ideolojisinde bir kaymaya vesile değil yahut Harmon’ın sponsorluk karşılığında dindar bir dernekle anlaşıp Sovyetler’i karalamaya yanaşmaması. Bunlar şık şeyler, yalana ne hacet! Fakat, nasıl denir? Öz biraz karanlık! Öyle ki insanların Harmon’ın her maçı sonrası ondan imza istemesi bir misafirperverlik göstergesi gibi değil de “ötekine beslenen nedensiz hayranlık” biçiminde aktarılmış ve kadın satranççı da Coca Cola ve porno ile aynı kültür pazarının ikonu haline gelmiş; işlevi, reklam performansı artırılmış. Aslında bir diğer deyişle prodüksiyon harikası olmuş Harmon! Bu kadar şova gerek var mı (evet, bu bir dizi olsa bile) tartışılır. Bir Amerikalı bir Rus’u yenebilir. Tersi de mümkün… Müsabakadan bahsediyoruz yahu, kim kimin bileğini bükerse! Üstelik bir romandan uyarlanan dizi ilhamını, gerçek bir olaydan, Amerikalı Bobby Fisher‘ın 1972’de Rus Boris Spasski‘yi yenip dünya şampiyonu olmasından alıyor. Yani ne var bunda bu kadar büyütecek! Sen onu yenersin, o seni yener! Yenin işte birbirinizi kardeş kardeş! Tabi kapitalizmin rekabetçi algısı soğuk savaşla buluşunca ortaya acısı tatlısıyla bir yarış kaldı. Uzay çalışmaları, nükleer ilerlemeler, sportif faaliyetlerde boy ölçüşme çabası… Queen’s Gambit de bu savaşa satranç tahtasından katılmış, bit pazarına konfeti yağdırmış! Diziyi bununla sınırlarsak… Doğru bildiniz, haksızlık ederiz! Bize başka şeyler de söylüyor Queen’s Gambit…

Fast food tipi hikayeciliğin direnişi ve ortalama seyircinin vasata duyduğu tutku

Açıkçası ilgimi çeken kısmın dizinin matematiği olduğunu söylemeliyim. Matematiği ile bize bir mesaj verdiğini düşünüyorum. Hollywood’un ve devamında/aynı ölçüde tüm bir drama sektörünün, özetlersek Amerikan anlatısının, biraz teorize edelim dersek o anlı şanlı kültür endüstrisinin güvenilir limanlarından söz açmıştım demin. Esasında böyle bir liman yok, böyle bir anlayış var. Pazarda rasyonel tutum sergileme geleneği de diyebiliriz artık reflekse dönüşmüş sermayedar birikimine. Amerika’nın gösteri gemisi yolculuğuna çıkalı, bir kültürel kutup çizmeye kolları sıvayalı kıyıya yanaşacağı sıra hangi liman uygunsa ona demirliyor. Bu limanlar her dönem değişebiliyor. Mesela comic evrenlerin vizyon hakimiyeti seyircinin bir kesimini üzmeye mi başladı, Amerikan anlatısı da ilk görkemli dönemine, dönem işlerine teveccüh gösteriyor. Sanat yönetmenliğini kusursuz kılarak, odağı (Harmon’ın başarı öyküsünü) şirin ögelerle besleyerek, şık kıyafetlerle örneğin. Yarın bu da sıkarsa tenis sporunda başarı öyküleri izleriz. Bir Hintlinin yükselişini mesela… Slumdog Milyoner‘in bir benzerini; bu kez zengin olma hikayesini değil de zengin sporu’ndaki çelişkisini… O da mı sıktı? Bir gazeteci idealist tavır sergiler, bir yolsuzluğu, bir skandalı ortaya çıkarır falan. Böyle gider bu iş. Amerika’da oyun bitmez! Bitmez ya Queen’s Gambit’e yönelik ilgi sektörün anlatı bağlamında yeni bir rüzgarı ardına aldığı bir döneme denk geldi. Sosyal adaletsizlik anlatılarının… Bu durum her şeyden evvel şu anlama geliyor: Seyircinin ezici bir bölümü ne çizgi roman basitliğine kaçmak istiyor ne de yoksulların elini kana buladığı iç karartıcı suç öykülerine… Onlar hala parlak dönem işlerinden, yükte ağır, pahada hafif tırmanış öykülerinden zevk alıyor ve Queen’s Gambit bazı kalıpların sanıldığı kadar kolay kırılmayacağını, bazı iskelelerin ise hiç devrilmeyeceğini ifade ediyor.Taşra Kızı Harmon ve Satrancın gördüğü ilgi üzerine Elizabeth Harmon her şeyden önce Amerikan başarısını temsil ediyor. Amerikanın bir ulus olarak inşasına benzer şekilde sonradan gelenin, açılıp serpilenin öne geçmesi efsanesine… Düz görünenin, saklı cevherin hikayesi Harmon. Nerelerden, kimler yetişiyor değil mi ya! Tam da bu noktada Harmon’ın kadınların var olamadığı bir sporda göze soka soka var olması, duvarları yıka yıka ilerlemesi aksettirildiği üzere kaba bir feminizm propagandası değil de taşralının aşama kaydederek evvela şehre, oradan ülkeye ve dünyaya açılması anlamında alınabilir. Burada Harmon karakterinin başarı anlatısında iyi işlendiğini söylemeliyiz çünkü dizi başarının yanı sıra fetih mevzusunu da yansıtıyor. Harmon her ne kadar Sovyetler’i karalamak yerine işine odaklansa dahi onun Rusya’daki kazanımları, halktan gördüğü “orantısız ilgi ve sevgi kuşkusuz bireyini özgür bırakan, ona fırsat eşitliği tanıyan Amerika söylemini perçinliyor. Amerika da Harmon şahsında, zorlukları yaratan ülkeden  (bir kadın satranççıyı küçümseyen ve çarkın dışına iten işleyişiyle) zorlukların aşılmasına hamilik eden ülke konumuna yükseliyor. Win-win durumu…

Harmon’ın tutarsız ilerleyişi ve dizinin faydaları

Harmon karakteri sağlam bir iskelete kavuşurken gövdenin geri kalanı aynı titizlikle örülmemiş duruyor. Söz gelimi bağımlılık, sosyopati gibi bazı dayanakları var fakat bunlar ne denli Harmon’a ait ne denli onun dışında kestiremiyoruz. Uyuşturucu aldıkça gözlerini tavana dikip olağanüstü bir hızla oyunu okuyan Harmon tahtayı tavana çakabilen Harmon maçlarını böyle mi kazanıyor yoksa ayıkken daha iyi iş mi çıkarıyor belirsiz. Birkaç defa alkol ve uyuşturucunun oyununu olumsuz etkilediğini vurgulasa bile, üstelik amansız Rus rakibi karşısına ilk kez çıktığında akşamdan kaldığı için maçı kaybetse de oyunda yükselişini zihnini serbest bırakan o mavi haplara borçlu olduğunu biliyoruz. Bir diğer muamma ise Harmon’ın bir sosyopat olup olmadığı… Okulda sosyopat bir Harmon çıkıyor karşımıza, kimseye minnet etmeyen, gerekirse hırsızlık yapan, sınır tanımayan, hani az da olsa (hayatta kalmasına yetecek kadar) dostluk geliştiren bir Harmon ancak ergenlik sancıları ortalama bir genç kadınınkinden farksız… Cinselliğe yöneliyor, yaşıtlarına özeniyor. Hangisi gerçek Harmon? İlk öğretmeninin (hademenin) hediye ettiği oyuncak bebeği çöpe atan mı yoksa parlak kıyafetlerin cazibesine kapılan mı? Her ikisi de mi? Bu değişkenliği karakterin gelişimi biçiminde mi ele almalıyız? Uyum sorunu yaşayan bir çocuğun bir anda şeytan tüylü bir gence dönüşmesi doğal mıdır? Başından sonu belli bir mini dizide karakterin tutarlılık yönünden izlediği yollar dert edilmeyebilir, önemli olan asıl meseleye hizmeti… Harmon kabuğunu kırarken, aynı esnada… Bir: Amerikan insanı yükselecek mi? Bireysel gelişim rüyasının propagandası yapılacak mı? İki: Amerikan özgürlükçülüğüne halel getirilecek mi? Karakterimiz bu soruları elinden geldiğince olumlu yanıtlıyor. Peki Soğuk Savaşa doğru doludizgin at süren Queen’s Gambit’in ne tür faydaları oldu? Satranç takımı siparişinde patlama yaşanmış mesela. İnsanların satranca yönelmesi fena bir gelişme sayılmaz deyip sözü noktalayalım! 

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın