9 Kere Leyla, İki Elle Adem!

Kendine has üslubu ve yarattığı dünyalarla tanınan masal anlatıcımız Ezel Akay‘ın namıdiğer Ezop‘un Netflix yapımı son filmi yayına girdi. 9 kere Leyla adını taşıyan film emektar tiyatrocularımızdan Tayfun Türkili‘nin kaleme aldığı 9 Canlı oyunundan uyarlanmış. Erkek sorunu’nu, kadın cinayetlerini iğneleyici bir tarzda irdeleyen filmde başrolleri Haluk Bilginer, Demet Akbağ ve Fırat Tanış paylaşıyorlar. Elçin Sangu ile Alican Yücesoy da anlatının merkezinde bulunan, öne çıkan diğer oyuncular… Konusuna ve gerek türünün gerek olay örgüsünün niteliklerine geçmeden evvel 9 Kere Leyla‘nın Akay filmografisinde ancak gerilerde yer bulacağını belirtebiliriz. Neredesin Firuze (2004) ve Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü (2006) gibi önemli filmlere imza atan Akay 7 Kocalı Hürmüz (2009)’den beri sessizliğini koruyordu. Dönüşü salgın nedeniyle internet platformuna oldu. Peki, “muhteşem oldu” diyebilir miyiz? Orası su götürür işte!

Adem ile Leyla, Bir elmanın iki yarısı, bazı kurtlar ve mahdumlar

9 Kere Leyla, zengin arkeolog Adem (Haluk Bilginer)’in evlilik terapisti Nergiz (Elçin Sangu)’e abayı yakması sonucu artık bir saplantı haline getirdiği karısından kurtulma planları ve girişimleri etrafında dönüyor. Masalsı anlatının, karakter tanıtımının ve kaza süsü çabalarının arasına serpiştirilen Haluk Bilginer pasajlarının filme dinamizm kazandırdığı söylenebilir ancak zaten Akay standartlarının az çok karşılandığı bir akış izliyoruz. Neredesin Firuze’de müziğin ve sanat yönetiminin rolü, yine tarihi güldürülerde hicvin etkileyici kullanımı yönetmenin marifetini sergiliyordu. Bu örneklerde Akay anlatıda farklı bir söz söylediğini, ölçü tutturduğunu açıkça ilan etmişti. 9 Kere Leyla’da da diğer Akay filmlerinde olduğu üzere güldürü ve sosyal mesajlar kararında kullanılıyor. Yine de bir şeyler eksik sanki! Değinmeye çalışacağım. Konuyu yeniden toparlarsak karakterlerin bir masaldaki kadar şematik bırakıldıklarına şahit oluyoruz. Adem servetini karısına emanet etmiş, orta yaş bunalımına girmiş bir Ademoğlu! Neden arkeolog olduğunu örümcekle dertleştiği sahnede açıklasa bile mesleğinin, filmde geçen mezat ve tarihi eser gibi öğelerin altını doldurmak dışında seyirciye hiçbir  vaadi yok. Ama işte köşkte yaşayan bir zenginin arkeolog olması her ne kadar mevzu bahis meslek grubunun züğürtlüğü ile çelişse bile (Bir masalda gerçeği aramak doğru mu?) mühendis olmasından iyidir! Mühendisler alınmasın ama arkeolog takımı daha eğlencelidir en azından! Adem’in eşi Leyla (Demet Akbağ) ise bu kart zamparanın aksine evine, evliliğine sadık, kadınlara her daim yardım eli uzatan, tabiri caizse iyilik meleği bir kadın! Tek kusuru bir türlü ölmeyişi! Öte yandan filmi tamamlayan karakterleri de Adem ve Leyla’yı olduğu gibi isimleriyle müsemma değerlendirebiliriz. Avukat Haris (Alican Yücesoy) adının hakkını veren açgözlünün teki. Adem’i ayartan ve filmin girişinde Lilith efsanesi aktarılırken çizilen kompozisyona uygun bir Nergiz görüyoruz. O da adı gibi (Narkissos) kendine hayran… Evdeki her kazaya yetişen acil tıp teknisyenlerinin adları Hızır ile İlyas… Erkek evlat anlamına gelen Mahdum (Fırat Tanış) ise annesi tarafından terk edilmişliğin tasasını ve büyüyememenin sancılarını çekiyor. O bir kronik mahdum! Her devrin mahdumu! Kişiliğini bir mahdumun çizgilerine kapatmış adeta! Takıntılı, ikiye düşkün, yer yer isterik… Film bu karakterler çerçevesinde gelişiyor, Mahdum’un peşine düştüğü el yazması olayları içinden çıkılmaz bir hale sokuyor… Kadın cinayeti sinemanın, özellikle komedi türünün sıklıkla kullandığı bir tema… Bir çırpıda yığınla film sayılabilir. Üstelik başyapıt payesine erişmiş filmler gelir aklımıza… Aynı şeyi erkek cinayetinde, özelleştirilmiş bir kategori namına pek göremiyoruz. Hani filmde kadınlardan yana bir tavır alınmış ya ilginçtir, kadın cinayetinden komedi devşirmek de özünde erkek egemen seyirci kabulünün bir yansıması… Elbette bu durum anlatının içeriğine dönük kayda değer bir etki yaratmıyor. Akay’ın, senarist Özlem Lale ve tüm senaryo ekibinin derdini anlatabildiğine inanıyorum. Bununla birlikte iki filmi anacağım. İlk filmi çoğu sinema seyircisi bilir. Chaplin‘in kara mizah harikası Mösyö Verdoux (1947)’sundan söz ediyorum. Eski eşinin saadetine bağlı kalan ancak geçimini sağlamak adına zengin kadınlarla evlenip onları öldüren centilmen Verdoux sinema tarihinin en tuhaf seri katilleri arasında görülebilir, diğer taraftan bir de Archibaldo Cruz‘umuz var ki Verdoux denli meşhur sayılmaz. Bunuel‘in Meksika dönemine ait orta karar filmlerinden olan Archibaldo Cruz’un Suçlu Yaşamı (1955) ise çocukluğunda geçirdiği travma (Meksika İç Savaşı sırasında evlerinde çalışan hizmetçi gözleri önünde öldürülüyor) neticesinde şiddete meyleden Archibaldo’nun başarısız cinayet teşebbüslerine ve fakat kurbanların yine de kaçamadığı yazgıya, kazara ölümlerine odaklanıyor. 9 Kere Leyla baş kahramanının çocukluk travması ve bir doyuma ulaşmayan cinayet arzusu bakımından Archibaldo Cruz’un Suçlu Yaşamı ile örtüştürülebilir. Elbette Akay’ın filmi adını geçirdiğim filmlere kıyasla farklı bir yerde duruyor, farklı bir amaca hizmet ediyor. Chaplin’in Mösyö Verdoux’u katışıksız bir kara mizah örneği… Pek güldürmüyor ama içten içe sarsıcı, insan yaşamını sorgulamamıza vesile, soğukkanlı bir cinayet silsilesiyle karşılaşıyoruz. Belki de bu cinayetleri işleyenin sessiz sinema yıldızı Şarlo oluşu her an “bir sululuk edecek mi” diye düşündürüyor bizi fakat Verdoux programından şaşmıyor. Archibaldo ise daha fantastik bir karakter… Sürreal sinemanın kurucularından Bunuel hemen her filmine fantazya katıyor, Archibaldo Cruz’un Suçlu Yaşamı’na da katmış bilinçdışını ve bu kez ironik bir damar yakalamış. Archibaldo’da seyirciyi güldüren şey başarısız eylemleri değil, var oluşu aslında… Zira onun içine düştüğü/doğduğu durum hem fantastik hem gülünç… 9 kere Leyla ise eğlencelik bir film. Vakit geçirmelik, üzerine düşündürüyor kuşkusuz ama onda derin anlamlar aramak beyhude. Kendi mitolojisini de getiriyor zaten (Yaz! Kendi mitolojisini kendi getirecek!) Yeri gelmişken 9 Kere Leyla’nın ne tür bir komedi filmi olduğuna değinmek gerekiyor. Akay filmlerinde ticari sinemanın komedi kodlarını pek kullanmıyordu fakat bu kez güncel sinema dilinden etkilenmiş gözüküyor ve iyiden iyiye eğlenceye kayıyor. Diyeceksiniz ki Neredesin Firuze de eğlenceli bir film değil miydi? Öyleydi ama burada kastettiğim eğlence filmdeki havanın değil sabun köpüğünün eğlencesi… Öyküsüz, günü geçirmelik, sinema adına kazanım sunmayan, seyirciyi beslemeyen bir eğlence… Endişe etmeyelim, Akay’ın Leyla’sı yaşayacak! Yırtacak bir kez daha kefeni fakat yönetmen bu tarza yönelirse ömrü ne kadar uzun olur, kestirmek güç!

Leyla Ölmüyor ama film de yürümüyor!

Madem ağzımızı acıttık, filmin kusurlarından devam edelim. 9 Kere Leyla’da akmayan bir şeyler var! Evet, Akay’ın filmi yönetmenin becerisiyle ağır aksak ilerliyor ama seyirciyi ekran başında tutamıyor. Doğrusu belki bu noktada daha yakıcı bir derde eğilebiliriz. Bu film platformda böyle… Böyleyken böyle! Sinemada nasıl olurdu mesela? Seyirciyi kendine bağlayabilir miydi? Deneyimlemeden konuşmak abes kaçar fakat şundan eminiz: Salonda sinema seyrinin tadı da teamülleri de başkadır. Seyirci çıkarsa genellikle ilk yarının sonunda çıkar (Ben Climax‘in son on dakikası hariç hiçbir filmde çıkmadım), çıkmazsa film kendini bir şekilde izletmiş demektir; kuşkusuz niteliği tartışılmak kaydıyla… Gelin görün ki platform koştur koştur bir enerji istiyor. Komedi ve aksiyon filmlerinde şart bu! Üstelik komediyi aksiyona ve şamataya götüren yol da eğlencenin iyi niyet taşlarıyla döşeniyor! Diğer yandan seyirci karanlık bir salonda değil, ekran başında ve çıkabileceği tek bir kapı yok. Çevresinde tanımadığı insanlar oturmuyor, aralarından geçmek zorunda kalmayacak. Dilediği an kapatır, platformun diğer seçeneklerine göz atar, tuvalete gider gelir. 9 Kere Leyla sanıyorum seyircinin çişini birden fazla kez getiriyor. Başta söylediğimle çelişen bir şey öne sürmek istiyorum. Hani Bilginer’in seslendirdiği parçaların filme dinamizm kattığını söylemiştim ya! Katıyor ancak bu türden bir dinamizm, hoşlanmayanları için itici bir unsur haline geliyor aynı zamanda. Akay platforma iş yapmayı sürdürürse üslubundan ödün vermek durumunda maalesef… Peki, akmayan şeyler ne? Teknik açıdan kabaca bahsini geçirdiğim bu dizgenin ötesinde “günümüzde geçen masal”ın yol açtığı bazı sıkıntılarla da yüzleşilmiş. Renk kullanımından abartılı dekora, kapalı mekanların basık atmosferine değin bir parça yoruluyor gözlerimiz. Her yerden fışkıran sanat eserleri, Adem’in alametifarikası olan kırmızı elmalar, göze çok sokulan her ne varsa aynı akıbeti yaşıyor, eskiyor ve bir müddet sonra görünürlüğünü yitiriyor. Arada filmin sahneleriyle irtibatı kurulan, canlandırılan mitolojik tablolara rağmen… Öte yandan estetik kaygılı bir oto sansüre tabi tutulmuş sevişme sahnelerinin yarım bir hisse yol açtığını söyleyebiliriz. Her iki sevişme de o kadar arzuya batmış ki bir anda bitişi belki dünyanın ahvaline işaret ediyor (yani bu kadar kardeşim, daha ne bekliyorsun diyor) ama Yeşilçam melodramlarından vazoya zoom geleneğine alışmış bir toplum olduğumuz da es geçilmemeli! Çıplaklık göreceksek ya sonuna kadar görelim ya hiç görmeyelim! Düsturumuz budur, not düşülsün!

Aciz Ademlerin omzuna yaslanan Lilith başı ve kuyu kazan sahte kızıl Havva

Gelelim olay örgüsüne ve ileti problemine. Filmdeki olaylar hızlı gelişmiş. Hani bu bir filmdir ve olayların bir kertede hızlı gelişmesi zaruridir fakat bu gelişmenin örgüye hasar vermemesi için bir sadeleştirmeye de ihtiyaç duyulur. Bir atmosfer filminde bu sadeleştirme bana kalırsa karakterlerin hikayesi derinleştikçe değil aksine sığ bırakıldıkça sağlanır. Akay işinde ehil olduğundan masalını sadeleştiriyor fakat bu kez de sekanslar arası bir kopukluk göze çarpıyor. Ard arda gelen kaza süsü çalışmaları, Mahdum’un Adem’i kaçırmaları, ambulans ekibinin tuhaf müdahaleleri ve nihayet Adem’in her ölü gördüğünde bayılması. Filmde o kadar çok geçiş öğesi var ki sekanslar sağlıklı bir biçimde ulanmıyor. Biz daha ziyade geçişleri izliyor, geçişlerle oyalanmaktan esasın parçalarını birleştiremiyoruz. İşin bir de ileti karmaşası var. Filmi yapanların kendini ifade ettiklerini düşünüyorum, başta da söyledim fakat filmi bir bütün olarak değerlendirdiğimizde üzerinde uzlaşılan bir mesaj geçmiyor seyirciye. Birden fazla mesaj alıyoruz. Seç beğen al dedikleri! Olay örgüsü finale doğru toparlanırken, tam filmin içine giriyoruz derken bu defa mesaj bolluğu çıkıyor karşımıza. Finalin bir masala yakışır şekilde didaktik sonlanması hayli doğal fakat hissenin kıssa ile görüş ayrılığına düşmemesi gerekir. Film boyunca kadının kadının kurdu olduğu yönünde, Lilith ile Havva’nın ilişkisini vurgulayan, domestik ve cadı rollerini ters köşe yaparak dağıtan (Lilith evinin kadını, Havva soyundan Nergiz fettan) aynı ölçüdeyse tüm erkek karakterler vasıtasıyla erkeğin zayıflığını öne çıkaran mesajlarla karşılaşıyoruz. Bu tabloya göre kadının çok düşmanı var, erkeğin de çok eksiği… Oysa filmin sonunda “erkeğin omzu” meselesi devreye giriyor, barış sağlanıyor. Adem’e karşı yapıcı, anaç bir yaklaşım bu. Havvavari bir yaklaşım… İyi de erkek filmde alabildiğine zayıf gösterilmedi mi? Gördük ki iki elle daha bir kaza süsü veremiyor Adem! Leyla 9 canlı ama Adem iki elini kullanamıyor. Bir canlının iki elini kullanamaması gelişimini tamamlayamadığına delildir, hem soyunu da sürdüremez, malum… Adem’i Adem’liğinden uzaklaştırırken Lilith’i Havva’ya yakınlaştıran masalsı bir yaklaşım… Masalı yeniden kurmayı deniyor Akay! Eh, haliyle bir ileti karmaşasına yol açıyor yönetmenin bu cesur çabası!

Oyunculuklar ve usta oyuncuları yöneten usta yönetmenler!

Filmi bu kadar yerdikten sonra iyi yanlarına geçmeli. Zaten 9 Kere Leyla’ya dair iyi oyuncu kadrolu fakat sıradan bir komedi filmi demek yanlış olur. Akay’ın elinden çıkması elbette ona bir kredi sağlıyor. Diğer yandan filmin elini oyunculuklar güçlendiriyor. Haluk Bilginer ustalığını konuşturmuş, Demet Akbağ da her zamanki gibi rolünü doldurmuş; dahası onun komedi filmlerinde ciddi bir tecrübesi bulunuyor. Komedi kökenli (Bir Demet Tiyatro) olması dışında son yıllarda BKM yapım vesilesiyle birçok komedi filminde oynadı, güncel komediye de hakim…. Elçin Sangu ve Alican Yücesoy fazla öne çıkmıyorlar. Sangu aşk üçgeni dolayısıyla merkezde görünüyor fakat bu bir Adem ile Leyla filmi! Yüzüyle bir yer dolduruyor Sangu… Fırat Tanış’a ise biraz ayrıntılı değinebiliriz. Tanış, Tramvay (Olgun Arun, 2006) filminden beri her an patlamaya müsait tekinsiz adam rollerinin altından kalkıyor, hatta bu tür roller için onun oyunculuğunu en verimli ifade ettiği roller diyebiliriz. Mahdum karakteri de biçilmiş kaftan! Aslında bu noktada Ezel Akay’ın iki oyuncuyu nasıl yönlendirdiğine değinmek yerinde olacak. Akay, Bilginer ve Tanış’ı ideal oyunculuklarıyla işlemiş. Drama ve komedi performanslarını iç içe geçirmiş. Tanış’ın aklına estikçe çevresindeki kişileri öpmesi Geniş Aile‘deki Koyu Bilal rolünü hatırlatıyor. Bilginer’in bol jestli çıkışları ise Tatlı Hayat‘ın kuru temizlemecisi İhsan‘ı çağrıştırıyor. Fakat oyuncular tek bir tipe saplanmıyor. Bu, yönetmenin meziyetidir zira oyuncuya alan açmak yönetmenin işidir. Akay oynatmasının yanı sıra kendisi de oynamış. Onu izlemek keyif veriyor, keşke cehennem bekçisi rolünü daha uzun tutsaymış!

*

Sözü toparlarsak Akay’ın dönüşünde bazı kaygıların bazı sorunlara yol açtığını öne sürebiliriz. Akay elbette kendi tarzını sürdürmek, ritmini ve formunu korumak istiyor ancak uzun metraj bir kurmacaya elini sürmeyeli (son 11 yılda) çok şey değişti! Platformun sinema salonları ile giriştiği üstünlük mücadelesi bu değişimlerin başında geliyor. Güncel komedinin de çıtasını artık yerlere serdiği, berbat yapımların birbirini izlediği bir dönemden geçiyor, arada sırada iyi iş çıkarsa öpüp başımıza koyuyoruz! İşte bu koşullarda Akay’ın ağırlığını koyması zaman alabilir. Zaman dediysem de işte bir sonraki filminde güzel bir masal bekliyoruz kendisinden! Arayı çok açmaması dileğiyle…

Haydar Ali Albayrak

Kendime Karşı Tek Başıma ya da Eleştiriye Ara

Karıncalar yürüyor, birbirine çarpmadan… Birileri bağırıyor bir yerlerde. Varsa çalalım daha çıngıraklı bir zil, belgisiz ulumadan. Dökülsün sokağa borazan işletmecileri(1)

Tuhaf filmlerin yönetmeni Gaspar Noe Herkese Karşı Tek Başına (Seul Contre Tous)’ya muhteşem başlar! Bugüne dek izlediğim en vurucu açılışlardan biri…(2) Belki en sağlamı. Ahlak üzerine kesilen ahkam, diğer yandan müzik ile baş karakterin tanıtıldığı pasaj güçlerini birleştirip bir balyoz gibi iner seyirciye, ilk sahnelerden… Bu yazıya da böyle başlamak isterdim doğrusu! Böyle etkileyici… Nah böyle! Lakin kısmet değilmiş, başka sefere artık. Bu yazı herhangi bir film-dizi hakkında değil değerli-değersiz okurlar. Film eleştirisi okumayı umanlar emanet ettikleri ilgiyi faiziyle geri alabilir! Ben kendimi eleştireceğim bu yazıda. Özeleştiri yapacak, mevcut eleştirilerime eğileceğim. Deli işi değil ya, akıllı işi de sayılmaz! Belki “sıkıntıdan” diyebiliriz. Sıkıntıdan kendime sarıyorum. Oysa mesele kendime sarmaktan fazlası… Eleştirinin ve eleştirmenin yazgısı üzerine… Açayım. Birkaç şey denedim bu kişisel sayfada, birkaç yeniliğe yeltendim. Mesela bir eleştirel metni bir para birimine (Amerikan dolarına) ithaf ettim(3). Tarihte örneği var mıdır? Övünmek gibi olmasın ama zannetmiyorum! Bitti mi? Bitmedi! Hemen devamında bir yarışma uydurdum ve haber başlığı biçiminde yayınlandım, günümüz kadın komedyenlerine yönelik değerlendirmemi(4). Çok fazla sahtekarlıkla karşılaşıyoruz ama eleştirmen olma iddiasındaki biri de bunu yapıyorsa! Pes doğrusu! Yaptım! Yaptım fakat ilginçtir, kimse çıkıp da “Yahu sen hastası mısın? Neden yalan söylüyorsun? Böyle bir yarışma düzenlenmemiş” demedi. Vallahi kendi yalanıma inanmaya başladım! Öte yandan, dürüstlüğüme güvenebilirsiniz, fena değilimdir o bakımdan! Dürüstlükle söyleyeyim, daha fazla okur çekmek için kurmadım o tuzağı, şüphesiz merak uyandırmasını bekledim ancak asıl derdim meydan boş mu değil mi şöyle bir bakmaktı. Baktım da meydan bayağı bir boşmuş! Sahte yarışmama aday gösterdiğim kadın komedyenleri sosyal medyada etiketlememe karşın, hani o etkileşim arsızlığını sergilememe karşın sinek vızıltısı olduğuma dair hisler besleyebileceğim cılız bir reaksiyon dahi almadım. Garip… Şimdi bir yenilik daha yapıyor, kendimi karşıma alıyorum! Aslında benim için pek yeni sayılmaz, oldum olası saldırırım kendime. Çuvaldızı kaba etimle yüz göz ederim. Bir gelenektir benim adıma. Bu defa sizinle de paylaşmaya niyetlendim çuvaldızın döktüğü kanı. Kan dediysem de birkaç damla işte! Deterjan reklamlarına malzeme olacak kadar! Ama tekrar çekim almayın, rica ederim! 

*

Efendim öncelikle şunu belirteyim. Bir filmi, bir diziyi irdelemek oldukça kolaydır, yani harç bitti de kendimle oynamıyorum! Sözüm ağır gitmesin, sıkıldım bir alay hırbonun çekip ettiğinden; söylediğinden, söylemediğinden. Yine döneceğim onlara, yine dikkate alacak, yine tavşan çıkaracağım şapkalarından. Ne gam! Ancak bu kez şapkamı önüme koymak, dahası onu tuttuğum gibi bir tavşan deliğine tıkıştırıp biraz olsun soluklanmak istiyorum. Demin de bahsettiğim üzere dileyen okumayı bırakabilir, devam edeceklere ise fazla uzatıp hem sizi hem kendimi yormak istemediğimi tüm samimiyetimle bildiririm.

Uzun ve dağınık yazıyorum

Eleştirilerimin uzunluğu dillere destan! Hele bu çağda, dikkatin görsel ağırlıklı bir üretime kaydığı, sözün uçup yazının silinip vaktin de bir görüntüler yumağından ibaret geçmesi beklendiği, ancak o kadarına katlanılabildiği çağımızda uzun metinler okumak epey güç. Şu ana dek kaleme aldığım eleştirilerde sözü toparlayamadığım açıkça anlaşılıyor. Üstelik bu sorunu bir çok aşamada saptayabiliriz. Girememe, gidememe ve çıkamama hali belirgin… Her üç evrede; deplasmanda, kendi evimde ve tarafsız sahada oyunu açamayınca seyir zevki düşük bir performans sunuyorum okura. Teşbihte hata olmaz ya yazılarımı okurken saatlerce çiğnenmiş bir sakız tadı kalıyor ağzınızda belki de. Ne diyebilirim? Huylu huyundan vazgeçmiyor! Dağınık kafadan ancak uzun ve dağınık yazılar çıkıyor. Hazır konusu açılmışken dağınıklık meselesine değinelim. Eleştirilerim uzun olduğu kadar dağınıktır da. Bunda bir eleştiri okulundan mezun olmayışımın, bir ekol benimsemeyişimin, hadi bunları geçtim, özgün bir dil bulamayışımın payı yadsınamaz. Ki benim kendime has iyi-kötü bir kalemim vardır! İş eleştiriye gelince tavsıyorsam sanırım iki hareket noktasından yola çıktığım için başıma geliyor bunca iş. Birincisi, ilhamla hareket ediyorum. Bir yapıt yazmamı tetikliyorsa yapıttan bağımsız kılıyorum bilincimi ve böylece alabildiğine öznel kalıyorum eleştirilerimde, yer yer “aşırı yorum” dedikleri çıkmaza (yahut panayıra) saplanıyorum. Oysa diğer yandan yapıta teslim olup, onun çizgisine göre belirliyorum çizgimi; beni coşturduysa coşuyor, üzdüyse üzülüyorum. Duygular, düşünceler türlü türlü çeşniler katıyorum metinlerime. Şimdi bu ikircikli hal beni oradan oraya savuruyor, her bir yazıda bir duvardan bir ötekine çarpıyor. Ve doğrusu bu fırtınada sığınacak liman aramayışım hayli enteresan! Neye güveniyorsam artık! İnsanlar beni neden okusun mesela? Özgüvenimi kof bir kibirle mi izah edelim yoksa bazı mental problemlere mi yoralım, bilemedim. Ama geçelim istiyorum. Asıl meseleye gelmeliyiz. Neden şimdi? Beyaz bayrak sallamanın zamanı mıdır? Yahut gidip tanıdıkların kapısında mı ağlamalıyım! Beni okuyun, övün yerin, orası size kalmış ama okuyun! Okunmaya muhtacım! Kesmedi mi? Zeki Müren gibi sesleneyim, nağmeli! “Sana muhtacım” deyip yapışayım yakasına insanların! Oysa şu bir gerçektir ki eleştirmen kim olursa olsun, tanınsın tanınmasın, sevilsin sevilmesin hemen her koşulda suya yazan kişidir! Sahi kim nasıl okusun onu, bu görüş enflasyonunda ve yine aynı sebeplerden ötürü, neden okusun? Biz eleştirmenler beyaz bayrak sallayalım ziyanı yok ama damalı bayrak da bir gün bizi görecek mi? (burada bile popülizm!) 

Neden yazıyorum? Bir enayi ben miyim? 

Beni eleştiriye kim itti?(5) Kendi kendime mi düştüm bu batakhaneye? Bir İbrahim Tatlıses‘im olmadı mı örneğin? Beni kurtaramadı mı yapıt sahiplerinin elinden? Demek olmamış ve ben buradayım işte, naçar ve eleştiride. Hiç yoksa yüze yakın yazı kaleme aldım. Bazıları iyi, bazıları vasat… Yazıların bir kısmını derleyip kitap bastırdım. O apayrı ve saçma bir maceradır, burada değinmem yersiz kaçacak. Ne diyordum? Evet… Bu yazılardan beş kuruş girmedi cebime. Tam burada karşıma dikilip “bu işler böyle” demeyin lütfen! Bu işlerin böyle olmadığının (bakın, olmaması gerektiğinin falan değil, düpedüz böyle olmadığının) gayet farkındayım. Akıl balığım hani! Garip gureba, burjuva, cemi cümle omuz omuza verip bu işlerin böyle olması için bir kamuoyu baskısı kurmuşsunuz ve özünde şuna getiriyorsunuz lafı: Fikir para etmez! Belki de haklısınız. Belki de üretimin ve yorumun hiç olmadığı kadar demokratikleştiği, ifade araçlarının kaotik bir arz politikası ekseninde erişime açıldığı çağımızda, karneyle dağıtılan ve pasaportlara damga niyetine basılan karakterler (o caaanım tweetler), eş dost ortamında dudak büküşler, anonim rüküşlükler, dahası sözlüklerden ve bilumum yeni yavşak medya mevzilerinden fırlayan “hesap (account) eleştirmenliği” imzaların, gerçek kişiliklerin ciddiyetini silip süpürdü ve geriye yalnız kendini eyleyenler, çorba parası çıkaranlar, şarlatanlar kaldı. Ama esas olarak ve bu değişime koşut olarak eleştiri tanıtım zorbalığının çizmelerine teslim oldu, tüm bir eleştiri tanıtım söz öbeklerince işgale uğradı. (Yapıta dair) Yazarlık şeklinde anılan meşgale ağırlığını yitirdi, günbegün çözüldü. Bilindik ve kabul edildik şeyler söylüyorum. Bilindik ve aynı zamanda kılı kıpırdatmayan, sarsmayan, silkmeyen, bir o denli dehşetengiz şeyler… Nedir ki, yine bilinmelidir ki sanatsal iletiyi algılamadan yana duygusal fakirlikten ve bir arpa boyu yol alınmasını engelleyen katıksız cehaletten daha korkunç bir şey varsa o da yapıta boyun eğmektir! Eleştirmen yapıta boyun eğerse alıcının düzeyi de giderek düşer, zira henüz ilk saf bozguna uğramış ve kültüre katkı imkanı (yorum) ortadan kalkmıştır. Bilmemek değil söylememek ayıptır ve yanı sıra bir yapıtı olduğu gibi kabullenmek, onu sineye çekmek insanlığa karşı işlenmiş ağır bir suçtur! İşte bu suçu işleyelim istiyorlar! Sizler de istiyorsunuz! Çünkü düzenin çarkları böyle dönüyor. Yazalım çizelim, beş kuruş para almayalım; imzanın önemsizleştiği bir dönemde bir köşeye imzamız çiziktirilsin, hem fena mı ya! Fena! Basbayağı fena! Eleştiri yerine eleştirmenin kendini pazarladığı, işini bilen çavuşların yükselirken, üstelik dönme dolabın stop düğmesine onlar tam tepeye çıktığı sıra basılırken işini bilmeyenlerin kendi yörüngesinde dönedurup makus talihlerini avuçladıkları bir kara düzen… Bir kara hikmet… Midemi bulandırıyor ne yalan! Acı sular getiriyor ağzıma… Ama devam ediyorum. Edeceğim. Bu sonsuz/soysuz çorbasızlık hali ve bu kendini eyleme avuntusunun kaçınılmaz iflası takdir edersiniz ki yordu beni de “atanamamış” meslektaşlarımı nasıl yorduysa. Kendim çalıp oynadım yıllarca ama artık çalgımı kutusuna koyup bir kenara kaldırıyorum. Yeter!

Her şeye yazıyorum. Eleştiri şehrinde kılavuzum karga…

Eleştirilerden devam edeyim. Her şeyi yazma merakım vardır. Bir sanat filmini de yazarım, ucuz bir komediyi de. Ticari sinemayı festival sinemasından ayırmam. Derin bir mesele… Sinemayı bir sanat kolundan ziyade entelektüel gevezelik biçiminde ele alışım bunu gerektiriyor. Ama öte yandan karakterimle örtüşüyor bu seçim, diğer bir deyişle bu seçimsizlik, bu midesizlik durumu… Ben görmeyi değil, bakmayı önemsedim her daim. Her şeye bakarım, asıl niteliğim sabırla bakmaktır, görürsem ne ala! Görmezsem de Atasun Optik sevinsin, bu gidişle yolumuz düşecek oralara! Fakat yabana atmayın; arada bir görür, gördüm mü yazarım. Ve sizler de görüyorsunuz, en kör halinizle görüyor, en sağır halinizle duyuyorsunuz, eleştiriyi bir körler ve sağırlar şehrine çevirdiler. Körler ile sağırların birbirini ağırladıkları bir konferans şehrine… Fuar turizminin ikonu haline geldi eleştiri şehri! Gişede başarılı filmlerin görmezden gelindiği ama kimsenin izlemediği, muhtemelen izlemeyeceği filmlere nice yazıların döşendiği bir şehir oldu eleştiri. Bu (kalıplarla iletişim kurulan) beton yığınının aldatıcılığı gölgesinde haddinden fazla gelişmiş ve kurnazlarıyla geçinen bir taşraya dönüştürüldü! Kendine yeten, ocağını tüttüren… Günübirlik ve görkemli… Dönme dolabın müşterisi ayrıydı, atlı karıncanın ayrı! Kan şekerini düşüren taşra filmleri, şaptan şeker olan festival sineması, sanat kerkinmesi filan derken gişe kalkışması göz ardı edildi. Recep İvedik çok az konuşuldu. Akademide muhakkak konuşulmuştur ya saman kağıda basılan ciddi yayınlarda ne ölçüde var olabildi? Sormak gerekiyor. Ben kendimce Recep İvedik’i de yazdım, televizyon da yazdım. Toplumsal arka plana dair gözlemlerimi aktarmaya çalıştım. Çukur‘u yazdım örneğin… Poyraz Karayel‘i yazdım. Yakın geçmişte Zengo‘yu yazdım. Bunlardan ötürü pişmanlık duymuyorum fakat yayın politikası anlamında bir yoksunluk dikkat çekiyor. “Her şeye yazmak” bir süre sonra anlamsızın şarampolüne yuvarlıyor insanı, hele de çıkarın yoksa yazma eyleminden! “Yahu başlarım İvedik’ine de Çukur’una da” dediğimde beni teselli eden, motive eden ise şu oluyor: Eleştirmen bir kültür işçisidir, bir arıdır; bir çeşit eşek arısı… Peteğinden mum çıkar ve o mum günü geldiğinde yanarak aydınlatır etrafını. Bal vermez, tat bırakmaz ağızda ama dolaylı yollardan insanlığa hizmet eder. Üstelik ağır bir vazife üstlenmiştir eleştirmen, çöplükleri eşeler. Bu yüzden ticari sinemayı es geçmez, geçemez. Yine şunu hatırlayarak teselli buluyorum. Biz eleştirmenler soytarıların performanslarına yüz çevirmemeliyiz, yılmadan usanmadan dönmeliyiz o yana! Unutmamalıyız ki kral için soytarı kafasını vurdurana kadar yoktur. Kral güler soytarıya, eğlenir ve ancak onu sildiğinde hatırlar varlığını, yeni bir soytarıya ihtiyaç duyduğunda sadece. Soytarı etkinliği ile uyuşup uyuşturarak hem kralı hem kendini saklamayı başarmıştır tüm bir hayat gailesinden. Burada kuşkusuz kral anlamında halkı anıyorum. Halk için de soytarılar ancak unutulduklarında var olur ve o varoluş aslında yokoluşa eştir. Biz eleştirmenler, soytarıları, boyunları vurulmadan, bir sepete yuvarlanmadan yazıp çizmeli; varsa herhangi bir değerleri, özgünlükleri ortaya koymalıyız diye düşünüyorum. Bilmiyorum yanlış mı ediyorum?

Eleştirilerde yangın musluğu aranmalı mı?

Yeri gelmişken eleştiriye/eleştirmene dair de başıbozuk, bir evvelinkinden kopuk birkaç kelam etmek isterim. Malumunuz, eleştirmen kimliği hayatın geri kalanı gibi zor kazanılan fakat oldukça kolay kaybedilen bir kimlik… Ve üstelik en sersem yanılgı eleştiriyi kimlik edinme uğraşıyla özdeşleştirmek olabilir. Eleştirel bakış, duruş, öpüş koklayış her neyse ona pvc kaplatmak imkansızdır! Zira en suskun insanların beklenmedik yerlerde düşen çeneleri düzenli nutuk çekicilerin binine bedel gelebilir yahut en kaba saba görünenler, hilkat garibeleri kimsenin bakmadığı yerlere bakabilir. Kimsenin bakmaya tenezzül etmediği… Bir divanına altına mesela… Freud okuyup divanına üstüne bakan gırladır halbuki! Veya bokunda boncuk arayan… Oysa eleştirmen kimliği öte yandan bir bahtsızlığın dışa vurumu değil midir? İsyan değildir, ondan eminiz ama eleştirmenlik eni sonu bir meslek olmadığından onu icra edenler tutunacak dal arar. Onu kimliğe dönüştürme ve mutlak kılma çabası bu arayışın bir uzantısıdır. Güzel, her önüne gelen, onu bunu şunu eleştiriyor, 90’ların o reklam repliğiyle söyleyelim: “Ağzı olan konuşuyor!” Buna bir dur demeli! Benim önerim ilk elden sapla samanı ayırmak yönünde… Hani sanal erişim sağlayıcıları sürekli gerçek bir insan olup olmadığımızı merak ediyor ya! Öğrenip ne yapacaklarsa! Sürekli bir sorular… Resimdeki köprüleri bulun, bisikletleri işaretleyin! Benzin doldurulmış tek bir araba bırakmayın falan. “Eeeh” diyesimiz geliyor. Eeeh! Ben de bu yöntemden esinlenerek Halep oradaysa arşın burada diyorum! Gelin eleştirmenlere de gerçek bir eleştirmen olup olmadıklarını anlamak için yangın musluğu bulduralım! Neden yangın musluğu? Bir eleştirmen eleştirisinde yangın çıkarmıyorsa eleştirmen sayılmaz da ondan! Zaten o musluk yangın çıkarabildiğine delildir! Tüm mahalle yanmasın diye alınan önlemin delili… Prosedür bir bakıma… 

Anlaşılır yazıyorum. Yoo ağlamıyorum, gözüme çöp kaçtı!

Olumlu eleştiri babında anlaşılır yazdığım söylenebilir. Azizm Sanat e-dergisi eksik olmasın, iki yıl evvel bir röportaj yapmıştı benimle(6). Kitabım üzerine bir röportajdı. Derginin yürütücüsü Onur Keşaplı (Uşak Üniversitesi’nde akademisyen) beğendi kitabı ve tanıtırken “kapalı devre akademik yayınlar“a benzemeyişiyle övdü. Geçenlerde de Belge Yayınları okuma grubumuzdan bir arkadaş (Gülsün… Sanırım kendisi de bir özel üniversitede akademisyenlik yapıyor) bir dizi eleştirim hakkında whatsapp grubundan “en azından anlaşılıyor” dedi. Şimdi burada biraz duralım. Ülkemizde, post modernin kırbacı duru söyleyişin üzerinde şaklayalı, post modern ifrazat modern dışkıların süksesini sarsalı anlaşılmak erdem değil bir eksiklik sayılıyor. Anlaşılır film çekmek kabahat! Zaten bir karakter derdini iyi ifade ediyorsa “kör göze parmaktır” kesin (ben de çok kullanırım bu tarifi), hem bayram değil seyran değil, Arif’e neyi tarif ediyordur? Eleştiride de misal akademide bir şeyi söylemenin en tutarlı yolu onu hiç söylememektir. Çünkü bir şey ancak söylenmezse söylendiği farz edilir! Farz edilerek bilinir bir gerçek. Kavramlar egemenliğinde soyut bir iletişim biçimi türemiştir. Öğrencim sana söylüyorum oda arkadaşım sen anla biçemi! O ne tumturaklı girişler, o ne uzun söyleyişler! Bu koşullarda akademisyenlerin beni anlaşılmakla suçlamasını acaba itibarıma dönük bir suikast girişimi olarak mı algılamalıyım? Demek anlaşılırım! Bir arama motoru düzeltmesi yapalım! “Bunu mu demek istediniz? Basit…” Basit mi? Yoo ağlamıyorum! Gözüme çöp kaçtı!

*

Basit yazmak eleştiride anlamlı mı ayrıca tartışılır. Eleştirinin çok az okunduğunu varsayarsak, yapıt sahiplerine hitap etmediğini, onların çevrelerinin genellikle yaltakçı arkadaşlar ve tanıtımcılar tarafından sarıldığını öne sürersek sade metinler yazmak ancak işte benim gibi kalemler gıyabında “basit yazıyor” yargısına yol açar! Yazdıklarınızı akademisyenlerden ziyade halktan kişiler (halkı burada birinci dereceden tüketicileri kastetmek için kullandım, küçümsemek maksadıyla değil) okuyorsa o zaman faydalıdır basit yazmak. Daha kolay tüketilir görüşleriniz, daha çok insana bir şeyler söyler en azından. Ama yazdıklarınızı yakın çevreniz okuyacaksa sade yazdığınız takdirde “bu Haydar hiç okumaz, cahilin tekidir” türünden yorumlara kapı aralarsınız. Evet, gururla yahut dövünmeyle söylemiyorum ama kitap okumayı pek sevmem! Bana kalırsa yazarların çok kitap okumasının, sinemacıların çok film seyretmesinin yegane sebebi mahcup olmamaktır! Tüketmek, üretmek yolunda önemlidir; enerji sağlar, bakış zenginliği katar, bunları inkar edecek değilim, dahası işlenmiş fikir biriktirmek, onları yeniden işlemek, tek tipliliğin, tek fikirliliğin önünü alır ve hasta’yı bir bakıma erken tedavi eder fakat çok okumak, çok yazmanın önündeki en büyük engeldir aynı zamanda. Çok yazmaksa iyi yazmanın kayda değer pusulaları arasındadır. Sanata ulaşmanın bir yolu da kendini öncelikle zanaatkâr saymaktır. Zanaatkâr ustalaştıkça sanatçı yönünün gerekliliklerini de kusursuz yerine getirmeye başlar; yaratıcılığı güçlenir, ifadesi bereketlenir. Dolayısıyla çok yazmadan iyi yazmak güçtür ve çok yazmak istiyorsanız naçizane az okumanızı öneririm. Az film seyredin, iyi film çekmek istiyorsanız! Çünkü Amerika’yı yeniden keşfetmek lazım! Her açı sizin buluşunuz olmalı, ki bunun bir benzeri başıma geldi! Hiç unutmam, lisedeydim, dershaneye gidiyorum. Matematik dersinde üçgenin iç açıları toplamının 180 derece olduğunu tahtadaki bir örnek üzerinden keşfetmiştim, kitabi bilgilerin nakliyle değil! Demek iyi bir okur ve çalışkan bir öğrenci değildim. Heyecanla paylaştım keşfimi! Tabi mevzu bahis örnek vasıtasıyla açıkladığımdan pek rezil olmadım, sivri akıllılığım fark edilmedi anlayacağınız ama çıkışım seyre değerdi. Tam bir şaşkın ördek faciası! Buraya nereden geldik? Konuyu dağıtmayı ve bir ucundan tutup kendime bağlamayı sevdiğimden geldik! Anlaşılır yazıyorum diyordum ya bir çelişki yok mu sizce? Hem uzun hem konuyu dağıtarak hem de anlaşılır nasıl yazabiliyorum? Akıl sır ermiyor! Aslında nedeni açık.. Herkesin beklentisi farklı eleştirilerimi okurken… Akademisyen anlaşılır buluyor, eleştirmen cahil buluyor, satırlarımda bir dedektif titizliğiyle eseri arayan geveze buluyor. Bazı okurlara don lastiği sunarken bazılarına iğrenç ağdalı söyleyişten, o kavramsal rezillikten kaçış fırsatı tanıyorum. Bazılarına ise yalnızca “zaman kaybı” vaat ediyorum. Gerçi bana kızmayın, bu işin raconu bu. Bana da okuduğum bazı eleştiriler konu aldıkları filmlerden çok daha fazla zaman kaybettirmiştir! Neylersiniz!

Tespit, karşılaştırma ve tüm römorku boşaltma saplantım!

Eleştirilerimi okuyanlar az çok tanık olmuştur. Her yazıda yığınla tespit yaparım. Tespit Allah tespit! Saptama babam saptama! Bilmem ne bilmem nedir! X Y’dir, öyleyse Y de X’tir. Ne parlak zeka! Veya… X iyidir de çevresi kötüdür vb. Tespitte bulunmak başlı başına bir değerlendirme metodu sayılır mı? Detaylara inmek, irdelemek lazım gelmez mi? Herkes bilir ki tespitin anlam kazanması yargıyla arasına mesafe koymasıyla mümkündür. Başka bir deyişle yargıların tespit hüvviyetine bürünmesi altının doldurulmasına bağlıdır. Altı bezlenmiş yargılar, kokular saçıp kendini gizlerken, akıl yürütmelerini, geliş yollarını layıkıyla ifşa edemeyen tespitler okuru yormaktan başka neye yarar? Bir şeyi söylediğinizde sadece o şeyi söylemek için yazıyorsanız hiç yazmayın daha iyi! Neden filmleri, şunları bunları karıştırıyorsunuz düşüncelerinize? Hayatı karşınıza alın, deyin kardeşim böyle böyle! Bir iki karakterin psikolojisi, bir iki olayın sosyolojisi kişinin hayat felsefesini açıklamaz ki! Açıklasa da sağlıklı bir açıklama olmaz. Dolayısıyla tespite boğulan bir eleştiride yazar bolca vardır ama yazı ancak eser miktardadır ve benim eleştirilerimde de yazı’nın (haliyle yazın’ın da) gölgemde kaldığı, gölgeme hapsolduğu bile söylenebilir. Tam bu noktada tespitli hitabetin suç ortaklarından bahsetmeliyim. Karşılaştırma belasından söz gelimi! Karşılaştırma belasına gardaş, heder ettik nice yazıyı! Burada da yapıtı yalın almama (daha uygun ve dürüst ifadeyle kâle almama) sıkıntısı baş gösteriyor. Çoğu yapıtı, özünde bir şey söylemek istemediğinden ve bu çıplak haline kayıtsız kalmayarak yorum sağmaya duyduğumuz arzudan kaynaklı kendi kaba suretiyle sınırlamayıp kendinden menkul saymaz, derhal muadillerini aramaya koşullanırız. Kavramlar, çizgiler ve şahsi deneyimlerle haşır neşir olduğumuz yer tam olarak burasıdır. Yapıt bizde uyandırdıkları ile diğer yandan ona yaklaşımımız ile sınıflandırılmaya ve böylece anlaşılmaya ihtiyaç duyar. Onda bazı kavramlar kavrar, bazı olgular sezer ve nihayet bazı çizgiler çekeriz. Yapıtın çeperini bu yolla aşarız, çizgilerimizi onun hücresine geçirerek. Dahası onu tanımaya vakit harcamaz, kendimizi tanımak adına sıvarız kolları. Aklıma bir başka yapıt gelir, yazarım yanına, çeşitli yönlerden kıyaslarım. Ve bu kıyaslama da bilincin romörkünü boca ettirir insana. “Bir dakika bir dakika” diye atılıp giden yapıtın ardından su döker veya onu kapıda durdurup boynuna bir atkı sarar, hatta buseler kondururum yanağına. Hasta olmasın, su gibi akıp gitsin! Gitsin ki yoluma bakayım! Eteğimdeki taşları dökeyim, değil mi ya! Yenileyeyim şu kaldırımları! Taş üstüne taş ekler, lafı uzattıkça uzatırım. Bezdiririm okuru tatlı canından. Yine bezmeye başladınız, toparlıyorum!

Balyozun karşısında salyangoz… Yapıtın karşısında eleştirmen… 

Aslında temel sorun eserin balyoz, eleştirmenin salyangoz olmasından ileri geliyor. Yazıya bir balyoz gibi başlasaydım deyip iç çekmiştim. Ne çare! Olacak şey var, olmayacak şey var. Eleştirmenin yeri az çok bellidir. O bir balyoz değildir; bir pipo bile olabilir(!) ama katiyen balyoz değildir. Yaşamı bir salyangozunkine benzer, onun görünürlüğü nasıl yağmurlara bağlıysa eleştirmenin varlığı da üretimin sürekliliğine bağlıdır. Birileri üretmedikçe eleştirmen eleştiremez. Kalp kırıcı bir korelasyon bu ve eleştirmenin tasası salyangozun salyasına denk neredeyse! Ardında bıraktığı ize, çektiği kahra! Her an üstüne basılmalık, duvarlarda, kaldırımlarda ağır aksak ilerliyor işte eleştirmenler… Tedirgin, iş güvencesiz… Çoğu bu işi zevk için yapıyor. Bazıları sırf karşı cinsi etkilemek adına… Önemli bir kısmı deseniz network sevdalısı! Bu yazı bir kapıyı açar, o kapıdan bir odaya… O odada… Hesaplar, hesaplar! Ama şu var ki eleştiri de sigara gibidir, ona ömrünüzün herhangi bir aralığında başlayabilir fakat son nefesinize değin bırakamazsınız. Yalnız ara verirsiniz! Nefsinize hakim olduğunuzu sandığınız bir ara! Eh, aradan sonra görüşmek umuduyla…

Haydar Ali Albayrak

  1. Akbil yoktur ve dizeler bana aittir!
  2. https://www.youtube.com/watch?v=-_PaNxnJFLY
  3. https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2020/10/14/yarim-kalan-asklar-ve-sol-seritten-hizla-akan-cevreci-polisiyeler/
  4. https://sacinitarayanlarintaragi.home.blog/2020/10/24/cagimizin-yasemin-yalcini-yarismasi-sonuclandi/
  5. https://www.youtube.com/watch?v=woOiVm5_FwI
  6. http://www.azizmsanat.org/2018/11/03/soylesi-haydar-ali-albayrak/

Feride: Ben az önce ne izledim?

Değerlendirdiğim işlerin niteliği düştükçe başlıklarımda da gayriciddi bir üslup seziliyor. “Ben az önce ne izledim?” söz kalıbı popüler bir sosyal medya sitemi… Çalınan zamana yönelik muzip bir itiraz… Feride filmi de zaman kaybı tanımlamasını aşan, açıkça yankesicilik yapan bir film. Siz ayırmak istemeseniz bile zamanınızı çalabiliyor. Hayır, isteseniz de kopamıyorsunuz anlamında demiyorum, tersine olay örgüsü namına hiçbir şey vaat etmeyen filmi izlemek daha zor! Ben getirdim sonunu. Hayalet Dayı‘yı da izlemiştim. Zira yönetmen Ali Yorgancıoğlu, namı diğer Ali Yorgo ilginç bulduğum bir sinemacı, bu kredinin sebebiyse hiç kuşkusuz Moral Bozukluğu ve 31 (2010) filmi. Bilenler bilir, Yorgancıoğlu ilk filmini bir iddia üzerine çekiyor (film hakkında verdiği beyan bu yönde) ve ortaya Moral Bozukluğu ve 31 çıkıyor. Çekildiği dönem izlemiştim; film online erişime açılmış yanı sıra korsana dağıtılmıştı, merak edip almıştım. Korsancılar muhtemelen adından ötürü koymuştu tezgaha. Ben… Yok efendim! O yüzden almadım elbette! Filmin adında bir keramet gördüm diyeyim! Her şey bir yana dalga geçenleri severim, ciddiyet onu ihlal edenlerin yüzü suyu hürmetine sürdürür varlığını, bunu bilir bunu söylerim. Yorgancıoğlu’nun filmi de dikkate değerdi. Elbette adı denli hoş değildi. Amatör bir film çekmişti Yorgancıoğlu ki amacı zaten amatör bir film çekmekti. Cihangir’de arkadaşlarıyla otururken evinin penceresinden bir dizi çekimi izliyor ve bir sahnenin çok fazla tekrar edilmesine takılıyor, “daha bir sahne çekemediler, ben bir günde film çekerim” deyip kolları sıvıyor. Takdire şayan bir çaba doğrusu… Moral bozukluğu ve 31 komedi yeteneği olan iki oyuncuyla tanıştırdı bizi: Deniz Alnıtemiz ve Ozan Özcan ile. Alnıtemiz şu sıralar stand up yapıyor. Özcan ise arada bir görünüp kayboluyor. Ha, bir şeye daha hizmet etti film, Esra Dermancıoğlu‘nu ekranlara kazandırdı. Yıllarca kötü ve muzip kadını oynadı Dermancıoğlu. Sürekli bir muziplikten bahsediyorum ya Yorgancıoğlu muzip işleri seviyor diyebiliriz fakat Feride tam bir facia! Muzip falan değil, düpedüz berbat bir film… Yorgancıoğlu’nun sinemasını ucuz ticari filmlerle sınırlayarak hata ettiğini düşünüyorum. İlk filmdeki amatör (dalgacı) ruhu, “boşvermiş ekip” dayanışması ve muzip söyleyişini sürdürmeyip Feride gibi filmlerle harcanıyor sanki. Hep Yek garabetini ve tek esprisi eski Galatasaraylı futbolcu Sneijder‘in eşi Yolanthe Cabau‘ya rol vermek olan Polis Akademisi Alaturka gibi sulu zırtlak güldürüleri saymıyorum bile! Kendi tercihidir, bize söz düşmez. Ancak Feride’yi az biraz konuşma taraftarıyım.

Tim Burton atmosferi, Frida göndermesi, sosyal medya çürümesi yahut Şefim sen bize menüyü getir!

Feride sahiden tuhaf bir film. Zaman çalmasının ötesinde ele avuca gelmiyor. Konusuna kısaca değineyim diyeceğim ama bir konusu yok. Vallahi yok! Yani işte bir kızcağız var, adı Feride (Zeynep Çamcı). Sosyal medya budalası abisi (FeritErsin Korkut) ile yaşıyor. Feride tasarımcı… Bu tasarımcılık ne ola? Benim aklım ermiyor. Mesela bir diğer komik kadın karakter Zengo da modacıydı. Neyse… Yine Zengo’da olduğu gibi bir “challenge” var ortada. Challenge ifadesi sosyal medya havası da taşıyor. Feride çalıştığı merdiven altı tekstil atölyesinden kovuluyor. Patronu şiveye abanan bir Adanalı (ÇetinBarış Yıldız) fakat mülkün esas sahibi çok zengin bir iş adamı… Bu iş adamı tekstil atölyesine gelerek Japonların bilgisayar oyunu için kahraman kostümleri tasarlatmak istiyor. Yani bir öykü bu kadar zorlama olur! Holding patronu neden merdivenaltı atölyede kıyafet tasarlattırır? Hadi orası maskot kıyafetleri dikiyor diyelim. Yine saçma! Üretimi anladık da tasarımı neden atölye yapsın? Ama Japonlar meselesi enteresan… Recep İvedik de Japon patronlara kafayı takıyordu bir filmde. Bu anlamda Japonların kültürel zıtlıkta yer bulduğunu, iş ahlaklarının ve disiplinlerinin sürpriz faktör olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Bir kez daha neyse, devam edelim! Feride büyük patronun gözüne girmek için kendi tasarımlarını çizip ulaştırmaya çalışıyor. Defalarca ve saçma sapan yöntemlerle… Arabasına saklanıyor, kılık değiştirip holdingine giriyor. Spoiler vereyim, nasılsa izlemeyeceksiniz! Nihayet tasarımların görücüye çıktığı defileye sızıyor Feride ile arkadaşları, öte yandan mahalleliler manken oluyor, uyduruk kaydırık süper kahraman kostümleri giyiyorlar. Burada zengin ama aklı kıt, zira gözünün önündeki değerleri göremeyen(!) Kahraman Bey (Osman Akça) hemen kovduruyor Feride ve avanesini fakat neylersiniz, Japonlar ağlarını örmekte gecikmiyor! Beğeniyorlar tasarımları, Feride tam kaybetmişken kazanıyor falan, mutlu sonla bitiyor filmimiz. Birkaç noktaya dikkat çekeceğim. Feride tek kaşlı bir karakter, çirkin Betty modelinde… Abisi ile son derece düzeysiz bir ilişki yürütüyor. Her hareketini sosyal medyaya atan abi sabahları Feride’yi alnında yumurta kırarak uyandırıyor. İki arkadaşı var Feride’nin, bunlar da kendisi gibi tuhaf tipler. İşin doğrusu filmde gördüğümüz herkes “ben işsiz güçsüzüm kardeşim, bana ilişme” diye bağırıyor. Holding patronu bile öyle bağırıyor! Neye yorabiliriz bu durumu? TÜİK verileri yerine bu filmlere mi bakalım artık? TÜİK’e göre işsizlik yüzde 15 ise Feride verilerine göre yüzde 50’yi geçiyor! Toplumun ekonomik buhranı ve kısa yoldan para kazanma hayalleri Feride’ye sirayet etmiş durumda. TÜİK iş aramayan işsizleri işsiz saymazken Feride çalışıyor görünenleri bile işsizlik hanesine yazıyor. Bu saçma serbest hal de bir Tim Burton havası yaratmış. Aşırı renkli bir hava… Karikatürleri tamamlayan kıyafetler tercih edilmiş. Alt sınıflar şaka gözlüğü takmış da moda’ya bakıyor adeta! Moda oradan çok renkli görünüyor. Ziyadesiyle asimetrik, söndü sönecek bir balon… Nedir ki filmde baş karakter de dahil olmak üzere ayakları yere basan hiç kimse yok. Kötü bir karakter var örneğin, Kahraman Beyin sekreteri… Ama kötülük yapmıyor, pis davranıyor diyelim. Eh öyleyse neden kötü karakter diye vurgulanmış? Bir çatışma yaşamıyoruz ki filmde! “Frida’nın kaşlar bitişik, hani Feride de fonetik bakımdan benziyor” demişler. Zeynep Çamcı herhalde aynaya bakmış “yahu ben Frida’yı andırıyorum” deyip bir senaryo karalamış. Zaten çocukken de tek kaşlıymış!* Bu mudur? Bütün menüyü getirmesi istenmiş şeften! Biraz Frida biraz sosyal medya dangalaklığı… Biraz renk biraz moda… Biraz Adanalılık: Babba! Hoşşik! Şırdan… Biraz da modifiye Şahin köklet şurdan! Ayakla saz çalma çiğliği, her türlü etkileşim bayağılığı… Sevimli mahalle retoriği… Amerika’da okuyup babasının bakkalında çalışan genç… Ne alakaysa!

Boyun eğen Feride, teslim olan merdiven altı!

Birkaç nokta dikkat çekiyor demiştim, değinmek niyetindeyim. Feride karakteri Recep İvedik’e çok fazla benzetilmiş fakat benzemiyor. Recep İvedik sinemamızın bir gerçeği olmasına karşın pek az kavranabildi. Önümüze çıkan her kopuk karaktere İvedik demeye başladık. Gupse Özay‘ın Deliha‘sına mesela. Bin yıllık “çirkin kadın” hikayesinden İvedik devşirmeye çalıştılar! Sadece şu söylenebilir; Deliha da Feride de çirkin değiller ancak çirkin kadın hikayesinde rol alıyorlar. Kaba saba davranışları onları İvedik kılmaz. İvedik halkımızı çok boyutlu karşılıyor. Cahil cesareti ile söz gelimi. Feride’de cahil cesareti yok. Boyundan büyük işlere kalkışmıyor. Tasarımlarının iyi olduğunu düşünüyor. Dahası Feride Deliha ile aynı kumaştan fakat İvedikle ruh ikizi sayılmazlar! Deliha makyajla çirkinleştirilmişti, Feride’ye kaş çizilmiş, ek olarak sesi bozulmuş; ç’leri “ş” biçiminde çıkarıyor karakteri gereği, çok demiyor da “şok” diyor. Zaten adı geçen kadın oyuncuların bir deformasyon gerçekleşmeksizin komediye uyum sağlamaları mümkün gözükmüyor, hele Zeynep Çamcı’nın… Her ne kadar Leyla ile Mecnun ve Recep İvedik gibi komedi işlerinde boy gösterse de kısa boyu güldürmeye yetmiyor, hüzünlü bir yüze sahip Çamcı. Baskın kadın rollerine de girebilir, sesi hayli uygun fakat Feride filminde aksine boyun eğen bir karakteri canlandırıyor. Zaten İvedik olamayışını en kestirme yoldan böyle izah edebiliriz. İvedik yahut onun kadın versiyonu Zengo, yenilgiyi kabullenmeyen, bağırıp çağıran, daima üste çıkan tipler. Feride ise sessiz güç, Kemal Kılıçdaroğlu kadar sabırlı! Özellikle finalde patronu Çetin’e karşı koyamayışı, iktidarı elinin tersiyle itişi oldukça şaşırtıcı… Atölyenin yönetimi kendisine bırakılmasına rağmen “al senin olsun dükkan, bizim sigortamızı yap yeter” diyebiliyor. Bu nasıl bir naifliktir, akıl sır ermiyor! Finalde beyaz bayrak sallanması enteresan… İşçiler neden sigorta primlerinin yatırılmasına fit oluyorlar? Pazarlık masasında elleri neden bu kadar zayıf? İşçilerin elleri masada değil hâlbuki, tezgahın başında… Feride böyle bir sıkıntının tarafı tutulamaz, onun emekçi kimliği vurgulanmıyor filmde fakat merdiven altının sevimli bir mekana dönüştürülmesinde kasıt arayabiliriz. O merdiven altları yüzlerce kot taşlama işçisinin eceli oldu! Adına ecel dendi, hastalık dendi. Silikozis dendi. O Çetin’ler gerçek hayatta can aldılar. İşçiyi zalim koşullarda çalıştırarak, bir cehennem yaratarak… Feride o cehennemi boyamış, pembe tozlar serpmiş de yaldız o işler pek öyle değil!

Çirkin Feride ve tek kaşlı sinema yazarları

Feride’nin vahametini kavrayalım. Nasıl bir filmi yazdım? Gişede çakılan bir filmi… 18 bin bilet kesmiş Feride. Korkunç! İmdb’de 2.1 puan almış. Boxoffice Türkiye sitesinde şu not göze çarpıyor: Takip ettiğimiz aktif 14 sinema yazarından herhangi biri bu filme eleştiri yazısı yazmamıştır.** Filmin galasına mutlaka yazar çağrılmıştır fakat kimsenin hatır gönül için bile kalem oynatmaması acınası bir hal… Bunda başrolü film oynamış, aksini savunmak abes olur ancak Çamcı’nın talihsiz açıklamalarını dinledik. Feride’den aylar sonra, Recep İvedik’te oynadığım için boykot ediliyorum’a, siliniyorum’a getirdi lafı.*** Kedinin olur olmadık şeyleri yara sanması huyuna benzetilebilir bu çıkış yahut dilin kemikten muaf tutuluşuna. Değerli Zeynep Çamcı, o boykot olsa inan yerinde duramazsın! Boykot dile geldiği kadar hafif değil, gösteri dünyasının en güçlü silahlarındandır. O silahın doğrultulduğu nice oyuncu doğduğuna pişman edildi. Suphi Kaner intihara sürüklendi, İlyas Salman kabuğuna çekildi. Bunlar ilk aklıma gelenler… Peki Çamcı ne yapmış? Film çekebiliyor. Kendi yazıp yönetiyor, başrol oynuyor! Bu nasıl boykot? Bunun adı başarısızlık olmasın sakın! Oysa ben burada bir iki yüzlülük arıyorum. Feride’nin savunulur bir tarafı olmasa dahi aldığı 2.1 değerlendirme puanı, 18 bin seyirci teveccühü ve tanıtım yazılarından mahrum kalışı bir iki yüzlülüğü de ortaya koyuyor bana kalırsa. Feride çakılırken Frida kapaklı edebiyat dergileri çok satmaya (sadece satmaya) devam ediyor. “Ne ilgisi var” demeyin! Oralara yazanların bir kısmı film de çekiyor, senaryo da yazıyor. O filmlere gidiyoruz. Üstelik oraya yazanlar yazmanın ötesinde kültür sanat dünyasını domine ediyor. O Frida’lardan bu Ferideler çıkıyorsa kendileri bir köşede kollarını bağlayıp seyirci kalamazlar. Dahası çekirdek çitleyip kabuklarını “hıh beğenmedik” edasıyla Çamcı’nın veya Yorgancıoğlu’nun kafasına atamazlar. Bu dergilere yazmayı “tiyatroda oynuyorum” pozlarına eşleyenler, kendilerini matbaa köşelerinde aklarken, tatmin ederken topluma sunulan düzeyi yerlere paspas eyleyenler… Size sesleniyorum! Heeey! Çamcı’nın filmine yazmamak kurtuluş değil! Kurtuluş izanda kardeşlerim! Fizanda değil izanda!

*https://www.haberturk.com/zeynep-camci-kucukken-tek-kasliydim-magazin-haberleri-2561223-magazin
** https://boxofficeturkiye.com/film/feride–2014926
*** https://www.aksam.com.tr/gunes/zeynep-camcidan-recep-ivedik-itirafi/haber-1071129

Haydar Ali Albayrak

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın