Saçımızı taramaya devam ediyoruz! Filmlerden dizilerden yeterince taradık, o yana yatırdık olmadı, bu yana yatırdık olmadı, eh tarağı bu kez de pek alışık olmadığımız bir yöne, müziğe çevirelim bari. Açıkçası müzikten zerre anlamayan hatta ve hatta vakti zamanında “müzik dinlemek zaman kaybıdır” gibi artistik, ipe sapa gelmez cümleler kurmuş biri olarak neyi yazacağım, nasıl yazacağım, inanın bilmiyorum. Neyse uzatmadan yazıya geçeyim, nereden esti? Ben müzik türlerini de pek sınıflandıramam; daha doğrusu hani en fazla başat türlere dair tahminde bulunabilirim. Evrensel anlamda pop, rock, rap; yerel anlamda işte sanat musikisi, halk müziği, sonracığıma Doğu kültüründen arabesk vb. Herkes kadar bilirim… Yarım yamalak… Oysa malum, birçok çeşidi var müziğin, üstelik her coğrafyada bu alt dallar çeşitleniyor, kompozisyonlar zenginleşiyor. Coğrafyanın tarihi, sosyo-ekonomik koşulları müziğini de besleyip biçimlendiriyor. Kültür ve sanat insan faktörünün ayrıntılarında belirleniyor. Buraya en kaba haliyle dahi girecek değilim, zaten girsem de işin içinden çıkamam, beyhude bir çaba olur benimkisi fakat buna rağmen yazacağım. Bu yazıyı zaten bir “müzik eleştirisi” olarak almazsınız, ben kısaca Evdeki Saat‘in son parçası* hakkında yazmak, duygu ve düşüncelerimi ifade etmek istiyorum

Efendim Evdeki Saat nedir? Son klip üzerinden değerlendirirsek Eren Alıcı‘nın sahne adı gibi duruyor. Yere serilmiş klavyeler, oraya buraya klonlanmış Alıcılar. Daha fazla bilgiye erişmek için internette kısa bir gezintinin ardından grubun 2014’te kurulduğunu ve Alıcı dışında Sunguralp Esat‘ın da yer aldığını öğreniyoruz.”Uzunlaaar yanıyor arabamızdaa, bu ışık hepimize fazlaa” diyerek gönüllerde taht kuran Eren Alıcı Hiç Uyanmasam adlı parçasıyla da beğeni topladı. İşin müzikalitesine kafam basmadığından bu parçanın bana hangi tür gibi geldiğine değinip zaman yitirmeksizin sözlere geçeceğim. Parça bildiğimiz pop… Elbette bir alt türü falan vardır, bıt müziktir, pırt müziktir, bir şeylerdir işte ama özünde bayağı pop… Buradaki bayağı pop’u “bayağı pop” olarak da okuyabilirsiniz, orası siz sevgili okurların paşa gönlüne ve insafına kalmış. Diğer yandan şarkının açılışıyla birlikte light arabesk tınılar da duyuyoruz. Light arabeskten ne anladığımı şöyle ifade edeyim: Benim için örneğin Bergen‘in Acıların Kadını parçası hard arabesk bir şekilde açılır. Aslında bu meseleye değinmişken yeni arabeskimize de bir selam verelim, gücenmesin!
Yeni arabesk: Tuhaf isimli gruplar
Beni taşa gömebilir, “sus deyyus, sen ne anlarsın müzikten” diyebilirsiniz; ki anladığımı da iddia etmiyorum. Ancak bir kez daha altını çizeyim, hissiyat bakımından, işitsel ve zihinsel aşinalık bakımından arabeskin uyuşturucu niteliğini bu yeni nesil tuhaf isimli müzik gruplarında bulmak mümkün. Kesinlikle küçümsemek için söylemiyorum, zaten küçümsemek bana düşmez, dediğim gibi müzik konusunda birikim sahibi değilim, meselenin yalnızca popüler kısmıyla ilgileniyorum. Bu grupların lokmacılardan, irmik helvacılardan farkı olduğunu düşünmüyorum. Belki 80’lerde, 90’larda hatta 60’larda ülkemizde yeni müzik türleri yaygınlaşırken birbirinin kopyası gruplar kurulmuştur yani bu hormonlu büyüme çağımıza özgü sayılmaz, daha ziyade popüler olanın kanserli hücre gibi çoğalmasına benzetilebilir.Bu gruplar adlarıyla dikkat çekiyor. Bizim popüler kültürümüzde isim yaratıcılığı her dönem öne çıkmıştır. 60’larda Yeşilçam filmlerine verilen yaratıcı adlar, 70’lerde erotik film furyası ve 80’lerdeki reklamcılık süreci, bir ürünün etiketini ustaca yapıştırma yeteneğine haiz olduğumuzu ispatlıyor. Bu grupların sıfat tamlamalı seri üretim adları yaratıcı geleneğimizden soyutlayamayız, fakat bir kültürü daha işaret etmek gerekiyor. Mizah duvarda, şiir sokakta anlayışını pekiştiren Gezi Kültürü ve öncesinde gençliği kuşatan haftalık mizah dergisi, aylık hafif edebiyat dergisi kolaycılığı… Bu kültürlerin etkisinde tıpkısının aynısı müzik grupları kuruluyor. Kimi uzun soluklu oluyor, kimi birkaç seneye dağılıp gidiyor. Diğer yandan bir grupta çalan iki-üç grupta daha çalabildiğinden müzisyenden çok müzik grubuyla karşılaşabiliyoruz. Sonuçta nice grup ve o gruplardan nice ilginç isim saçılıyor ortalığa. Ama yineleyeyim, bu durum günümüze özgü değil şüphesiz, işin doğası böyle…
Yüzyüzeyken konuşuruz, mutfakta sevişiriz, yatakta pişti oynarız… Abi kaç gibi eve döneriz?
Evdeki Saat’e ve Hiç Uyanmasam’a geçmeden önce bu adlara değinmek yerinde olabilir. Bu ilginç adlarda, gündelik yaşamın, grupların kendilerini ifade etmeye dönük çabalarına yükselttiği itirazı seziyorum. Kimliklerini gündelik yaşamın orta yerinde inşa ediyorlar: Yüzyüzeyken Konuşuruz, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Son Feci Bisiklet, Halimden Konan Anlar… Bunlar bir çırpıda aklıma gelen gruplar… Bu grup adlarının evi, çocukluğa dair anıları, gündelik ilişkileri, sıradan nesneleri çağrıştırdığını söyleyebiliriz. Bana kalırsa genç kuşak kimlik edinme çabası ile gerçeği ve gündeliği bastırmaya dönük bir refleks sergiliyor, sadeyi reddedip alternatif bir alan yaratıyor. Bu bastırma eğilimi de karşıtını tetikleyerek zaman zaman tüm bir kimliği ele geçirebiliyor. Genç kuşakların her şeyi ezip geçme görüntüsünün altında belki de her şeyi kabullenmenin vicdanı yaralayan sonuçları yatıyor. Evdeki Saat de böyle bir isim ve kurulduğu dönemin (Gezi sonrası yılgın gençlik dönemi) ruhuna hizmet ediyor. Bu grup adları bir yerlerden çağrışıp yine bir şeyler çağrıştırarak gündelik yaşam ile popüler kültür arasında köprüler kuruyor. Evdeki Saat belki de Gezi İsyanı sırasında çokça dile gelen “eve dön” çağrılarının izini taşımaktadır. Yahut “yok anne ben zaten arkalardayım” izahatlarının… Kimbilir… Yüzyüzeyken konuşuruz, duvarın dibine işeriz, olmadı bir ağaca sarılırız. Abi kaç gibi eve döneriz? Kimbilir… En koyu gece daha yeni başlıyor!
Hiiiiiç Uyanmasaam… Dünyaaaa döner devaam…
Şarkının sözlerini neden-sonuç ilişkisi bağlamında irdelemek istiyorum. Aslında giriş-gelişme-sonuç güzergahını da işleyebiliriz. İşe sonuçtan başlamak durumundayız zira bize verilen ilk mesaj o; son söyleyeceğini ilkten söylüyor, kestirip atıyor parça… “Hiç uyanmasam” diyerek. Biz yine de giriş’e, neden’e gelelim. “Çatlamış sabır taşım/ve gözyaşım deniz olur. Sektiririm üstünde sekiz dokuz/işte böyle aklımın hazin sonu/yok mu bunu defetmenin bir yolu/yok mu bunun kurtarılır bir yanı/ve orda burda gördüğünde sen beni/sanma sakın nefes alan bir ölü…” Devam edelim. “Yalnızım en az bir korkuluk kadar…” Ve gelelim en can alıcı kısma… “Çünkü benim bir işim yok/gücüm yok/başım yok/sonum yok/neden yok/bilen yok/gelen yok/giden yok…” Buradan artık sonuca bağlanabiliriz. “Hiç uyanmasam/ dünya döner devam/bu boşlukta bu cehennemde hiç yer kaplamasam/gidemem ben buna bağlandım durdum saçmasapan/…Ben midyelerin ortasında bir yosun/ister irdeleyin ister üstüne basın”

Sözlerin giriş niteliği taşıyan bölümü için ne denebilir? Yalnızlık, işsiz güçsüzlük, işe yaramazlık, umutsuzluk, hüzün ve kırılganlık gibi temalar ağır basıyor. Öyle ki “bir korkuluk kadar yalnızım” diyor Eren Alıcı, diğer yandan ise defaatle hiçbir işe yaramadığını vurguluyor. Korkuluk bir işe yarar halbuki! Duygularını da ayırmış Alıcı, yalnızlığı ile değersizlik hissini aynı çıkış noktasına dayandırmamış oysa işsiz güçsüz, başsız kıçsız, midyelerin ortasında bir yosun kadar, bir korkuluk kadar toplumsal ilişkilerden kopuk bir yaşamın böyle hissetmesi kaçınılmaz, bir açmaz var ortada. Kişi güçsüzlüğünden ötürü kendisine yalnızlığı yakıştırıyor ve bir ihtimal farkında dahi olmaksızın insanlardan uzaklaşarak iyice kabuğuna çekiliyor diyebiliriz.

Bu şarkıdaki duygu midyelerin üzerinde salınan yosunun betimini karşılamaktan ziyade dibe saklanmış, yok olmak isteyen, görünmez olmak isteyen bir kişinin çocuksu kaçış çabasını andırıyor. Zaten parçanın sözlerine bir çıkışsızlık hakim, bir çocuk da hata yaptığında çıkar yol kalmadığına hükmedip görünmez olmayı yeğlemez mi? Öte yandan Alıcı “maç burdan dönmez mi” sorusunun cevabını merak ediyor; defetmenin yolunu, kurtaracak yanı yöreyi arıyor. Ancak bu arayışın somut bir karşılığını göremiyoruz. Aynı Alıcı, şarkısındaki duyguyu bir tür yokluk ile kuşatmış, adeta zırha bürümüş. Beni orada burada görüp yaşayan bir ölü olduğumu sanma demek, ben yaşayan bir ölü bile değilim demek sanırım demin bahsini açtığım kusur işleyiş ve devamında yüzleşmekten, sorumluluk almaktan çocukça kaçış durumu ile örtüştürülebilir. Kaybolmak istiyor şarkının kahramanı… Zaten işim, gücüm, nedenim, başım-sonum yok, bilenim-edenim, gelenim-gidenim yok derken adeta izleri siliyor. İşi gücü olmayan kahramanımızı aramıyor, onu kabahat işleyecek yetkinlikte görmüyoruz ve esasında işsizlik tam da çocukluğa özgü bir zafiyet biçiminde ele alınıyor. İş güç sahibi olmak erginleşme emaresi görülürken modern toplumda saygı görmenin (kabul edilmenin) de tek geçerli yolu sayılıyor. Sözlerin sonuç kısmına geldiğimizde ise yaşanan dünya cehenneme, boşluğa benzetiliyor. Özellikle “boşluk” kelimesinin şarkı kahramanının ifadesizliğine, üretimsizliğine denk düştüğünü ileri sürebiliriz. Şarkıdaki kahraman kendini ifade edemediği için yaşadığı dünyayı da haliyle boşluk olarak açıklıyor. Fakat bir boşluktan fazlası var ortada. Acı çekilen bir boşluk burası, cehennem azabı yaşatıyor insana. İsmet Özel’in Cellâdıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar şiirinde “oyundan çıkmıyorum/korkuyorum sıram geçer/biletim yanar diye”** dizeleriyle ifade ettiği endişeyi bu cehennemin vazgeçilmezliğinde bir kez daha tadıyoruz. Alıcı şarkısının sözünde her ne kadar sanki değersizliğini vurgulamak maksadıyla “dünya döner devam” dese bile dünyanın onsuz dönmesine, o cehennem ateşinin onsuz yanmasına hayıflanıyor. “Gidemem ben buna bağlandım durdum saçmasapan” diyen Alıcı bu yönüyle oyundan “biletim yanar” korkusuyla çıkmayan Özel’in dizelerini hatırlatıyor. Elbette Özel’in şiiri kıyas götürmez; celladına gülümseyen bir şiir yazıyor o, hırslı, kavgacı, yeri geldiğinde mızıkçı, hayalperest, yenilmekten korkmayan, yenilse dahi ağlamaktan çekinmeyen bir şiir onunkisi ve gücünü çelişkilerinden, her şeyden öte nefes alıp vermesinden alıyor. Alıcı’nın şarkısı ise ölüyor, “nefes alıp veren bir ölü” bile değil şarkının kahramanı, çoktan havlu atmış, sinmiş köşesine sayıklıyor: hiç uyanmasam ne olur ki, ha bir eksik ha bir fazla!

Oyundan cehenneme, 12 Eylül’den Gezi yenilgisine
Madem İsmet Özel’in dizelerini andık o dönemden devam edelim. Özel mevzu bahis şiire “Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında” diye başlıyordu. Özel 44 doğumlu olduğuna göre şiir, aynı adlı kitabının da basım tarihi olan 1984’te yazılmış demektir. 84’te bunları hissetmiş ve meydan okumuş şair. 12 Eylül darbesinin kurumsallaştığı bir süreçte mücadele artık gevşeyip bir oyun halini alırken, saflar iyiden iyiye yumuşarken yaşamda kalmak ifadesi biletin kullanımına dek gerilemiş. Yaşam, bir atımlık baruttan, hızlı yaşa cesedin yakışıklı olsun’dan atlı karınca biletine, dönme dolap biletine başka bir deyişle “dönüp durma” gayretine gerilemiş. Yine de isyan barındırır Özel’in tutumu çünkü oyunda kalmak cesaret ister, yaşama arzusu ister. Gezi İsyanının ardından gelen yenilgi ise Z kuşağının genel umursamazlığıyla birleşince yaşam olarak karşımıza çıkan “tek biletlik eğlence imkânı” lunaparktan bile kovuluyor! Hiç uyanmasam ne olur, biletim yanıversin!
Yenilgi yenilgi büyüyen bir mezar vardır!
Laf ebeliğini bir kenara bırakıp esas soruyu soralım: Bu adam bu şarkıyı neden yazmış kardeşim? Ona hangi koşullar yazdırdı bu şarkıyı? Bu melankolinin sebebi nedir? Sanatçıya acılar çektiren itkinin toplumsal düzeyde can yakan sıkıntılara dönüştüğünü görmek güç değil. Bu ülke mahvedilmiş bir ülke, bir inşaat şirketi patronunun sözünün eri olduğu, dediğini harfiyen uyguladığı bir ülke burası ve bu ülkede “gelecek” bir semt adı bile değil! İnternete düşen sokak röportajlarını izlemek yeterli… Mesela birkaç ay önce yayınlanan bir röportajda iktidar destekçisi bir vatandaş esip gürlerken karşısındaki genç sağlıkçı boş cüzdanını gösteriyor ve şu çarpıcı ifadeleri kullanıyordu: “Evime giderken bir araba çarpsa ölsem gözüm asla arkada kalmaz“.*** “Mutsuzluktan, ekonomik sıkıntılardan o kadar önümü göremiyorum ki” diyordu genç. Haklı, o kadar önümüzü göremiyoruz ki!

Bir diğer şairimiz Sezai Karakoç ise siyasetçilerin diline dolanan ünlü şiirinde “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” der. O kendi davasında haklı olabilir ne diyelim, herkesin haklı davası kendine nitekim! Fakat gerçek şu ki hiç uyanmasa gözleri kapalı gitmeyecek milyonlar birikiyor, gerçek şu ki uyanılmak istenmeyen sabahların ardında yenilgi yenilgi bir mezar büyüyor. Tüm geleceğimizi, bugünümüzü yarınımızı yutan bir toplu mezar!
* https://www.youtube.com/watch?v=r-EgbAW13dI
**İsmet Özel, 1984, Cellâdıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar, İmge, Sayfa 9
*** https://www.youtube.com/watch?v=VENQ3oiXRIs
Not: Hiç Uyanmasam şarkısıyla yazının sonunda örnek verdiğim gencin videoları yan yana açıldığında birbirlerini tamamlıyorlar adeta. Siz de birlikte açıp dinleyebilirsiniz.
Haydar Ali Albayrak
















