Tiksiniyorum

Boğazınıza parmak atmadıkça nerden kusmaya başlayacağınızı bilemezsiniz. Hangi adımdan sonra? Sendeleyerek, yaslanarak… Düşe kalka ilerlerken… Kör topal yürüyüşünüz bile engelli kontenjanından iş bulur, siz yine açıkta kalırsınız. Dımdızlak… 

İşte ben de nereden başlayacağımı bilemiyorum bu fırıldaknameye. Dost görünen dostlardan usandım mesela, sırtımdan vurulmayı özledim. Laf söylesin bal kabakları, bu da laf şimdi, evet! Cadılar bayramı kutlansın Müslüman mahallesinde, salyangoz çıksın her Allahın günü Sezar’a! Çünkü dost bakışların esareti doğurgan değil; hep aynı bakıyor dostlar, aynı sözleri tekrarlayıp duruyorlar. Dost dediğin papağanların samimiyet adını taktıkları palavra, düşmanımızdır. Oysa sırta saplanan bir bıçak kendine getirir insanı. Zinde kılar. Ölüme ve yaşama hazırlar. 

Tiksindim… Sosyal medyanızdan örneğin, orada var olmaktan ve buna rağmen kendimi yine orada pazarlıyor bulmaktan. Alıkoyamamaktan parmaklarımı, aklımı ve kalbimi durduramamaktan. Duyarlılığınızdan tiksindim, hep mağdur olmanızdan, ota boka üzülmenizden, histerinizden… Yahut tam tersi… Kitap kapağı paylaşmanızdan, yavşak yavşak fincan tutmanızdan, plaj yaltaklanmalarınızdan… Başarı öykülerinizden, başarısızlıklarınızdan ve bir türlü cazip gelmeyişinizden tiksindim. Anlayın işte…

“Ey kahpe devran seni kapıya kadar geçireyim, sokağı bitirince sağa dön, tam karşında otobüs durağı” diyemiyorum. Takatim kalmadı. Hiçbir iş yapmamanın yorgunluğu oturdu omuzlarıma. Ve yalnız bir tiksinti düştü payıma, bir eğri surat… Bir alt dudak, namluya sürülen… Hilebaz üst dudaktan yere dökülüyor mermiler… Kazandı yine yaşamın kasası! Kazandı mide bulantısı! Jackpot! 

Öte yandan, dürüst olayım; tüm o hayallerinizden, ideallerinizden, tepinmelerinizden de gına geldi! Ama hayır, bir manifesto gibi yazmayacağım bu dümbük şeyi. Ne lüzum var büyüklenmeye. Boş verin, gündelik süprüntülüklerden söz açalım. Bir dizi izlerken araya giren reklamlarınızdan, hani en çok onlardan nefret ediyorum. Bir de videonun sesine kıyasla kat be kat üst perdeden çalmazlar mı? Böğürmezler mi? “Getir” reklamını alalım ele… “Evinizde oturun, biz sizi salgından koruruz”. Bizi gelecek nesilden koruyun, başka ihsan istemez! Yoksa gecenin bir vakti kim s.ker sizi!  

Üstelik hem her şeyin başının sağlık olmasından ve sürekli boğazımın ağrımasından da yıldım yahu! Hastalık korkusundan, yalan haberlerden, abartılı söylemlerden… Celladına yani o pislik yaşantısına abayı yakmış pembe götlü hergelelerden! Yeter ulan! Nedir sizden çektiğimiz! Dünyayı almışsınız yörüngenize; dön babam dön! İki tur da biz binelim, ölmezsiniz! 

Ve sonra kelimenin candan daha değerli olduğu bir avluda, canın kelimenin altına yatmasından, tüm bakışlarını soyunmasından, şiiriyle kalmasından bir tek… Şiirinden insanın, yıldım. Fetvasından kadının, padişahın fermanından ve anadan üryan…

Hem ilendim, asılsan ipini kesmezlere, yarana bir damla işemezlere… Hiçbir halta yaramaz böyleleri. Gezerler anca uyuz it gibi. Ne çoklar! Her yerdeler! 

Aşağılıyorum ayrıyeten liyakat ve ehliyet meraklılarını, hanzolardan farkı olduğunu düşünen o budalaları. Uzman manyaklarını, bulunmaz Hint kumaşlarını, geçer akçeleri… Aşağılıyorum diploma ve yabancı dil düşkünlerini… Soğuk mühür seviciler, cevher avcıları, sizi aşağılıyorum alenen! Tükürüyorum alnınıza! Layık olduğunuz damga şimdi kaşlarınıza sızmaktadır! 

Doğrusu tüm coğrafyalara hükmetmeli, kıl tüy demeden. Kılıç hakkı bellemeli gökyüzünü. Gökyüzünün avurtları çökmeli, ciğerimize çektiğimiz havadan; camları açıp ulumak, ulumak istiyorum. Rastgele ulumak, bedavadan… Bir çağrı mahiyetinden yoksun, doludizgin… Haybeye duman doldurarak.

Sahilde bir İspark otoparkının orta yerine yüzükoyun yatmak istiyorum. Ellerimi iki yana açmak…

Ey yalayıcılar! Ey iki elle bir alkış çalamayanlar! Hankıranlar, höykürenler… Ey sümkürenler ve salya saçanlar… Ey kalpazanlar! Ey Fıkralarla Türkiye karakterleri! Sizi böyle bırakıyorum. Size eylem harcamayacak, sünen tümleçlerle boğacağım sizi!

Emrah Safa Gürkan’dan, Özgür Demirtaş’tan, İlber Ortaylı’dan, Vedat Milor’dan tavsiye bekleyenler, OT dergisi okuyanlar… Sizin oyunuzla benimkisi bir mi?

Haydar Ali Albayrak

Yarım Kalan Aşklar ve Sol Şeritten Hızla Akan Çevreci Polisiyeler

Bu yazıyı 8 TL olan dolara ithaf ediyorum. 

Gazeteci Ozan bir sabah uyandığında kendini devcileyin bir yozlaşma olarak buldu! Çökmüş gözaltları, sağda solda şırıngalar, mosmor kollar, zamanla tanışacağı nice kırık kadın kalbi… Fakat içlerinden birinin kalbini başka türlü kırmıştı Ozan, ölerek! Diğerlerini ise yaşayarak!
***
Blu TV’nin son yerli dizisi Yarım Kalan Aşklar (Umut Turagay) böyle çetrefil başlıyor. Hani kendimce süsleyeyim dedim! “Bomba” bir haberin peşine düşen Ozan (Tolga Sarıtaş) hemen akşamında kazaya kurban gidiyor, üstelik sevgilisi Elif (Dilan Çiçek Deniz)’in gözleri önünde. Ertesi sabah uyandığında ruhunu başka bir bedende buluyor. Cinayet şube komiseri Kadir Bilmez (Burak Deniz), tüm pisliklerin vücut bulmuş hali! Yanında beliren tuhaf adam Yarım Kalan Aşklar dairesinden geldiğini, Ozan’a son bir şans verildiğini, hayatına kaldığı yerden ancak bu şartlar dahilinde devam edebileceğini söylüyor. Kuşkusuz içine düştüğü durumu kimseye açıklamadan… Ozan yani Kadir hem sevgilisi Elif’in gönlünü kazanacak hem insanların seri bir biçimde ansızın kör olduğu Altıntepe’nin gizemini aydınlatacak hem katilinin peşine düşecek. Zaten katilinin peşine düşünce olaylar çığırından çıkıyor. Mobese kayıtlarını inceleyen Kadir komiser Ozan’a kasten çarpan sürücünün kendisi olduğunu fark ediyor. Kısacası katilinin bedenine hapsolmuş Ozan ve Kadir’in karıştığı türlü belaların tam ortasına düşmüş! Kadir sıfatında kaçacak ama Ozan fıtratında yaşayacak! Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça! 
Yerli polisiyelerin ufku ve aktivist söylem
Yarım kalan Aşklar’ın finali yaklaşıyor, düğümler çözülmek üzere… Aslında ortada pek bir düğüm kaldığı söylenemez. Nasıl sürprizler bekliyor bizi, bilmiyoruz fakat Ozan’ın Kadir Bilmez bedeninde yaptığı yolculuk bu kez onu öldüren birinin bedenine taşınabilir. Bakarsınız Ayı İsmet (Ezel Akay)’in bedeninde geri gelir Ozan! Böylece tek sezonluk dizileriyle bilinen BluTv ikinci sezona kapı aralamış olur. Merakla bekliyoruz ya, şu ana dek izlediğimiz kısmı değerlendirebiliriz. Dizi nereden besleniyor? Evvela kaynağa eğilelim. Yakın dönem televizyon tarihimizde iki kırılma yaşandı. İki dizi de aşağı yukarı aynı tarihlerde yayınlandı. Leyla ile Mecnun (2011-14) ve Behzat Ç. (2010-13)’den söz ediyorum… İlki yeni bir mizah dili yarattı, mizahı hem absürt yorumladı hem mahallelere taşıdı. İkincisi de polisiye çizgisini belirledi. Bugün online platformlarda yayımlanan yerli diziler önemli ölçüde bu iki anlatı çizgisinden hareketleniyor diyebiliriz. Hatta daha ileri gidip “modern çizgi” yorumu yapalım. Yanı sıra evrensel bir söylem daha var: Aktivizm. Esasen modası geçmiş bir söylem… Nerede o eski Greenpeace’ler, öyle değil mi! Artık yalnızca yeşil yelek kuşanıp bağış topluyorlar! Netflix ise boş durmuyor ve aktivizmi, çevre kirliliğini konu alan yapımlar aracılığıyla pazarlıyor, bit pazarına nur yağdırıyor. Misal bir Ragnarok var, İskandinav mitolojisini odak alırken günümüzle bağı çevrecilik üzerinden kuruyor. Yine Dark dizisi de bir nükleer santral kazasını başlangıç noktası belirlemişti. Muhtemelen daha birçok yapım vardır. Özellikle her polisiyeye ucundan kıyısından bir çevre sorunu ekliyorlar. Suya sabuna dokunmamanın acıklı formülü bu: Suya sabuna daha çok dokunmak! İşte Yarım Kalan Aşklar da Behzat Ç. çizgisi ile aktivist söylemi kendi meşrebince buluşturarak “ortaya karışık” bir anlatı çıkarmış. Fakat dizinin tek meziyeti popüler olanın izini sürmek değil, mizahı da öne çıkarıyor Yarım Kalan Aşklar. İdealist gazeteci, yozlaşmış polis düzlemi
Behzat Ç’nin açtığı sayfa yozlaşmış polisi gündeme taşıdı ki Amerikan anlatısında bu tipe sık rastlanıyor. Bizde ise polis her zaman kahraman! Polise anti kahramanlık verilmesi matbaanın Osmanlı’ya getirilişinden bile daha meşakkatli oldu, eh haliyle Behzat Ç. yere göğe sığdırılamadı. Oysa polis de insan; hata yapar, bazen hatanın bizzat kendisi olur… Yarım Kalan Aşklar’da karşılaştığımız polis de “yar ben belanın ta kendisiyim” diyen cinsten. Her gece karakolluk oluyor, Behzat amirimize rahmet okutuyor! Behzat amir küfürbazdı, kabadayıydı, alkolikti falan ama insani değerlerden sıyrılmamıştı; vicdanlıydı, yardımseverdi. Kadir komiser ise su katılmamış bir kopuk; uyuşturucu kullanıyor, yaka bağır açık geziyor, uçan kuşa borç takmış, boşandığı eşine nafaka ödemiyor, nişanlı iş arkadaşlarıyla birlikte oluyor. Lafı gevelemek yersiz, Kadir Komiser yozlaşmanın cisimleşmiş hali! Onu yadırgamıyoruz ancak şu idealist gazeteci ne oluyor? Şahsiyet (Onur Saylak, 2018, Puhutv) dizisinde de vardı böyle bir tip. Genç, yakışıklı ve idealist Ateş Arbay karakterini Metin Akdülger canlandırıyordu. Oysa gerçekler biraz daha farklı… Bu ülkede gazeteciler mesleklerini icra ettikleri için tutuklanıyor, işten atılıyor. Zamanında Metin Göktepe polis işkencesinde katledilmişti. Gerçek bu kadar inciticiyken orta-üst sınıf yaşam süren idealist gençler en hafif deyişle çiğ duruyor. Dizide Ozan öldürülüyor, gerçeklerin peşinden gittiği için. Şüphesiz bu ülkede gerçeklerin peşinden gideni hoş karşılamazlar fakat bugün gazetelerde, televizyonlarda “yönetmenim ben gerçeklerin peşinden gidiyorum, bir ihtiyaç var mıdır, dönerken alayım” diye soran düşünceli haberci kaldı mı yahu! Kaldıysa bile bu beylik cümlelerle mi var oluyorlar? Yozlaşmış polis gibi idealist gazeteci de özünde bir Amerikan tipidir. Polisi belki her coğrafyaya yedirirsin ama iş gazeteciye gelince tavsıyor. Bu ülkenin kendine has bir siyasi iklimi var, gazetecini “çünkü ben haberciyim, rö rö rö…” şeklinde konuşturduğunda realiteyi karşına alıyorsun. Kadir Bilmez ne kadar gerçek bir polisse gazeteci Ozan bir o kadar fantastik… Ki Ozan’ın babadan idealist gazeteci olduğunu öğreniyoruz ilk bölümde. Çemberlitaş’ta, basın müzesini geziyor sevgilisi Elif ile. Sonra müzenin tuvaletinde sevişiyorlar. Vallahi mesleğe saygısızlık! Yani ne bileyim sevişmek işteş bir eylem ve sosyal bir hayvan olan, üremeye doğrulmuş insanın doğasında var ama şu da var: Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu sırf Kocaeli Dilovası’ndaki sanayi kirliliğini araştırdığı için hapse atıldı. Kısacası Ozan ciddi bir işin peşinde, kovana çomak sokmuş ve üzülerek bildiriyoruz ki sevişmeye pek vakti yok! Evet, doğru bildiniz, idealistin hası sevişmez! 
Görüntü var, ses de var… Aman ne bileyim işte!
Dizinin güçlü tarafı baş karakterine tarifsiz bir özgürlük sunması… Gazeteci Ozan’ın komiser Kadir’e geçişi can alıcı bir unsur; dahası Kadir’in önceki hayatına dair herhangi bir kesitin aktarılmayışı seyirciye iki karakteri de aynı bedende tanıma fırsatı sağlamış. Zira Ozan’ı da tanımıyor seyirci ve (eski) sevgilisi Elif’in “Ozan’ı ne kadar tanıyorsun” diye ha bire Kadir’i sıkıştırması dikkat çekiyor. Kadir kendini Ozan’ın liseden arkadaşı olarak tanıtıyor. Böylece sokulabiliyor Elif’e ama Elif’te başka bir şey var, onu Kadir’e çeken… Dizinin mistik yönü burada devreye giriyor. Bir çekim var aralarında… Zaten böyle bir uğursuzu, sevgilisinin bıraktığı yerden devam eden bir gazeteciye başka ne yakınlaştırabilir? İkili kör olma vakalarının yaşandığı sanayi semti Altıntepe’ye yoğunlaşıyor. Burada tehdit ediliyorlar. Belediye başkanı yollarını kesiyor, bölge halkı geçim kaynakları fabrikanın hedef alınmasından duyduğu rahatsızlığı taş ve sopalarla ifade ediyor! Bu olay örgüsü son derece şematik… Kahramanlarımızın kahramanlığı onlara kimsenin inanmamasına bağlı, gerçeğin peşinden pek az kişi gidecek ki değerli olsunlar, ama bir yandan insanları inandırmak için çırpınıyorlar! Güneşe uçan İkarus gibiler! İdealist bakışları da açtıkları savaşta perçinleniyor. Sadece mesleklerini yeminlere sadık kalarak icra etmiyor, bir yerleri, bir şeyleri kurtarmaya falan kalkışıyorlar. İşte bu yola “belirsiz” bir çiftin çıkması öyküyü sağlama alıyor. Kadir’in bir anda “polislik yapmaya” başlaması, Elif’in Kadir’e yakınlaşması çifti belirsiz ve şaşırtıcı kılıyor. Belirsizi aydınlatma işini “belirsiz” bir çift üstleniyor. Bu çelişik durumun diziyi mizahi yönden desteklediğini söyleyip ekleyebiliriz: Açıklanamayan olayların (bir anda kör olan bir semt halkı) çözümü için “açıklanamayan” bir çiftin tayini zamanla bir çeşit uyumsuzluk gösterisine dönüşüyor. Ozan başkasının bedeninden bakıyor aynaya, bir başkasının sesinden konuşuyor ama Ozan değil işte! Ozan’ın Kadir’e alışması kolay olmuyor. Ani patlamalarla hiç tanımadığı babalara (Ayı İsmet’e) küfürler savururken başındaki belaları katmerleyip duruyor. Ozan’ı öldürerek kazandığı parayı nereye koyduğunu hatırlayamayınca Ayı İsmet’in payını ödeyemiyor ve olaylar iyice şenleniyor.
Oyunculuklar: Ayı İsmet ve Saadet hemşire parlıyor, Dilan Çiçek Deniz hep aynı
Oyunculuklara geçmeden Blu TV dizilerinin Netflix yerli dizilerine kıyasla neden daha fazla beğenildiğini irdelemek istiyorum. Açıkçası BluTv dizileri çok çok iyi değil, rakibi haddinden fazla zayıf! Kime sorsanız Netflix yerli dizilerini “felaket” biçiminde anacaktır. Bunu senaryoya ve büyük ölçüde diyaloglara bağlamak mümkün. Daha önce değinmiştim; Netflix dizilerinde diyaloglar dublaj Türkçesiyle yazılmış sanki. Hakan Muhafız‘dan bir örnek verelim. Son sezon (4. sezon) 3. bölümden… Aylin elinde silahla hasmı Sami‘yi kovalamaktadır, merdivenlerden aşağı hızla inerken şöyle seslenir: “Buraya gel! Sami! Kaçma! Sami!” Yahu elde silah koşan biri neden bu tarz uyarılarda bulunur? Adam seni görmüş mü? Görmüş. Buna rağmen kaçıyor mu? Kaçıyor. Eh, o halde ne yapacaksın? Adamı etkisiz hale getireceksin… Kovalamacanın sonu ya sen ya o… Ortası yok. Öyleyse aptala izah edercesine “Sami kaçma” demek nedir! Kovaladığın hasmı uyarmak Amerikan filmlerinin olmazsa olmazı… Amenna! Amerikalılar geveze olabilir, seni kovalarken iki sohbet etmek de isteyebilirler ama sen senaryoda kılı kırk yaracaksın kardeşim! Burası Amerika değil! Küçük Amerika da değil! Burada işler öyle yürümüyor. Mesela polis şüpheliyi gözaltına aldığında haklarını söylemiyor. Tekrar Yarım Kalan Aşklar’a dönersek iki karakteri ziyadesiyle beğendiğimi ifade edeyim: Çete lideri Ayı İsmet ile Kadir komiserin eski eşi Saadet. Rollerine tam anlamıyla oturmuşlar. İsmet rolünde sinemacı Ezel Akay‘ı izliyoruz. Kendisi yaşayan sinemacılarımız arasında her parmak hesabına girer! İki elin parmağı kadar sinemacı saysak kendisini katiyen es geçemeyiz. Ezop‘umuz o bizim! Masalsı bir atmosfer kuruyor, dönem yahut cemiyet filmleri çekiyor. Yarım Kalan Aşklar dizisinde karakterin ruhuna bürünüp usta işi bir kötü adam portresi çizmiş. Akay İsmet’in bir benzerini Şellale (Semir Aslanyürek, 2001) filminde elinde satır gezerek sergilemişti, görkemli bıyığıyla elbette…
Saadet’e ise küfür çok yakışıyor! Esra Ruşan dizide bitirim bir tip oynuyor. Yakası açılmadık argosuna ve hitabetine hayran kalmamak güç! Yozlaşmış Kadir ile bir elmanın iki yarısı olmuşlar! Eski kocasını sevgisizlikle eleştirse dahi Saadet’in de kızları Ada‘ya hakkıyla ebeveyn olduğunu söyleyemeyiz. Doğrusu vurdumduymazlıkta Kadir ile güreşirler! Ruşan’a şunu not düşelim. Kıyıda köşede bir rolün nasıl gözler önüne taşınacağının dersini veriyor Ruşan ve yardımcı oyuncu tanımlaması yapıyor bir bakıma. Yardımcı oyuncu kimdir? Ana oyunculardan rol çalmaz fakat görevini de aksatmaz; kendini sevdirir, rengini çalar anlatıya… Dizinin başrollerini paylaşan Burak Deniz ile Dilan Çiçek Deniz‘in ise iyi bir ikili oldukları söylenemez. Burak Deniz rolü kotarıyor; şaşkınlığı, ani parlamaları, suça yatkınlığı dozunda veriyor fakat Dilan Deniz Çukur dizisindeki atıllığını kariyerinin taşınmazı haline getirmiş gibi. Sadece hüzünlü bakıyor; işve yok, hırs yok, heyecan yok… Acilen güzel yüzünü karşısına alması gerekiyor! Aksi takdirde çıtayı yükseltemeyecek. Oyunculuğa bir erken zirve (Yusuf ile Kenan, Ömer Kavur, 1979) ile çocuk yaşta başlayan Cem Davran da Ruhsar‘dan itibaren her an tetikte muzip adam jest ve mimikleriyle oynayageldi… Yine üzerine düşeni yapıyor. Son olarak Nazlı Bulum‘a bir parantez açabiliriz. Bulum belli ki Bartu Ben‘in etkisinden çıkamamış. O da Dilan Çiçek Deniz gibi boş bakanlardan… Deniz’in aksine Bulum tekinsiz ve şuh bakıyor, patlamaya hazır duruyor ancak bir türlü patlayamıyor. Oyunculuğunu geliştirebilmesi için pastel tonları aşacağı bir başrole ihtiyaç duyduğunu söyleyebiliriz.
Sanat yönetimi: Duman karası ile cansız manken pembesi arasında Bitirirken birkaç satır da sanat yönetimine ayıralım. Dizinin introsunda uzuvlarına ayrılmış cansız mankenler görüyoruz. Bu da merkez üssümüzün İsmet’in mekânı olduğunu gösteriyor. Bu bir tercih aslında… Yarım Kalan Aşklar fanteziyi ve mizahı harmanlıyor. Cansız mankenler de bu harmanın ikonu… Mankenlere hayvan postları da eşlik ediyor. İlginç bir kompozisyon… Hiçbir zaman cana gelmeyecek olan nesnelerle bir zamanlar yaşamı tadan nesneler yan yana dizilmiş. Bu ikisi İsmet karakterini derinleştirmeye yarıyor. İsmet bir sahnede söylediği gibi sıradan bir kötü adamsa bu cansız mankenleri ne yapacak? O bir psikopat… Bir maşa olabilir fakat şiddet aşığı bir maşa… Yarım Kalan Aşklar körlüğü de öne çıkarabilirdi. Altıntepe halkını da… Veya bacasından kara dumanlar yükselen bir fabrikayı da… Çıkarmamış çünkü dizi karanlıktan ziyade cansız manken pembesi’ne yakın duruyor. İsmet’in renkli gömlekleri de son dönemde popüler televizyon işlerinde artan renkli psikopat giyimiyle (Çukur dizisinde Timsah) örtüşüyor. Dizide en başarılı kostümün komiser Kadir’e dikildiğini belirtelim. Gerek altın kolyesi gerek paspal ceketi, olur olmaz çalan telefonunun o sinir bozucu melodisiyle birbirini tamamlıyor. Her an çalabilir o telefon… Eski eşi olabilir telefonun diğer ucundaki, “Kadir Allah belanı versin Kadir” diyebilir veya “içimizden biri” Kadir’e verdiği borcu hatırlatabilir! Bu arada Kadir, bana da borcun vardı, haberin olsun!

Haydar Ali Albayrak

Komedimizde Anadoluluk Damarı: Esnaf Takımı’nın Gelişimine Kısa Bir Bakış ve Bayi Toplantısı

Bedran Güzel tarafından yönetilen Bayi Toplantısı da Zengo gibi 2020’nin ilk aylarında vizyona girip korona gazabına uğrayan filmlerden. Gerçi 21 Şubat vizyon tarihiyle muhtemelen ununu eleyip eleğini asmıştır (1 milyondan fazla bilet kesmiş*) ama kış aylarının komedi filmleri için en bereketli dönem olduğu düşünülürse iyi kötü bir mağduriyetten söz edebiliriz. Bayi Toplantısı’nın esas mağduriyeti ise eleştirmenlerce topa tutulmasıydı. Pek beğenilmemişti film! Tunca Arslan‘ın yazısını “Bayi Toplantısı”yla ilgili tek beklentim ve en büyük dileğim, “Bayi Toplantısı-2”nin çekilmemesi” diyerek sonlandırması** ibretlikti! Doğrusu ticari komedilerimizin ciddiye alınması bile başarı hanesine yazılmalı. Zira ticari filmler hakkında yazmaya değer bulunmaz. Hani haksız sayılmaz değersiz görenler; söz konusu filmler sabun köpüğüdür neticede, vakit geçirmeliktir, sosyalleşme ihtiyacının bir karşılığı olmaktan öteye geçmezler ve bu yönleriyle onları izlemek bilardo oynamaktan, kumpir yemekten farksızdır! Belki bilardo insanın el becerilerini, koordinasyon yeteneğini falan geliştirir, kumpir karın doyurur, gişe filmleri onu da yapmaz. Ancak atlanan bir husus var. Komedi filmleri toplumsal malzeme bakımından zengindir. Bir komedi filmi geniş kadrolu olsun-olmasın kahramanının yahut kahramanlarının başından geçenleri işlemesi itibariyle toplumsal ilişkileri gözlemleme fırsatı sunmaktadır. Sanat filminin kahramanı mücadelesini gözlerden ırak verebilir; inzivaya çekilebilir, değerli bulduğu incir çekirdeğine sığınabilir yahut entelektüel dişlerin kovuğuna oynayabilir fakat komedi kahramanı her koşulda görünmek durumundadır; adeta çığlık atıyordur! Kaybolduğunda bulunmak için çabalar, bulunduğunda uyum sağlamaya uğraşır. Basit bir örnek vereyim. Nereye Bakıyor bu Adamlar (Osman F. Seden, 1976)’ı ele alalım. O adamlar (Zeki Alasya ile Metin Akpınar) bir yere bakıyor. Toplum o adamları yakalamış, yakalarına yapışmış, öyle kolay bırakır mı! O adamlar da toplumla kaynaşacaklar, uyumsuzluk sergileseler dahi aynı masa etrafında buluşacak, toplumdan çeşit çeşit insanla karşılaşacaklar; kullanılacak, kullanacaklar. Demem o ki “temassız” komedi bulmak hayli güçtür ve bu bakımdan ticari komediler tavşan bokuna benzese de “bakmayı bilen” gözü bir biçimde doyururlar. Öyleyse “nereye bakıyor bu komediler” diyerek son yılların eğilimini ele alalım.
Nereye bakıyor bu komediler?
Zengo’yu yazarken ticari güldürümüzün hangi dallara ayrılıp hangi budaklara dolandığını kabaca değerlendirmeye çalıştım. Kısa bir tekrardan zarar gelmez. Recep İvedik türü yalnız kahramanın rüştünü ispatlamak için nice hödüklük sergilediği filmler bir damarı oluşturuyor. Silahlı çetelerin karıştığı yahut bu çetelere yanlışlıkla karışıldığı Kolpaçino vb. soygun filmlerini diğer bir damar kabul edebiliriz. Yalnız ve hödük kahraman genellikle bir arkadaş grubunu yanına almaz, sürekli ezdiği biri vardır bazen ise arkadaşlarını kontrol altında tutarak başarısını pekiştirir. Onlar biat etmişlerdir kahramanımıza, hiç sorgulamazlar; sorguladıkları takdirde hoş görülmezler. Silahlı çete komedilerinde ise soygun gibi olaylar ön plandadır ve bu tarz filmler doğası gereği bir ekip üzerinden ilerler. İki yahut daha fazla arkadaş bir dizi maceranın ardından kendini kurtarmanın derdine düşer. İlk damarın aksine bu damarda kahraman sayısı artmış ve can pazarı gündeme girmiştir. Dolayısıyla slapstick komediye daha yakındır ve  aksiyon sahnelerinde vücut dili sivrilmektedir. İkinci damar özgün değildir ve coğrafyanın, çağın durumunu aktarmaz, büyük ölçüde geleneksel komediden beslenir ve film dili tüm dünyada geçerlidir. İvedik tipi kahramanlar ise ezilenin, ötekinin enerjisini taşır ve suskun çoğunluğun kaba kuvvetini yansıtır. İvedik bir iktidara geliş çabasıdır, yalnız kahraman rüşdünü ispatlarken temsil ettiği çoğunluk da inancını gösterir. Anlatıdan dışlanmış, görünürlük hakkı gasp edilmiş, buna karşın her anlatılanı dinleyen, gösterileni gören lümpen kesim sazı eline almıştır bir kere! İki damarda da imkansız yoktur. İnandırıcılık olgusuna yaklaşım da benzerdir. Soygun komedilerinde türlü yaralanmalardan sağ kurtulur kahramanlarımız oysa “yalnız kahraman” damarı daha politiktir; mesela bir alay tır şoförü olimpiyatlara katılıp madalya kazanır. Ticari komedimizde üçüncü bir damardan söz açarak “Anadolu damarı” diyebiliriz. Ancak bu damarı çeşitlendirip Anadolu’nun bugün karşıladığı kimliği ayrıntılarıyla değerlendirmek gerekiyor.
Anadolu: Neşet Ertaş, Bozkır, hasır taburede tespih çeken küçük esnaf
“Neden Taşradan çıkamıyorum” başlıklı yazımda Anadolu’da geleneksel ekonomik faaliyetlerin tasfiyesi sonucu film dilinin de güdükleşmesinden bahsetmiştim. Anadolu’nun bu “çorak” toprağı üç filiz verdi. Bunlardan biri “Bozkır koçaklaması”… Nice film ve dizi üstü kapalı yahut açık İç Anadolu’yu afişlere taşıyor. Bozkır henüz tüketilmedi, uzun soluklu bir söylem Bozkır, hem popüler edebiyat dergilerinin Neşet Ertaş istismarından besleniyor hem de Batılı tarzda yaşamak isteyenlerin hayat bağlarını koparan, standartlarını düşüren acı bir seçim gerçeği olarak karşımızda duruyor, Konya’sı, Suvası ile… Bozkır istemezse yaprak düşmüyor, Bozkır istemezse Avrupa Birliği’ne girilmiyor. Bozkır’a da başka bir yazıda değinmek niyetindeyim. Diğer filizler ise yerel komediler ve esnaf komedisi… Öyle ki salt Anadolu’da değil İstanbul’da da birçok örneği çekildi, çekiliyor esnaf komedisinin. Bozkır ise daha ziyade polisiye türünün sahası… “Burada ne cinayet işlenir” değil ama “burada ne cinayet gizlenir”den hareketle, tekçi toplum yapısı, yabancı düşmanlığı, “kimin eli kimin cebinde” soruşturması ile Bozkır diyarları Bir Zamanlar Anadolu’da gibi filmlere, aynı adı taşıyan dizilere (Bozkır, BluTV, 2018) taşındı. Müge Anlı tipi bir Anadolu tuhaflığı gördük. Anadolu’nun sempatik yüzünü şiveli komedilerde gördük. Kastamonu şivesi (Manda Yuvası, 2014) de yapıldı, Sümela’nın Şifresi (2011), Bizum Hoca (2014), Oflu Hoca’nın Şifresi (2014) gibi Karadeniz filmleri de. Çokça Ege, Trakya ve Güney Doğu filmleri izledik. Dondurmam Gaymak (2006), Eyvah Eyvah (2009), Ay Lav Yu (2010), Hükümet Kadın (2012) vb. Anadolu şehirlerini kalkındırma hamlesinin bir sonucu olan yöresel film bombardımanın yanı sıra küçük esnafı tereddütsüz Anadolulukla örtüştürebiliyoruz. Karasından akına hemen her komedi filmine bir dükkan açmış küçük esnaf! Taylan Kardeşlerin yönettiği Vavien (2009)’de Engin Günaydın Tokat Erbaa’da yaşayan bir elektrikçiydi, abisiyle ortak döndürüyordu dükkanı; elinden zanaat geliyordu ancak sonuçta esnaftı… Aynı yıl pek huyu olmamasına rağmen şehirde batık bir esnafın öyküsünü işledi Yılmaz Erdoğan. Biz onu kırsaldan veya kelime şakası ağırlıklı teatral filmlerden biliyoruz: Vizontele (2000), Ekşi Elmalar (2016), Tatlım Tatlım (2017) vs. Neşeli Hayat (2009)’ta lokantayı batırıp son parasını da mutluluk zincirine kaptırmış gariban bir Bolu’luydu. Artık her işi yapıyor, maskot terlik kılığına giriyordu. Hüzünlüydü bu iki esnaf, biri karısını öldürecek kadar (!) kapana kısılmış hissediyor, sermaye ve özgürlük arıyordu, diğeri kayın biraderine hayır diyemeyecek kadar iyi niyetliydi ama özünde ikisi de yitip gitmişlerdi işte. Fakat bununla sınırlı kalmadı, Leyla ile Mecnun, Kardeş Payı gibi mahalle komedileri yeniden mahalle esnafını parlattı ve 2010’larda ardı ardına esnaf komedileri izledik. Çarşı Pazar bu kez Tokat Niksar’da (2015) çekildi, Küçük Esnaf (2016), Bayram Abi (2016) vb. filmlerde esnafın kahramanlığını izledik. Bu filmlerin ortak özelliklerine geleceğiz ama önce sinemamızda esnafın yeri ve önemine kısaca değinelim.
Esnafın seyri: 70’lerde etkisiz eleman, 90’larda kahraman
Esnafın güldürülerimize, dahası ticari sinemamıza belirgin bir biçimde dahil oluşunu büyük kentlerin nüfus artışıyla ilişkilendirebiliriz. 60’larda daha atıl esnaf takımı… Genellikle meyhaneci, bazı bazı bakkal, olmadı kahveci… Manavına da rastlıyoruz. 70’ler ve 80’lerde farklı bir esnaf ile karşılaşıyoruz. Kemal Sunal’ın idareci veya bozguncu olup acımasızca bertaraf ettiği kasaba esnafı… Kasabı at eti satar, manavı çürük çarık mal getirir, fırıncısı ununa kepek karıştırır, oduncusu daha fazla çeksin diye sergisini ıslatır. Bu esnafın başında bir ağa yahut patron vardır. Sunal filmlerinde esnaflar genellikle kötü çizilir. Bir kere çoğu dolandırıcıdır, borcunu tahsil etmenin peşindedir, esas oğlanın yavuklusuna taliptir ve her kötülüğü yapabilecek tıynettedirler, yeri gelir mahallelerini de satarlar. Başka bir yönden ise sevimli mahalle anlatılarında tonton esnafı görürüz, bunlar yardımseverdir, yoksulun bedava alışverişine göz yumar, bir dert varsa ilk o koşar. Hatta Sultan (Kartal Tibet, 1978) filminde Türkan Şoray‘ın peşinde “Tultan Tultan” diye gezen Bahtiyar (Şener Şen) hepimizin hafızasına kazınmıştır. Sakardır, korkaktır… Bu esnaf ya mahalle birliği içinde erimiştir ya da uyum sağlayamayınca devreden çıkarılmıştır. Hırsına yenilenin dersi verilir. 
Tek kanallı televizyon yayınının sürdüğü 80’lerde mahalle esnafını Perihan Abla‘da görürüz. Ancak 90’larda, özel kanallarda da görürüz. Süper Baba‘da Fikret (Şevket Altuğ) uzun süre beyaz eşya bayisi işletir. Ekmek Teknesi‘nde Nusret Baba (Savaş Dinçel) fırıncıdır, Yedi Numara‘da Vahit Ballıoğlu (Engin Alkan) bakkaldır. Bu kahramanlar sevimli ve dürüsttürler. Televizyon esnafa farklı bir rol vermiştir: Kahramanlık! Anlatıyı onlar sürüklemektedir, onların maceraları güldürmekte, hüzünlendirmektedir. Bu üç baba da kendilerince otoriterdir. Yine daha güncel bir örneğine Geniş Aile‘de rastlarız. Aile babası Kuddusi Kirişçi (Rasim Öztekin) kuruyemişçidir. Fakat dikkat çeken şudur; bu diziler daima şehrin tarihi dokusunu, mahalle havasını kaybetmemiş semtlerinde geçmektedir. Süper Baba Çengelköy, Yedi Numara Kandilli, Ekmek Teknesi Kuzguncuk ve Geniş Aile Sarıyer Boyacıköy’de… Boğaz havası alan, müstakil ahşap evlerde ikamet eden esnaflarımız şehrin o cümbüşüyle, o karanlık yüzüyle savaş verirken avantajlı bir konumdadırlar. Fakat bu esnaflar şehri temsiliyetten uzaktır, başka bir dünyadan gelmişlerdir. Tabiri caizse mostralıktırlar! Fikret’e arkadaşları “Çengelköylü Romeo” der, onlara göre yaşadığı dönemin dışındadır Fikret. Fırıncı Nusret beş kızına babalık ederken eski bir İstanbul hayaletidir adeta… Vahit Ballıgil şiveli konuşur, Nusret kadar İstanbul bilmez ama o da temiz kalplidir. Rekabetçi şehrin küçük esnaf temsilini ise komedilerde görürüz ve daha çok bakkaldırlar. 
Şuayipler, bizim Şuayiplerimiz! 
90’lar güldürümüzün televizyon eksenli ve skeç kökenli olduğunu söyleyebiliriz. Yılmaz Erdoğan ve Yasemin Yalçın skeçlerden çıkış yakaladı. Yalçın’ın oyunculuk geçmişi de vardı ama İnce İnce Yasemince‘yi televizyonda parlattı ve bir kez ekranlara alışınca sinemada başarılı olamadı, hatta şansını dahi denemedi. Yılmaz Erdoğan ise dengeyi sağlayanlardan… Bir Demet Tiyatro’dan sonra hem film yazıp yönetti hem BKM’yi Mustafa Erdoğan ile birlikte büyük bir yapım şirketi haline getirdi. 90’ların şov anlayışı büyük ölçüde skeçlere dayanıyor. Levent Kırca‘nın Olacak O Kadar‘ı, Bir Başka Gece‘nin çingeneleri… Bu skeçlerden özellikle Şuayip’i hatırlatmak istiyorum. Yasemin Yalçın’ın çapkın ve arsız bakkalı… Yalçın’ın erkek kılığına girerek canlandırdığı Şuayip şarküteri işletiyordu, hafiften kazanmıştı, gudubet karısıyla yaşıyor, onu sürekli aldatıyordu. Karısı öyle gudubetti ki heceleye heceleye Şuaaayyip deyişi hâlâ kulaklarımdadır! İşte bu baskı altında özel sektörün nimetlerinden faydalanır küçük esnaf. Şuayip tipi esnaflığa uyarlarsak; vergi alan devlettir, hesap soran zabıtadır, denetleyen odadır ama Şuayipler iflah olmaz; oyunu kurallarına göre oynamaktadırlar yani hepten kuralsızdırlar! Şuayip çürüyen bir esnaf modelidir, tuzun bile koktuğu yerdedir, su gibidir ya pek aziz sayılmaz, döküldüğü kabın şeklini alır ama diğer yandan yağ gibidir, daima üste çıkar. Böylece 70’lerde gölgede kalan esnaf takımı televizyon marifetiyle kahraman kılınmıştır. Semtin yardımsever tonton esnafları aile babalığına yükselirken, Kemal Sunal’ın cezalandırdığı dalavereci esnaf tiplemesi Şuayip’lerin bedeninde dirilmiştir.
Esnaf filmlerine nasıl geldik?
90’ların skece dayalı güldürü anlayışı 2000’lerde de yenilenerek sürdü. Levent Kırca, Yasemin Yalçın ve Yılmaz Erdoğan oyundan çıkarken yerlerini Güldür Güldür ve Çok Güzel Hareketler Bunlar gibi sahne performansını yansıtan programlara bıraktılar. Erdoğan bu kez programın yönetmeniydi. Güldür Güldür’de ise Ali Sunal yönlendiriyordu sahnelenen şakaları. Biri zaten bildiği işi yapıyordu, diğeri babasının bıraktığı işe farklı bir noktadan soyunmuştu. Bu programlar yeni güldürümüze bir altyapı sundular. Çok basit bulunabilir, küçümsenebilir Güldür Güldür şakaları fakat gündemin nabzını tutar, toplumsaldır. Levent Kırca’nın karikatürize ederek yaptığını yapmaktadır, elbette abartılı karakterler yaratılmıştır ancak genel olarak halktan tüm kesimlerin bir panoraması gibidir. Beyaz yakalısından yandaş habercisine, gurbetçisinden musluk tamircisine dek gördüğümüz, duyduğumuz hemen herkes oradadır. Esnaf da oradadır şüphesiz. Çoğunlukla oyuncular tarafından yazılan bu skeçler güçlü bir gözlemin ürünüdürler ve öte yandan esnaf tiplemesini oynayacak oyuncuları pişirmişlerdir. Erdem Yener, Onur Buldu, İbrahim Büyükak, Ayhan TaşDoğu Demirkol ve Cem Gelinoğlu gibi internetten gelenler de yer alır esnaf oynayanlar arasında. Toplumun bağrından kopup gelmişlerdir. Erdem Yener ve Doğu Demirkol alık görünürler, Onur Buldu göbeklidir, Ayhan Taş çirkindir, Cem Gelinoğlu ve İbrahim Büyükak’ta tam bahtsız tipi vardır. Uzun lafın kısası jön değildirler, olmayacaklardır da, sanki esnaf oynamak için yaratılmışlardır! 2010’ların ilk yarısından itibaren gündeme gelen esnaf komedileri bir kez daha televizyonun sinema üzerindeki kurucu etkisini kanıtlamaktadır. Televizyon kendi ideolojisinin de yardımıyla 70’lerin etkisiz elemanını, dolgu öğesini alıp liberal düzene entegre etmiştir. Ekonominin üretim yerine ticaret odaklı yürüdüğünü hesaba katarsak esnaflığın yükselişi bu kahramanlığı destekliyor. Pos bıyıklı Hulusi Kentmen‘lerin ağırlığı azalıyor ve Adnan Menderes‘in “her mahalleye bir milyoner” şiarı toptancıların sırtına biniyor. Metin Erksan Demokrat Parti dönemini özetleyerek ne güzel söylemiş Gecelerin Ötesi (1960) filmine girerken, “… Her mahallede bir milyonerin türediği devirde, aynı mahallelerde bu gençler de türedi“. Esnaf komedilerinin beslendiği sosyal ortamda ise kartların yeniden dağıtıldığını görüyoruz. Her mahalleden birkaç kobi çıkıyor, birkaç müteahhit peyda oluyor, başta milyoner olamasalar dahi yavaş yavaş tırmanıyorlar. Tesadüfen bulduğum bir haberde “Her mahalleden iki milyoner çıktı” başlığı ilgi çekici. Haber Star gazetesinin sitesinden ve 2015 yılına ait.*** Sağ olsunlar! Milyoner sayısını mahalle sayısına bölüp böyle bir veriye ulaşmışlar!  At izi it izine karışmış, küçük balık büyük balığın midesine karışmış bu tabloda. Hem kapitalizm de bunu emretmiyor mu? “Birbirinizi yiyerek var olacaksınız” demiyor mu? Bu esnaf komedileri de birbirini yeme pratiğini yansıtıyor. Erdal Bakkal (Leyla ile Mecnun) sevimsiz tüm özellikleri taşıyordu. Çıkarcıydı, cimriydi, hilebazdı, çocuk işçi çalıştırıyordu ama bir biçimde seviliyordu; mahalle onu olduğu gibi kabullenmişti. İşte bu tavır esasında mahallenin, kobilerini kabullenişini de dışa vurmaktadır. Erksan milyonerlerin antitezini işaret ederken Onur Ünlü’nün Erdal Bakkalı bir sineye çekişin sembolüdür. Tonton bakkalların samimiyeti Erdal Bakkalların samimiyetsizliğinde tarihe karışmıştır. Esnaf komedilerimizde bu gerilimi görüyoruz. Kahramanlarımız tonton olamıyor ama Erdal olmak da zor! Eh onlar Şuayip’likte karar kılıyorlar! Karikatürde ve yozlaşmada… 
Bayi Toplantısı neden tatmin etmedi?
“Bıktırmış karakterler üzerine kurulduğu için tatmin etmedi” diyebiliriz fakat bu yorum yetersiz kalacaktır. “Dini bütün, cinselliğini bastırmış genç” karakteri çok fazla sömürüldü, “hem kel hem fodul karakter”i de öyle… Zirvesini Ne Olacak Şimdi (Atıf Yılmaz, 1979) filminde görmüştük kel ve fodulun. Şener Şen sekreteriyle basılınca istifini bozmayıp “yaz kızım iki yüz torba çimento” diyordu. Ondan daha arsızı gelmez! Bu karakterler alabildiğine sündü. Ama iş yapıyorlar. Bayi Toplantısı da iş yaptı, eleştirmenlerce beğenilmeyişinin sebebi temel bir çatışmadan yoksun olması. Daha açık ifade edersek Anadolu intikamı’nı tam anlamıyla yansıtmıyor Bayi Toplantısı, kutuplaşmayı köpürtemiyor. Tüm şartlar müsait halbuki… Karakterleri topladığımızda bir Şuayip’e varıyoruz mesela. Sadık (Onur Buldu)’ın arsızlığı, Namık (İbrahim Büyükak)’ın içgüveysiliği ve Adem (Doğu Demirkol)’in cinsel açlığı akıllara Şuayip’i getiriyor. Şuayip adeta günümüz çürümesinin mozaiği ancak Şuayip’i aktüel gelişmelerden soyutladığımızda silinip gidiyor. Bir beyaz eşya firmasının Erzurum, Antep ve Konya bayileri olan bu üç kafadar kendilerini var etmek zorunda… Film henüz açılışında kültürel bir hesaplaşma yaşanacağı hissi uyandırıyor. Bayiler tanıtılıyor. Biri zampara, biri namuslu ve pasif, bir diğeri mazbut aile çocuğu… Gelip bayi toplantısını karıştıracaklar diye beklentiye kapılıyoruz oysa saçma sapan bir soygun planına dahil olup temsil ettikleri Yeni Anadoluluğun ekmeğini yiyemiyorlar. Belki şu itiraz gelebilir; “o ekmek artık tat vermiyor” denebilir. Evet, o ekmek gel zaman git zaman çiğnendi ağızlarda ve bir yaraya basılmayacaksa pek anlamı kalmadı fakat bir bayi toplantısı Anadolu kalkışması’nın gövde gösterisine dönüşebilirdi. Fırsat kaçırılmış diyelim. Üstelik Bayi Toplantısı’nda üstün körü bir dönüşüm betimlenerek yaramaz esnaftan aile babasına geçirilmiş karakterler. Öykü gelişiminde bir kopukluk mevcut… Bayi toplantısına kendi alemlerinden geliyor bu bayiler, bir soygunun içine düşüyorlar (filmin soygun bölümü de berbat) ve ailelerine sarılarak çıkıyorlar hikayeden. Güzel ama ailesiyle sorun yaşayan tek bayi Antep’li Sadık idi. Ailesi henüz bekâr olan Adem’e hayırlı bir kısmet bulmuştu, Tabi Adem gönülsüzdü! Namık’ın çocuğu olmuyordu, içgüveysiydi fakat kimsesiz büyüdüğünden eşinin ailesini sahipleniyordu. Açıkça görülüyor ki bu sorunların çözümü “ailenin kutsallığı” söylemine bağlı değil! Zaten söylem tercihinde bariz bir hata fark ediyoruz. Taksitle ev eşyası satan mağazalardan müthiş espriler çıkabilirdi, değerlendirilmemiş. Şirketin patronu toplantıda bir sergi açıp aile yadigarlarını sergiliyor, “ne kadar köklü bir aile olduğumuzu göstermek için bu sergiyi açtık” diyor. Bu tür mağazaların geçmişi/sermaye birikimi çok çok 80’lere uzanıyor. Öyleyse bu sergi bir çeşit aşağılık duygusunun teşhirine de yarıyor. Sonradan görmüş (iki kuşak zengin) bir aile var filmimizde, büyük burjuvalara özenerek kişisel eşya sergisi düzenliyorlar. Bayilerin bu eğreti aileyle ilişkisi salak oğul üzerinden değil de sınıfsal bir temelde verilse nitelikli espriler duyacağız. Ne ki Tunca Arslan da filmin boşluğuna değinmiş eleştirisinde. Biz de yazıyı bağlarken Bayi Toplantısı’nın toplumu hakkınca gözetleyememiş bir film olduğunu, aceleye geldiğini belirtebiliriz.

* https://boxofficeturkiye.com/film/bayi-toplantisi–2014297
**https://www.aydinlik.com.tr/haber/hic-guldurmeyen-komedi-%E2%80%9Cbayi-toplantisi%E2%80%9D-201739
** https://www.star.com.tr/pazar/menderesin-hayali-gercek-oldu-haber-1031140/

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın