Hiç Uyanmasam: Gözleri “Kapalı” Gitmeyenlerin Şarkısı!

Saçımızı taramaya devam ediyoruz! Filmlerden dizilerden yeterince taradık, o yana yatırdık olmadı, bu yana yatırdık olmadı, eh tarağı bu kez de pek alışık olmadığımız bir yöne, müziğe çevirelim bari. Açıkçası müzikten zerre anlamayan hatta ve hatta vakti zamanında “müzik dinlemek zaman kaybıdır” gibi artistik, ipe sapa gelmez cümleler kurmuş biri olarak neyi yazacağım, nasıl yazacağım, inanın bilmiyorum. Neyse uzatmadan yazıya geçeyim, nereden esti? Ben müzik türlerini de pek sınıflandıramam; daha doğrusu hani en fazla başat türlere dair tahminde bulunabilirim. Evrensel anlamda pop, rock, rap; yerel anlamda işte sanat musikisi, halk müziği, sonracığıma Doğu kültüründen arabesk vb. Herkes kadar bilirim… Yarım yamalak… Oysa malum, birçok çeşidi var müziğin, üstelik her coğrafyada bu alt dallar çeşitleniyor, kompozisyonlar zenginleşiyor. Coğrafyanın tarihi, sosyo-ekonomik koşulları müziğini de besleyip biçimlendiriyor. Kültür ve sanat insan faktörünün ayrıntılarında belirleniyor. Buraya en kaba haliyle dahi girecek değilim, zaten girsem de işin içinden çıkamam, beyhude bir çaba olur benimkisi fakat buna rağmen yazacağım. Bu yazıyı zaten bir “müzik eleştirisi” olarak almazsınız, ben kısaca Evdeki Saat‘in son parçası* hakkında yazmak, duygu ve düşüncelerimi ifade etmek istiyorum

Şarkının klibinde birçok Eren Alıcı görüyoruz. Alıcı yalnızlığa böyle pratik bir çözüm bulmuş olabilir!

Efendim Evdeki Saat nedir? Son klip üzerinden değerlendirirsek Eren Alıcı‘nın sahne adı gibi duruyor. Yere serilmiş klavyeler, oraya buraya klonlanmış Alıcılar. Daha fazla bilgiye erişmek için internette kısa bir gezintinin ardından grubun 2014’te kurulduğunu ve Alıcı dışında Sunguralp Esat‘ın da yer aldığını öğreniyoruz.”Uzunlaaar yanıyor arabamızdaa, bu ışık hepimize fazlaa” diyerek gönüllerde taht kuran Eren Alıcı Hiç Uyanmasam adlı parçasıyla da beğeni topladı. İşin müzikalitesine kafam basmadığından bu parçanın bana hangi tür gibi geldiğine değinip zaman yitirmeksizin sözlere geçeceğim. Parça bildiğimiz pop… Elbette bir alt türü falan vardır, bıt müziktir, pırt müziktir, bir şeylerdir işte ama özünde bayağı pop… Buradaki bayağı pop’u “bayağı pop” olarak da okuyabilirsiniz, orası siz sevgili okurların paşa gönlüne ve insafına kalmış. Diğer yandan şarkının açılışıyla birlikte light arabesk tınılar da duyuyoruz. Light arabeskten ne anladığımı şöyle ifade edeyim: Benim için örneğin Bergen‘in Acıların Kadını parçası hard arabesk bir şekilde açılır. Aslında bu meseleye değinmişken yeni arabeskimize de bir selam verelim, gücenmesin!

Yeni arabesk: Tuhaf isimli gruplar

Beni taşa gömebilir, “sus deyyus, sen ne anlarsın müzikten” diyebilirsiniz; ki anladığımı da iddia etmiyorum. Ancak bir kez daha altını çizeyim, hissiyat bakımından, işitsel ve zihinsel aşinalık bakımından arabeskin uyuşturucu niteliğini bu yeni nesil tuhaf isimli müzik gruplarında bulmak mümkün. Kesinlikle küçümsemek için söylemiyorum, zaten küçümsemek bana düşmez, dediğim gibi müzik konusunda birikim sahibi değilim, meselenin yalnızca popüler kısmıyla ilgileniyorum. Bu grupların lokmacılardan, irmik helvacılardan farkı olduğunu düşünmüyorum. Belki 80’lerde, 90’larda hatta 60’larda ülkemizde yeni müzik türleri yaygınlaşırken birbirinin kopyası gruplar kurulmuştur yani bu hormonlu büyüme çağımıza özgü sayılmaz, daha ziyade popüler olanın kanserli hücre gibi çoğalmasına benzetilebilir.Bu gruplar adlarıyla dikkat çekiyor. Bizim popüler kültürümüzde isim yaratıcılığı her dönem öne çıkmıştır. 60’larda Yeşilçam filmlerine verilen yaratıcı adlar, 70’lerde erotik film furyası ve 80’lerdeki reklamcılık süreci, bir ürünün etiketini ustaca yapıştırma yeteneğine haiz olduğumuzu ispatlıyor. Bu grupların sıfat tamlamalı seri üretim adları yaratıcı geleneğimizden soyutlayamayız, fakat bir kültürü daha işaret etmek gerekiyor. Mizah duvarda, şiir sokakta anlayışını pekiştiren Gezi Kültürü ve öncesinde gençliği kuşatan haftalık mizah dergisi, aylık hafif edebiyat dergisi kolaycılığı… Bu kültürlerin etkisinde tıpkısının aynısı müzik grupları kuruluyor. Kimi uzun soluklu oluyor, kimi birkaç seneye dağılıp gidiyor. Diğer yandan bir grupta çalan iki-üç grupta daha çalabildiğinden müzisyenden çok müzik grubuyla karşılaşabiliyoruz. Sonuçta nice grup ve o gruplardan nice ilginç isim saçılıyor ortalığa. Ama yineleyeyim, bu durum günümüze özgü değil şüphesiz, işin doğası böyle… 

Yüzyüzeyken konuşuruz, mutfakta sevişiriz, yatakta pişti oynarız… Abi kaç gibi eve döneriz? 

Evdeki Saat’e ve Hiç Uyanmasam’a geçmeden önce bu adlara değinmek yerinde olabilir. Bu ilginç adlarda, gündelik yaşamın, grupların kendilerini ifade etmeye dönük çabalarına yükselttiği itirazı seziyorum. Kimliklerini gündelik yaşamın orta yerinde inşa ediyorlar: Yüzyüzeyken Konuşuruz, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Son Feci Bisiklet, Halimden Konan Anlar… Bunlar bir çırpıda aklıma gelen gruplar… Bu grup adlarının evi, çocukluğa dair anıları, gündelik ilişkileri, sıradan nesneleri çağrıştırdığını söyleyebiliriz. Bana kalırsa genç kuşak kimlik edinme çabası ile gerçeği ve gündeliği bastırmaya dönük bir refleks sergiliyor, sadeyi reddedip alternatif bir alan yaratıyor. Bu bastırma eğilimi de karşıtını tetikleyerek zaman zaman tüm bir kimliği ele geçirebiliyor. Genç kuşakların her şeyi ezip geçme görüntüsünün altında belki de her şeyi kabullenmenin vicdanı yaralayan sonuçları yatıyor. Evdeki Saat de böyle bir isim ve kurulduğu dönemin (Gezi sonrası yılgın gençlik dönemi) ruhuna hizmet ediyor. Bu grup adları bir yerlerden çağrışıp yine bir şeyler çağrıştırarak gündelik yaşam ile popüler kültür arasında köprüler kuruyor. Evdeki Saat belki de Gezi İsyanı sırasında çokça dile gelen “eve dön” çağrılarının izini taşımaktadır. Yahut “yok anne ben zaten arkalardayım” izahatlarının… Kimbilir… Yüzyüzeyken konuşuruz, duvarın dibine işeriz, olmadı bir ağaca sarılırız. Abi kaç gibi eve döneriz? Kimbilir… En koyu gece daha yeni başlıyor!

Hiiiiiç Uyanmasaam… Dünyaaaa döner devaam…

Şarkının sözlerini neden-sonuç ilişkisi bağlamında irdelemek istiyorum. Aslında giriş-gelişme-sonuç güzergahını da işleyebiliriz. İşe sonuçtan başlamak durumundayız zira bize verilen ilk mesaj o; son söyleyeceğini ilkten söylüyor, kestirip atıyor parça… “Hiç uyanmasam” diyerek. Biz yine de giriş’e, neden’e gelelim. “Çatlamış sabır taşım/ve gözyaşım deniz olur. Sektiririm üstünde sekiz dokuz/işte böyle aklımın hazin sonu/yok mu bunu defetmenin bir yolu/yok mu bunun kurtarılır bir yanı/ve orda burda gördüğünde sen beni/sanma sakın nefes alan bir ölü…Devam edelim. “Yalnızım en az bir korkuluk kadar…” Ve gelelim en can alıcı kısma… “Çünkü benim bir işim yok/gücüm yok/başım yok/sonum yok/neden yok/bilen yok/gelen yok/giden yok…” Buradan artık sonuca bağlanabiliriz. “Hiç uyanmasam/ dünya döner devam/bu boşlukta bu cehennemde hiç yer kaplamasam/gidemem ben buna bağlandım durdum saçmasapan/…Ben midyelerin ortasında bir yosun/ister irdeleyin ister üstüne basın

Alıcı şarkının klibinde pencereye geçmiş sokağı izliyor. Elinde fincan, ensesinde kapşon, sözlerinin kalbinde umutsuzluk

Sözlerin giriş niteliği taşıyan bölümü için ne denebilir? Yalnızlık, işsiz güçsüzlük, işe yaramazlık, umutsuzluk, hüzün ve kırılganlık gibi temalar ağır basıyor. Öyle ki “bir korkuluk kadar yalnızım” diyor Eren Alıcı, diğer yandan ise defaatle hiçbir işe yaramadığını vurguluyor. Korkuluk bir işe yarar halbuki! Duygularını da ayırmış Alıcı, yalnızlığı ile değersizlik hissini aynı çıkış noktasına dayandırmamış oysa işsiz güçsüz, başsız kıçsız, midyelerin ortasında bir yosun kadar, bir korkuluk kadar toplumsal ilişkilerden kopuk bir yaşamın böyle hissetmesi kaçınılmaz, bir açmaz var ortada. Kişi güçsüzlüğünden ötürü kendisine yalnızlığı yakıştırıyor ve bir ihtimal farkında dahi olmaksızın insanlardan uzaklaşarak iyice kabuğuna çekiliyor diyebiliriz.

Mizahımızın son dönemde öne çıkan isimlerinden Yiğit Özgür’ün karikatürü… Kapı koluna sarılan yalnızlık…

Bu şarkıdaki duygu midyelerin üzerinde salınan yosunun betimini karşılamaktan ziyade dibe saklanmış, yok olmak isteyen, görünmez olmak isteyen bir kişinin çocuksu kaçış çabasını andırıyor. Zaten parçanın sözlerine bir çıkışsızlık hakim, bir çocuk da hata yaptığında çıkar yol kalmadığına hükmedip görünmez olmayı yeğlemez mi? Öte yandan Alıcı “maç burdan dönmez mi” sorusunun cevabını merak ediyor; defetmenin yolunu, kurtaracak yanı yöreyi arıyor. Ancak bu arayışın somut bir karşılığını göremiyoruz. Aynı Alıcı, şarkısındaki duyguyu bir tür yokluk ile kuşatmış, adeta zırha bürümüş. Beni orada burada görüp yaşayan bir ölü olduğumu sanma demek, ben yaşayan bir ölü bile değilim demek sanırım demin bahsini açtığım kusur işleyiş ve devamında yüzleşmekten, sorumluluk almaktan çocukça kaçış durumu ile örtüştürülebilir. Kaybolmak istiyor şarkının kahramanı… Zaten işim, gücüm, nedenim, başım-sonum yok, bilenim-edenim, gelenim-gidenim yok derken adeta izleri siliyor. İşi gücü olmayan kahramanımızı aramıyor, onu kabahat işleyecek yetkinlikte görmüyoruz ve esasında işsizlik tam da çocukluğa özgü bir zafiyet biçiminde ele alınıyor. İş güç sahibi olmak erginleşme emaresi görülürken modern toplumda saygı görmenin (kabul edilmenin) de tek geçerli yolu sayılıyor. Sözlerin sonuç kısmına geldiğimizde ise yaşanan dünya cehenneme, boşluğa benzetiliyor. Özellikle “boşluk” kelimesinin şarkı kahramanının ifadesizliğine, üretimsizliğine denk düştüğünü ileri sürebiliriz. Şarkıdaki kahraman kendini ifade edemediği için yaşadığı dünyayı da haliyle boşluk olarak açıklıyor. Fakat bir boşluktan fazlası var ortada. Acı çekilen bir boşluk burası, cehennem azabı yaşatıyor insana. İsmet Özel’in Cellâdıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar şiirinde “oyundan çıkmıyorum/korkuyorum sıram geçer/biletim yanar diye”** dizeleriyle ifade ettiği endişeyi bu cehennemin vazgeçilmezliğinde bir kez daha tadıyoruz. Alıcı şarkısının sözünde her ne kadar sanki değersizliğini vurgulamak maksadıyla “dünya döner devam” dese bile dünyanın onsuz dönmesine, o cehennem ateşinin onsuz yanmasına hayıflanıyor. “Gidemem ben buna bağlandım durdum saçmasapan” diyen Alıcı bu yönüyle oyundan “biletim yanar” korkusuyla çıkmayan Özel’in dizelerini hatırlatıyor. Elbette Özel’in şiiri kıyas götürmez; celladına gülümseyen bir şiir yazıyor o, hırslı, kavgacı, yeri geldiğinde mızıkçı, hayalperest, yenilmekten korkmayan, yenilse dahi ağlamaktan çekinmeyen bir şiir onunkisi ve gücünü çelişkilerinden, her şeyden öte nefes alıp vermesinden alıyor. Alıcı’nın şarkısı ise ölüyor, “nefes alıp veren bir ölü” bile değil şarkının kahramanı, çoktan havlu atmış, sinmiş köşesine sayıklıyor: hiç uyanmasam ne olur ki, ha bir eksik ha bir fazla!

Fakir kalabalıklar içinde yalnız… Yalnız kalabalıklar içinde fakiriz… Nasıldı o söz ya!

Oyundan cehenneme, 12 Eylül’den Gezi yenilgisine 

Madem İsmet Özel’in dizelerini andık o dönemden devam edelim. Özel mevzu bahis şiire “Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında” diye başlıyordu. Özel 44 doğumlu olduğuna göre şiir, aynı adlı kitabının da basım tarihi olan 1984’te yazılmış demektir. 84’te bunları hissetmiş ve meydan okumuş şair. 12 Eylül darbesinin kurumsallaştığı bir süreçte mücadele artık gevşeyip bir oyun halini alırken, saflar iyiden iyiye yumuşarken yaşamda kalmak ifadesi biletin kullanımına dek gerilemiş. Yaşam, bir atımlık baruttan, hızlı yaşa cesedin yakışıklı olsun’dan atlı karınca biletine, dönme dolap biletine başka bir deyişle “dönüp durma” gayretine gerilemiş. Yine de isyan barındırır Özel’in tutumu çünkü oyunda kalmak cesaret ister, yaşama arzusu ister. Gezi İsyanının ardından gelen yenilgi ise Z kuşağının genel umursamazlığıyla birleşince yaşam olarak karşımıza çıkan “tek biletlik eğlence imkânı” lunaparktan bile kovuluyor! Hiç uyanmasam ne olur, biletim yanıversin!

Yenilgi yenilgi büyüyen bir mezar vardır!

Laf ebeliğini bir kenara bırakıp esas soruyu soralım: Bu adam bu şarkıyı neden yazmış kardeşim? Ona hangi koşullar yazdırdı bu şarkıyı? Bu melankolinin sebebi nedir? Sanatçıya acılar çektiren itkinin toplumsal düzeyde can yakan sıkıntılara dönüştüğünü görmek güç değil. Bu ülke mahvedilmiş bir ülke, bir inşaat şirketi patronunun sözünün eri olduğu, dediğini harfiyen uyguladığı bir ülke burası ve bu ülkede “gelecek” bir semt adı bile değil! İnternete düşen sokak röportajlarını izlemek yeterli… Mesela birkaç ay önce yayınlanan bir röportajda iktidar destekçisi bir vatandaş esip gürlerken karşısındaki genç sağlıkçı boş cüzdanını gösteriyor ve şu çarpıcı ifadeleri kullanıyordu: “Evime giderken bir araba çarpsa ölsem gözüm asla arkada kalmaz“.*** “Mutsuzluktan, ekonomik sıkıntılardan o kadar önümü göremiyorum ki” diyordu genç. Haklı, o kadar önümüzü göremiyoruz ki!

Geleceği yağmalanmış emekçi genç boş cüzdanını hükümet yanlısı vatandaşa gösteriyor. Adam diyor ki “nerden bileyim başka cebinde para olmadığını…”

Bir diğer şairimiz Sezai Karakoç ise siyasetçilerin diline dolanan ünlü şiirinde “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” der. O kendi davasında haklı olabilir ne diyelim, herkesin haklı davası kendine nitekim! Fakat gerçek şu ki hiç uyanmasa gözleri kapalı gitmeyecek milyonlar birikiyor, gerçek şu ki uyanılmak istenmeyen sabahların ardında yenilgi yenilgi bir mezar büyüyor. Tüm geleceğimizi, bugünümüzü yarınımızı yutan bir toplu mezar!

* https://www.youtube.com/watch?v=r-EgbAW13dI
**İsmet Özel, 1984, Cellâdıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar, İmge, Sayfa 9
*** https://www.youtube.com/watch?v=VENQ3oiXRIs

Not: Hiç Uyanmasam şarkısıyla yazının sonunda örnek verdiğim gencin videoları yan yana açıldığında birbirlerini tamamlıyorlar adeta. Siz de birlikte açıp dinleyebilirsiniz.

Haydar Ali Albayrak

Onur Ünlü’yü bir ay ücretsiz deneyin! *

Onur Ünlü hayatını satıyor! Yazdan beri satıyordu hâlâ ilanda olduğuna göre müşteri çıkmamış demek ki! İlanı çeşitli yönlerden tartışılabilir, satılan hizmeti/malı fiyat-performans ve daha birçok kıstasa göre ayrı ayrı değerlendirebiliriz. Fakat aklıma başka bir şey takıldı, oradan başlayayım. Ben “hayatımı satıyorum” diyenden korkarım arkadaş! Bir kere dürüst olsa “kiralıyorum” der ama yekten “satıyorum” diyor. Bir hayatın tümden satılması mümkün mü? Yaşanan günlerin… Yaşanacak günlerin… Tecrübenin, eylemin, düşüncenin… Tümden satılabilir mi saydıklarım? Satılamaz ancak girişimcinin hileye yeltenirken geçerli bir sebebi var şüphesiz. Kiralık ilanları yalnız meraklılarına, ihtiyaç sahiplerine ulaşırken maddi-manevi nice açmaz barındıran “kendini satmak” söylemi insanlık tarihi boyunca ilgi çekmeyi başarmıştır ve bu ilginin sürekliliğinde insanın tarih boyunca satılıp alınmasının payı yadsınamaz. Satılmak ama nasıl bir satılmak? İlkin şu satılmak meselesine bir eğilelim

Amele pazarları

Üç ayrı insan pazarından söz edeceğim. İkisi gerçek, biri kurmaca. Daha doğrusu bir film sahnesinde yer alıyor bu kurmaca pazar… Gerçek amele pazarlarından biri hayli küçük… Butik, sevimli mi sevimli bir amele pazarı! Maltepe’de, Minibüs Yolu üzerinde, meydana gitmeden, İş Bankası’nın hemen yanındaki sokak… Bu sokak her daim kalabalıktır. Kalabalığı oluşturanların etnik kökeninden ötürü Kürt siyasi geleneğini temsil eden partiler de hep o sokakta yer almıştır. Bir ara kundaklanmıştı ilçe binaları, hâlâ faallar mıdır bilemiyorum. 

Diğeri büyük bir pazar… Yalan yok, epeydir geçmedim önünden. Sirkeci Garı’nın oradakinden bahsediyorum. Üniversiteye giderken sabahları tramvayla geçerdim. Burada bekleyen kişilerin kamyoncu, pazarın da kamyoncu pazarı olduğu biliniyor fakat bu pazarı da insan pazarlarına dahil edebiliriz. Elde sigara, karton bardakta çay, gazete bekleyenlere “işçi adayı” demeli belki de… Bir sözleşmeleri yok, filmlerdeki gibi bir kamyon kasasına atlayıp (tabi bu kadar ilkel midir bilmiyorum, emin olamıyorum) o gün nerede çalışacaklarsa oraya götürülüyorlar. Utanmasalar gözlerini bağlayacaklar. Kurbanlık koyun sayıyorlar onları ve dünyayı görsün, tanısın istemiyorlar. Misal bir plaza inşaatında çalışacaklarsa o plazaya nasıl ulaşacaklarını öğrenmesinler. Gözleri bağlansın o yüzden… Ama hepsinin ötesinde gerçekten de sanki gündelik yaşam üzerinde bir görme hakkına sahip değil bu işçiler, sanki gerçekten de gündelik çalışanlar ama yaşamıyor, soluk alıp veriyorlar sadece… Hani yaşamdan ziyade ömürlük bir çile sürdükleri… 

Sirkeci’de rızkını bekleyen kamyoncular… Ellerinde çay sigara, gazete…

Madem filmlere değindik, oradan devam edelim. Üçüncü amele pazarı Yılmaz Güney‘in Düşman filminden. Yönetmen Zeki Ökten… Senaryo Güney’e ait… Güney’in o dönem cezaevinde olmasına karşın çekimlere katıldığı rivayet ediliyor. Filmin açılışı çok hoş… Hoş dediysem sonuçları bakımından oldukça karamsar ancak vurucu bir giriş… Önsöz niteliği taşıyor hatta.

Düşman filminde Rıfat (Kamil Sönmez) ile Abdullah Abisi (Şevket Altuğ) iş beklerken karşılarına bir anda çıplak bir kadın çıkıyor.

Çekimler Çanakkale’de yapılmış. Bir kent meydanı… İşçiler toplanıp götürülmek üzere bekliyorlar. Bir kepçeye benzeyen kamyon kasası dalacak aralarına, toplayıp götürecek onar yirmişer. Bir Karadenizli var, iri yarı, adı Rıfat (Kamil Sönmez). Rıfat “Abdullah Abi” diye seslendiği arkadaşı (Şevket Altuğ) ile çene çalıyor. O sıra bir kadın (olasılıkla fahişe) üst katlardan bir odanın camını kırdığı gibi atıyor kendini meydanı gören otelin balkonuna. Kadın çıplak. Bağırıp çağırıyor, güçlükle içeri sokuyorlar. Bizim Rıfat bu yaşamın askeridir. Askeridir ve o zamanlar henüz “o şimdi asker canı neler ister” denmemiştir. Daha edeplidir parçalar. “Gel tezkere gel tezkere bitsin bu hasret” gibi…

Tuğba Ekinci 2005’te askerlerin bazı taleplerini gündeme getirmişti. Burada da bir dilekçe kaleme alıyor.

Yaşamın askeri Rıfat; kadın bedenine aç, hasret kalmış… Birçok şeye hasret aslında… Sevmeye, sevilmeye… Her şeyden evvel yaşamaya hasret… Neyse dramatize etmeyelim. Arkadaşı çıkışıyor buna: karnın aç, sen neyin peşindesin? “Kucağımıza otursa ne olacak?” diye soruyor. Bu da laf mı şimdi! O başka bu başka! Rıfat’ın deyişiyle “Karı ayrudur, karın ayrudur” Kamyonet geliyor, on beş kişi çağrılıyor. Ufak tefek bir kamyonet bu… Bir kıyamet kopuyor ki görmeyin! Atik davrananlar fırlayıp biniyor kasaya, Abdullah Abi de kasaya çıkar çıkmaz çömelerek “işini” garantiye alıyor. O yere oturduğu için üzerinden yola kayanları görüyoruz. Abdullah Abi yevmiyeyi kurtardı ancak Rıfat kalmasın mı yayan! Yahu dört gündür boğazından lokma geçmemiş adamın! Artık son takatiyle koşturuyor kamyonetin peşi sıra. Kamyonet henüz hızlanmamışken, güç bela yakalıyor arkadaşının kolunu, asılı kalıyor kasaya ve araçla birlikte cadde boyunca sürüklenmeye başlıyor. Arkadaşından kendisini yukarı çekmesini istiyor Rıfat. Yalvarıp yakarıyor… Fakat arkadaşı o kadar arkadaş canlısı değil, yahut açlık arkadaşlıktan büyük… Abdullah Abi de elini ısırıp itiyor hemşehrisini.. “Hemşehri hemşehriyi gurbette…” demişler! Boşuna dememişler ya! Açlıkların tasnif edildiği bir düzlemde uyanık aç, saf olanı devreden çıkarıyor. Rıfat düşüp kafasını çarpıyor ve oracıkta can veriyor. Aklında memeler… Baldır bacak… Ellerine yabancı bu Karadenizli işçi… Öyle yabancı ki Abdullah Abi’sine uzanan elleri belki memelerde geziniyor, belki balkona çıkan kadının bacaklarını okşuyordu o vakit. Gafil avlandı! Hayal alemi bu, insanın kanına bir damla karışmayagörsün! Üçüncü pazar da buydu…

Abdullah Abisi Rıfat’ın elini ısırıp kamyonetten itiyor… Ekmek Abdullah Abi’nin dişlerinde…

Bu pazarlar işte, insanların emeğini sattıkları, ömürlerini kiraladıkları ve eni sonu boyunlarını giyotine uzattıkları pazarlardır. Peki Onur Ünlü ne satıyor? Emeğini mi? Birikimini mi satıyor? Yoksa deneyimini mi?

Markalaşmak dedikleri… 

Ünlü, ismini satıyor şüphesiz. İyi kötü bir ismi var fakat buna karşın ciddi bir taliplinin çıkmaması bu ülkede artık kendini satmanın da kurtuluş olmadığını gösteriyor. Onur Ünlü bile kendini satamıyorsa biz nasıl satalım yahu? Ama elbette kendini satmak var, satmak var! Söz gelimi modern iş yaşamında “kendini pazarlamak” kariyer kültürünün olmazsa olmaz başlıklarından; diğer yandan “kendini satmak” pratiği, samimiyet derecesi ne olursa olsun insani ilişkiler bir iktidar sahası biçiminde tasarlandığında “satılığa çıkan kişi”yi başarıya taşıyacak başlıca yöntemler arasında bulunuyor. Ünlü kendini nasıl satıyor? “Absürt filmler yönetmeni” payesinden faydalanıyor muhtemelen. Kendini sattığı siteye slogan olarak “Saçma zamanla anlam kazanır” sözünü seçmiş ve bu söze Marcel Duchamp imzası atmış. Duchamp’ın böyle bir sözü mü varmış? İşin uzmanlarına bırakıyorum konuyu, umarım kamuoyunu bilgilendirirler.

“[“Saçma, zamanla anlam kazanır.” Marcel Duchamp] Onur Ünlü” Onur Baştürk

Ben açıkçası bu sözün Ünlü tarafından uydurulduğunu düşünüyorum. Ünlü yine keriz avlıyor. Daha evvel avlamışlığı var. Sen Aydınlatırsın Geceyi filminin girişinde “insan endişeden yaratılmıştır” gibi havalı bir söze Euripides imzası atmıştı. Yunan Tragedya yazarı Euripides’in böyle bir sözü olduğu sanılmıyor. Ünlü bu, işinin ehli, insanları iki kere kandırabiliyor! Sitedeki sözü görünce merak ettim kim Duchamp alıntısını sorgulamadan almış diye. Site kurulduğunda Onur Baştürk Hürriyet’te yazmış** ve şu ifadeleri kullanmış: “Marcel Duchamp’ın “Saçma, zamanla anlam kazanır” sözüyle açılan bu tuhaf alışveriş sitesinin derdi belli…” Belli ki “Ünlü Duchamp dediyse doğrudur” düsturunu benimsemiş yazar Baştürk. Neyse biz sözü bir yana bırakıp siteden sürdürelim!

Kiminin tişörtü kiminin duası!

Ünlü nelerini satıyor? Tişörtünü, formasını, hayır duasını, instagram takibini, babasının 65 yaş ücretsiz ulaşım kartını, Rusların sıcak denizlere inme arzusunu… Daha bir çok saçmalık… Ama bunlarla birlikte ödüllerini de satıyor yahut filmlerinde kullandığı bazı aksesuarları. Örneğin İtirazım Var‘da karşımıza çıkan imam Selman Bulut’un kafa kâğıdını, ismi çok uzun filminin klaketini, bir kelebek maketini… Evet, iş bu noktada biraz Ünlü yaratıcılığına kayıyor. Ünlü kuşkusuz sitesinden alışveriş yapacak olanları “keriz” biçiminde değerlendiriyor ve bunu da açıkça yüze söylüyor. Ünlü dışında kimse bunu yapamaz. Ancak salt cesaret meselesi değil bu, satmak eyleminin satıcının üzerinde nasıl durduğu, yakışıp yakışmadığı son derece önemli. Şimdi ben kalkıp “beni bir ay ücretsiz kullanın” desem kimse dönüp bakmaz. Dönen olsa bile “ne diyor ulan bu hıyar” tepkisi verir. Hadi beni geçelim; ses getirecek bir örneğe başvuralım. Cem Yılmaz mesela, bu türden bir site kurup hayatını satsa insanlar altında çapanoğlu arar, yaklaşan bir gösterisinin parçası falan görürler. Sonuçta insanlar Yılmaz’ın ezberinden şaşacağına ihtimal vermez. Yılmaz belli sınırlar dahilinde güldürüyor seyircisini ne ki aynı sınırlar dahilinde var oluyor, sürprizlere kapalı bir güldürü anlayışı benimsemiş. Ünlü ise hem ünlü, aşk hayatıyla şuyuyla buyuyla azımsanmayacak bir magazin değeri taşıyor hem de çatlak haliyle hayatını satabiliyor. Ona yakışıyor çünkü bu satışta fikrin ve eylemin ne ölçüde alay ne ölçüde protesto içerdiği anlaşılmıyor. Saçma zamanla anlam kazanır’dan şahsen bu sonucu çıkarıyorum. Öte yandan saçma hiçbir zaman anlam kazanmayabilir. Ünlü’nün giriştiği bu eylemin anlama kavuşmaması gibi.. Bu riski göze almak gerekiyor. 

Onur Ünlü’nün açık artırmaya çıkardığı bazı aksesuarlar: Klaket, kafa kağıdı, film afişi…

Aslında bu perdeden gidebilirdik. “Ünlü yapmış yine bir manyaklık” deyip geçerdik, ne de olsa adam dalga geçmeyi seviyor! Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok filminde bir hastalıktan dolayı yakında kör olmayı bekleyen polis memuruna (Salim-Fatih Artman) sevdiği kadını ararken açtığı bir sınıfın kapısından bela okutmuştu Ünlü. Salim kapıyı açıp da öğrencileri gördüğünde, sevdiği kadını bulamamanın hıncıyla “Allah hepinizin belasını versin” demişti. Ünlü’nün yerinde olsam bu bedduayı kesin satardım! Yani satsa ben alabilirdim. Duasının fiyatı 7 liradan 25 liraya değişiyor. Bedduası da olsun olsun 10 lira olsun. Büyük boyuna da 30 desek… Nedir yani, verirdik! Nelere vermiyoruz!

Sanatın entelektüel oyunlardan ibaret yakın tarihi ve üç ayda 29 Liraya “düzene dönüş” fırsatı

Onur Ünlü’nün çıkıntılığına “çiğlik” diyemiyoruz, “delilik” diyemiyoruz. Eh, ne diyelim? En azından geride bıraktığımız çağ bir çeşit “sanatta şakalar çağı”na dönüştü. İşin garibi şakanın saçmanın bünyesinde erimesi, ona karışıp renk katması beklenirken tam tersi oldu ve saçma ağırlığını büsbütün yitirerek böylesi sulu şakalara alet edildi. Ünlü bugün hayatını satıyor ve bu satışı yer yer avangart bir hareket olarak takdir görüyorsa “saçmanın felsefesi yenilmiş” diyemez miyiz? Herhalde diyemeyiz. Zaten saçma da bunu dedirtmemek için saçma ve onun ağırlığı en ciddi görünen meselelerin sabote edilmesinde kullanılıyor. Ünlü hayatını satıyor ama değerli şairlerimizden Cemal Süreya da soyadından bir Y atıyor söz gelimi, sonra o Y’yi Süreyyya Evren alıp adına ekliyor. Bu tür entelektüel oyunlar dönüp duruyor. Ancak Ünlü’nün saçmalığına artık bir son verdiğini ve düzene döndüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Sitesinden üç aylık abonelik fırsatını duyurmuş Ünlü… Üç ay aboneliğin bedeli 29 Lira. Acun’un platformunda da reklamlı seçenek ayda 9.90’a geliyor.

Bu fasulya iki buçuk lira, 3 ay sınırsız Onur Ünlü 29 Tela…

Ünlü kendini satarken piyasaya göre belirlemiş fiyatını. 1 Mart’ta, daha evvel vizyona sokmadığı Put Şeylere filmini koyacakmış siteye, devamında stand up gösterisi (1 Nisan’da) ve hazırladığı kimi içerikler (İstanbul’un Helaları-1 Mayıs’ta) gelecekmiş. Onur Ünlü iyiden iyiye “tek kişilik dev platform” kafasına girmiş görünüyor. Belki Umut Sarıkaya‘nın “tek kişilik dergi”de yaptığını online platformda deneyecek/deniyor. Eh ne denir, yolu açık olsun. Hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip Ünlü. O kitlenin fanatikliğine maalesef şahit olmuştum. Kırık Kalpler Bankası‘nın gösteriminde Beyoğlu sinemasının metruk salonunu dolduran yüzlerce seyirci havasız bırakmıştı ortamı. Siteye de abone olacak, abone bulacaklardır.

Jel tezkere satıyorum, kulak arkası satıyorum!

Ben de bir şeyler satmak istiyorum… Abilerim, ablalarım! İlgilenir misiniz? #Mesela Esmeray’dan jel tezkere… Geleceğinize kendiniz şekil verin! #Sülün Osman’dan Galata Köprüsü… Açılır kapanır… Ayaklarıyla beraber… #Köprüyü geçene dek size yarenlik etmesi taahhütlü bir dayı… #Sonracığıma, Boğaz Köprüsü inşaatında boğaz tokluğuna çalışan bir ayı… (oyun havası biliyor, çok amaçlı kullanılabilir) #Bir: Az gezilmekten yakınan bir bienal… İki: Çok tozulmaktan aşınmış bir kaldırım… Üç: Çok düşünmekten tozutmuş bir kafa… (Üçü bir arada) #Biraz davul tozu, biraz minare gölgesi… #Kaçırılan son otobüsün ardından tekmelenen bir pet şişe (O saate orada ne işi varmış?) #Veya işte ne bileyim, Maradona’nın çizgiyi geçen eli… (eliyle gol attığı maçtaki eli değil ama sonra papaz olmayalım) #Asya-Pasifik ülkelerinin haber bültenlerinden toplanmış yaklaşık iki kilo ağırlığında son dakika bilgisi… Taze, tüketime hazır… #Eşeğin kulağına kaçan nar suyu (Kar değil nar… Yarım litre, her derde deva)… #Aklımıza düşen ilk karpuz kabuğu… Bugün al yarın eyleme geç kabilinden! #Şelaleye düşen zeytin dalı… Celaliyim, Celalisin, Celali ebatlarında… En az üç isyan eskitir… #Şövaleye vuran güneş ışığı… (Yanında bol miktarda entel havasıyla) #Ve elbette mahalle yanarken saçını tarayanların tarağı… Bunları da boşverin, bunları herkes satar! Ben kulak arkamı satıyorum. #Sahibinden… İki adet… Pandemi dolayısıyla maske kullanmaktan genişlemiş iki kulak arkası… Eksiği, çiziği yok… Alana şimdiden hayırlı olsun! Lütfen ciddi alıcılar arasın! 

*Bu bir ilandır.

* *İlgili yazı: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/onur-basturk/onur-unlu-ne-yapmak-istiyor-41588536

Haydar Ali Albayrak

Filler ve Çimen: Biraz Politik Polisiye Biraz Popülist Mistifiye

Ali Serkan Eroğlu’na* ve tüm kaçırılanlara, kaybedilenlere…

Ortaokul son sınıf öğrencisiydim Filler ve Çimen‘i izlediğimde ve yine yanılmıyorsam Pendik Oscar sinemasında izlemiştim filmi. Zaten Oscar’a nadiren gitmeme karşın (büyük ihtimalle bu yüzden) orada izlediğim filmleri hafızama kazımışım. Sinemaya genellikle Beyoğlu veya Kadıköy’de giderdim, Maltepe Grandhaus da elbet vazgeçilmezlerim arasındaydı. Şu sıralar tarihe karışmış Grandhaus’ta seyir deneyimine dair ayrıca bir yazı yazmak isterim. Konuyu dağıtmayayım… Sinemaya giderken babam yanımda olurdu, çoğu zaman girmezdi gösterime. Üstelik filmlerin en azından bir kısmı “çocuk filmi” de değildi. Filler ve Çimen örneğinde olduğu gibi… Babam fazladan para vermek istemezdi sanırım. Filler ve Çimen’e de babamla gitmiştik; fakat yalnız başıma, küçük bir salonda, orta sıralardan izlediğimi hatırlıyorum. Salon belki tıka basa dolu değildi ama yerli filmlerin o dönem revaçta olmadığı hesaba katılırsa ilgi fena sayılmazdı.
Filmin yapım tarihi 2000 yılı… Milenyuma şaşaalı giriş… Her şey güzel olacak, demokratikleşeceğiz, AB’ye gireceğiz! Bitmedi! Her eve internet, her cebe mobil telefon girecek! Tabi bu iyimser hava 2001’in hemen başında yaşanan krizle dağılıp gitti. Ekonomi çalkantılı bir döneme girerken demokratikleşme vaatleri ne denli gerçeği yansıtıyordu? 96 Kasım’ında Balıkesir sınırlarında bir trafik kazasıyla patlak veren Susurluk krizi yakın siyasi tarihimizde çoktan yerini almıştı. Nisan 99’da yerel ve genel seçimler birleştirilmiş, İstanbul’da belediyeyi üst üste ikinci kez milli görüş geleneği (Ali Müfit Gürtuna) kazanırken mecliste sosyal demokrat, merkez sağ ve milliyetçilerden oluşan üçlü bir koalisyon hükümeti (DSP-MHP-ANAP) kurulmuştu. Filler ve Çimen işte bu koalisyon sürecinin, yine kuşkusuz Susurluk kazasının bir ürünü biçiminde değerlendirilebilir. Ancak böylesi bir değerlendirme yönetmene haksızlık içerir. Zahit Atam gibi kimi yazarlarca “Yeni Türkiye sineması”na katılan** Kıbrıs kökenli yönetmen Derviş Zaim’in ikinci uzun metrajı Filler ve Çimen aynı zamanda sinemada politik olmanın ve siyasi jargon kullanmanın farklılığına hatta temel çelişkisine yönelik örnek teşkil ediyor. Diğer yandan Zaim’in dil kurma çabasında önemli bir yer tuttuğu da göz ardı edilemez.

90’lar, Susurluk… Derin devlet-sığ devlet…

Filme artık geçebiliriz. Filme Susurluk ile geçmeyi düşünüyorum. Susurluk’u bilmeyenler olabilir. Şaka yapmıyorum! 98 doğumlu bir arkadaş (Mertcan) geçenlerde Mehmet Ağar‘ı tanımadığını söylemişti. Şok olmuştum! Bir insan bu ülkenin en karanlık siyasi figürünü nasıl tanımaz! Bu “eski Türkiye” bu kadar eskidi mi yahu! Yoksa Z kuşağı mı bu kadar yeni ve “örfüne adetine” yabancı? Kestirmek güç… Neyse efendim, Susurluk o dönemin de sık kullanılan tabiriyle devlet-polis-mafya üçgenini teşhir eden kazanın yaşandığı ilçeydi.

Kazanın ertesi günü yayınlanan bir haber… Olay aylar boyunca manşetlerden inmedi.

Anadolu’ya doğru yola çıkan otobüs seferlerine bolca dinlenme tesisi sunması ve tost-ayranıyla meşhur olan Susurluk bu kez “derin devlet”i ortaya çıkarmıştı. Yıllardır “aranan” bir ülkücü mafya lideri (Abdullah Çatlı), aşiret reisi bir milletvekili (Sedat Bucak) ve bir emniyet mensubu (Hüseyin Kocadağ) kazaya karıştılar. Çatlı, Kocadağ ve Gonca Us adlı kadın olay yerinde ölürken kaza uzun süre kamuoyunu ve toplumsal muhalefetin gündemini meşgul etti. “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” kampanyası örgütlendi. Kampanya kapsamında her akşam ışıklar yakılıp söndürüldü, balkonlara çıkılıp tencere tavalar çalındı, mitingler-yürüyüşler yapıldı.

“Sürekli Aydınlık İçin 1 Dakika Karanlık” eylemleri tüm yurda yayılırken uzun süre devam etti

Bu muhalefet burjuva siyaset katında ne denli etkili oldu orası tartışılır fakat kaza yeni bir dönemi başlattı, daha doğrusu malumun ilamı anlamı taşıdı. Nice faili meçhul aydınlanmaya yüz tuttu, hukuk iyi kötü işletildi… Hukukun işletilmesiyle olaylar karartıldı, çarpıtıldı, derin devlet heyulası okkanın altına gönderildi zira hukuk zaten illegal güçleri tasfiye maksadıyla işletilmişti; devlet de aksayan yanlarını düzeltip yola devam etti. Susurluk skandalının sinema ve televizyon dünyamızda da yeni bir temayı dolaşıma soktuğunu söyleyebiliriz. Kazaya değin kontrgerilla yahut pis işlere karışmış istihbarat güçleri üzerine karakterler yaratılmaz, anlatılar kurulmazken Susurluk ilkin Deli Yürek (1998) ardından Kurtlar Vadisi (2003) dizilerine ideolojik bir zemin hazırladı. Susurluk kamyonunun tuttuğu far ışığında sınırlı bütçesi, kısıtlı yapım olanaklarıyla üçüncü sinema örneği sayılabilecek Güneşe Yolculuk (1999) gibi filmler çıplak devlet şiddeti ve Doğu’daki savaşın yıkıcılığına eğilirken kaza anaakım sinemada Filler ve Çimen gibi daha doğrudan filmler ile karşılandı. Hatta Filler ve Çimen’e bakıldığında akla sadece “derin devlet” geliyor. Estetik bağlamda ise Deli Yürek’ten hallice olduğunu öne sürebiliriz. Tam da bu “hallice” yakıştırmasına itiraz edenler çıkacaktır. Muhtemel itirazlara karşı savunmamı ileride vereceğim. Evvela filmin öyküsüne kısaca değinelim.

Filler tepişirken çimenler… Halkı ezerek verilen iktidar savaşı

Filler ve Çimen iki ayrı dünyayı başlangıçta yan yana zaman içinde karşı karşıya ve nihayet iç içe işleyen yapısıyla çizgisel ancak kesişimi bol bir olay örgüsü üzerinden ilerliyor. Filler ve çimenler ayrı ayrı ele alınırken fillerin ilişkilerinin son derece plastik işlendiğini, çimenlerin ise silik yansıtıldığını görüyoruz. Filler cephesinde devlet bakanı Aziz Bebek (Bülent Kayabaş), emrindeki kontrgerilla Camoka (Ali Sürmeli), istihbaratçı Egemen Terzi (Erdinç Olgaçlı), kumarhane işletmecisi Sabit Üzücü (Haluk Bilginer) ve daha birçok uzun boylu, kısa boylu, otomatik silah kullanan, yarı otomatik silah kullanan karanlık ve ceberrut adam bulunuyor ayrıca bu cephede, filmin henüz başında suikaste uğrayan Ali (Taner Barlas)’yi, oğlu Devrim (Berk Üzrek)’i ve Devrim’in sevgilisi Şeref (Uğur Polat)’i gri tonlarda izliyoruz. Hani çok değilse bile biraz kötüler fakat onlar da kendi canlarını kurtarmak için her türlü illegal yola başvurmaktan çekinmiyorlar. Tam bu noktada kumarhanelerin yasal çalıştığını göz önüne alırsak filmin de 90’larda, kirli faaliyetlerin tam ortasında geçtiğini söyleyebiliriz. Türkiye’de kumarhanelerin Aralık 96’da kapatıldığını not düşüp geçelim.

Orduya balık konservesi satarak zengin olmuş Kumarhaneci Ali’nin oğlu Devrim ve o orduya karşı savaşmış örgüt üyesi aynı masada oturuyorlar. Sofrada yine balık var.

Filler cephesi bu kadar karmaşık, yorucu ve işlenişi bakımından hayli plastik bir görüntü sunarken çimenler yani ezilenler cephesinde tüm yükü milli atlet Havva Adem (Sanem Çelik) sırtlıyor. Havva’nın erkek kardeşi İldem (Rıza Sönmez) de Doğu’daki savaşta gazi olmuş ancak onu “mağdur” çizgisinden öteye yerleştiremiyor, dolayısıyla esasında öykünün içine de alamıyoruz. Karakteri hiç gelişmiyor, nerede başladıysa orada bitiyor. Filmde iki çimen daha var: sokaklarda, türbelerde, sur diplerinde yaşayan iki basit hırsız… Kumarhaneci Ali cinayetini üstleniyor, içeride sırasıyla öldürülüyorlar; öyle icap ediyor. Cinayeti iki evsizin üstlenmesi ise Üzeyir Garih cinayetini anımsatıyor. Hatırlanacağı üzere iş adamı Garih, Filler ve Çimen’in vizyon tarihinden aylar sonra (Haziran 2001) Eyüp Mezarlığında öldürülmüş, suç başta bir tiner bağımlısının üzerine atılmıştı.

İsmi de bir hayli “manidar” olan Havva Adem dergilere kapak olacak kadar başarılı bir atlet… Tek sponsoru ise ona yemek veren kumarhane-otel…

Filmde tüm bunların haricinde öyküye neden yerleştirildikleri pek anlaşılmayan örgüt militanları (liderleri rolünde Taner Birsel) ve bir komiser (Mesut Akusta) bulunuyor. Gözaltındakilere işkence yapmaktan geri kalmayan komiser tanık olduğu karanlık ilişkiler karşısında (nedense) idealist bir çizgiye kayıp aklını yitirirken örgüt üyeleri de girdikleri çatışmada vuruluyor. Filler ve Çimen’i epey dağınık ve yüzeysel anlattım. Neden böyle anlattığıma değineceğim. Ama öncesinde filmin politik konumuna yönelik birkaç şey söylemek niyetindeyim.

Şefin tarifi: Politik polisiye ve popülist mistifiye

Film bir beyan film… Adından açılışına, çekildiği dönemin siyasi atmosferine değin beyanat barındırıyor ancak malzemesinin hakkını verdiği söylenemez. Filler ve çimenleri tam anlamıyla karşılaştıramıyor. Böyle bir karşıtlığı vurgulamaktan ziyade dönemin rüzgârını arkasına alıyor. Susurluk söyleminin ve karanlık koalisyonlar sürecinin izlerinde kayboluyor. Bir gömülme söz konusu… Giderek polisiyenin ve apolitizmin bataklığına gömülüyor film. “İnsaf be kardeşim! Bu kadar politik bir filme nasıl apolitik yaftası yapıştırıyorsun?” diyebilirsiniz. Vallahi bu türden bir sitemin muhatabı ben değil Derviş Zaim olmalı ve gerçekten bu kadar politik bir malzemeden nasıl bu kadar apolitik bir film çıkarabildiği okullarda ders olarak okutulmalı! Acaba şöyle mi desek? Bu kadar politizm ancak apolitizmle mümkündür! Gerçi tam tersi de geçerli; bu apolitizme belli bir politizmden geçerek varılır. Anlatıya hakim bu apolitizmde laf kalabalığı’nın payını yadsıyamayız. Filler ve Çimen bize bir şeyler söylüyor; hatta en dingin sahnesinde bile konuşuyor, anlatıyor. Örneğin bize çimenleri gösteriyor. Diyor ki “bakın Doğu’da gazi olan asker vatan için bedel ödedi ama işte sonuç pek iç açıcı değil”. Yahut filmin sonunda görüyoruz ki Dersim doğumlu, hafiften saf, adi suçlara itilip tüm haklardan yoksun bırakılan vatandaşımız da gazi ile birlikte yapmış askerliğini. Hatta o kadar yakın arkadaşlarmış ki gazimiz fotoğraflarını saklamış! Tesadüfün böylesi! Gerek var mı parmağın gözümüze dek sokulmasına!

Doğu’da askerlik yaparken mayına basıp sakat kalan İldem Adem (Rıza Sönmez) sahilde atış yapıyor. Attığını vuruyor.

Diğer yandan film diyor ki devletin tüm unsurları kirli işlerle tüttürüyor ocağını. Devlette namuslu kimse kalmamış, klikler birbirine girmiş; mafya, istihbarat, özel harekat, güzel harekat derken filler öyle bir tepişiyor ki ülkeyi gerçekten temsil edenler, ülke için gerçekten bedel ödeyenler, bu insaflı, vicdanlı ve devlet yardımına ihtiyaç duyan kişiler harcanıp atılıyor. Film bunları söylüyor ama öyle kalabalık bir yerden sesleniyor ki dediklerini tam olarak anlayamıyoruz hani “bağır biraz, sesin gelmiyor” da diyemiyoruz. Uyuşturucu trafiği, bakanın fantezi kaseti, kumarhaneler zincirinin geleceği, silahlı sol örgütlerin para karşılığı koruma hizmeti vermesi… Araya sıkıştırılmış bir eşcinsel ilişki…*** Filmde dikkat çekici (ya da dikkat dağıtıcı) birçok husus bulunduğundan sağlıklı bir görüntü elde edilemiyor. Tabi bu durumda tarafların şematik bir düzlemde aktarılmasının da payı var. İyiler iyi, kötüler kötü… Daha doğrusu iyilerin iyi kötülerin ise kötü olmak dışında hiçbir vasfı bulunmuyor, anlatıya bir katkı sunmaktan, onu renklendirmekten hayli uzaklar… Karakterlerin şematizmi, olayların belli bir siyasallıktan faydalanma hamlesi filmde heyecanı baltalamış. Herkes birbirini vuruyor, devreden çıkarıyor, entrika çeviriyor ama bu cümbüş seyirciyi finale doğru çekemiyor. Heyecan eksikliğini Zaim’in üslup arayışına bağlamak da mümkün. Tabutta Rövaşata (1996) gibi ilginç ve özgün bir ilk filmin ardından siyasete sert geçiş (ki Zaim sinemasında siyasi vurgulara her zaman rastlanmaktadır) Filler ve Çimen’in ahengini bozmuş görünüyor. Zaim politik ve polisiye olaylar zincirine araya serpiştirilmiş ebru sahnelerindeki “saflık” söylemi üzerinden tasavvufu ve metafor hüviyetine bürünen görüntü oyunlarını ekliyor. Son olarak ise dönemin siyasi rüzgarıyla yelkenlerini şişirip popülist dilin nimetlerinden faydalanıyor. Bu arayış, bu karmaşa hali filmin dinamizmini zedeliyor. Filmi özetlemeye kalktığımızda o kadar çok olaydan bahsetme gereği duyuyoruz ki bu olayların çoğunu es geçip filler ve çimenler gibi bir sınıflandırmaya zorlanıyoruz.

Filmin görsel estetiği, anlatıya eşlik eden öğeler ve birtakım metaforlar

Filler ve Çimen politik düzlemi karanlık ilişkiler vasıtasıyla örerken gerçeklik ile bağ kurmayı ihmal etmiyor. Bu noktada bazıları kurmaca bazıları gerçek görüntü ve haberler kullanılıyor. Bir resmi bayram geçit töreniyle açılan filmde çeşitli aralıklarla haber bültenleri dinliyor, kurmaca öyküyü bu sunum ile destekliyoruz. Televizyon 90’ların ikinci yarısında anlatı öğesi namına yaygın kullanılıyor. Demirkubuz‘un Masumiyet (1997) filminde otelci lobide Yeşilçam filmleri izliyordu, daha sonra Serdar Akar‘ın Gemide (1998) filminde de gördük televizyonu, yine Yeşilçam filmi oynuyordu… Ancak Filler ve Çimen’de televizyon, uyuşturucu özelliğinin, nesne olmanın ötesinde filmin akışını pekiştirip bazen de filler ile çimenler arasındaki çelişkileri yansıtarak dünyaları ayrıştıracak nitelikte haberler aktarıyor ve bir anlamda ayraç görevi görüyor. Fakir kardeşler televizyondan zenginin siyasetini izliyor, yine fakirlerin katılıp bedel ödediği savaş görüntülerini izliyor. Zenginler ise o televizyonlara demeç vermek veya tam göbeğinde oldukları meselelerin seyrini takip etmekle meşguller. Televizyon salt eğlence aracı olarak değil tarafları özne ve nesneye ayrıştıran bir rolde karşımıza çıkıyor.

Devlet Bakanı Aziz Bebek (Bülent Kayabaş) ile emrindeki tetikçi Camoka (Ali Sürmeli) yalnız televizyon izlemiyor, yazılı basını da yakından takip ediyorlar!

Görüntü yönetmenliğini Ertunç Şenkay‘ın yaptığı filmde çok sayıda metafor kullanıldığını ve üst üste bindirilen görüntüler aracılığıyla alt metni güçlendirecek bir kompozisyona başvurulduğunu söyleyebiliriz. Tren rayına düşen balonun gerçekleşecek patlamayı haber vermesi, ebru çalışmasından sahnelerin sahilde karaya oturmuş bir geminin sudaki yansımasıyla örtüştürülerek bulanık atmosferin derinleştirilmesi, finalde kokain zerreleriyle kar tanelerinin kıyaslanıp masumiyetin işaret edilişi bu metaforlara örnek verilebilir. Bilhassa ebrunun kapalı mekanda yapılması tavsiyesine rağmen kapalı kapılar ardında dönen kirli işlere gönderme yaparcasına bir süs havuzunda devasa bir ebru meydana getirilmesi dikkat çekiyor.

Sahildeki bir gemi enkazının sudaki yansıması… Filmin görüntü yönetimini Ertunç Şenkay, kurgusunu ise Mustafa Preşeva üstlenmiş.

Diğer yandan altı çizilmeyen metaforlara da rastlıyoruz. Söz gelimi Havva’nın silgi fabrikasında işe girmesi bir metafor mudur? Zaim Havva’nın silgileriyle neyi siliyor? Yahut yegane çözüm kimlikleri silmek, kokain ile geçmişe bir çizgi çekmek, unutmak ve unutulmak mıdır? Siyasal çözümün toplumsal belleğin güçsüzlüğüne havale edildiği koşullardan söz edebilir miyiz? Toplum işlenen cinayetleri görmezden geldikçe, sürekli değişen kimlikleri sorgulamadıkça, ödenen bedelleri unuttukça ancak “devlet için kurşun atan da yiyen de” her ne hikmetse hep kirli ilişkileri bulunan siyasilerce bağra basıldıkça ve öte yandan akşam soğuğundan kaçıp barakadan bozma bir çay ocağına sığınan askerler havaya uçuruldukça hayat daha mı kolay geçecek? Cehalet geniş yığınları mutlu edecek mi veya soruyu şöyle sorarsak; mutluluk paylaşıldıkça cehalet de artacak mı? “Bir yerde ne kadar çok insan mutluysa o kadar az insan sorguluyor” denecek mi? Sürüp gidecek mi böyle?

Yorgun final ya da sözü bağlarken

Zaim filminde toplumsal bir yozlaşmayı irdeliyor. Ancak sözü pek toparlayabilmiş gözükmüyor. Devlet bakanı Aziz Bebek Liberal partisinin afişinden “Konuş” diye buyuruyor, toplu sünnet törenine katılıyor. Kontrgerilla Camoka Kolombiya ile uyuşturucu trafiğine giriyor, mafya bakana düzenli haraç ödüyor… İstihbarat hükümeti tehdit ediyor. Bu yozlaşmayı yalnız siyasi çevrelere mal etmek adil sayılmaz çünkü o siyasileri meclise sokan da halkın kendisi. Halk yoksul deyip bir kenara çıkmak işin kolayı… Adı sanı liberal olan, oy toplarken muhafazakar hassasiyetlere seslenen merkez sağcılara, çeteleri himaye eden politikacılara çocuğunu sünnet ettiren halk o çocuğu büyütüp ölüme göndermekten, geleceğini feda etmekten çekinmiyor. Şüphesiz halkı suçlamak da akıl kârı bir yere varmıyor. Zaim ise filmin finalinde bu yozlaşmanın içinden çıkamıyor belli ki ve öyküyü epey hırpalıyor, yoruyor.

Finale doğru koşulan Avrasya Maratonu filmin açılışında olduğu gibi ortak eylem halindeki kitleleri sergiliyor.

Havva’nın kardeşini kaybetmesi, uzun süredir hazırlandığı Avrasya Maratonunu kaçırması, CIA destekli yerli istihbaratın bağırsaklarını temizlemesi, dere geçerken atın değiştirilmesindense atın (Camoka) geçtiği dereyi değiştirmesi ve daha birçok düğüm çözülüyor. Ancak Zaim olayları çözmekle yetinmeyip sembolik sahnelere yer veriyor finalinde. Yine Havva’nın elindeki silgileri ilkokul çocuklarına dağıtması, komiserin delirip rastgele vatandaşları araması yozlaşmaya direnişin sembolik bir tarifini de yapıyor adeta. Kirlenenler de var temiz kalanlar da. Havva mesela bir havariye dönüşüyor! Hem silgileri dağıtıyor hem kar altında ebru yapıyor. Maddi manevi bir arınma halini ifade ediyor. Komiser ise bu sınavı aklı başında atlatamayan tarafı temsil ediyor.

Finalde Havva “masumiyet”i ararken…


Peki toparlarsak Derviş Zaim’in Filler ve Çimen’ine dair ne denebilir? Film Zaim sinemasına dönük kesin bir çizgi çekebiliyor mu? Açıkçası Zaim filmde kendi üslubunu kurmaya gayret ediyor, duyarlılıklarını sergileyen, başlıklarını vitrine taşıyan bir anlatı yeğliyor, sanki bir kolaja dönüştürüyor sahnelerini. Dolayısıyla film için yönetmenin kesin çizgisini değilse bile kesik çizgilerini yansıttığını söyleyebiliriz.

*Ali Serkan Eroğlu Ege Üniversitesi öğrencisiyken Aralık 1997’de polis tarafından kaçırılıp ajanlığa zorlanmış, kabul etmeyince okulun tuvaletinde asılmıştır. İntihar süsü verilen cinayet Eroğlu’nun kanında kloroform bulunmasına karşın örtbas edilmiş ve zaman aşımına uğramıştır.

**Zahit Atam’ın ilgili eseri Yakın Plan Yeni Türkiye Sineması‘dır. Epey hacimli incelemede Atam Derviş Zaimağaoğlu’nu bu yeni sinemanın kurucuları arasında gösterir. Diğer kurucuların Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ve Yeşim Ustaoğlu olarak kabul edildiği kitapta Zaim ile ilgili kısma 453-554’te ulaşabilirsiniz.

***İlginçtir, filmin afişinde Havva’nın otel patronunun oğlu Devrim ile öpüştüğü rüyasından bir kare “aşk” diye adlandırılırken Devrim’in Şeref ile ilişkisi “dostluk” şekilde aktarılmış. İnsan ister istemez şunu soruyor: Bu ilişki bir eşcinsel ilişki değilse filmde neden öyle işleniyor? Eğer öyleyse afişte neden “dostluk” olarak anılıyor da onun yerine filmde hiç yaşanmayan, platonik düzeye sıkışmış bir aşk öne çıkarılıyor?

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın